Murat
Önderman - Türkiye'de Siyasi Retorik ve Yaşam
Dünyası - Notlar
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 57, Sayı:
1-2, s. 109-222, (1999)
Türkiye'de
Siyasi Retorik ve Yaşam Dünyası
Türk toplumunda ideolojik yelpazenin farklı uçlarında yer
alan akımlar (laikler, dinciler, sosyalistler, milliyetçiler) siyasal
düşüncelerinin merkezine kolektivist bir toplum tasavvurunu yerleştirirler.
Bu kolektivist zemin ortak olduğu için, Türk siyasal
mücadelesi ilkesel/programatik tartışmalardan ziyade esas olarak "kimin
'biz' sayılacağı" kavgası şeklinde cereyan eder.
Bir yandan kamusal/siyasal retorikte katı ve bütüncül bir
kolektivizm savunulurken; diğer yandan gündelik yaşam dünyasında yurttaşlar
(yabancılar) arası ilişkilerde kural tanımayan aşırı bir bireycilik ve anomi
gözlemlenir.
Kollektivizmin Üç Tipi
Ailecilik (Familism): Hayatını ailesine adamak, aile
çıkarını her şeyin üstünde tutmak.
Ahbaplık (Akran İlişkileri): Komşular, arkadaşlar ve
dar iç-grup ihtiyaçlarına odaklanmak.
Vatanseverlik (Toplumsal Düzey): Ülke/ulus için
kişisel rahatından ve çıkarlarından vazgeçmek.
Türkiye’de grup yönelimi ve kolektivizm özellikle yüksek
düzeyde bir "ailecilik" biçiminde ortaya çıkar.
G. Hofstede'in Modeli
Bireycilik evrenselcilikle (universalism), kolektivizm ise tekilcilikle
(particularism) koşutluk gösterir.
Evrenselcilik: Bir kişiye nasıl davranılması gerektiğine
ilişkin standartların herkes için aynı (kategorik/eşit) olmasıdır.
Tekilcilik: Bir kişiye nasıl davranılacağının, o kişinin ait
olduğu gruba (iç-grup/dış-grup), aradaki kişisel/akrabalık bağlarına veya
durumun tekil özelliklerine göre değişmesidir.
Tekilcilik ilk anlamıyla ahlaki kaygıların belirli bir
grupla sınırlandırılması; ikinci anlamıyla ise davranışın ahlakiliğini genel
ilkelerin değil durumun tikel özelliklerinin belirlemesidir.
Batı modernleşmesi evrenselci ilkelerle donanmış, formal
hukuk kurallarına saygılı bir birey tipi yaratırken; Türk modernleşmesi
evrenselci bir tutum geliştirememiştir.
Türk bireyi, kolektivist yapının
yan-ürünü olarak ortaya çıkan "tekilci bir birey"dir. Kendi
iç-grubunun (aile, parti, hemşehri) dışındaki yabancılarla karşılaştığında
formal kurallardan sıyrılır, ahlaken kayıtsız (amoral) ve aşırı çıkar odaklı
davranır.
Bireyler devleti kurumsal/formel bir sözleşme yapısı olarak
değil, kişiselleştirilmiş paternalist bir model ("Devlet Baba")
çerçevesinde algılarlar.
Evrenselci bir etiğin ve hukukilik bilincinin bulunmaması,
sanıldığının aksine devletin otoritesini pekiştirmez; aksine soyut hukuk
kurallarına uyma motivasyonunu yok ettiği için devletin toplumsal düzeni
sağlama kapasitesini zayıflatır.
Bireylerin normatif kurallara uyması içselleştirilmiş
ilkelerden (özerk süper-ego) çok, dışsal kurumsal/sosyal zorlamaların varlığına
bağlı kalır.
Batı toplumlarında toplumsal anlam sistemleri ve iktidar,
özerk ve ayrışmış bireylerin içsel rehberlik sistemleri (içselleştirilmiş
evrensel normlar ve süper-ego) dolayısıyla kendisini yeniden üretir. Bireysel
davranış ile toplumsal kural arasındaki uyum, dışsal zorlamadan ziyade bu
özenli içselleştirme ile sağlanır.
Doğu / kollektivist toplumlarda benlik sabit ve sınırlı bir
bütün değildir; içinde bulunduğu tikel sosyo-kültürel bağlama göre şekil
değiştirir. Bu durum, katı bir "durumsal ahlak" doğurur.
Durumsal Ahlak ve "Anomi"
Durumsal ahlakta bir eylemin normatif değeri genel/soyut
kurallara göre değil, olayın tekil şartlarına ve tarafların ilişkisine göre
belirlenir. Bu yüzden soyut bir "suçluluk" ve genel kural ihlali
tanımlamak zordur ("Rüşvet alınır ama bu kadar da alınmaz ki"
veya "Çalacaksan parkeden çal, çimentodan çalma" deyişlerinde
olduğu gibi).
Eğitimin toplumsal norm ve değerlerin içselleştirilmesinde
katkısı çok sınırlıdır; çünkü eğitim evrensel ilkeleri içselleştirmekten ziyade
somut kuralların ve kalıpların öğretilmesini sağlar. Holist/kültürel yapılarda
somut ve bağlamsal sosyal düşünme egemen olduğu için, eğitimin soyutlama
kapasitesi bireylerin ahlaki özerklik kazanmasına yetmemektedir.
Üçüncü Dünya toplumlarında devleti her şeyin merkezine koyan
yaklaşımlar "çareyi anlamadan bir mucize arama" hatasına düşmektedir.
Doğulu özne, otoritenin dolaysız etki alanının dışında,
durumun esnekliği içinde ironik biçimde çok daha serbesttir.
Türk toplumunda gündelik yaşam dünyasında sosyal güvensizlik
ve anomi ne kadar yüksekse; resmi/siyasi retorik de o oranda birliği, bütünlüğü
ve dayanışmayı vurgular. Biz-onlar ayrımı derinleştikçe, uyum retoriği
sertleşmektedir.
Türkiye'deki toplumsal süreçleri Batı'da var olan ama
Türkiye'de bulunmayan "olgu"larla (örneğin burjuvazinin
gelişmemişliği ile sivil toplumun zayıflığını açıklamak gibi) tanımlamaya
çalışmak teleolojik bir yanılgıdır.
Sivil toplumun veya hukukiliğin zayıflığı, ekonomik/yapısal
sınıfların yokluğundan ziyade, kollektivizmin doğrudan bir fonksiyonu olan
tekilci kültürün ve durumsal ahlakın yaygınlığıyla açıklanmalıdır.
Türkiye'de Holizm
Holizmin temel iddiası, bütünün parçalarının (bireylerin
veya alt grupların) toplamından daha fazla ve aşkın olduğudur.
Bireyci görüş genel yararı bireylerin hedeflerini
destekleyerek kurarken, holistik/organizmeci yorum devleti/polisi bireylerin
hedefinden ayrı ve üstün bir organizma olarak görür.
Türkiye’deki holist toplum anlayışı en özlü biçimde Millî
Devlet kavramında görülür; devletin kişiliği milletin kişiliğiyle
özdeşleştirilir. Devlet, modern Batı'daki gibi kurulmuş bir sözleşme değil,
toplumun asli ve bireyler karşısında üstün/aşkın ögesidir.
Demokrasi, çoğulculuğu ve hakları güvenceye alan bir
kurumlar dizisi olarak değil; Genel İradenin sandıkta tezahürü (milli irade)
olarak kavranır. Muhalefet bile meşruiyetini genel iradeye dayandırmaya
çalışmıştır.
Atatürk'ün Vatandaşlık Bilgileri kitabında toplum, biyolojik
bir vücuda benzetilir ("Bütün insanlar, toplumsal bir vücuttan
orantılanmıştır..."). Ulusal ahlak, bireylerin ötesinde ulusa dayanan,
bireylerden özveri ve fedakarlık isteyen organik bir düzendir.
Siyasal Kültür ve Resmi Retorik
Toplumsal düzen ile tıbbi sağlık koruma aynı ilkeye dayanır.
Nasıl bedensel mikroplar yok edilemiyorsa manevi mikroplar da yok edilemez;
ancak toplumsal yapıda manevi bir sağlık ve güç ortamı yaratılabilir.
Başkaldırıcı düşüncelere ve eylemlere izin verilemeyeceği vurgusu, biyolojik
analojinin en üst noktaya ulaştığını ve sistemin işlevselliğinin korunmasına
bağlandığını gösterir.
Türkiye'de kişisel ilişkiler ve tekilci ahlak o kadar
güçlüdür ki, resmi retorik evrensel toplumsal değerleri bireyler dolayımıyla
hayata geçiremeyen merkezdeki otoritelerin elinde, daha çok toplumun sembolik
sınırlarını çizmeye yarar.
Resmi retorik holist ve bütüncül bir birlik vurgularken;
gündelik hayatta sinizm, yüksek sosyal güvensizlik, "biz-onlar"
ayrımı ve yabancılarla ilişkilerde işbirliği noksanlığı hâkimdir. Kültür bir
dogma (ideoloji) ve pratik (retorik) olarak sosyal bütünleşme sorunlarını
çözmekten ziyade bir araç olarak kullanılır.
Siyasal Kültür ve Tekilcilik
Türkiye’de güçlü bürokratik elit geleneğinin zayıfladığı
dönemlerde siyaset aşırı araçsalcılığa (çıkarlar topluluğuna) kayar.
Türkiye'de yönetici elit ile kitle arasında karşılıklı
bağımlılık değil, kitle elitlere bağımlıyken elitlerin toplumdan yalıtılmış bir
özerkliğe sahip olduğu görülür. Yüksek güç mesafesi, karşılıklı bağımlılığı
(konsültasyonu) değil, tek yönlü bağımlılığı besler.
Siyasi Retorikte Gizli Bireycilik
Siyasal yaşamda başarının (sonucun) meşruiyet üretmesi, güç
mücadelesinin doğasından kaynaklanır ("hakedenin kazanması değil,
kazananın hakeden ve haklı ilan edilmesi"). Bu durum, sosyal Darwinizmin
Hobbesyen (herkesin herkesle savaşı) yönüyle örtüşür.
Türkiye'de sosyal eşitsizlikleri meşrulaştırmak için
kullanılan "Beş parmağın beşi bir değil" gibi gündelik deyişler,
toplumsal eşitsizliklerin doğal kökenleri (sosyal Darwinist motivasyonlar)
olduğu varsayımına dayanır.
Asya toplumlarına benzer şekilde, Türk toplumunda maddi
çıkarlardan ziyade itibar üzerinde yoğunlaşan bir rekabet vardır.
Batı’daki "prestij" bireylerin eşit yurttaşlık
haklarına dayanırken; Türkiye’deki "itibar" hiyerarşik ilişkilerde
psikolojik sömürü ve kişisel tahakküm alanını genişleten, bireyin "ne
olduğundan çok kim olduğu" ("Sen benim kim olduğumu biliyor
musun?") sorusuyla tetiklenen bir mücadele zeminidir.
Atatürk’ün Osmanlı yönetim kadrolarında eleştirdiği
"zümre menfaati ve şahsi hırs" (saray çevresinin çıkarları), sivil
toplumun bencil reflekslerine benzetilebilir. Atatürk’ün devlet düşüncesinde
"fazilet," birey ve grup çıkarlarının üstüne çıkabilmeyi, toplumun
yüksek çıkarlarını gözetmeyi ifade eder.
Atatürk’ün Vatandaşlık Bilgileri'ndeki "Zayıf bir
toplum ya da zayıf bir devlet... herkesin herkese karşı savaşımdır"
ifadesi, Lucian Pye’ın Asya siyasetine dair tahlilleriyle örtüşür. Batı’da
ilkel iktidarın çalkantıları geride kalmışken; Doğu kültürlerinde
"kapıdaki anarşi" (tikel iktidarın çökmesiyle beliren kaba kaos)
korkusu kolektif bir fantazi olarak canlıdır.
Türkiye'deki baskın kültür bir "çatışma kültürü"
değil, tersine çatışmayı yasaklayan ve bastıran bir kültürdür. Anlaşmazlıkların
kargaşaya dönüşeceği korkusu (belirsizlikten kaçınma eğiliminin yüksekliği),
farklılıklara karşı toleransı düşürür ve otoriteryen/baskıcı pratikleri besler.
Dolayımın (aracılığın) kabul edilmediği, herkesin her
istediğini doğrudan elde etme savaşının hüküm sürdüğü bu yapıda; iç ahlakın
(vicdanın) yerini cezalandırılma korkusu ve cezayı atlatma umudu alır. İki
yüzlülük, yalan, acı gözlülük ve kaytarmacılık bu güdülerin kaçınılmaz
sonuçlarıdır.
Türkiye'de demokratik özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların
"otorite zayıflarsa aşırı bireycilik ve anarşi patlar" argümanıyla
savunulması, siyasal iktidarın kendini evrensel normlar üzerinden öznelik
dolayımıyla üretememesinin doğrudan bir sonucudur.
Bağlamsal öznenin ortama uyma eğilimi, Türk toplumunda çok
güçlü olan "fitne/fesat" korkusunun kültürel temelini oluşturur.
Siyasal iktidar tekil ilişkileri aşamadığı için, bireylerin kendi başlarına
erdem sergileyemeyeceği varsayımı otoriter refleksleri yeniden üretir.
Yaşam Dünyasında Bireycilik
"Doğulu" benlik ile ilgili olarak atfedilen katı
karşılıklı bağımlılık ve kolektivizm modelleri antropolojik açıdan abartılıdır.
Türkiye’de insanların birbirine gerçek anlamda karşılıklı bağımlı olduğunu
söylemek zordur.
Yaygın sosyal güvensizlik, kolektivizm retoriğine rağmen
"önce biz" yerine "önce ben" yönelimini (egosentrizmi) ve
amoral tutumları körükler. Eekabetçi başa çıkma mekanizmalarının vurgulanması,
bireylerin pasif bir biçimde başkalarına bağımlı olmasından ziyade kendi
sorun-çözme mekanizmalarını (veya çıkar sağlama taktiklerini) kullanmalarına
yol açar (George A. De Vos).
Türk ailesi yapısındaki iki merkezlilik (kadınların kendi
aralarında, erkeklerin kendi aralarında dikey/paralel sosyalleşmesi),
cinsiyetsel ayrılığın ve tekilciliğin aile içindeki bir görünümüdür.
Ortalama Türk ailesinin birliği, psikolojik bir dayanışmanın
değil; dış gerçekliğe ve topluma karşı bir öz savunma paktının ürünüdür (Aydan
Gülerce). Aile içindeki bireyler psikolojik olarak ayrışmamış
(bireyselleşmemiş) ancak aynı zamanda yekvücut ilişkilerden de uzak,
"ayrık" bir konumdadır. Bu durumun bilişsel karşılığı bireycilik
değil ben-merkezciliktir.
Sosyal güvensizlik, yoksulluk veya kıtlıktan ziyade, tekilci
kültürün yabancılar arasındaki ilişkilerin ahlaki zeminini yok etmesinden
kaynaklanır. Grup dışındakilere karşı ahlaki sorumluluk hissedilmemesi, olumsuz
ayrımcılığa ve anomiye kapı aralar.
Türk bireyi özerk değil, sinik bir bağımsızlık sergiler.
Devlete sembolik olarak yüksek değer verilirken, tüzel bir kurum olarak
güvenilmezliği ve tanıdık arama refleksi bu güvensizliğin tezahürüdür.
Türk siyasal hayatına sinen "bölünme kaygısı",
dışsal tehditlerden ziyade psikolojik eğilimlerden, yani katı iç-grup ve
dış-grup ayrımından kaynaklanır.
Sadakat Nesnelerinin Ortaklığı ve Toplumsal Dayanışma
Türkiye toplumunda yüksek güç mesafesine, kolektivizm
vurgusuna ve resmi retoriğe rağmen yabancılarla ilişkilerde yaygın bir sosyal
güvensizlik, kuralsızlık, şüphecilik ve uyanıklık hâkimdir. Kültürel düzey ile
yaşam dünyasındaki pratikler arasındaki bu uçurum, toplumda ikili bir iktidar
yapısının bulunduğunu gösterir.
Toplumsal tutunum, rasyonel işbirliği veya karşılıklı
bağımlılık bilincinden ziyade, idealleştirilen simgesel sadakat nesneleriyle
(lider, devlet vb.) özdeşleşme üzerinden yürümektedir. Ancak bu özdeşleşme,
başkalarıyla kurulan yatay işbirliğini otomatik olarak beslemez; tersine
bireylerin öz-değerini artırırken dışındakilere karşı ilgisizliği körükler.
Batı bölgesinden (daha ayrışmış/bireyselleşmiş yapıdan)
gelen bürokratlar kollektivite karşısında özerk (düşük adanmacı) ancak
bireylerarası ortak davranışa eğilimli (yatay iletişime dönük); Doğu
bölgesinden (sıkı toplumsal bağlar ve kolektivizmin hâkim olduğu yapıdan)
gelenler ise kolektiviteye bağımlı (yüksek adanmacı) ancak ben-merkezci ve
dikey ilişkiye dönük bir örüntü sergilemektedir. Bu çapraz etkileşim, makro ve
mikro düzeydeki klikleşme ve çatışmaların temel nedenidir (Şükrü Özen).
Toplumun bireylere aşkın/dışsal görülmesi kişilerarası
bilinci zayıflatır; tıpkı aşırı bireycilikte olduğu gibi, aşırı kolektivizmde
de bireylerin topluma dışsal kalması yabancılaşmayı ve anomiyi besler.
Yurtseverlik temel olarak bağlılık ve onur duygularıyla
(özveriyle) ilgiliyken; milliyetçilik, kişinin ulusunu sadece kendi ulusu
olduğu için olumlu değerlendirmesini, gelecekte diğerininkilerden daha iyi bir
gelişim göstereceğine dair hazır bir iyimserliği içerir.
Sosyal psikolojideki kendini büyültücü yanılsamalar bireyin
çevreyi kontrol yeteneğine ve geleceğine dair abartılı inançlarını ifade eder.
Bu mekanizmalar kollektivist bir zeminle birleştiğinde psikolojik rahatlama
sağlasa da rasyonel işbirliğini zorlaştırır.
Liberal Birey Neye Sadıktır?
Liberalizm, sosyal kontrolü dikey baskılardan çok prosedür
ve kurala dayalı (formal) yönetime dayandırır. Charles Taylor’ın ironik
ifadesiyle "günahtan nefret et, günahkarı sev" düsturunda olduğu
gibi, liberal devlet bireyleri görüş ve niteliklerine bakılmaksızın insan
olmalarından ötürü ahlaken eşit kabul eder.
Modern liberalizm Hristiyanlık'taki evrensel tanrı
kavramının yerine hakların evrensel temeli olan insan doğası kavramını
koymuştur. Bireylerin aktüel toplumsal konumları ne olursa olsun eşit ahlaki
statüye sahip olmaları gerektiği yönündeki bu duruşa emsallik bilinci denir.
Holist ve tekilci kültürlerde ise bu evrensel temel yerine grup üyeliği ve
tikel sadakatler geçerlidir.
"Aksi ispat edilene kadar herkes masumdur" hukuki
karinesi istatistiksel bir sonuca değil, kişilerin ahlaki eşitliği ilkesine
(ontolojik bir varsayıma) dayanır.
Liberal Bireyin Temel Nitelikleri
İradecilik (Voluntarism): Ahlaki meşruiyetin nihai
yargıcının bireyin kendi yargı ve tercihi olması.
Bağımsızlık / Tarafsızlık: Ahlaki gereklerin
meşruiyetinin, bireyleri birbirinden ayıran tikel sosyal rollerin, aidiyetlerin
ve motivasyonların bir tarafa bırakıldığı tarafsız bir bakış açısıyla (herhangi
bir "iyi" anlayışını önceden ayrıcalıklı kılmadan) sağlanması. Bireyin
ahlaki benliği, belirli amaçları seçme kapasitesinde yatar.
Asosyallik (Asociality): Birlikte yaşama bağlarının
geçici ve motive edici/duygusal görülmesi; bireylerin birbirlerine asli bir
tözle bağlı olmayıp, toplumsal düzenin ortak avantajlar temelinde meşruiyet
kazanması.
Holist Birey Neye Sadıktır?
Resmi retorikteki kolektivizm vurgusuna karşın; gündelik
yaşamda yüksek sosyal güvensizlik, kuralsızlık, şüphecilik, uyanıklık ve
yabancılara karşı ilgisizlik hâkimdir. Kültürel düzeydeki söylem ile toplumsal
pratikler arasındaki bu uçurum, toplumda ikili bir iktidar yapısının varlığına
işaret eder.
Toplumsal tutunum, rasyonel işbirliği veya karşılıklı
bağımlılıktan ziyade, idealleştirilen simgesel sadakat nesneleriyle (lider,
devlet vb.) kurulan özdeşleşmelere dayanır. Ancak bu özdeşleşmeler yatay
işbirliğini desteklemez; aksine dışındakilere karşı kayıtsızlığı ve
"biz-onlar" kavgalarını körükler.
Bürokratlar üzerindeki araştırma, Batı kökenli
(bireyselleşmiş) yöneticilerin yatay iletişime ve ortak davranışa eğilimli
(özerk) olduğunu; Doğu kökenli (sıkı toplumsal bağlara sahip) yöneticilerin ise
dikey ilişkiye dönük, kolektiviteye bağımlı ve ben-merkezci bir örüntü
sergilediğini ortaya koymaktadır. Bu durum mikro ve makro düzeydeki
klikleşmelerin temel nedenidir.
Türkiye'deki siyasal ve sosyal kültürde, statü sahiplerinin
üstün kişiler olarak algılandığı hiyerarşik ilişkiler hâkimdir. Bireyler
otoriteleri "büyükler" olarak gördükçe, kendi toplumsal konumlarından
bağımsız olarak herkesin kategorik olarak eşit muameleyi hak ettiği emsallik
bilincini geliştiremezler.
Kişisel ilişkiler modunda işleyen siyasal/sosyal ilişkilerde
tarafların beklentileri "tamamlayıcılık" ilkesine dayanır. Buradaki
karşılıklılık, rasyonel hak ve ödevlerden ziyade lütuf ve itibar karşılığında
özel olarak korunma ve bakılma (patronaj) beklentisi olarak tecelli eder.
Komüniteryan Değerler Türkiye'de Neden Hayata Geçirilemiyor?
Türkiye’de devlet ile birey arasında özerk bir sivil alanın
(aracı birliklerin) zayıflığı, toplumun güçsüzlüğünden değil; devletle toplum
arasındaki etkileşimin ve bütünleşmenin zayıflığından, yani ikili iktidar
yapısının doğasından kaynaklanır.
Tarihsel olarak aracı kuruluşların gelişmesi hem
Osmanlı/geleneksel pederşahi patronaj ilişkilerinin bozulmasından duyulan
korkuyla hem de serbest/parçalı bir toplumda ikili iktidar yapısının
sarsılacağı endişesiyle engellenmiştir.
Geleneksel Türk toplumunda iktisadi ve sosyal faaliyetler en
yakın komşuluk, aile veya tarikat kadrolarıyla sınırlıdır.
Bireyler bir yanda alabildiğine dağılma ve çözülme eğilimi
gösterirken, diğer yanda kapalı meslek ve tarikat kadrolarında sıkı sıkıya bir
kaynaşma (cemaatleşme) arzu ederler. Bu çelişki, tekilci kültürün ve bağlamsal
benlik yapısının günümüze kadar taşınan zihniyet köklerini oluşturur.
Türkiye'de Pragmatizm ve Tekilcilik
Nasıl ki kolektivizm tekilci yönelimi destekleyerek
toplumsal tutunum krizlerine yol açıyorsa, enstrümantalist/araçsal boyutuyla
pragmatizm de hem gruplar hem de bireyler düzeyinde çifte standartlı
davranışları ve ahlaki kayıtsızlığı destekler.
Immanuel Kant’a göre tecrübe/deneyim neyin doğru olduğuna
dair nihai bir bilgi veremez; pratiğin geçerli olabilmesi için uyması gereken
evrensel bir siyasal hak kuramı (a priori ilke) şarttır.
Türk modernleşmesinde ve Atatürk’ün düşünce yapısında ahlaki
bir deneyimcilik (eylemci ahlak) egemendir. Atatürk, ahlakı kitaplardaki ya da
öğütlerdeki teorilerden önce gelen, doğrudan insanların eylemlerinde ve yapıp
etmelerinde tecellî eden bir olgu olarak tanımlar ("Davranış, kuramların
yönlendiricisi ve buyurucusudur").
Evrensel ilkelerin zayıf, yaşanmış tecrübenin ve bağlamın
belirleyici olduğu bu yapıda, bireyin girdiği her yeni ortamda ve rolde
beklentileri sil baştan keşfetmesi gerekmesi nedeniyle sosyalleşme ve
kültürlenme süreci son derece uzamaktadır.
Türk aydınından ve insanından beklenen şey ortaya somut bir
şey koymasıdır.
Pragmatist anlayışta hakikat veya gerçekliğe tekabül eden
soyut bir "doğru" kaygısı yoktur. Hakiki cümleler gerçekliğe uyduğu
için değil, eylem imkânı sağladığı veya işe yaradığı için benimsenir. Böylece
bilimsel ve ahlaki değerler topluluğun araçsal faydasının dışına çıkarılamaz.
Türk Batılılaşması, Batı'nın evrensel zihinsel değerlerinin
ve haklar felsefesinin özümlenmesinden ziyade; varlığı sürdürmek, gücü korumak
ve çevreye uyum sağlamak (adaptation) amacıyla girişilmiş Darwinci/biyolojik
bir pragmatizm örneğidir.
Türk kültüründe enstrümantalite (araçsallık) aklın
içinde/özünde tanımlanmaz; aklın kendisi dışsal bir nesne, eylem modunda icra
edilecek bir "kullanım aracı" olarak görülür. Sıkça başvurulan
"aklını kullan" ifadesi, bu pragmatik/araçsal akıl anlayışına işaret
eder.
Baskın kolektivist kültürün bireysel kimlikleri toplumsal
konumlarla eşitlemesi, Türk toplumunda bir "olma kültürü"
doğurmuştur. Faaliyetlerin kendisi değil, ulaşılan statü ("üniversite
mezunu olmak", "makam sahibi olmak") esas başarı sayıldığı için,
amaç (sonuç) aracı meşru kılan genel düstur haline gelmektedir.
Sonuç: Türkiye'de Üretici İktidar ve Öznelik
Türkiye'de iktidar; hegemonyadan veya topluma aşkın bir
yasadan ziyade, kişisel ilişkiler (hatır, patronaj) ve informal sosyal kontrol
mekanizmaları üzerinden işler. Güç mesafesinin yüksekliği, elitlerin kitlelerin
erişim alanının ötesinde algılanmasına yol açarak iktidarın evrensel normlar ve
öznelik dolayımıyla yeniden üretilmesini engeller.
Gerçek itaat inanca dayanır. Oysa Doğu/kollektivist
toplumlarda birey, devlet veya otorite karşısında kendisini tözselliği olmayan
bir "türnek" (araç/yansıma) olarak konumlandırır.
Çocukların Değeri Araştırması'nda (ÇDA) Türkiye’de çocuktan
en çok istenen niteliğin "ana babanın sözünü dinlemesi" (%59-61
oranında) olduğu; bağımsızlık ve kendine güvenin ise çok düşük oranlarda tercih
edildiği görülür.
Sadakati, bağımlılığı ve itaati vurgulayan bu sosyalleşme
biçimi, evrenselleşmeye uygun olmayan "bağlamsal öznelerin" ve
ilişkisel ahlakın nesilden nesile aktarılmasını sağlayan temel kültürel
mekanizmadır.
Ahlaki erdemler devletçe ya da dışarıdan dağıtılamaz; bunlar
her bireyin kendi içinde geliştirmesi gereken kişisel görevlerdir.
Devletin yurttaşların izleyecekleri amaçları şekillendirme
rolünü üstlenmesi, insanın kendini yönlendirerek mutlu olabilme doğasına
aykırıdır. Türkiye'deki paternalist ve otoriter yönetim anlayışı ise tam aksine
bu erdemleri ve kamusal tasarımları yukarıdan dayatmaya çalışmaktadır.
Tekilciliğin Kısırdöngüsü
Kuralsal ve değersel tekilcilik, güçlü bir merkez
(otoriter arayış) yaratır.
Gücünü evrensel değerlerden almayan bu güçlü merkez, kendini
evrensel öznelik dolayımıyla üretemez.
Öznelik dolayımının yokluğu, formal kuralların işlemesini
engeller ve ilişkisel/informal ağları (hatır, kayırmacılık, patronaj) zorunlu
kılar.
Bu durum informalliği ve tekilciliği yeniden üreterek
sistemi aynı kısır döngüye hapseder.
Bireylerin evrensel hukuk kurallarını içselleştirerek özerk
birer ahlaki özne (emsallik bilinciyle) haline gelememesi; kamusal alanda
biçimsel/formal kuralların zayıflamasına, gayriresmi ilişkilerin ve sinik
bağımsızlığın hâkim olmasına yol açmaktadır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder