3 Eylül 2026 Perşembe

Murat Önderman - Toplumsal Simya ve Demokrasi Türk Toplumunda Toplum ve Emsallik Tasarımları - Notlar

Murat Önderman - Toplumsal Simya ve Demokrasi Türk Toplumunda Toplum ve Emsallik Tasarımları - Notlar

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 60, Sayı: 1-2, s. 63-133 (2002)

 

Türk Siyasal Kültüründe Holist Toplum Tasarımı ve İktidar

Türkiye'deki egemen kültür, toplum-birey ilişkisini holist (bütüncül) bir temel üzerine kurar. Cumhuriyet dönemi milli egemenlik doktrini, milleti bireysel üyelerinin toplamından öte, zaman ve uzamın ötesinde tözsel bir varlık (kendi başına bir şey / numen) olarak kurgular. Bireyler ise bu büyük bütünün "ilineği" veya birer hücresi konumundadır.

Holist toplum anlayışında demokrasi, ontolojik bir ilke olmaktan ziyade bütünün (milletin) hizmetinde bir araç veya karar alma metodu ("objektivist" yaklaşım) olarak algılanır. İktidar mahalli, monarşide şahısta cismileşirken, holist/organik yapılarda bütünsel iradeyi yansıtan soyut bir millete ve onu temsil eden devlet elitlerine aittir.

 

Türkiye’deki siyasal sistemin paternalist eğilimleri, liberal çoğulculuktan ziyade Alfred Stepan’ın "organik-devletçi" yaklaşımıyla uyuşur. Bu gelenekte devlet, ahlaki bir telosa (genel iyinin takibine) sahiptir; bu nedenle usulî (prosedürel) garantilerden çok, devletin genel iyiyi gerçekleştirmesi esastır.

Türkiye, uluslararası araştırmalarda (örneğin Hofstede'nin kültür boyutları) yüksek güç mesafesine ve düşük bireycilik skorlarına sahiptir. Bu durum, yönetim ile yönetilenler arasındaki mesafeyi korurken, yönetici elitlerin topluma karşı özerk ve egemen konumunu pekiştirir.

 

Modern demokrasilerde (Lefort ve Zizek’e göre) iktidar mahalli yapısal bir zorunlulukla boş bir yerdir; hiçbir birey veya grup iktidarla tamamen özdeşleşemez ve seçimler organik birliğin askıya alındığı anlardır.

Türk siyasal kültüründeki köklü holist eğilim ve organik toplum tasarımı, iktidar mahalli ile milletin özdeşleştirilmesine zemin hazırladığı için, demokrasinin bu çoğulcu, belirsizliğe ve çatışmaların kurumlaşmasına dayanan yapısıyla (boşluk ilkesiyle) zaman zaman gerilim yaşar.

 

Holist felsefe, toplumsal bütünün parçalarının toplamından daha büyük olduğu ("fazlalık") varsayımıyla hareket eder. Bu durum, kamusal çıkarı bireysel/kesimsel çıkarlardan mutlak surette ayıran otoritelere asli bir meşruiyet kazandırır.

Kolektivist tasarımda yöneticiler, genel çıkarı sağlarken kişisel ve maddi çıkarlardan arınmış "erdemli" figürler olarak görülür. Bu özel ahlaki işlev, devlet ile toplum arasında paternalist (babacı) bir ilişkinin kurulmasını zorunlu kılar.

 

Türkiye'de sosyal yapı göreceli olarak modernleşirken (şehirleşme, teknoloji vb.), baskın kültür tekilci (ahlaki grubu sınırlı tutan) bir bireyi şekillendirmeye devam etmektedir.

Batı’daki bireycilik evrenselcilikle (herkese eşit mesafede duran formel kurallarla) örtüşürken; Türkiye’deki kolektivist kültür tekilcilikle buluşur. Bu durum, kurumsal ilişkilerin ahlaki zeminini zayıflatmakta, kayırmacılığı, çifte standartları ve hatır ilişkilerini beslemektedir.

 

Türkiye’de bireysel öznelliğin ve özerkliğin kültürce tam desteklenmemesi, siyasal yaşamda "kandırılma/fitne" korkusunu sürekli canlı tutar. Tehditkâr veya olağandışı bir davranış bireysel düzeyde açıklanamaz; arkasında mutlaka bir "grup" veya "grup temsilcileri tarafından kandırılmış bireyler" aranır.

İki grubun bir konuda anlaşması, tüm konularda anlaştıkları varsayımına (analojik çıkarım) yol açar. Merkez ile çevre arasındaki ilişki antogonistik (çatışmacı) bir karakter taşır; "Ben merkezde (ya da merkezle) olmazsam bir hiçim" algısı, kutuplaştırıcı ve uzlaşmaz tavırları ("ya hep ya hiç") tetikler.

 

Holist düşünceye göre değişim parçalı olamaz; toplumsal ilişkiler bütünsel bir mantığa tabi olduğundan değişim ancak "topyekün" (inkılapçı/metamorfoz yoluyla) gerçekleşebilir. Bu durum kesimsel ve reformist projelerin geliştirilmesini zorlaştırır.

Heterojen bir toplumda tekilciliğin doğurduğu bölünme ve çatışma korkusu, bireylerin birer özerk özne olarak görülmesiyle aşılabilir. Ancak Türk kamusal felsefesinde bireyden çok gruba ve bütüne atfedilen öncelik, bu korkuların kalıcı olmasına neden olmaktadır.

 

Türkiye’deki karşılıklı bağımlılığı destekleyen kültürde insanlar arası mesafe yerine yakınlık vurgulandığı için, ödevler başkalarına ne yapılmaması gerektiğini (olumsuz) değil, nelerin yapılması gerektiğini öne çıkaran (olumlu) bir karakter taşır.

Kantçı felsefede saygı kişilere duyulur ve özerk bireyin evrensel eşitlik talebine dayanır. Ancak Türkiye'deki holist kültürde, evrensel saygıdan ziyade statüye ve rollere bağlı "itibar" ön plandadır.

 

Türkiye'deki kolektivist-laik veya kolektivist-dini toplumsal projeler, bireysel hakları ikincil plana iter. Hak-temelli bir toplumda yasa ve kurallar bağımsız bir yargı zemini oluştururken, holist yapılarda erdem, özveri ve şeref gibi içerikler önceliklidir.

Belirli ahlaki projelere angaje olmuş bireyler, Foucault’nun tanımıyla "polemikçi" bir konuma sürüklenir; onlar için rakipler yalnızca farklı düşünen değil, varlıkları bile tehdit oluşturan düşmanlar olarak algılanır.

 

Bireylerin rolleriyle benliklerini çakıştıran kolektivist kültürlerde (De Vos’un kavramı olan "rol narsisizmi"), statüye bağlı itibar öz-değerin temelini oluşturur. Bu nedenle yüksek siyaset konumlarının bırakılması zorlaşır.

 

Tekilcilik (ahlaki grubun sınırlı tutulması), formel kurallar ile fiili davranış arasındaki uyumu bozarak formel sosyal kontrolü ve "sistem güvenini" zayıflatır. Demokrasinin işleyebilmesi için güçlü bir devlete ve formel kurallara duyulan güvence şarttır.

 

Türkiye, çıkar gruplarının devletle organik ve yasal birer temsil tekeli olarak bütünleştiği klasik korporatist bir yapıdan ziyade, sivil toplumun devlete tam anlamıyla entegre olmadığı "organik-devletçi" bir holizm barındırır.

Demokrasi, tekillikleri (çoğulculuğu) dışlamayan ama onlara aşkın olan evrenselci ahlaki ilkeleri (hukukilik bilincini ve rakiplere eşit/eşdeğer kişiler olarak yaklaşmayı) zorunlu kılar. Ahlaki tekilcilik (ahlakı sadece iç-gruba indirgemek) demokrasinin özüne aykırıdır.

 

Mükemmel Toplum Anlayışı ve Toplumsal Simya

Bireysel benliği toplumsal rollerin bir izdüşümü olarak gören holist/kolektivist kültürler, insani ilişki ve tutumlardaki ikircikli veya çatışık duygulara (ambivalans) tolerans gösteremez. Bu anlayışta, "dost-düşman" ayrımı arasında nötr veya çift-değerlikli bir "yabancı" kategorisine yer yoktur.

Topluma, devlete veya otoriteye yönelik çift-değerliliğin reddedilmesi; muhalefetin meşruiyetini daraltır, uzlaşmayı zorlaştırır, eleştiri ile sadakati birbirine karşıt kılar ve siyasal gerilimi artırır.

 

Harré’e göre aşırı kolektivizm, insanları tamamen toplumsal rollerin toplamına indirger. Bu yapıda özerklik, özgün düşünce ve yaratıcılık birer katkı olarak değil; "sapkınlık, hastalık veya delilik" olarak görülür.

Standart dışı, yaratıcı ve özerk bireylerin topluluğa katkısı reddedildiği için kolektivist kültürlerde normlara uymayan davranışları yeniden biçimlendirme veya ortadan kaldırma arzusu doğar.

 

Liberal anayasacılık devlete ve çoğunluk yönetimine çift-değerli yaklaşır: Devlet hem "kötüdür" (sınırlandırılmazsa tiranlaşabilir), hem de "iyidir" (bireylere hizmet eder). Çoğunluk yönetimi hem "kötüdür" (azınlık haklarını ezebilir), hem "iyidir" (eşitliği yansıtır).

Türkiye'de devlete ve topluma karşı bu tür ikircikli ve eleştirel bir tutuma izin verilmez. Durkheim’cı yaklaşımla toplum ve devlet, ikircikli bir bakışı baştan dışlayan ahlaki/kutsal ve mükemmel varlıklar olarak kurgulanır (Atatürk’ün "Ahlaksal düzenin kaynağı toplumdur/ulustur" vurgusunda olduğu gibi).

 

Durkheim, entelektüel ve ahlaki açıdan daha "aşağı" düzeyde görülen bireylerin bir araya gelmesiyle, bu bileşenlere indirgenemeyecek daha "üstün" yeni bir tözün/psişenin (toplumun) ortaya çıktığını savunur. Değersiz ögelerden (bireylerden) değerli bir töz (toplum) yaratma çabası…

 

Durkheim, toplumsal olguları (töreler, adetler) tıpkı kasırga veya doğal olaylar gibi birey bilincinden bağımsız, dışsal ve zorlayıcı nesneler ("şeyler") olarak tanımlar. Oysa toplumsal olgular, maddi nesnelerden farklı olarak bireylerin kolektif iradesi ve bilinci dışında var olamazlar. Toplumu bireye mutlak surette üstün kılan bu ontolojik hiyerarşi, bireyin özerkliğini felce uğratır.

 

Türkiye'de Holist Ahlak ve Paternalizm

Türk kamusal felsefesinde ulus-devlet, kendi özgün iradesi ve varlığı olan, parçalarının toplamını aşan bir "üst-birey" olarak kurgulanır. Bu alan bir ahlak alanıdır; bireysel veya kesimsel/sınıfsal çıkarların burayı etkilemesine veya temsil edilmesine izin verilmez. Ulusal egemenlik kuramında vatandaşlar, oy kullanmayı bireysel bir hak olarak değil, cezai yaptırımı da olan "görevli seçmenlik" statüsüyle icra ederler.

Milli çıkarları zedelememek şartıyla siyaset alanı katılım ve çıkarların takibine göreceli olarak açıktır. Hükümetler bireylerin ve grupların iyiliğine hizmet etmek için çalışabilir; ancak kolektivist mantık gereği bu çıkarlar genellikle tekilci ilişkiler (patronaj/kayırmacılık) zemininde yürür.

 

Kuruluş felsefesinden itibaren kamu bürokrasisinin "genel özvericiliği", sivil toplumun/halkın ise "genel bencilliği" temsil ettiği düşünülmüştür. Bürokrasiye ve yönetici elite atfedilen bu ahlaki üstünlük/yetkinlik, doğrudan paternalist (babacı) bir yönetim modelini doğurur.

Ahlaki olarak kendisini üstün gören yönetici elit, alt grupların neye ihtiyacı olduğunu onlardan daha iyi bildiğini varsayar. Bu durum, üstlerin altların çıkarlarını daha iyi kavrayamayacağı yönündeki asimetriyi pekiştirir ve siyasal ilişkilerde belirgin bir güç mesafesi yaratır.

 

Paternalist yapılarda yönetici-yönetilen ilişkisi Batı'daki gibi evrensel-eşit haklara ("özdeşlik ilkesi") değil, aile içi ilişkilere benzeyen "tamamlayıcılık ilkesi"ne dayanır. Büyüklük-küçüklük, otorite-tabiiyeti gibi psikolojik roller üzerinden işleyen bu mantıkta: Sadakat ve itaat karşılığında korunma, kollanma ve kişisel kayırılma beklenir.

Otoritelerden koruma ve kollama gelmediğinde veya narsisistik ihtiyaçlar karşılanmadığında sadakat geri çekilir ya da zümresel isyanlar/hoşnutsuzluklar doğar. Paternalist devlet anlayışında geçimle ilgili konularda (gecekondu, vergi affı, işportacılık vb.) kuralların esnetilmesi veya göz yumulması bu kollama işlevinin bir parçasıdır.

 

Batı demokratik düşüncesinde yurttaşlar, statülerinden ve rollerinden soyutlanmış, devredilemez temel haklara sahip "özdeş/eşit emsaller" olarak kurgulanırken; Türk siyasal kültüründe paternalizm ve aile modeli, toplumun bir emsaller toplumu (peers society) olarak tasarlanmasını zorlaştırır.

Seçmenlerin seçilenleri denetlediği ve hesap sorduğu gerçek temsil ilişkisi yerine; tamamlayıcılık ilkesine dayalı, seçilmişlere belli bir süre için mutlak yetkinin devredildiği delegatif (yetki devrine dayalı) demokrasi veya vesayetçi-patronaj ilişkileri öne çıkar.

 

Türkiye'de Kamusal Alanda Emsallik ve Eylem

Yüksek güç mesafesine sahip holist kültürlerde, siyasal otoriteler yalnızca konumsal değil, varoluşsal olarak da "üstün" kişiler olarak algılanır. Bu durum, elit-kitle ilişkilerinde tarafların birbirini eşit kabul ettiği "özdeşlik" (evrensel eşitlik) ilkesi yerine, itaat ve sadakat karşılığında korunma/kollanma sağlayan "tamamlayıcılık" ilkesini ikame eder.

Batı'da emsallik (peers) bilinci, bireye aileye ve devlete karşı çıkma meşruiyeti veren aşkın bir ahlaki zeminle (Hristiyanlığın Tanrı fikri ve liberal insan doğası anlayışıyla) gelişmiştir. Türkiye'de ise otorite "büyükler", halk ise "küçükler" konumunda görüldüğünden, bireylerin aktüel statülerinden bağımsız olarak eşit muameleyi hak eden "emsaller" olarak kurgulanması engellenir.

 

Türk siyasal kültüründe siyasal toplum, kurulmuş/tasarlanmış yapay bir sözleşme alanı değil; tıpkı aile gibi "doğal" ve tözsel bir varlık olarak kabul edilir.

"Devlet Baba", "Anavatan" ve yurttaşları "kardeşler" olarak gören aile retoriği, siyasal bağları kurumsal ve hukuki olmaktan çıkarıp kişiselleştirir. Aile içi ilişkilerdeki ebeveyn-çocuk asimetrisi ve tamamlayıcılık ilkesi siyasal alana taşındığı için, yöneticilerin halka karşı hesap verebilirliği ve çoğulcu demokrasi baltalanır.

 

Arendt’in kategorileştirmesinde eylem, özgür yurttaşların kamusal alanda emsaller olarak kendi adına var olduğu özgürlük alanıdır; emek ise haneye (özel alana), geçime ve hayatın zorunluluklarına bağlı araçsal faaliyettir.

Osmanlı-Türk geleneğindeki "Kerim Devlet" anlayışı, padişahın/devletin tebaanın geçimini ("rızkını") üstlendiği bir paternalist vesayet kurar. Bu durum, kamusal/siyasal alanı özgür bir eylem alanı olmaktan çıkarıp, geçim ve itibar mücadelelerinin yürütüldüğü bir "emek ve özel alan uzantısına" dönüştürür.

 

Türkiye’de siyasetin aşırı ahlakileştirilmesi, onu evrenselci ilkelerden uzaklaştırarak patronaj, hatır ve hemşehrilik gibi tekilci ve kişilerarası bir ahlak ağına hapseder.

Siyasal elitler, amoral veya kaotik bir toplumsal yapının doğmasından ve eşit sorumluluk/emsallik talep eden "üretici bir toplumun" ortaya çıkmasından çekindikleri için devlete biçilen "kerim ve kollayıcı" rolü muhafaza etmeye çalışırlar. Bu yapı, siyasetin ilkesel düzeyde değil, sadece araçsal düzeyde (geçim ve güç paylaşımı hizmetinde) işlemesine yol açar.

 

Doğru Formüller ve Adamlar Siyaseti

Türk siyasal elitlerinin mükemmel toplum tasarımına dayanan statükoculuğu, toplumsal değişimi yeni bir yapı inşasından ziyade "onarımcı" (arızalanan motorun rektifiye edilmesi gibi) bir süreç olarak kavrar.

Toplum, parçalarının birbirini tamamlayan roller icra ettiği mükemmel bir organizma olarak görülür. Sorunlar, toplumun yapısından değil, parçaların kendilerine verilen "asli amaçlarına" uygun davranmamasından (sakatlanmasından) kaynaklanır. Dolayısıyla amaç, orijinal mükemmel modele geri dönmektir.

Toplumsal mükemmellik fikri, bireyler arası kategorik/evrensel eşitlik yerine "herkese kendi sosyal konumuna göre" ilkesini destekler. Birey, eşit bir yurttaş değil, konumuna göre farklı muamele görebilen bir "parça" seviyesine indirgenir.

 

Siyaset, farklı ve alternatif politikaların tartışıldığı demokratik bir süreç olarak değil; toplumun sorunlarını bir anda, tümüyle ve birden çözecek "tümgüçlü doğru formüllerin (reçetelerin)" veya "kurtarıcı/ideal liderlerin" bulunması arayışı olarak yürütülür.

Türkiye'de, zor meselelerin çok kolay çözümleri olduğu sanısına dayanan bir "büyü kültürü" ve istenççilik hakimdir (Yahya Sezai Tezel). Sorunları analiz etmek yerine, "kurtarıcı adam" veya "sihirli formül" beklenir.

 

Mükemmel toplum tasarımında sorunların kaynağı toplumsal/yapısal analizlerle değil, belirli kişilerin "ahlaksızlığı/kötülüğü" veya "raydan çıkması" ile açıklanır.

 

Türk toplumunda grubun/geleneğin ötesinde veya ona aşkın evrensel bir ahlak ilkesi bulunmaz. Ahlak, toplumsal yapının içine gömülüdür (içkinci/immanent) ve bir uzlaşım ürünü olmaktan ziyade dokunulmaz bir kutsallığa bürünür.

Özdeşleşme zeminleri zayıf olduğundan, otorite figürleri (şeyhler, liderler, aydınlar) bireyler için doğrudan bir "kişisel model" olmaktan ziyade, "iyilik timsali" veya "rehber semboller" işlevini görür. "Balık baştan kokar" deyişinde olduğu gibi, bu sembollerin bozulması tüm yapının bozulması riski olarak algılanır.

 

İdeallere sahip olmak daha iyi bir gelecek için ümit taşımayı ifade ederken; idealleştirme, kurtuluş vaat eden kapsayıcı bir doktrin/ideoloji, mükemmel bir yol gösterici (kurtarıcı) ve kusursuz bir topluluk fantezisi içerir. Kolektivist kültürün beslediği bu idealleştirme, Türkiye'de siyasal hayatın en belirgin niteliklerinden birini oluşturur.

 

Türk Toplumunda Ailecilik, Yatay Dayanışmanın Zayıflığı ve Paternalizm

Yüksek toplumsal farklılaşmaya sahip Batı toplumlarında mesleki/kişisel olmayan ilişkiler için evrensel ve kategorik bir ahlak gelişmiştir. Türk toplumunda ise mesleki roller üstlenilse bile, ilişkileri evrensel kurallardan ziyade yüz yüze ve tekil sorumluluklar yönlendirir.

Bireyler mesleki görevlerini icra ederken, muhataplarıyla var olan geçmiş bağlara, hemşehriliğe veya ideolojik yakınlıklara öncelik verirler (örneğin burs verirken liyakat ve ihtiyaca değil, tanıdıklara öncelik tanınması).

Kolektivist zihniyette şirket, devlet gibi tüzel kişilere doğrudan güvenilmez; iş yapabilmek için mutlaka arada kişisel bir "tanıdık" veya "hatır" ilişkisi kurulması gerekir.

 

Türkiye'de tek sadakat merkezi devlet değildir; aile kurumu kendi varlığıyla devlet ve sivil toplum için güçlü bir rakiptir. Toplumsal sadakatler dışa değil, aileye ve dar alt-gruplara odaklanır ("Önce benimki" / my own first anlayışı).

Bireylerin hukuki birer özerk obje olmaktan ziyade aile ve grup ilişkileri ağına gömülü olması, aileciliği bir toplumsal sözleşme modeline dönüştürür. Bu aşırı ailecilik, yabancılara karşı güvensizlik doğurarak spontaneous (kendiliğinden) gelişecek sivil toplumu ve yatay dayanışmayı zayıflatır.

 

İnsanlar kendi aile/iç-grupları veya net hiyerarşik rolleri dışında kalan anonim/yabancı alanlarda (örneğin şehir trafiğinde veya kamu kullanımında) birbirlerine karşı ahlaki bir kayıtsızlık (amoralite) sergilerler.

Yabancılara ve kurumlara karşı duyulan güvensizlik nedeniyle toplumsal tutunum kendiliğinden işleyemez; ancak dışsal bir tehdit veya tepkisel durumlarla (savunmacı reflekslerle) ayakta kalır.

Ahlaki benlik kişisel sorumluluktan ziyade toplumsal rolle çakıştırıldığı için, başarısızlık veya etik ihlallerde bireysel "öz-değer" zedelenmez ("salla başı al maaşı" veya "gözlerimi kaparım vazifemi yaparım" yaklaşımı). Bireysel istifa müessesesi gelişmez.

 

Kolektivist yapılarda yabancılara karşı ahlaki sorumluluk hissetmeyen bireyleri bir arada tutabilmek için devlet, kendi yapısını aile modeline (Devlet Baba, Anavatan, Kardeş Yurttaşlar) benzetmek ve "akrabalık ahlakını" kamu alanında yeniden üretmek zorunda kalır.

Bireylerin topluluksal evrensel normları içselleştirerek kendi arzularıyla (öznelik dolayımıyla) hayata geçirememesi, toplumsal düzenin sağlanması için sürekli dışsal bir zorlayıcı güce ve merkezî bürokrasiye (devlete) ihtiyaç duymasına yol açar. Devlet, toplumdaki bu spontaneous ahlak/güven eksikliğini kapatmaya çalışırken aşırı yüklenir.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder