Murat
Önderman - Toplumsal Simya ve Demokrasi Türk
Toplumunda Toplum ve Emsallik Tasarımları -
Notlar
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 60,
Sayı: 1-2, s. 63-133 (2002)
Türk Siyasal Kültüründe Holist Toplum Tasarımı ve İktidar
Türkiye'deki egemen kültür, toplum-birey ilişkisini holist
(bütüncül) bir temel üzerine kurar. Cumhuriyet dönemi milli egemenlik doktrini,
milleti bireysel üyelerinin toplamından öte, zaman ve uzamın ötesinde tözsel
bir varlık (kendi başına bir şey / numen) olarak kurgular. Bireyler ise bu
büyük bütünün "ilineği" veya birer hücresi konumundadır.
Holist toplum anlayışında demokrasi, ontolojik bir ilke
olmaktan ziyade bütünün (milletin) hizmetinde bir araç veya karar alma metodu
("objektivist" yaklaşım) olarak algılanır. İktidar mahalli, monarşide
şahısta cismileşirken, holist/organik yapılarda bütünsel iradeyi yansıtan soyut
bir millete ve onu temsil eden devlet elitlerine aittir.
Türkiye’deki siyasal sistemin paternalist eğilimleri,
liberal çoğulculuktan ziyade Alfred Stepan’ın
"organik-devletçi" yaklaşımıyla uyuşur. Bu gelenekte devlet, ahlaki
bir telosa (genel iyinin takibine) sahiptir; bu nedenle usulî (prosedürel)
garantilerden çok, devletin genel iyiyi gerçekleştirmesi esastır.
Türkiye, uluslararası araştırmalarda (örneğin Hofstede'nin
kültür boyutları) yüksek güç mesafesine ve düşük bireycilik skorlarına
sahiptir. Bu durum, yönetim ile yönetilenler arasındaki mesafeyi korurken,
yönetici elitlerin topluma karşı özerk ve egemen konumunu pekiştirir.
Modern demokrasilerde (Lefort ve Zizek’e göre) iktidar
mahalli yapısal bir zorunlulukla boş bir yerdir; hiçbir birey veya grup
iktidarla tamamen özdeşleşemez ve seçimler organik birliğin askıya alındığı
anlardır.
Türk siyasal kültüründeki köklü holist eğilim ve organik
toplum tasarımı, iktidar mahalli ile milletin özdeşleştirilmesine zemin
hazırladığı için, demokrasinin bu çoğulcu, belirsizliğe ve çatışmaların
kurumlaşmasına dayanan yapısıyla (boşluk ilkesiyle) zaman zaman gerilim yaşar.
Holist felsefe, toplumsal bütünün parçalarının toplamından
daha büyük olduğu ("fazlalık") varsayımıyla hareket eder. Bu durum,
kamusal çıkarı bireysel/kesimsel çıkarlardan mutlak surette ayıran otoritelere
asli bir meşruiyet kazandırır.
Kolektivist tasarımda yöneticiler, genel çıkarı sağlarken
kişisel ve maddi çıkarlardan arınmış "erdemli" figürler olarak
görülür. Bu özel ahlaki işlev, devlet ile toplum arasında paternalist (babacı)
bir ilişkinin kurulmasını zorunlu kılar.
Türkiye'de sosyal yapı göreceli olarak modernleşirken (şehirleşme,
teknoloji vb.), baskın kültür tekilci (ahlaki grubu sınırlı tutan) bir bireyi
şekillendirmeye devam etmektedir.
Batı’daki bireycilik evrenselcilikle (herkese eşit mesafede
duran formel kurallarla) örtüşürken; Türkiye’deki kolektivist kültür
tekilcilikle buluşur. Bu durum, kurumsal ilişkilerin ahlaki zeminini
zayıflatmakta, kayırmacılığı, çifte standartları ve hatır ilişkilerini
beslemektedir.
Türkiye’de bireysel öznelliğin ve özerkliğin kültürce tam
desteklenmemesi, siyasal yaşamda "kandırılma/fitne" korkusunu sürekli
canlı tutar. Tehditkâr veya olağandışı bir davranış bireysel düzeyde
açıklanamaz; arkasında mutlaka bir "grup" veya "grup
temsilcileri tarafından kandırılmış bireyler" aranır.
İki grubun bir konuda anlaşması, tüm konularda anlaştıkları
varsayımına (analojik çıkarım) yol açar. Merkez ile çevre arasındaki ilişki
antogonistik (çatışmacı) bir karakter taşır; "Ben merkezde (ya da
merkezle) olmazsam bir hiçim" algısı, kutuplaştırıcı ve uzlaşmaz tavırları
("ya hep ya hiç") tetikler.
Holist düşünceye göre değişim parçalı olamaz; toplumsal
ilişkiler bütünsel bir mantığa tabi olduğundan değişim ancak
"topyekün" (inkılapçı/metamorfoz yoluyla) gerçekleşebilir. Bu durum
kesimsel ve reformist projelerin geliştirilmesini zorlaştırır.
Heterojen bir toplumda tekilciliğin doğurduğu bölünme ve
çatışma korkusu, bireylerin birer özerk özne olarak görülmesiyle aşılabilir.
Ancak Türk kamusal felsefesinde bireyden çok gruba ve bütüne atfedilen öncelik,
bu korkuların kalıcı olmasına neden olmaktadır.
Türkiye’deki karşılıklı bağımlılığı destekleyen kültürde
insanlar arası mesafe yerine yakınlık vurgulandığı için, ödevler başkalarına ne
yapılmaması gerektiğini (olumsuz) değil, nelerin yapılması gerektiğini öne
çıkaran (olumlu) bir karakter taşır.
Kantçı felsefede saygı kişilere duyulur ve özerk bireyin
evrensel eşitlik talebine dayanır. Ancak Türkiye'deki holist kültürde, evrensel
saygıdan ziyade statüye ve rollere bağlı "itibar" ön plandadır.
Türkiye'deki kolektivist-laik veya kolektivist-dini
toplumsal projeler, bireysel hakları ikincil plana iter. Hak-temelli bir
toplumda yasa ve kurallar bağımsız bir yargı zemini oluştururken, holist
yapılarda erdem, özveri ve şeref gibi içerikler önceliklidir.
Belirli ahlaki projelere angaje olmuş bireyler, Foucault’nun
tanımıyla "polemikçi" bir konuma sürüklenir; onlar için rakipler
yalnızca farklı düşünen değil, varlıkları bile tehdit oluşturan düşmanlar
olarak algılanır.
Bireylerin rolleriyle benliklerini çakıştıran kolektivist
kültürlerde (De Vos’un kavramı olan "rol narsisizmi"), statüye bağlı
itibar öz-değerin temelini oluşturur. Bu nedenle yüksek siyaset konumlarının
bırakılması zorlaşır.
Tekilcilik (ahlaki grubun sınırlı tutulması), formel
kurallar ile fiili davranış arasındaki uyumu bozarak formel sosyal kontrolü ve
"sistem güvenini" zayıflatır. Demokrasinin işleyebilmesi için güçlü
bir devlete ve formel kurallara duyulan güvence şarttır.
Türkiye, çıkar gruplarının devletle organik ve yasal birer
temsil tekeli olarak bütünleştiği klasik korporatist bir yapıdan ziyade, sivil
toplumun devlete tam anlamıyla entegre olmadığı "organik-devletçi"
bir holizm barındırır.
Demokrasi, tekillikleri (çoğulculuğu) dışlamayan ama onlara
aşkın olan evrenselci ahlaki ilkeleri (hukukilik bilincini ve rakiplere
eşit/eşdeğer kişiler olarak yaklaşmayı) zorunlu kılar. Ahlaki tekilcilik
(ahlakı sadece iç-gruba indirgemek) demokrasinin özüne aykırıdır.
Mükemmel Toplum Anlayışı ve Toplumsal Simya
Bireysel benliği toplumsal rollerin bir izdüşümü olarak
gören holist/kolektivist kültürler, insani ilişki ve tutumlardaki ikircikli
veya çatışık duygulara (ambivalans) tolerans gösteremez. Bu anlayışta,
"dost-düşman" ayrımı arasında nötr veya çift-değerlikli bir
"yabancı" kategorisine yer yoktur.
Topluma, devlete veya otoriteye yönelik çift-değerliliğin
reddedilmesi; muhalefetin meşruiyetini daraltır, uzlaşmayı zorlaştırır,
eleştiri ile sadakati birbirine karşıt kılar ve siyasal gerilimi artırır.
Harré’e göre aşırı kolektivizm, insanları tamamen toplumsal
rollerin toplamına indirger. Bu yapıda özerklik, özgün düşünce ve yaratıcılık
birer katkı olarak değil; "sapkınlık, hastalık veya delilik" olarak
görülür.
Standart dışı, yaratıcı ve özerk bireylerin topluluğa
katkısı reddedildiği için kolektivist kültürlerde normlara uymayan davranışları
yeniden biçimlendirme veya ortadan kaldırma arzusu doğar.
Liberal anayasacılık devlete ve çoğunluk yönetimine
çift-değerli yaklaşır: Devlet hem "kötüdür" (sınırlandırılmazsa
tiranlaşabilir), hem de "iyidir" (bireylere hizmet eder). Çoğunluk
yönetimi hem "kötüdür" (azınlık haklarını ezebilir), hem
"iyidir" (eşitliği yansıtır).
Türkiye'de devlete ve topluma karşı bu tür ikircikli ve
eleştirel bir tutuma izin verilmez. Durkheim’cı yaklaşımla toplum ve devlet,
ikircikli bir bakışı baştan dışlayan ahlaki/kutsal ve mükemmel varlıklar olarak
kurgulanır (Atatürk’ün "Ahlaksal düzenin kaynağı toplumdur/ulustur"
vurgusunda olduğu gibi).
Durkheim, entelektüel ve ahlaki açıdan daha
"aşağı" düzeyde görülen bireylerin bir araya gelmesiyle, bu
bileşenlere indirgenemeyecek daha "üstün" yeni bir tözün/psişenin
(toplumun) ortaya çıktığını savunur. Değersiz ögelerden (bireylerden) değerli
bir töz (toplum) yaratma çabası…
Durkheim, toplumsal olguları (töreler, adetler) tıpkı
kasırga veya doğal olaylar gibi birey bilincinden bağımsız, dışsal ve zorlayıcı
nesneler ("şeyler") olarak tanımlar. Oysa toplumsal olgular, maddi
nesnelerden farklı olarak bireylerin kolektif iradesi ve bilinci dışında var
olamazlar. Toplumu bireye mutlak surette üstün kılan bu ontolojik hiyerarşi,
bireyin özerkliğini felce uğratır.
Türkiye'de Holist Ahlak ve Paternalizm
Türk kamusal felsefesinde ulus-devlet, kendi özgün iradesi
ve varlığı olan, parçalarının toplamını aşan bir "üst-birey" olarak
kurgulanır. Bu alan bir ahlak alanıdır; bireysel veya kesimsel/sınıfsal
çıkarların burayı etkilemesine veya temsil edilmesine izin verilmez. Ulusal
egemenlik kuramında vatandaşlar, oy kullanmayı bireysel bir hak olarak değil,
cezai yaptırımı da olan "görevli seçmenlik" statüsüyle icra ederler.
Milli çıkarları zedelememek şartıyla siyaset alanı katılım
ve çıkarların takibine göreceli olarak açıktır. Hükümetler bireylerin ve
grupların iyiliğine hizmet etmek için çalışabilir; ancak kolektivist mantık
gereği bu çıkarlar genellikle tekilci ilişkiler (patronaj/kayırmacılık)
zemininde yürür.
Kuruluş felsefesinden itibaren kamu bürokrasisinin
"genel özvericiliği", sivil toplumun/halkın ise "genel
bencilliği" temsil ettiği düşünülmüştür. Bürokrasiye ve yönetici elite
atfedilen bu ahlaki üstünlük/yetkinlik, doğrudan paternalist (babacı) bir
yönetim modelini doğurur.
Ahlaki olarak kendisini üstün gören yönetici elit, alt
grupların neye ihtiyacı olduğunu onlardan daha iyi bildiğini varsayar. Bu
durum, üstlerin altların çıkarlarını daha iyi kavrayamayacağı yönündeki
asimetriyi pekiştirir ve siyasal ilişkilerde belirgin bir güç mesafesi yaratır.
Paternalist yapılarda yönetici-yönetilen ilişkisi Batı'daki
gibi evrensel-eşit haklara ("özdeşlik ilkesi") değil, aile içi
ilişkilere benzeyen "tamamlayıcılık ilkesi"ne dayanır.
Büyüklük-küçüklük, otorite-tabiiyeti gibi psikolojik roller üzerinden işleyen
bu mantıkta: Sadakat ve itaat karşılığında korunma, kollanma ve kişisel
kayırılma beklenir.
Otoritelerden koruma ve kollama gelmediğinde veya
narsisistik ihtiyaçlar karşılanmadığında sadakat geri çekilir ya da zümresel
isyanlar/hoşnutsuzluklar doğar. Paternalist devlet anlayışında geçimle ilgili
konularda (gecekondu, vergi affı, işportacılık vb.) kuralların esnetilmesi veya
göz yumulması bu kollama işlevinin bir parçasıdır.
Batı demokratik düşüncesinde yurttaşlar, statülerinden ve
rollerinden soyutlanmış, devredilemez temel haklara sahip "özdeş/eşit
emsaller" olarak kurgulanırken; Türk siyasal kültüründe paternalizm ve
aile modeli, toplumun bir emsaller toplumu (peers society) olarak
tasarlanmasını zorlaştırır.
Seçmenlerin seçilenleri denetlediği ve hesap sorduğu gerçek
temsil ilişkisi yerine; tamamlayıcılık ilkesine dayalı, seçilmişlere belli bir
süre için mutlak yetkinin devredildiği delegatif (yetki devrine dayalı)
demokrasi veya vesayetçi-patronaj ilişkileri öne çıkar.
Türkiye'de Kamusal Alanda Emsallik ve Eylem
Yüksek güç mesafesine sahip holist kültürlerde, siyasal
otoriteler yalnızca konumsal değil, varoluşsal olarak da "üstün"
kişiler olarak algılanır. Bu durum, elit-kitle ilişkilerinde tarafların
birbirini eşit kabul ettiği "özdeşlik" (evrensel eşitlik) ilkesi
yerine, itaat ve sadakat karşılığında korunma/kollanma sağlayan
"tamamlayıcılık" ilkesini ikame eder.
Batı'da emsallik (peers) bilinci, bireye aileye ve devlete
karşı çıkma meşruiyeti veren aşkın bir ahlaki zeminle (Hristiyanlığın Tanrı
fikri ve liberal insan doğası anlayışıyla) gelişmiştir. Türkiye'de ise otorite
"büyükler", halk ise "küçükler" konumunda görüldüğünden,
bireylerin aktüel statülerinden bağımsız olarak eşit muameleyi hak eden
"emsaller" olarak kurgulanması engellenir.
Türk siyasal kültüründe siyasal toplum, kurulmuş/tasarlanmış
yapay bir sözleşme alanı değil; tıpkı aile gibi "doğal" ve tözsel bir
varlık olarak kabul edilir.
"Devlet Baba", "Anavatan" ve yurttaşları
"kardeşler" olarak gören aile retoriği, siyasal bağları kurumsal ve
hukuki olmaktan çıkarıp kişiselleştirir. Aile içi ilişkilerdeki ebeveyn-çocuk
asimetrisi ve tamamlayıcılık ilkesi siyasal alana taşındığı için, yöneticilerin
halka karşı hesap verebilirliği ve çoğulcu demokrasi baltalanır.
Arendt’in kategorileştirmesinde eylem, özgür yurttaşların
kamusal alanda emsaller olarak kendi adına var olduğu özgürlük alanıdır; emek
ise haneye (özel alana), geçime ve hayatın zorunluluklarına bağlı araçsal
faaliyettir.
Osmanlı-Türk geleneğindeki "Kerim Devlet"
anlayışı, padişahın/devletin tebaanın geçimini ("rızkını") üstlendiği
bir paternalist vesayet kurar. Bu durum, kamusal/siyasal alanı özgür bir eylem
alanı olmaktan çıkarıp, geçim ve itibar mücadelelerinin yürütüldüğü bir
"emek ve özel alan uzantısına" dönüştürür.
Türkiye’de siyasetin aşırı ahlakileştirilmesi, onu
evrenselci ilkelerden uzaklaştırarak patronaj, hatır ve hemşehrilik gibi
tekilci ve kişilerarası bir ahlak ağına hapseder.
Siyasal elitler, amoral veya kaotik bir toplumsal yapının
doğmasından ve eşit sorumluluk/emsallik talep eden "üretici bir
toplumun" ortaya çıkmasından çekindikleri için devlete biçilen "kerim
ve kollayıcı" rolü muhafaza etmeye çalışırlar. Bu yapı, siyasetin ilkesel
düzeyde değil, sadece araçsal düzeyde (geçim ve güç paylaşımı hizmetinde)
işlemesine yol açar.
Doğru Formüller ve Adamlar Siyaseti
Türk siyasal elitlerinin mükemmel toplum tasarımına dayanan
statükoculuğu, toplumsal değişimi yeni bir yapı inşasından ziyade
"onarımcı" (arızalanan motorun rektifiye edilmesi gibi) bir süreç
olarak kavrar.
Toplum, parçalarının birbirini tamamlayan roller icra ettiği
mükemmel bir organizma olarak görülür. Sorunlar, toplumun yapısından değil,
parçaların kendilerine verilen "asli amaçlarına" uygun
davranmamasından (sakatlanmasından) kaynaklanır. Dolayısıyla amaç, orijinal
mükemmel modele geri dönmektir.
Toplumsal mükemmellik fikri, bireyler arası
kategorik/evrensel eşitlik yerine "herkese kendi sosyal konumuna
göre" ilkesini destekler. Birey, eşit bir yurttaş değil, konumuna göre
farklı muamele görebilen bir "parça" seviyesine indirgenir.
Siyaset, farklı ve alternatif politikaların tartışıldığı
demokratik bir süreç olarak değil; toplumun sorunlarını bir anda, tümüyle ve
birden çözecek "tümgüçlü doğru formüllerin (reçetelerin)" veya
"kurtarıcı/ideal liderlerin" bulunması arayışı olarak yürütülür.
Türkiye'de, zor meselelerin çok kolay çözümleri olduğu
sanısına dayanan bir "büyü kültürü" ve istenççilik hakimdir (Yahya
Sezai Tezel). Sorunları analiz etmek yerine, "kurtarıcı adam" veya
"sihirli formül" beklenir.
Mükemmel toplum tasarımında sorunların kaynağı
toplumsal/yapısal analizlerle değil, belirli kişilerin
"ahlaksızlığı/kötülüğü" veya "raydan çıkması" ile
açıklanır.
Türk toplumunda grubun/geleneğin ötesinde veya ona aşkın
evrensel bir ahlak ilkesi bulunmaz. Ahlak, toplumsal yapının içine gömülüdür
(içkinci/immanent) ve bir uzlaşım ürünü olmaktan ziyade dokunulmaz bir
kutsallığa bürünür.
Özdeşleşme zeminleri zayıf olduğundan, otorite figürleri
(şeyhler, liderler, aydınlar) bireyler için doğrudan bir "kişisel
model" olmaktan ziyade, "iyilik timsali" veya "rehber
semboller" işlevini görür. "Balık baştan kokar" deyişinde olduğu
gibi, bu sembollerin bozulması tüm yapının bozulması riski olarak algılanır.
İdeallere sahip olmak daha iyi bir gelecek için ümit
taşımayı ifade ederken; idealleştirme, kurtuluş vaat eden kapsayıcı bir
doktrin/ideoloji, mükemmel bir yol gösterici (kurtarıcı) ve kusursuz bir
topluluk fantezisi içerir. Kolektivist kültürün beslediği bu idealleştirme,
Türkiye'de siyasal hayatın en belirgin niteliklerinden birini oluşturur.
Türk Toplumunda Ailecilik, Yatay Dayanışmanın Zayıflığı ve Paternalizm
Yüksek toplumsal farklılaşmaya sahip Batı toplumlarında
mesleki/kişisel olmayan ilişkiler için evrensel ve kategorik bir ahlak
gelişmiştir. Türk toplumunda ise mesleki roller üstlenilse bile, ilişkileri
evrensel kurallardan ziyade yüz yüze ve tekil sorumluluklar yönlendirir.
Bireyler mesleki görevlerini icra ederken, muhataplarıyla
var olan geçmiş bağlara, hemşehriliğe veya ideolojik yakınlıklara öncelik
verirler (örneğin burs verirken liyakat ve ihtiyaca değil, tanıdıklara öncelik
tanınması).
Kolektivist zihniyette şirket, devlet gibi tüzel kişilere
doğrudan güvenilmez; iş yapabilmek için mutlaka arada kişisel bir
"tanıdık" veya "hatır" ilişkisi kurulması gerekir.
Türkiye'de tek sadakat merkezi devlet değildir; aile kurumu
kendi varlığıyla devlet ve sivil toplum için güçlü bir rakiptir. Toplumsal
sadakatler dışa değil, aileye ve dar alt-gruplara odaklanır ("Önce
benimki" / my own first anlayışı).
Bireylerin hukuki birer özerk obje olmaktan ziyade aile ve
grup ilişkileri ağına gömülü olması, aileciliği bir toplumsal sözleşme modeline
dönüştürür. Bu aşırı ailecilik, yabancılara karşı güvensizlik doğurarak
spontaneous (kendiliğinden) gelişecek sivil toplumu ve yatay dayanışmayı
zayıflatır.
İnsanlar kendi aile/iç-grupları veya net hiyerarşik rolleri
dışında kalan anonim/yabancı alanlarda (örneğin şehir trafiğinde veya kamu
kullanımında) birbirlerine karşı ahlaki bir kayıtsızlık (amoralite)
sergilerler.
Yabancılara ve kurumlara karşı duyulan güvensizlik nedeniyle
toplumsal tutunum kendiliğinden işleyemez; ancak dışsal bir tehdit veya
tepkisel durumlarla (savunmacı reflekslerle) ayakta kalır.
Ahlaki benlik kişisel sorumluluktan ziyade toplumsal rolle
çakıştırıldığı için, başarısızlık veya etik ihlallerde bireysel
"öz-değer" zedelenmez ("salla başı al maaşı" veya
"gözlerimi kaparım vazifemi yaparım" yaklaşımı). Bireysel istifa
müessesesi gelişmez.
Kolektivist yapılarda yabancılara karşı ahlaki sorumluluk
hissetmeyen bireyleri bir arada tutabilmek için devlet, kendi yapısını aile
modeline (Devlet Baba, Anavatan, Kardeş Yurttaşlar) benzetmek ve
"akrabalık ahlakını" kamu alanında yeniden üretmek zorunda kalır.
Bireylerin topluluksal evrensel normları içselleştirerek
kendi arzularıyla (öznelik dolayımıyla) hayata geçirememesi, toplumsal düzenin
sağlanması için sürekli dışsal bir zorlayıcı güce ve merkezî bürokrasiye
(devlete) ihtiyaç duymasına yol açar. Devlet, toplumdaki bu spontaneous
ahlak/güven eksikliğini kapatmaya çalışırken aşırı yüklenir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder