2 Eylül 2026 Çarşamba

Murat Önderman - Utanç; Sosyo-Kültürel Bir Fenomen - Notlar

Murat Önderman - Utanç; Sosyo-Kültürel Bir Fenomen - Notlar

Vakıf Bank Kültür Yayınları, 2020

 


Önsöz

Utanç duygusu; benlik ile kültür arasındaki bağları incelemek ve açıklamak adına antropolojik, sosyolojik ve psikolojik açıdan son derece verimli bir zemin sunmaktadır.

 

Disiplinlerarası çalışmalar akademik kariyerde zaman ve metodoloji açısından ciddi bir risk taşır.

Bu tür sınırları aşan çalışmaları ancak işini beklentilerin ötesine geçerek yapmaya çalışan "amatör ruhlu" araştırmacılar göze alabilir.

 

Giriş

Utanç bu kitapta salt psikolojik, fizyolojik ya da içsel bir fenomen olarak ele alınmaz; duygulardan yola çıkarak genel bir duygu sosyolojisi teorisi de kurulmaz. Belirli bir sosyolojik yaklaşımla ele alınırlarken, bu yaklaşımın her duygu için geçerli olduğu iddia edilmez.

 

Sosyal bilimler nesnelerinin yapısı gereği birbirine bağımlıdır; aralarındaki ayrımlar daha çok profesyonel, pratik veya didaktik kaygıların ürünüdür.

Kitapta göreli olarak özerk bir fenomen olan kültüre odaklanılmıştır. Aynı sosyal ve siyasi yapıya sahip toplumlarda bile utanç yaşantılarının çok farklı özellikler gösterebilmesi bu kültürel özerklikle açıklanır.

 

Kültür monoblok/tek parça bir bütün değildir; aksine çelişkili, uzlaşmaz unsurları ve farklı eğilimleri bünyesinde barındırabilir. Ancak tamamen hibrit de değildir; bazı baskın kültürel tercihler ve eğilimler saptanabilir.

Kültür ve psişe birbirinin karşılıklı bağımlısıdır, yalıtılmış ayrı tözler değildir. Kültür hem benliğin kurulmasında hem de benlikle ilgili deneyimlerde (utanç gibi) büyük bir etkiye sahiptir.

 

Duygular fiziksel olarak biyolojiden bağımsız olmasa da, işlevsel ve anlamsal olarak kültüre bağlı ve özerktir.

 

Utanç yaşantısı, bireyin kendisine bir başkasının gözünden bakmasını ya da içselleştirdiği normlara göre kendisini izleyip yargılamasını gerektiren bir öz-bilinçlilik durumudur.

 

Utanç benliğin kamusal, başkalarınca gözlemlenebilir yönlerine odaklanma (kamusal öz-bilinçlilik) ile ilişkilidir.

Suçluluk, dış bir gözlemcinin varlığını gerektirmez; benliğin özel düşünce ve duygularına (bireysel öz-bilinçliliğe) odaklanır.

 

Kitap genel bir "duygu sosyolojisi" iddiası taşımaz; bunun yerine utanca belirli bir sosyolojik ve kültürel perspektiften yaklaşır.

 

Duyguların otonomik, nörofizyolojik bir temeli (bedensel tepkileri ve fizyolojik sarsıntıları) olduğu yadsınmaz; ancak biyolojik süreçler duyguları belirleyen değil, onlara olanak veren kurucu bileşenlerdir.

 

Duyguya asıl kimliğini, rengini ve işlevini veren şey kültürel anlamlardır. Utancın bir sosyal kontrol mekanizması olarak hangi biçimde ortaya çıkacağı, o toplumun kültürel ilişki tasarımlarına ve kolektivist/bireyci yapısına bağlıdır.

 

Türkiye'de sosyal yapı (kentleşme, iş bölümü vb.) modernleşme eğilimleri gösterse de kültürün merkezi öğeleri olan kolektivizm, tekilcilik (particularism) ve yüksek güç mesafesi devam etmektedir.

 

Bireyci toplumlarda suçluluk duygusu ön plandayken, holistik (bütüncül) kültürlerde informel bir sosyal kontrol mekanizması olarak "sosyal utanç" ön plana çıkar. Bu durum, toplumsal normların bireyler tarafından bireysel bir üst-benlikle içselleştirilmesinden ziyade, dışsal ve öznelerarası bağlar üzerinden işlemesiyle doğrudan ilişkilidir.

…

 

1. UTANCIN TOPLUMSAL BOYUTU

Bir İnformel Toplumsal Kontrol Mekanizması Olarak Utanç

Sosyal kontrol sadece bireyleri dışarıdan engelleyen, cezalandıran baskıcı bir mekanizma değil; aynı zamanda kimliği ve tutumları biçimlendiren, üretici ve kurucu bir süreçtir.

Sosyal kontrol, büyük ölçüde öz-kontroldür.

Holistik/kolektif kültürlerde öz-kontrol daha çok dışsal ve öznelerarası desteklerle işler.

 

İnformel sosyal kontrol mekanizmaları; saygı, hürmet, minnet, sadakat gibi duygusal bileşenli değerler ile utanç, rezil olma ve korku gibi olumsuz duygular üzerinden yürütülür. Utanç, toplumsal hiyerarşiyi, bağlılığı ve kuralları korumada en güçlü informel yaptırımlardan biridir.

Türkiye'de informel normlar ve informel kontrol mekanizmaları hukuki sosyal kontrolden her zaman daha çok önemsenmiştir.

Toplumun kentleşmesi ve karmaşıklaşmasıyla yüz yüze ilişkilere dayalı informel kontrol etkisizleşirken, bunu ikame edecek formel ahlak zayıf kaldığı için toplumsal ilişkilerde ve kurallara uymada ciddi boşluklar/çözülmeler ortaya çıkmaktadır.

 

Utanç, statü kaybı ve yetersizlik hissi yarattığı için iktidar ve hiyerarşi ilişkilerinin doğrudan bir parçasıdır.

Suçluluk duygusu belirli bir eyleme/davranışa odaklanırken, utanç faili eyleminden ayırmaz ve tüm benliği hedef alır. Birey, sadece yaptığı bir şeyden değil; fiziksel özelliklerinden, maruz kaldığı bir muameleden ya da yapamadıklarından dolayı da utanç duyabilir.

Küçük düşürülen/utandırılan bir birey, fırsat bulduğunda bu döngüyü kırmak yerine benzer küçültücü tavrı bir başkasına sergileme (saldırganla özdeşleşme) eğilimi gösterebilir.

Utanç, bireyin kendisini "genelleşmiş ötekinin" veya başkalarının yerine koyarak, onların gözünde yetersiz ve kusurlu görüldüğünü fark etmesiyle tetiklenen refleksif bir roldür (Susan Shott).

Bireyler, içsel değerleriyle çatışsa bile grup standartlarına uymaya devam ederler; çünkü gruptan farklılaşmanın getireceği utanç ve dışlanma baskısından korunmak isterler (Thomas Scheff).

 

Utanç yalnızca ahlaki kuralların ihlalinden doğmaz; saç rengi, boy, kilosu veya bedensel özellikler gibi estetik ve toplumsal ideallerden uzaklaşma durumlarında da tetiklenir. Bu yönüyle utanç, dışlanma korkusuyla doğrudan ilişkilidir.

 

Türk toplumunda utanç, intrapsişik (içsel) bir üst-benin vicdani yargılamasından ziyade, sosyal değerlendirmelerin ve dışsal otoritenin bir işlevi olarak üretilir.

Türk benliği, evrensel/soyut kurallara göre hareket eden bireyselleşmiş bir benlikten ziyade, somut "önemli ötekilerin" ve yakın çevre/grup dinamiklerinin etrafında şekillenir.

Kurallar herkes için ve her bağlamda geçerli evrensel normlar olarak değil; hatır, karşılıklılık ve rol ilişkilerine dayalı bağlamsal bir ahlak çerçevesinde işler.

 

Utanç ve Suçluluk Toplumları

Sosyal utanca dönük bir benlik organizasyonu ile içselleştirilmiş suçluluk kapasitesi genellikle birbirini dışlayıcı (bağdaşmaz) bir eğilim gösterir.

Suçluluk duygusunda birey kendini bir nedensel fail olarak görür ve belirli bir eyleme, eylemsizliğe ya da kural ihlaline odaklanır. Fail, kendini (benliğini) yaptığı eylemden soyutlayabilir; böylece öz-mesafe koyarak pişmanlık duyabilir ve onarma yoluna gidebilir.

Utanç ise eyleme değil, doğrudan faile ve tüm benliğe odaklanır. Fail kendini fiilinden soyutlayamaz; yapılan hata ya da sapma doğrudan tüm kişiliğin sosyal değerini ve kimliğini hedef alır.

 

Utanç toplumları bireyleri kendi hareketlerini başkalarının gözündeki yerine göre ayarlar (Ruth Benedict).

Utanç yaşayan birey kendini ötekinin gözünden (zihninde kestirdiği yargıyla) değerlendirir. Burada içselleştirilen şey soyut bir kural değil, zuhur (görünüş) kaygısıdır.

 

Öz-analiz yapabilmek ve benliği çevreleyen evrenden soyutlayabilmek düşünümsel bir kültür gerektirir. Düşünümselliğin zayıf, duruma bağlı ve kolektif aidiyetin güçlü olduğu yerlerde utanç mekanizmaları baskın kalır.

 

Suçluluk duygusunda birey kendi kendisinin yargıcı/otoritesidir; kural ihlalini eylemine odaklayarak yargılar.

Utanç ise eylemi değil, tüm benliği hedefler. Utanan kişi kişisel denetimini yitirir, çaresizlik tepkisiyle ketlenir ve kendi yanlışını düzeltmek için bile dışarıdaki gözlemcilere bel bağlar. Utanç durumunda yüzün kızarması, bir bakıma bireyin tanınmasını zorlaştıran görünmez olma/saklanma çabasıdır.

Kolektivist yapılarda fail, eyleminden soyutlanamaz. Sapkın/hatalı bir davranış, tüm benliğin ve kişiliğin sosyal değerini düşürür. Bu durum, bireyi tekil davranışından ziyade tüm kimliğiyle cezalandıran sosyal utanç mekanizmasını besler.

 

Türkiye’de sosyalleşme "söz dinleme", yakınları koruma veya hiyerarşik rollere uyma gibi tekilsel sorumlulukları vurgular.

Türkiye'de ahlak, içselleştirilmiş kuralları temsil eden olgun bir üst-bene değil; dışsal onay, statü ve toplumsal idealleştirmelere dayanan ego-idealine dayanır.

Bu yapıda genel kurallardan ziyade sosyal idealler ön planda olduğu için, yüksek statüye veya ideale ulaşmak adına araçların ahlakiliği (kurallar) göz ardı edilebilir.

 

Utanç ahlakı içsel bir vicdani hesaplaşmaya değil, dışsal görünüşe ve başkalarınca nasıl değerlendirildiğine dayanır. Kişinin ne yaptığı değil, görünüp görünmediği esastır. Görülmediği sürece kural ihlali kolaylaşır. Bu nedenle durum immoral (ahlaksız) olmaktan çok, genel ve soyut ahlak ilkelerinden yoksunluk anlamında amoral (ahlakdışı) bir nitelik kazanır.

 

Utanç Mekanizmaları

Sadece eleştirilmek veya küçük düşürülmek değil; bireyin gerçekliğini yansıtmayan bir ideale oturtulup "yüceltilmesi" ya da aşırı aşık olunması da utanç yaratır. Çünkü idealleştirilen kişi, kendi kusurlu gerçekliği ile kendisine atfedilen imge arasındaki uçurumu fark eder ve bir tür sembolik dışlanmışlık/yetersizlik hisseder.

Bir başkasının yaşadığı kayıptan veya aşağılanmadan sinsice zevk alma ("kına yakmak"), saldırganın kendisini üstün görme arzusundan doğan sinsi bir utandırma mekanizmasıdır.

 

Türkiye’de devlet ve iktidar geleneksel olarak ekonomik güçten daha yüksek bir prestij ve kutsallık zeminine sahiptir. Bu durum rasyonel-araçsal sömürüden ziyade; yaş, cinsiyet, otorite ve statüye dayalı duygusal/psikolojik sömürü biçimlerini (üstün olanın alt konumdakini duygusal olarak ezmesini) besler.

 

Bireyin tüm benliğiyle utandırılması egosunu zedeler; savunma mekanizması olarak aşırı alınganlığa, kibir veya inatçılığa (Hitler örneğindeki gibi "yine de" tepkisine) yol açabilir.

Bireyin aşırı öz-bilinçlilik kazanması, sürekli gözlemlenip yargılandığını hissetmesi ve kimliğinin tehdit altında olduğunu sanması paranoyanın da (ve Sullivan’ın "ayıplamanın aktarımı" yaklaşımının da) temelini oluşturur.

 

Utancın Dört Düzeyi

Öznelerarası Utanç: Birey kendisini zihninde başka bir öznenin nesnesi olarak kurgular. Otorite imgesel de olsa dışsaldır.

Nesnel / Sosyal Utanç: Norm içselleştirilmemiştir. Gerçek bir izleyicinin önünde rezil olma ve gruptan dışlanma kaygısıyla ortaya çıkar.

Kolektif Utanç: Bir grubun tüm üyelerinin, kolektif itibarlarını veya kimliklerini zedeleyen bir olaydan ötürü hissettikleri ortak utançtır.

Öznel (Subjektif) Utanç: Hem kural hem de yargılayan otorite bireyin kendi içindedir. Yalnızca bu tür utanç tüm benliği yıkıcı bir şekilde hedef almaz.

 

2. UTANCIN ÖZNELERARASI BOYUTU

Jacoby, Rawls ve Elias utancın hem bireyin kendi içsel değerine yönelik öznel bir yargıyı (ego idealinden uzaklaşma) hem de başkalarının gözündeki saygınlığı ve sosyal değerlendirmeleri aynı anda barındırdığını savunur.

 

Kitayama ve Markus’un "Öteki-Odaklı" tespitine göre utanç hem bir öz-bilinçliliği (benliğin olumsuz değerlendirilmesi) hem de kendini ötekinin yerine koymayı gerektiren bir öteki-bilinçliliği (kamusal öz-bilinç) bir arada tutar.

 

Erik Erikson’a göre utanç görsel, suçluluk ise işitsel bir karaktere sahiptir. Utanç, bireyin norma aykırı davranırken dışsal bir otorite tarafından "görülmesini" ve sonrasında başkalarının yüzüne bakamamasını içerir.

 

Suçluluk: Egoyla üst-ben arasındaki çatışmadan doğar; ebeveynlerin içselleştirilmiş yasaklarının ihlaline ve cezalandırılma korkusuna dayanır.

Utanç: Egoyla ego-ideali arasındaki çatışmadan doğar; ideal standartlara ulaşamamaktan ve bilinçdışı terk edilme/sosyal dışlanma korkusundan kaynaklanır.

 

Kimlikle doğrudan bağlantılı olan "yüz", utancın toplumsal görünümümüzle olan bağını ele verir. Türkçe'deki "ne yüzle", "yüzü kızarmak", "yüzsüz" gibi deyimler utancın görsel boyutuna işaret eder.

Suçluluk duygusu anonimleşmiş bir içsel "ses"e (vicdanın sesine) dayanırken; utanç, otoritenin görsel bir imgesine dayanır.

 

İlkel Üst-Ben

Anneyle kurulan ikili ve sembiyotik ilişkide yasaklar tekilseldir, gerekçesizdir ve doğrudan çocuğun tüm varlığını/benliğini hedef alır.

Oedipal dönemdeki suçluluk belirli eylemlere ve başkalarının korunmasına (evrenselci kurallara) odaklanırken; ilkel üst-benin yasakları ihlal edildiğinde hissedilen utancın temelinde, failin yaptığı eylem değil, doğrudan kendisinin suç (yetersiz) olması yatar. Yasak ve ceza eştözlüdür.

 

Türk toplumunda kökensel ailenin ve akrabaların bireyler üzerindeki psikolojik çekim gücünün çok yoğun olması, çekirdek ailenin psikolojik işlevlerini (eşlerin sadakatini kök aileden çekirdek aileye kaydırmasını) zayıflatır. Bu durum, toplumsal yapının Oedipus öncesi dönemi ve tekilsel ilişkileri kültürel olarak daha çok vurguladığını gösterir.

 

3. UTANCIN KÜLTÜREL BOYUTU

Holist Kültür ve Utanç

Türkiye’de sosyal yapı görece modernize olup anonim ilişkiler artsa bile, kültürün tekilci bir ahlakı ve bağlamsal bir benliği üreten merkezi öğeleri kalımlılığını sürdürmektedir. Batılı anlamda "birey" kategorisi hukuki ve ahlaki olarak tam anlamıyla yerleşmediğinden, değişim yine geleneksel kültürel yönelimler eliyle biçimlenmektedir.

Türk toplumunda insanlar kolektif yapıların dışına çıktıklarında aşırı derecede bireyci (egosantrik) davranabilmektedirler. Ancak bu durum güçlü bir toplumsal dayanışma veya "ötekiyle birlikte ortaklaşa bir düzen kurma" becerisini değil, aksine "ötekitini hesaba katmadan birey olma hevesini" (bireysiz toplumların hastalığı olan amorf bireyciliği) yansıtır.

 

Türkiye’de Bireyselleşmenin Önündeki Kültürel Engeller

Evrensel Adalet Yerine Tekilcilik: Genel ve soyut kurallara (adalet, eşitlik) göre değil, tanıdık/akraba ilişkilerine ve hatıra dayalı bağlamsal ilişkilerin ağır basması (yüksek tekilcilik ve düşük sosyal güven).

Otorite ve Topluluk Anlayışı: Batılılaşma sürecinde ümmetten millete geçilmesine rağmen, topluluğun birey karşısındaki normatif üstünlüğü ve padişah/devlet merkezli otorite-birey ilişkisi biçim değiştirmemiştir.

Roller ve Kimlikler: Bireylerin kendi öznel hedeflerini gerçekleştirebilmek için bile hâlâ hazır senaryolara ve "disipline sokulacak" rol ilişkilerine (kökensel aile veya kurum vesayetine) bağımlı kalması.

Yüksek Sosyal Temas Eğilimi: Yalnız kalmanın en büyük korkulardan biri olması; sosyal temasın bireysel bir öz-keşiften ziyade kolektif bir gruba tutunma ve benliği kaybetme endişesinden kaynaklanması.

 

Holist toplum anlayışında birey, Kantçı anlamda "kendi tercihine göre hareket eden özerk üye" değil; toplumsal bütünün belirlediği ve işlevleriyle (rolleriyle) tanımlanan bir parçadır. Bu ontolojik kabul, Türkiye'deki ahlaki düzenin ve utanç temelli sosyal kontrolün zeminini oluşturur.

 

Türkiye’de haklar, aşkın ve evrensel bir ahlaki temele dayanmaktan ziyade, aktüel güç dengelerini ve toplumsal uzlaşıları yansıtan pozitif/sosyal birer olgu olarak algılanır ("hak verilmez, alınır" anlayışı).

Ahlaki normlar soyut kurallara değil, rollerin dağılımına ve karşılıklılık/tamamlayıcılık ilkelerine dayanır. Bu durum, ilkesel ve evrensel bir ahlakın gelişimini zorlaştırır.

 

Holist Kültürün Utanç Üzerindeki Etkileri

İçselleştirmenin Zayıflığı: Normların ruhsallaşması ve güçlü bir iç/dış ayrımı desteklenmediği için, kuralların ihlali suçluluktan çok dışsal otoriteye bağlı utanç doğurur.

Rollerin İçselleştirilememesi: Rol sahiplerini kişisel olmayan rol ahlakı değil, tekilsel ve ilişkisel beklentiler yönlendirir; bu da "statü toplumu" olgusunu pekiştirir.

Faile Karşı Yaptırım: Benlik sosyal rollerin bir izdüşümü görüldüğünden, utanç belirli sapkın fiillerden ziyade doğrudan faile ve tüm benliğe yönelen bir yaptırım aracıdır.

Şeref ve İtibar Kaygısı: Bireyle grup arasındaki aidiyet bağı çok güçlü olduğu için, bir üyenin hatası tüm grubun şerefini zedeler; bu da damgalama ve dışlama mekanizmalarını tetikler.

Sosyal Etkileşim İşlevi: Utanç bireysel bir psikolojik vicdan mekanizması değil, grup içi ve gruplararası ilişkilerin dinamik bir sonucudur.

Karşılıklı Bağımlılık ve Öteki-Odaklılık: Karşılıklı bağımlı benlik, kendini dar sosyal bağlamdan soyutlayamadığı için kamusal/evrensel bir bakış açısı geliştirmekte zorlanır; öteki-odaklı bir duygu olan utanç bu bağımlılığı pekiştirir.

Dışlanma Hassasiyeti ve "Ya Hep Ya Hiç" Anlayışı: İlişkiler bütüncül (bütünsel) bir mantıkla ele alındığı için her çatışma bir kimlik ve itibar meselesine dönüşür ("ya sev, ya terk et"). Bu katılık, bireyleri dışlanmaya karşı son derece hassas kılar.

Statü ve Konum Odaklılık: Bireylerin "ne yaptıklarından" çok "ne olduklarına" (sosyal konumlarına) bakıldığı bir statü toplumunda, ideallerden uzaklaşma korkusu sosyal utancı kaçınılmaz kılmaktadır.

 

Holistik Benlik ve Utanç

Benliğin Rollerle Tanımlanması ve Utanç

Kolektivist kültürlerde benlik, rollerden bağımsız soyut bir varlık değildir.

Kişi işgal ettiği roldür; zira aile ve topluluk bireye önce gelir.

Bu tür kültürlerde rol performansı hayati önem taşır. Rol beklentilerini karşılayamamak sadece belirli bir hatayı değil, doğrudan benliğin kaybını temsil eder. Yaşanan bu yıkıcı kayıp hissi ise kendini utanç olarak dışa vurur.

 

Geleneksel toplumlarda birey kendini konumundan soyutlayamaz.

Bireyin statüsünden kişisel utanç duyabilmesi için, benliğini toplumsal konumundan ayrı tanımlayabilmesi ("kendi konumundan kendini sorumlu görmesi") gerekir.

 

Türk toplumunda benliğin rollerin bir izdüşümü olarak görülmesinin utanç üzerindeki etkileri

Faile Yönelen Tümcül Yaptırım: Fail eyleminden ve rol bağlamından soyutlanamadığı için, rol normuna aykırı tek bir davranış tüm benliği hedef alan sosyal utancı tetikler (suçluluk ikinci planda kalır).

Tekilsel Rol Beklentileri ve Amoral Rol Behavior: Kişisel olmayan evrensel bir rol ahlakı gelişmediği için, kayırmacılık ve çifte standart gibi "amoral rol davranışları" yaygınlaşır. Utanç, soyut görevlerin aksatılmasından değil, somut/tekilsel kişilerarası beklentilerin karşılanamamasından doğar.

Saygı Yerine İtibar: Birey sadece "insan" olduğu için soyut bir saygı görmez; değeri bulunduğu konuma bağlıdır. Bu nedenle utanç, saygı kaybından çok itibar kaybıyla ilişkilidir.

Dışsal Değerlendirme: İtibarın kültürel bir odak noktası olması, utancın içsel öz-değerden ziyade dışsal sosyal değerlendirmelere dayanmasına yol açar.

Tamamlayıcı Karşılıklılık: Utanç, genel adalet normlarından ziyade hiyerarşik ve rollere dayalı tamamlayıcı karşılıklılık ilkesinin (büyüğe saygı, küçüğe sevgi gibi) ihlaliyle tetiklenir.

Kimlik Odaklılık ve Rollerin Öznelleşememesi: Benliğin rollerce tanımlanması, rollerin bireysel bir ideale dönüştürülmesini ve öznelleşmesini zorlaştırır. Utanç, "iyi bir meslek mensubu olamama" gibi içselleştirilmiş ideallerden ziyade, itibar sağlayan bir sosyal konuma ulaşamamak veya o konumda yetersiz görünmekten kaynaklanır.

 

Rol Benliği ve Utanç

Benliğin toplumsal rollerle çakıştığı (rol narsisizminin hüküm sürdüğü) holist kültürlerde fail, rol davranışlarından ve sosyal konumundan soyutlanamaz.

Rol performansındaki bir kusur veya eleştiri, bireyin sadece bir davranışını değil, tüm benliğini hedef alan yıkıcı bir utancı doğurur.

 

Benlik rollerin bir izdüşümü olarak görüldüğünde bireylerin ahlaki sorumlulukları üstlendikleri rollerle sınırlı kalır; bu durum kurumsal veya ilkesel çatışmalardan kaynaklanan istifaların bu tür kültürlerde neden az görüldüğünü açıklar.

Evrensel bir rol ahlakı gelişmediğinde; kayırmacılık, torpil ve çifte standart gibi amoral rol davranışları doğar.

 

Bireyin rolüyle benliğini ayırmaması kibri ve otoritelerin "yukarıdan bakma" tavrını besler.

 

Kolektivist/holist kültürlerde utanç, olumsuz sosyal değerlendirmelerden, itibar kaybından ve kendinden hoşnutluk zeminindeki sarsılmalardan kaynaklanmaktadır.

 

Bir Kültürel ilke Olarak İtibar, Saygı ve Utanç

Öz-saygı, kişinin sırf insan olmasından kaynaklanan ve eşit muamelenin temelini oluşturan evrensel bir tutumdur (Kantçı anlamda ahlaki ilke). Öz-değer ise kişinin başarılarına ve yeteneklerine olan inancıdır; evrensel değildir (Avishai Margalit).

 

Kolektivist ve holist kültürlerde benlik rollerle tanımlandığı için, evrensel bir değer olan saygı değil, hiyerarşik tabakalaşmaya dayalı tekilsel itibar ön plana çıkar. Bu tür toplumlarda bireylerin öz-saygıdan ziyade şerefleri ve başkalarının gözündeki yerleri (itibarları) önemlidir.

 

Tamamlayıcı Karşılıklılık İlkesi ve Utanç

Evrenselci kültürler "herkese eşit muamele" (özdeşlik) ilkesini savunurken; holist/kolektivist kültürler, hak ve yükümlülüklerin rollere göre dağıldığı tamamlayıcı karşılıklılık ilkesini ("su küçüğün, söz büyüğün") destekler.

 

Türkiye’de adalet, evrensel bir eşitlikten ziyade "herkese sosyal konumuna göre" anlayışıyla şekillenir. Bu durum, üstler ile altlar arasında asimetrik bir karşılıklı bağımlılık yaratır ve güç mesafesini (hitap şekilleri, elitist yaklaşımlar) pekiştirir.

 

Rol Normlarının Dışsallaştırılması ve Utanç

Benlik toplumsal rollerle çakıştığı için, bireyler rollerine öznel bir anlam katmakta zorlanırlar. Başarı, kazanılmış bir nitelikten çok atfedilmiş bir özellik olarak görülür.

 

Bireyin kendini rolünden soyutlayabilmesi ve dışsal genel ahlaki standartları gözetebilmesi (entelektüel ahlak), rol mesafesini ve bilinçli ego-katılımını mümkün kılar. Ancak statü toplumlarında roller yeterince içselleştirilmediği için, eylemci genel normları değerlendirmeden doğrudan rol beklentilerine uyar; bu da kayırmacılık gibi amoral rol davranışlarına yol açar.

Benliğin rollerin bir izdüşümü olduğu holist kültürlerde, rol performansındaki aksaklıklar bireysel bir psikolojik suçluluk veya öz-saygı kaybından ziyade, tüm benliği hedef alan ve itibarın sarsılmasıyla ortaya çıkan sosyal utancı tetikler. Rollerin ve benliğin ayrıştığı bireyci kültürlerde ise daha çok içselleşmiş bireysel utanç ön plandadır.

 

Tekilsel Rol Ahlakı ve Utanç

Türk toplumunda roller benlikleri tanımlayacak kadar önemli olmasına rağmen, rollerin icrasında kategorik (genel ve soyut) kurallar değil; muhataba, zamana ve duruma göre değişen tekilci ve ilişkisel bir yönelim öne çıkar.

 

Evrenselci kültürlerde herkese eşit davranmamak (kayırmacılık) utanç yaratırken; kolektivist/tekilci kültürlerde tam tersi, yani yakınlar, tanıdıklar veya iç-grup üyeleri lehine ayrımcılık yapmamak (veya karşılıklılık normuna aykırı davranmak) rol sahibinin yüzüne bakamamasına ve utanç duymasına yol açar.

 

Benliğin Ahlaki Bağlamı ve Utanç

…

 

Kültürel Bir Yönelim Olarak Dışsallaştırma ve Utanç

Holist kültürler bireyleri psikolojikleştiren ve normatif olarak yapılandıran bir içselleştirme süreci desteklemez. Değerler ve normlar psişik yapıya dahil edilmez (içselleştirilmez), yalnızca bilişsel olarak farkında olunur (içe alınır).

 

Heteronomi (Ahlaki Dışmerkezlilik): Sosyal kontrol öznelik dolayımıyla (özerk bir üst-ben aracılığıyla) gerçekleşmez. Sorumluluk kolektifleştiği için bireyi yönlendiren kendi içsel rehberlik sistemi değil, dışsal otoriteler ve sosyal baskılardır.

Türkiye’de otoritenin dışsal kökeninden soyutlandığı içselleştirme değil, dışsal ve kişisel bir yönlendiriciye bağımlı olan özdeşleşme ön plandadır.

 

Türk toplumunda yapılan araştırmalarda (Şükrü Özen ve Metin Heper) bireyler gerçek eğilimlerini değil, "toplum tarafından beğenileni" veya "olması gerekeni" yansıtma eğilimindedirler.

Bu durum, toplumsal anlam sistemlerinin öznelik yoluyla üretilmediğini ve anket verilerinin arkasında gerçek bir tutumun varlığının bile sorgulanması gerektiğini gösterir.

 

Holistik toplum anlayışında birey, kendi dışındaki bir tözün (devlet, otorite, cinsiyet vb.) karşısında bir ilinek olarak durur; bu da onun kendini değer takdiri ve sorumluluk için esas bir merkez (özerk özne) olarak algılamasını zorlaştırır.

 

Dışmerkezli Ahlak ve Utanç

Batı psikolojisinde bireyin ahlaki denetimi içselleştirilmiş standartlara (vicdana) dayanırken; Türk toplumundaki holist ve ilişkisel kültür, bireylere genel normları içselleştirme imkanı sunmaz. Birey, benimsediği kuralları hayata geçirmek için bile somut ve dışsal bir otoritenin veya sosyal desteğin varlığına ihtiyaç duyar.

 

Aklın ve evrensel kuralların ötesinde, ahlaki yetkinliğin sembolü olarak görülen otoritelere duyulan bu bağımlılık, ahlakın kişiselleşmesine ve dışmerkezli (heteronomik) bir karakter kazanmasına yol açar.

 

Toplumsal yapı karmaşıklaşıp anonim (kişisel olmayan) ilişkiler artsa bile, kişisel olmayan bir rol ahlakının gelişmemesi, Türk toplumunda yaygın bir sosyal güvensizlik ortamı yaratır ("Tanımadığın şeytan, bildiğin şeytandan iyidir" ethosu).

 

Edward C. Banfield’ın Güney Avrupa ve Akdeniz kuşağında gözlemlediği, bireylerin ahlaki ve ekonomik kaygılarının yalnızca çekirdek aileleriyle sınırlı kalmasını ifade eden "ahlakdışı ailecilik" (sosyal atomizm), Türk toplumundaki güçlü ailecilik ve akraba dışındakilere duyulan ihtiyat/güvensizlik zeminiyle büyük bir paralellik gösterir.

 

Durumsal Ahlak ve Utanç

Kolektivist kültürün ürettiği karşılıklı bağımlı benlik, katı sınırları ve sabit bir yapısı olan bağımsız bir bütün değildir. "Su gibidir, bulunduğu kabın biçimini alır." Kendini içselleştirilmiş sabit ilkelerle değil, içinde bulunduğu somut sosyal bağlama, ortama ve ilişkide olduğu "önemli ötekilere" göre tanımlar.

 

Özerk benlik için samimiyet "içi dışı bir olmak" (iç dünyayı sosyal baskı altında çarptırmadan yansıtmak) iken; bağlamsal benlik için samimiyet, sosyal ortama ve aktüel ilişkilere uyum sağlama, gruba açık olma becerisidir.

 

Bireyler soyut ve genel normların doğruluğunu kabul etseler dahi, toplumsal pratikler bunu desteklediğinde veya hiyerarşik/dışsal bir güç hazır bulunduğunda bu davranışları (normatif davranışları) hayata geçirme eğilimi gösterirler ("Anca beraber, kanca beraber," "Elle gelen düğün bayram").

 

Birey, genel kurala aykırı davrandığını bilse bile, mevcut toplumsal pratikler de o yöndeyse vicdani bir iç çatışma (suçluluk) yaşamaz ("Bana dokunmayan yılan bin yaşasın").

 

Türk kültüründeki "adam olmak" veya "racona uymak" ifadeleri, evrensel/kategorik kuralları harfiyen uygulamayı değil; duruma, ortama ve muhatabın kimliğine uygun (bağlamsal) davranabilme becerisini simgeler.

 

Eylemin iyiliğini veya kötülüğünü soyut ilkelere değil, doğrudan durumun özelliklerine bağlayan durumsal ahlak, suçluluk duygusundan ziyade bir dış kontrol mekanizması olan sosyal utançla tam bir uyum içindedir. Kişi, eylemin kendisinden (suçtan) ziyade, o eylemin başkalarınca görülmesinden ve bağlamsal itibarının zedelenmesinden utanç duyar.

 

Karşılıklı Bağımlı Benlik ve Sosyal Utanç

Karşılıklı bağımlı benlik bir "ilintisel birlik"tir. Sınırları katı ve sabit değildir; su gibi bulunduğu sosyal bağlamın ve ilişkilerin şeklini alır.

 

Utanç hissedildiğinde, bağın zedelendiği fark edilir ve bu duygu karşılıklı bağımlılığı yeniden tahkim eder.

Türk toplumunda bir aile üyesinin veya grup mensubunun sapkın/hatalı bir davranışı tüm grubu lekelediği için, dışarıdan gelen olumsuz değerlendirmeler tüm alt-grubun savunmacı tepkisine yol açar.

 

Burada eylemin sorumluluğu soyut bireysel "fail"e değil, doğrudan kolektif birime atfedilir. Bu nedenle bireyler, sadece kendi hatalarından değil, yakınlarının fiillerinden ve grubun itibarının sarsılmasından da derin bir sosyal utanç duyarlar.

 

Erdem Ahlakı ve Utanç

Yükümlülük veya kural etiği (deontoloji) soyut/genel eylemleri ve yasakları merkeze alırken; erdem ahlakı doğrudan faillerin kişiliğine, benliğine ve yaşam tarzına odaklanır. Birey eyleminden soyutlanamadığı için, erdemli kabul edilen bir kişilik idealine (söz dinleme, sadakat vb.) aykırılık tüm benliği hedef alan utanç duygusunu doğurur (suçluluk ikinci planda kalır).

Utanç bir erdemin veya idealin hayata geçirilememesinden doğar. Kişilik özellikleri standart birer ideal haline geldiğinde, bu niteliklerdeki yetersizlik doğrudan öz-değer kaybı ve utanç olarak yaşanır (John Rawls).

 

Türkiye'deki baskın kolektivist kültürde koruyucu/hami, sadık, uysal veya samimi olmak gibi erdemler kendi başına (kendinde) nihai değerler değildir; toplumsal rollerin ve ilişkilerin sürdürülmesine hizmet eden araçsal (enstrümental) değerlerdir

Rol taşıyıcısından katı kurallara uymak yerine, amaca ulaşmak için esnek kararlar alabilmesi beklenir. Sosyal erdem ahlakı, duruma ve bağlama göre hangi davranışın rolün amacına en iyi hizmet edeceğine karar veren "sağduyulu" ahlaki kişiliği vurgular.

 

Çocuk yetiştirme süreçlerinde bağımsızlık veya soyut kurallara uyum yerine "söz dinleme", "uysallık" gibi kişisel/sezgisel tutumlar vurgulanır. Bu durum çocuğun belirli hatalı eylemlerinden ziyade tüm kişiliğinin yargılanmasını besler.

Türk hayat tarzında katı talimatlar ve soyut değerler yerine, kişisel bağlılıklar esastır. Yetersiz bir memurun görevden alınamaması, onun yetersiz de olsa "sadakat" gibi erdemli görülen bir nitelik üzerinden koruma altına alınmasından kaynaklanır.

 

Türk toplumunda ve resmi iyi hayat projelerinde kararların alınmasındaki kurallılık ve süreçsellik (usul) ikincildir. Amacın veya saikin ahlakiliğii (cesaret, fedakarlık, grubun iyiliği) araçların ahlakiliğinden önce gelir. Bu anlayış, kuralları çiğneme pahasına topluluk ideallerinin izlenmesini meşrulaştırırken, bireysel haklara dayalı bir hukukilik bilincinin önüne geçer.

 

Şeref Kültürü, Utanç ve iktidar

Şeref bireysel bir psikolojik öz-değer meselesi değil; ailenin, grubun veya ulusun paydaş olduğu kolektif bir itibar sistemidir. Şeref, kişinin kendi gözündeki değeri değil, toplumun gözündeki yeridir.

Holist kültürlerde şerefin kaybı, en derin bilinçdışı kaygıları ve topluluktan dışlanma korkusunu tetikler.

Şeref ethosu evrensel ve formal bir ahlaka tamamen zıttır. Kurallar ve görevler cinsiyete, yaşa ve sosyal konuma göre değişir.

 

Otoritelerin görüşlerini tartışmak onların şerefine leke getirmek olarak görülür. Türkiye'de "saygı"dan ziyade "hürmet" ve üstlere sadakat ön plandadır

Kendini koruma, savunmacılık ve misilleme (mukabele), şeref kültürlerinin temelini oluşturur. Rakipler karşısında taviz vermek veya geri adım atmak utanç verici birer "topyekûn yenilgi" olarak algılanır.

 

Şeref kültürlerinde somut anlaşmazlık konusu ikincildir; asıl mücadele itibar üzerinedir. "Bu bana yapılamaz" yerine "Sen bana bunu nasıl yaparsın" yaklaşımı egemendir.

Şiddet, zedelenen şerefi telafi etmek ve mağdur karşısında üstünlük sağlayarak itibarı kanıtlamak için bir araç (sembolik üstünlük aracı) olarak kullanılır.

Hukuki yollara başvurmak, kişinin uğradığı haksızlığı ve yaralanabilirliğini alenen kabullenmesi anlamına geleceğinden, şerefi yasal yolların telafi edemeyeceği ölçüde riske sokar. Bu durum hukukun etkinliğini zayıflatır.

 

Sosyo-Kültürel Benlik Nesneleri ve Utanç

Psikanalizin Sosyal Bir Mekanizma Olarak Utancın İncelenmesine Katkısı Olabilir mi?

Psikanaliz her ne kadar bireysel psişik yapılara odaklansa da Freud’un Grup Psikolojisi ve Egonun Analizi ile üst-ben ve ego ideali kavramsallaştırmalarında gösterdiği gibi, bireysel psikolojinin aynı zamanda bir sosyal psikoloji olduğunu ortaya koyar.

Psişenin toplumsal kültür tarafından nasıl şekillendirildiğini incelemek için önemli araçlar sunar.

 

Sosyo-Kültürel Benliknesneleri ve Utanç

Türk toplumunda devlet (Baba), anavatan (Ana) veya kolektif yapılar gibi ortak sadakat nesneleri kültürel olarak idealleştirilir. Bu nesneler bireyler için birer benliknesnesi işlevi görerek onlara kusursuzluk, tümgüçlülük ve güvenlik hissi aşılar.

Bireyler yetersiz bireysel benliklerini arkaik ve idealleştirilmiş tümgüçlü nesnelerle (grup/otorite) özdeşleştirerek örterler. Bu durum, bireyin kendi eksiklikleriyle yüzleşmesini ve buna bağlı olarak bireysel bir utanç duygusu hissetmesini engeller.

Otorite figürleri erişilemeyecek kadar yüksek ve kusursuz (idealleştirilmiş) algılandığı için, bireyler bu figürlerin işlevlerini kendi içyapılarına içselleştiremezler. Bunun sonucunda dışsal otoriteye bağımlı, hakiki bir özerkliğe kavuşamamış bağlamsal vicdanlar üretilir.

 

Güçsüz bireylerin güçlü kurum veya liderlerle özdeşleşmesi, suçluluk ve depresif kaygılara karşı birer manik savunma işlevi görür.

Üyelerin ulaşılamaz, tümgüçlü bir kuvvet ve organizasyon içinde eriyerek pasif bir katılım aradığı bu yapı, narsisistik gereksinimleri (mükemmel olma, sevilme) karşılarken bireyin eleştirel düşüncesini ve özerk utanç mekanizmalarını devre dışı bırakır.

 

Otoriteler kişisel birer model olmasa da, kolektif olarak bireylerin öz-değerini ve güvenliğini destekleyen birer benliknesnesi işlevi görürler ("Ben kim, onlar kim”)

Yüksek konumlara hitap edilirken mülkiyet eklerinin ("valim", "müdürüm") kullanılması bu psikolojik aidiyetin göstergesidir.

 

Osmanlı-Türk siyasal geleneğinde, en yoksul bireyin bile yönetici zümre ve devletin büyüklüğüyle özdeşleşerek bir "üstünlük duygusu" / "kolektif kibir" taşıması, narsisistik yaralanmaları örtme ve bireysel utançtan kaçınma işlevi görür.

 

Bireysel başarı yerine kültürel olarak idealleştirilmiş ortak sadakat nesneleriyle (ulus, devlet, lider, grup) kurulan narsisistik özdeşleşmeler, bireylere ölümsüzlük ve kusursuzluk arayışında kolektif bir öz-değer sağlar.

 

Holistik Toplumlarda Narsisistik Benliğin Kültürel Bağlamı ve Utanç

Olgun bağımlılık nesneden özerk bir biçimde ayrışmayı ve nesneye özgürce gidip gelmeyi içerirken, çocuksu bağımlılık narsisistik nesne seçimlerine ve ben-öteki ayrımının belirsizliğine dayanır.

Holist kültürlerin desteklediği karşılıklı bağımlılık, benlik sınırlarını geçirgen kılarak ötekini ayrı bir kişi olarak değil, kişinin benliğinin bir uzantısı/parçası olarak algılama eğilimini (narsisistik sevgi ve ilişki modeli) besler.

 

Türk ailesinde birlik, psikolojik dayanışmaya veya bireysel ayrışmaya dayanmaz. Üyeler ayrışmamıştır ama aynı zamanda duygu ve düşünce düzeyinde birbirine kapalı ve "ayrık"tır (Aydan Gülerce).

Aile üyelerinin birbirlerinin ötesine geçememesi ve psikolojik olarak "ham/amorf" kalması, narsisistik bir özellik olan empati yokluğunu ve bilişsel ufuk darlığını doğurur. Aile içi birlik, gerçek bir psikolojik yakınlaşmadan ziyade dış dünyaya ve tehlikelere karşı bir "savunma paktı" niteliğindedir.

 

Kolektivist yapılarda birey kendi grubuna/sadakat nesnesine "benimki" olduğu ölçüde bağlılık duyar. Paylaşılan, dışsal ve evrensel bir ilkeye dayanmayan bu tutum; kurumları ve devleti de "kendi kafasındaki muhayyel yapının bekçiliği" şeklinde algılamaya yol açar.

 

Namus cinayetlerinde veya "hainlik" suçlamalarında, mağdur/öteki doğrudan benliğin bir parçası olarak algılanır. Önemli ötekinin kural dışı eylemi, kişinin ve grubun benliğini/şerefini zedelediği ve dayanılmaz bir sosyal utanç yarattığı için, bu olumsuz etkiyi ortadan kaldırma amacıyla şiddete başvurulur.

 

4. UTANCIN GRUPSAL BOYUTU

Freud, grubun narsisizmi sınırladığını ileri sürerken; Janine Chasseguet-Smirgel ve Önderman, narsisizmin grupta yok olmadığını, biçim değiştirdiğini vurgular. Bireysel ego sınırları grupta geçirgenleşip kayboldukça birey narsisistik kayba uğramaz; aksine egosu tüm gruba yayılarak kendini muazzam bir varlığın parçası olarak hisseder.

 

Batı psikolojisinde bir "gerileme" (regresyon) olarak görülen grup içinde ego sınırlarının erimesi ve deindividrasyon, kolektivist ve holistik kültürlerde gündelik yaşamın normal bir parçasını (normunu) oluşturur.

Grup içinde bireysel vicdan ve üst-ben askıya alınır; yerini otorite veya komünal düşünce alır. Gruplar üyelerini bireysel suçluluktan ve utançtan muaf kılar. Bireysel olarak cinayet işleyemeyecek askerlerin/üyelerin, grup onayıyla en ağır kitle kıyımlarını yapabilmesi bu kolektif masumiyet sanrısından kaynaklanır.

Suçluluk ve utanç "öz-bilinçli" duygulardır. Topluluk içinde bireylik yitimi (deindividuation) yaşandığında öz-bilinçlilik, öz-değerlendirme ve başkalarının yargılarını önemseme düzeyi düşer. Bu durum, toplumsal/ahlaki kısıtlamaların kalkmasına ve bireysel utanç mekanizmalarının devre dışı kalmasına (örneğin kamuya açık alanlarda sergilenen kural tanımaz coşkulu davranışlara) yol açar.

 

Gruplar kendi içlerinde bir dayanışma ve uyum normu yaratsalar da, başka gruplar karşısında amoral (ahlak-dışı) davranabilirler. Grupları sınırlayan aşkın, evrensel ve "grup üstü" bir normatif güç bulunmadığı sürece gruplar megalomanik, paranoid ve kendini idealleştiren bir utanmazlık sergileyebilir.

Evrenselci kültürler içselleştirme ve evrensel kuralcılığı desteklediği için bireyler kolektif davranışlardan da utanç duyabilirken; tekilci/kolektivist yapılarda gruptan soyutlanmış aşkın bir ahlak gelişmediği için gruptan kaynaklanan bir utanç hissetmek güçleşir.

 

Chasseguet-Smirgel'e göre ideolojiler, ego ile idealin birleşeceği yanılsamasını vaat eder. "Amaç aracı meşru kılar" (Makyavelizm) anlayışı, aracın üst-beni tamamen çiğnemesine rağmen bu idealleşme arzusu sebebiyle meşrulaştırılır.

İdeolojik ve kapalı gruplarda lider, babanın (yasa/kural/sınır koyan) rolünü değil, üyelerine büyümek ve babayla özdeşleşmek zorunda olmadıklarını hissettiren tümgüçlü anne rolünü oynar. Bu durum doğum öncesi (ana rahmi) birlik ve kaynaşma fantezisini canlandırır.

 

Utanç, ego ile ego ideali arasındaki açıklıktan (yetersizlikten) kaynaklanır. Grupla üye arasındaki ayrışmamış bütünleşme ve kaynaşma, ego idealindeki tümgüçlülük kaybını sanrısal olarak telafi ettiği için bireysel bir utanç yaşantısının doğmasını engeller.

 

Sonuç

Türk toplumunda utanç, bireysel bir vicdan muhasebesi (suçluluk) olmaktan ziyade, toplumsal rollerin ve performansların dışsal değerlendirilmesine dayalı sosyal bir kontrol mekanizmasıdır.

 

Sosyal kısıtlamalar özerk bir aktörün içselleştirilmiş rehberlik sistemine (üst-ben) dönüşmediği için, bireyi yönlendiren güç aktüel veya imgesel dışsal otoriteler ile sosyal değerlendirmelerdir.

 

Holistik/kolektivist kültürlerde kültürel olarak idealleştirilen grupla (devlet, cemaat, lider vb.) kurulan narsisistik kaynaşma, ego idealinin kökeninde yer alan tümgüçlülük kaybını sanrısal olarak telafi eder. Bu nedenle bireyler kolektif davranışlarda kendi eylemlerinden dolayı bireysel bir utanç hissetmezler.

 

Excursus: Utancın Psişik Boyutu ve Bireysel Utanç

Dışsal değerlendirmelere bağlı sosyal utancın aksine bireysel utanç, modernleşmiş ve refleksif kültürlerde ortaya çıkar. Bireyin dışsal yaptırımlardan bağımsız olarak, kendi koyduğu standartlara veya ahlaki/estetik ideallere ulaşamamasından (öz-yargılamadan) kaynaklanır.

 

Bireysel utanç, kişinin özerkliğini ve kendi standartlarına göre davranma iradesini olumlar. Nietzsche’nin "Kendini aşağılayan kişi, yine de aşağılayan biri olarak kendine saygı duyuyordur" sözünde olduğu gibi, bireysel utanç öz-değerin gelişmesini ve bireysel sorumluluğun üstlenilmesini destekleyebilir.

 

Heinz Kohut’a göre utanç, güçlü ve yüksek ideallerden ziyade, nötrleşmemiş teşhirci/büyüklenmeci hırsların beklenmedik bir biçimde engellenmesinden ve narsisistik fantezilerin çökmesinden doğar.

 

Anthony Giddens’a göre çocukluktaki ilk tümgüçlülük duygusunun güvenilir bir öz-değer hissine dönüşebilmesi için benliğin kusurlarının ve kısıtlılıklarının kabulü gerekir; utanç bu sınırların farkına varılmasında başat bir rol oynar.

 

Ego ideali, kaybedilmiş çocuksu tümgüçlülüğü geri getirme girişimidir. İdeal aslında utanca karşı bir tepkidir; tümgüçlülüğün kaybı utanç yarattığı için, birey bu kaybı idealler yoluyla telafi etmeye çalışır.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder