Murat
Önderman - Utanç; Sosyo-Kültürel Bir Fenomen - Notlar
Vakıf Bank Kültür Yayınları, 2020
Önsöz
Utanç duygusu; benlik ile kültür arasındaki bağları
incelemek ve açıklamak adına antropolojik, sosyolojik ve psikolojik açıdan son
derece verimli bir zemin sunmaktadır.
Disiplinlerarası çalışmalar akademik kariyerde zaman ve
metodoloji açısından ciddi bir risk taşır.
Bu tür sınırları aşan çalışmaları ancak işini beklentilerin
ötesine geçerek yapmaya çalışan "amatör ruhlu" araştırmacılar göze
alabilir.
Giriş
Utanç bu kitapta salt psikolojik, fizyolojik ya da içsel bir
fenomen olarak ele alınmaz; duygulardan yola çıkarak genel bir duygu
sosyolojisi teorisi de kurulmaz. Belirli bir sosyolojik yaklaşımla ele
alınırlarken, bu yaklaşımın her duygu için geçerli olduğu iddia edilmez.
Sosyal bilimler nesnelerinin yapısı gereği birbirine
bağımlıdır; aralarındaki ayrımlar daha çok profesyonel, pratik veya didaktik
kaygıların ürünüdür.
Kitapta göreli olarak özerk bir fenomen olan kültüre
odaklanılmıştır. Aynı sosyal ve siyasi yapıya sahip toplumlarda bile utanç
yaşantılarının çok farklı özellikler gösterebilmesi bu kültürel özerklikle
açıklanır.
Kültür monoblok/tek parça bir bütün değildir; aksine
çelişkili, uzlaşmaz unsurları ve farklı eğilimleri bünyesinde barındırabilir.
Ancak tamamen hibrit de değildir; bazı baskın kültürel tercihler ve eğilimler
saptanabilir.
Kültür ve psişe birbirinin karşılıklı bağımlısıdır,
yalıtılmış ayrı tözler değildir. Kültür hem benliğin kurulmasında hem de
benlikle ilgili deneyimlerde (utanç gibi) büyük bir etkiye sahiptir.
Duygular fiziksel olarak biyolojiden bağımsız olmasa da,
işlevsel ve anlamsal olarak kültüre bağlı ve özerktir.
Utanç yaşantısı, bireyin kendisine bir başkasının gözünden
bakmasını ya da içselleştirdiği normlara göre kendisini izleyip yargılamasını
gerektiren bir öz-bilinçlilik durumudur.
Utanç benliğin kamusal, başkalarınca gözlemlenebilir
yönlerine odaklanma (kamusal öz-bilinçlilik) ile ilişkilidir.
Suçluluk, dış bir gözlemcinin varlığını gerektirmez;
benliğin özel düşünce ve duygularına (bireysel öz-bilinçliliğe) odaklanır.
Kitap genel bir "duygu sosyolojisi" iddiası
taşımaz; bunun yerine utanca belirli bir sosyolojik ve kültürel perspektiften
yaklaşır.
Duyguların otonomik, nörofizyolojik bir temeli (bedensel
tepkileri ve fizyolojik sarsıntıları) olduğu yadsınmaz; ancak biyolojik
süreçler duyguları belirleyen değil, onlara olanak veren kurucu bileşenlerdir.
Duyguya asıl kimliğini, rengini ve işlevini veren şey
kültürel anlamlardır. Utancın bir sosyal kontrol mekanizması olarak hangi
biçimde ortaya çıkacağı, o toplumun kültürel ilişki tasarımlarına ve
kolektivist/bireyci yapısına bağlıdır.
Türkiye'de sosyal yapı (kentleşme, iş bölümü vb.)
modernleşme eğilimleri gösterse de kültürün merkezi öğeleri olan kolektivizm,
tekilcilik (particularism) ve yüksek güç mesafesi devam etmektedir.
Bireyci toplumlarda suçluluk duygusu ön plandayken, holistik
(bütüncül) kültürlerde informel bir sosyal kontrol mekanizması olarak
"sosyal utanç" ön plana çıkar. Bu durum, toplumsal normların bireyler
tarafından bireysel bir üst-benlikle içselleştirilmesinden ziyade, dışsal ve
öznelerarası bağlar üzerinden işlemesiyle doğrudan ilişkilidir.
…
1. UTANCIN TOPLUMSAL BOYUTU
Bir İnformel Toplumsal Kontrol Mekanizması Olarak Utanç
Sosyal kontrol sadece bireyleri dışarıdan engelleyen,
cezalandıran baskıcı bir mekanizma değil; aynı zamanda kimliği ve tutumları
biçimlendiren, üretici ve kurucu bir süreçtir.
Sosyal kontrol, büyük ölçüde öz-kontroldür.
Holistik/kolektif kültürlerde öz-kontrol daha çok dışsal ve
öznelerarası desteklerle işler.
İnformel sosyal kontrol mekanizmaları; saygı, hürmet,
minnet, sadakat gibi duygusal bileşenli değerler ile utanç, rezil olma ve korku
gibi olumsuz duygular üzerinden yürütülür. Utanç, toplumsal hiyerarşiyi,
bağlılığı ve kuralları korumada en güçlü informel yaptırımlardan biridir.
Türkiye'de informel normlar ve informel kontrol
mekanizmaları hukuki sosyal kontrolden her zaman daha çok önemsenmiştir.
Toplumun kentleşmesi ve karmaşıklaşmasıyla yüz yüze
ilişkilere dayalı informel kontrol etkisizleşirken, bunu ikame edecek formel
ahlak zayıf kaldığı için toplumsal ilişkilerde ve kurallara uymada ciddi
boşluklar/çözülmeler ortaya çıkmaktadır.
Utanç, statü kaybı ve yetersizlik hissi yarattığı için
iktidar ve hiyerarşi ilişkilerinin doğrudan bir parçasıdır.
Suçluluk duygusu belirli bir
eyleme/davranışa odaklanırken, utanç faili eyleminden ayırmaz ve tüm benliği
hedef alır. Birey, sadece yaptığı bir şeyden değil; fiziksel özelliklerinden,
maruz kaldığı bir muameleden ya da yapamadıklarından dolayı da utanç duyabilir.
Küçük düşürülen/utandırılan bir birey, fırsat bulduğunda bu
döngüyü kırmak yerine benzer küçültücü tavrı bir başkasına sergileme
(saldırganla özdeşleşme) eğilimi gösterebilir.
Utanç, bireyin kendisini "genelleşmiş ötekinin"
veya başkalarının yerine koyarak, onların gözünde yetersiz ve kusurlu
görüldüğünü fark etmesiyle tetiklenen refleksif bir roldür (Susan Shott).
Bireyler, içsel değerleriyle çatışsa bile grup
standartlarına uymaya devam ederler; çünkü gruptan farklılaşmanın getireceği
utanç ve dışlanma baskısından korunmak isterler (Thomas Scheff).
Utanç yalnızca ahlaki kuralların ihlalinden doğmaz; saç
rengi, boy, kilosu veya bedensel özellikler gibi estetik ve toplumsal
ideallerden uzaklaşma durumlarında da tetiklenir. Bu yönüyle utanç, dışlanma
korkusuyla doğrudan ilişkilidir.
Türk toplumunda utanç, intrapsişik (içsel) bir üst-benin
vicdani yargılamasından ziyade, sosyal değerlendirmelerin ve dışsal otoritenin
bir işlevi olarak üretilir.
Türk benliği, evrensel/soyut kurallara göre hareket eden
bireyselleşmiş bir benlikten ziyade, somut "önemli ötekilerin" ve
yakın çevre/grup dinamiklerinin etrafında şekillenir.
Kurallar herkes için ve her bağlamda geçerli evrensel
normlar olarak değil; hatır, karşılıklılık ve rol ilişkilerine dayalı bağlamsal
bir ahlak çerçevesinde işler.
Utanç ve Suçluluk Toplumları
Sosyal utanca dönük bir benlik organizasyonu ile
içselleştirilmiş suçluluk kapasitesi genellikle birbirini dışlayıcı (bağdaşmaz)
bir eğilim gösterir.
Suçluluk duygusunda birey
kendini bir nedensel fail olarak görür ve belirli bir eyleme, eylemsizliğe ya
da kural ihlaline odaklanır. Fail, kendini (benliğini) yaptığı eylemden
soyutlayabilir; böylece öz-mesafe koyarak pişmanlık duyabilir ve onarma yoluna
gidebilir.
Utanç ise eyleme değil,
doğrudan faile ve tüm benliğe odaklanır. Fail kendini fiilinden soyutlayamaz;
yapılan hata ya da sapma doğrudan tüm kişiliğin sosyal değerini ve kimliğini
hedef alır.
Utanç toplumları bireyleri kendi hareketlerini başkalarının
gözündeki yerine göre ayarlar (Ruth Benedict).
Utanç yaşayan birey kendini ötekinin gözünden (zihninde
kestirdiği yargıyla) değerlendirir. Burada içselleştirilen şey soyut bir kural
değil, zuhur (görünüş) kaygısıdır.
Öz-analiz yapabilmek ve benliği çevreleyen evrenden
soyutlayabilmek düşünümsel bir kültür gerektirir. Düşünümselliğin zayıf, duruma
bağlı ve kolektif aidiyetin güçlü olduğu yerlerde utanç mekanizmaları baskın
kalır.
Suçluluk duygusunda birey kendi kendisinin
yargıcı/otoritesidir; kural ihlalini eylemine odaklayarak yargılar.
Utanç ise eylemi değil, tüm benliği hedefler. Utanan kişi
kişisel denetimini yitirir, çaresizlik tepkisiyle ketlenir ve kendi yanlışını
düzeltmek için bile dışarıdaki gözlemcilere bel bağlar. Utanç durumunda yüzün
kızarması, bir bakıma bireyin tanınmasını zorlaştıran görünmez olma/saklanma
çabasıdır.
Kolektivist yapılarda fail, eyleminden soyutlanamaz.
Sapkın/hatalı bir davranış, tüm benliğin ve kişiliğin sosyal değerini düşürür.
Bu durum, bireyi tekil davranışından ziyade tüm kimliğiyle cezalandıran sosyal
utanç mekanizmasını besler.
Türkiye’de sosyalleşme "söz dinleme", yakınları
koruma veya hiyerarşik rollere uyma gibi tekilsel sorumlulukları vurgular.
Türkiye'de ahlak,
içselleştirilmiş kuralları temsil eden olgun bir üst-bene değil; dışsal onay,
statü ve toplumsal idealleştirmelere dayanan ego-idealine dayanır.
Bu yapıda genel kurallardan ziyade sosyal idealler ön planda
olduğu için, yüksek statüye veya ideale ulaşmak adına araçların ahlakiliği
(kurallar) göz ardı edilebilir.
Utanç ahlakı içsel bir vicdani hesaplaşmaya değil, dışsal
görünüşe ve başkalarınca nasıl değerlendirildiğine dayanır. Kişinin ne yaptığı
değil, görünüp görünmediği esastır. Görülmediği sürece kural ihlali kolaylaşır.
Bu nedenle durum immoral (ahlaksız) olmaktan çok, genel ve soyut ahlak
ilkelerinden yoksunluk anlamında amoral (ahlakdışı) bir nitelik kazanır.
Utanç Mekanizmaları
Sadece eleştirilmek veya küçük düşürülmek değil; bireyin
gerçekliğini yansıtmayan bir ideale oturtulup "yüceltilmesi" ya da
aşırı aşık olunması da utanç yaratır. Çünkü idealleştirilen kişi, kendi kusurlu
gerçekliği ile kendisine atfedilen imge arasındaki uçurumu fark eder ve bir tür
sembolik dışlanmışlık/yetersizlik hisseder.
Bir başkasının yaşadığı kayıptan veya aşağılanmadan sinsice
zevk alma ("kına yakmak"), saldırganın kendisini üstün görme
arzusundan doğan sinsi bir utandırma mekanizmasıdır.
Türkiye’de devlet ve iktidar geleneksel
olarak ekonomik güçten daha yüksek bir prestij ve kutsallık zeminine sahiptir.
Bu durum rasyonel-araçsal sömürüden ziyade; yaş, cinsiyet, otorite ve statüye dayalı
duygusal/psikolojik sömürü biçimlerini (üstün olanın alt konumdakini duygusal
olarak ezmesini) besler.
Bireyin tüm benliğiyle utandırılması egosunu zedeler;
savunma mekanizması olarak aşırı alınganlığa, kibir veya inatçılığa (Hitler
örneğindeki gibi "yine de" tepkisine) yol açabilir.
Bireyin aşırı öz-bilinçlilik kazanması, sürekli gözlemlenip
yargılandığını hissetmesi ve kimliğinin tehdit altında olduğunu sanması
paranoyanın da (ve Sullivan’ın "ayıplamanın aktarımı" yaklaşımının
da) temelini oluşturur.
Utancın Dört Düzeyi
Öznelerarası Utanç: Birey kendisini zihninde başka
bir öznenin nesnesi olarak kurgular. Otorite imgesel de olsa dışsaldır.
Nesnel / Sosyal Utanç: Norm içselleştirilmemiştir.
Gerçek bir izleyicinin önünde rezil olma ve gruptan dışlanma kaygısıyla ortaya
çıkar.
Kolektif Utanç: Bir grubun tüm üyelerinin, kolektif
itibarlarını veya kimliklerini zedeleyen bir olaydan ötürü hissettikleri ortak
utançtır.
Öznel (Subjektif) Utanç: Hem kural hem de yargılayan
otorite bireyin kendi içindedir. Yalnızca bu tür utanç tüm benliği yıkıcı bir
şekilde hedef almaz.
2. UTANCIN ÖZNELERARASI BOYUTU
Jacoby, Rawls ve Elias utancın hem bireyin kendi içsel
değerine yönelik öznel bir yargıyı (ego idealinden uzaklaşma) hem de
başkalarının gözündeki saygınlığı ve sosyal değerlendirmeleri aynı anda
barındırdığını savunur.
Kitayama ve Markus’un "Öteki-Odaklı" tespitine
göre utanç hem bir öz-bilinçliliği (benliğin olumsuz değerlendirilmesi)
hem de kendini ötekinin yerine koymayı gerektiren bir öteki-bilinçliliği
(kamusal öz-bilinç) bir arada tutar.
Erik Erikson’a göre utanç görsel,
suçluluk ise işitsel bir karaktere sahiptir.
Utanç, bireyin norma aykırı davranırken dışsal bir otorite tarafından
"görülmesini" ve sonrasında başkalarının yüzüne bakamamasını içerir.
Suçluluk: Egoyla üst-ben arasındaki çatışmadan doğar;
ebeveynlerin içselleştirilmiş yasaklarının ihlaline ve cezalandırılma korkusuna
dayanır.
Utanç: Egoyla ego-ideali arasındaki çatışmadan doğar; ideal
standartlara ulaşamamaktan ve bilinçdışı terk edilme/sosyal dışlanma
korkusundan kaynaklanır.
Kimlikle doğrudan bağlantılı olan "yüz", utancın toplumsal görünümümüzle olan
bağını ele verir. Türkçe'deki "ne yüzle", "yüzü kızarmak",
"yüzsüz" gibi deyimler utancın görsel boyutuna işaret eder.
Suçluluk duygusu anonimleşmiş bir içsel "ses"e
(vicdanın sesine) dayanırken; utanç, otoritenin görsel bir imgesine dayanır.
İlkel Üst-Ben
Anneyle kurulan ikili ve sembiyotik ilişkide yasaklar
tekilseldir, gerekçesizdir ve doğrudan çocuğun tüm varlığını/benliğini hedef
alır.
Oedipal dönemdeki suçluluk belirli eylemlere ve başkalarının
korunmasına (evrenselci kurallara) odaklanırken; ilkel üst-benin yasakları
ihlal edildiğinde hissedilen utancın temelinde, failin yaptığı eylem değil,
doğrudan kendisinin suç (yetersiz) olması yatar. Yasak ve ceza eştözlüdür.
Türk toplumunda kökensel ailenin ve akrabaların bireyler
üzerindeki psikolojik çekim gücünün çok yoğun olması, çekirdek ailenin
psikolojik işlevlerini (eşlerin sadakatini kök aileden çekirdek aileye
kaydırmasını) zayıflatır. Bu durum, toplumsal yapının Oedipus öncesi dönemi ve
tekilsel ilişkileri kültürel olarak daha çok vurguladığını gösterir.
3. UTANCIN KÜLTÜREL BOYUTU
Holist Kültür ve Utanç
Türkiye’de sosyal yapı görece modernize olup anonim
ilişkiler artsa bile, kültürün tekilci bir ahlakı ve bağlamsal bir benliği
üreten merkezi öğeleri kalımlılığını sürdürmektedir. Batılı anlamda
"birey" kategorisi hukuki ve ahlaki olarak tam anlamıyla
yerleşmediğinden, değişim yine geleneksel kültürel yönelimler eliyle
biçimlenmektedir.
Türk toplumunda insanlar kolektif yapıların dışına
çıktıklarında aşırı derecede bireyci (egosantrik) davranabilmektedirler. Ancak
bu durum güçlü bir toplumsal dayanışma veya "ötekiyle birlikte ortaklaşa
bir düzen kurma" becerisini değil, aksine "ötekitini hesaba katmadan
birey olma hevesini" (bireysiz toplumların hastalığı olan amorf
bireyciliği) yansıtır.
Türkiye’de Bireyselleşmenin Önündeki Kültürel Engeller
Evrensel Adalet Yerine Tekilcilik: Genel ve soyut
kurallara (adalet, eşitlik) göre değil, tanıdık/akraba ilişkilerine ve hatıra
dayalı bağlamsal ilişkilerin ağır basması (yüksek tekilcilik ve düşük sosyal
güven).
Otorite ve Topluluk Anlayışı: Batılılaşma sürecinde
ümmetten millete geçilmesine rağmen, topluluğun birey karşısındaki normatif
üstünlüğü ve padişah/devlet merkezli otorite-birey ilişkisi biçim
değiştirmemiştir.
Roller ve Kimlikler: Bireylerin kendi öznel
hedeflerini gerçekleştirebilmek için bile hâlâ hazır senaryolara ve
"disipline sokulacak" rol ilişkilerine (kökensel aile veya kurum
vesayetine) bağımlı kalması.
Yüksek Sosyal Temas Eğilimi: Yalnız kalmanın en büyük
korkulardan biri olması; sosyal temasın bireysel bir öz-keşiften ziyade
kolektif bir gruba tutunma ve benliği kaybetme endişesinden kaynaklanması.
Holist toplum anlayışında birey,
Kantçı anlamda "kendi tercihine göre hareket eden özerk üye" değil;
toplumsal bütünün belirlediği ve işlevleriyle (rolleriyle) tanımlanan bir
parçadır. Bu ontolojik kabul, Türkiye'deki ahlaki düzenin ve utanç temelli
sosyal kontrolün zeminini oluşturur.
Türkiye’de haklar, aşkın ve evrensel bir ahlaki temele
dayanmaktan ziyade, aktüel güç dengelerini ve toplumsal uzlaşıları yansıtan
pozitif/sosyal birer olgu olarak algılanır ("hak verilmez, alınır"
anlayışı).
Ahlaki normlar soyut kurallara değil, rollerin dağılımına ve
karşılıklılık/tamamlayıcılık ilkelerine dayanır. Bu durum, ilkesel ve evrensel
bir ahlakın gelişimini zorlaştırır.
Holist Kültürün Utanç Üzerindeki Etkileri
İçselleştirmenin Zayıflığı: Normların ruhsallaşması
ve güçlü bir iç/dış ayrımı desteklenmediği için, kuralların ihlali suçluluktan
çok dışsal otoriteye bağlı utanç doğurur.
Rollerin İçselleştirilememesi: Rol sahiplerini
kişisel olmayan rol ahlakı değil, tekilsel ve ilişkisel beklentiler
yönlendirir; bu da "statü toplumu" olgusunu pekiştirir.
Faile Karşı Yaptırım: Benlik sosyal rollerin bir
izdüşümü görüldüğünden, utanç belirli sapkın fiillerden ziyade doğrudan faile
ve tüm benliğe yönelen bir yaptırım aracıdır.
Şeref ve İtibar Kaygısı: Bireyle grup arasındaki
aidiyet bağı çok güçlü olduğu için, bir üyenin hatası tüm grubun şerefini
zedeler; bu da damgalama ve dışlama mekanizmalarını tetikler.
Sosyal Etkileşim İşlevi: Utanç bireysel bir
psikolojik vicdan mekanizması değil, grup içi ve gruplararası ilişkilerin
dinamik bir sonucudur.
Karşılıklı Bağımlılık ve Öteki-Odaklılık: Karşılıklı
bağımlı benlik, kendini dar sosyal bağlamdan soyutlayamadığı için
kamusal/evrensel bir bakış açısı geliştirmekte zorlanır; öteki-odaklı bir duygu
olan utanç bu bağımlılığı pekiştirir.
Dışlanma Hassasiyeti ve "Ya Hep Ya Hiç"
Anlayışı: İlişkiler bütüncül (bütünsel) bir mantıkla ele alındığı için her
çatışma bir kimlik ve itibar meselesine dönüşür ("ya sev, ya terk
et"). Bu katılık, bireyleri dışlanmaya karşı son derece hassas kılar.
Statü ve Konum Odaklılık: Bireylerin "ne
yaptıklarından" çok "ne olduklarına" (sosyal konumlarına)
bakıldığı bir statü toplumunda, ideallerden uzaklaşma korkusu sosyal utancı
kaçınılmaz kılmaktadır.
Holistik Benlik ve Utanç
Benliğin Rollerle Tanımlanması ve Utanç
Kolektivist kültürlerde benlik,
rollerden bağımsız soyut bir varlık değildir.
Kişi işgal ettiği roldür;
zira aile ve topluluk bireye önce gelir.
Bu tür kültürlerde rol performansı hayati önem taşır. Rol beklentilerini karşılayamamak sadece belirli
bir hatayı değil, doğrudan benliğin kaybını temsil
eder. Yaşanan bu yıkıcı kayıp hissi ise kendini utanç olarak dışa vurur.
Geleneksel toplumlarda birey kendini konumundan
soyutlayamaz.
Bireyin statüsünden kişisel utanç duyabilmesi için,
benliğini toplumsal konumundan ayrı tanımlayabilmesi ("kendi konumundan
kendini sorumlu görmesi") gerekir.
Türk toplumunda benliğin rollerin bir izdüşümü olarak görülmesinin utanç
üzerindeki etkileri
Faile Yönelen Tümcül Yaptırım: Fail eyleminden ve rol
bağlamından soyutlanamadığı için, rol normuna aykırı tek bir davranış tüm
benliği hedef alan sosyal utancı tetikler (suçluluk ikinci planda kalır).
Tekilsel Rol Beklentileri ve Amoral Rol Behavior:
Kişisel olmayan evrensel bir rol ahlakı gelişmediği için, kayırmacılık ve çifte
standart gibi "amoral rol davranışları" yaygınlaşır. Utanç, soyut
görevlerin aksatılmasından değil, somut/tekilsel kişilerarası beklentilerin
karşılanamamasından doğar.
Saygı Yerine İtibar: Birey sadece "insan"
olduğu için soyut bir saygı görmez; değeri bulunduğu konuma bağlıdır. Bu
nedenle utanç, saygı kaybından çok itibar kaybıyla ilişkilidir.
Dışsal Değerlendirme: İtibarın kültürel bir odak
noktası olması, utancın içsel öz-değerden ziyade dışsal sosyal
değerlendirmelere dayanmasına yol açar.
Tamamlayıcı Karşılıklılık: Utanç, genel adalet
normlarından ziyade hiyerarşik ve rollere dayalı tamamlayıcı karşılıklılık
ilkesinin (büyüğe saygı, küçüğe sevgi gibi) ihlaliyle tetiklenir.
Kimlik Odaklılık ve Rollerin Öznelleşememesi:
Benliğin rollerce tanımlanması, rollerin bireysel bir ideale dönüştürülmesini
ve öznelleşmesini zorlaştırır. Utanç, "iyi bir meslek mensubu
olamama" gibi içselleştirilmiş ideallerden ziyade, itibar sağlayan bir sosyal
konuma ulaşamamak veya o konumda yetersiz görünmekten kaynaklanır.
Rol Benliği ve Utanç
Benliğin toplumsal rollerle çakıştığı (rol narsisizminin
hüküm sürdüğü) holist kültürlerde fail, rol davranışlarından ve sosyal
konumundan soyutlanamaz.
Rol performansındaki bir kusur veya eleştiri, bireyin sadece
bir davranışını değil, tüm benliğini hedef alan yıkıcı bir utancı doğurur.
Benlik rollerin bir izdüşümü
olarak görüldüğünde bireylerin ahlaki sorumlulukları üstlendikleri rollerle
sınırlı kalır; bu durum kurumsal veya ilkesel çatışmalardan kaynaklanan
istifaların bu tür kültürlerde neden az görüldüğünü açıklar.
Evrensel bir rol ahlakı gelişmediğinde; kayırmacılık, torpil
ve çifte standart gibi amoral rol davranışları doğar.
Bireyin rolüyle benliğini ayırmaması kibri ve otoritelerin
"yukarıdan bakma" tavrını besler.
Kolektivist/holist kültürlerde utanç, olumsuz sosyal
değerlendirmelerden, itibar kaybından ve kendinden hoşnutluk zeminindeki
sarsılmalardan kaynaklanmaktadır.
Bir Kültürel ilke Olarak İtibar, Saygı ve Utanç
Öz-saygı, kişinin sırf insan olmasından kaynaklanan
ve eşit muamelenin temelini oluşturan evrensel bir tutumdur (Kantçı anlamda
ahlaki ilke). Öz-değer ise kişinin başarılarına ve yeteneklerine olan
inancıdır; evrensel değildir (Avishai Margalit).
Kolektivist ve holist kültürlerde benlik rollerle
tanımlandığı için, evrensel bir değer olan saygı değil, hiyerarşik
tabakalaşmaya dayalı tekilsel itibar ön plana çıkar. Bu tür toplumlarda
bireylerin öz-saygıdan ziyade şerefleri ve başkalarının gözündeki yerleri
(itibarları) önemlidir.
Tamamlayıcı Karşılıklılık İlkesi ve Utanç
Evrenselci kültürler "herkese eşit muamele"
(özdeşlik) ilkesini savunurken; holist/kolektivist kültürler, hak ve
yükümlülüklerin rollere göre dağıldığı tamamlayıcı karşılıklılık ilkesini ("su
küçüğün, söz büyüğün") destekler.
Türkiye’de adalet, evrensel bir eşitlikten ziyade
"herkese sosyal konumuna göre" anlayışıyla şekillenir. Bu durum,
üstler ile altlar arasında asimetrik bir karşılıklı bağımlılık yaratır ve güç
mesafesini (hitap şekilleri, elitist yaklaşımlar) pekiştirir.
Rol Normlarının Dışsallaştırılması ve Utanç
Benlik toplumsal rollerle çakıştığı için, bireyler rollerine
öznel bir anlam katmakta zorlanırlar. Başarı, kazanılmış bir nitelikten çok
atfedilmiş bir özellik olarak görülür.
Bireyin kendini rolünden soyutlayabilmesi ve dışsal genel
ahlaki standartları gözetebilmesi (entelektüel ahlak), rol mesafesini ve
bilinçli ego-katılımını mümkün kılar. Ancak statü toplumlarında roller
yeterince içselleştirilmediği için, eylemci genel normları değerlendirmeden
doğrudan rol beklentilerine uyar; bu da kayırmacılık gibi amoral rol
davranışlarına yol açar.
Benliğin rollerin bir izdüşümü olduğu holist kültürlerde,
rol performansındaki aksaklıklar bireysel bir psikolojik suçluluk veya öz-saygı
kaybından ziyade, tüm benliği hedef alan ve itibarın sarsılmasıyla ortaya çıkan
sosyal utancı tetikler. Rollerin ve benliğin ayrıştığı bireyci kültürlerde ise
daha çok içselleşmiş bireysel utanç ön plandadır.
Tekilsel Rol Ahlakı ve Utanç
Türk toplumunda roller benlikleri tanımlayacak kadar önemli
olmasına rağmen, rollerin icrasında kategorik (genel ve soyut) kurallar değil;
muhataba, zamana ve duruma göre değişen tekilci ve ilişkisel bir yönelim öne
çıkar.
Evrenselci kültürlerde herkese eşit davranmamak
(kayırmacılık) utanç yaratırken; kolektivist/tekilci kültürlerde tam tersi,
yani yakınlar, tanıdıklar veya iç-grup üyeleri lehine ayrımcılık yapmamak (veya
karşılıklılık normuna aykırı davranmak) rol sahibinin yüzüne bakamamasına ve
utanç duymasına yol açar.
Benliğin Ahlaki Bağlamı ve Utanç
…
Kültürel Bir Yönelim Olarak Dışsallaştırma ve Utanç
Holist kültürler bireyleri psikolojikleştiren ve normatif
olarak yapılandıran bir içselleştirme süreci desteklemez. Değerler ve normlar
psişik yapıya dahil edilmez (içselleştirilmez), yalnızca bilişsel olarak
farkında olunur (içe alınır).
Heteronomi (Ahlaki Dışmerkezlilik): Sosyal kontrol öznelik
dolayımıyla (özerk bir üst-ben aracılığıyla) gerçekleşmez. Sorumluluk
kolektifleştiği için bireyi yönlendiren kendi içsel rehberlik sistemi değil,
dışsal otoriteler ve sosyal baskılardır.
Türkiye’de otoritenin dışsal kökeninden soyutlandığı
içselleştirme değil, dışsal ve kişisel bir yönlendiriciye bağımlı olan
özdeşleşme ön plandadır.
Türk toplumunda yapılan araştırmalarda (Şükrü Özen ve Metin
Heper) bireyler gerçek eğilimlerini değil, "toplum tarafından
beğenileni" veya "olması gerekeni" yansıtma eğilimindedirler.
Bu durum, toplumsal anlam sistemlerinin öznelik yoluyla
üretilmediğini ve anket verilerinin arkasında gerçek bir tutumun varlığının
bile sorgulanması gerektiğini gösterir.
Holistik toplum anlayışında birey, kendi dışındaki bir tözün
(devlet, otorite, cinsiyet vb.) karşısında bir ilinek olarak durur; bu da onun
kendini değer takdiri ve sorumluluk için esas bir merkez (özerk özne) olarak
algılamasını zorlaştırır.
Dışmerkezli Ahlak ve Utanç
Batı psikolojisinde bireyin ahlaki denetimi içselleştirilmiş
standartlara (vicdana) dayanırken; Türk toplumundaki holist ve ilişkisel
kültür, bireylere genel normları içselleştirme imkanı sunmaz. Birey,
benimsediği kuralları hayata geçirmek için bile somut ve dışsal bir otoritenin
veya sosyal desteğin varlığına ihtiyaç duyar.
Aklın ve evrensel kuralların ötesinde, ahlaki yetkinliğin
sembolü olarak görülen otoritelere duyulan bu bağımlılık, ahlakın
kişiselleşmesine ve dışmerkezli (heteronomik) bir karakter kazanmasına yol
açar.
Toplumsal yapı karmaşıklaşıp anonim (kişisel olmayan)
ilişkiler artsa bile, kişisel olmayan bir rol ahlakının gelişmemesi, Türk
toplumunda yaygın bir sosyal güvensizlik ortamı yaratır ("Tanımadığın
şeytan, bildiğin şeytandan iyidir" ethosu).
Edward C. Banfield’ın Güney Avrupa ve Akdeniz
kuşağında gözlemlediği, bireylerin ahlaki ve ekonomik kaygılarının yalnızca
çekirdek aileleriyle sınırlı kalmasını ifade eden "ahlakdışı
ailecilik" (sosyal atomizm), Türk toplumundaki güçlü ailecilik ve akraba
dışındakilere duyulan ihtiyat/güvensizlik zeminiyle büyük bir paralellik
gösterir.
Durumsal Ahlak ve Utanç
Kolektivist kültürün ürettiği
karşılıklı bağımlı benlik, katı sınırları ve sabit bir yapısı olan bağımsız bir
bütün değildir. "Su gibidir, bulunduğu kabın biçimini alır." Kendini
içselleştirilmiş sabit ilkelerle değil, içinde bulunduğu somut sosyal bağlama,
ortama ve ilişkide olduğu "önemli ötekilere" göre tanımlar.
Özerk benlik için samimiyet "içi dışı bir olmak"
(iç dünyayı sosyal baskı altında çarptırmadan yansıtmak) iken; bağlamsal benlik
için samimiyet, sosyal ortama ve aktüel ilişkilere uyum sağlama, gruba açık
olma becerisidir.
Bireyler soyut ve genel normların doğruluğunu kabul etseler
dahi, toplumsal pratikler bunu desteklediğinde veya hiyerarşik/dışsal bir güç
hazır bulunduğunda bu davranışları (normatif davranışları) hayata geçirme
eğilimi gösterirler ("Anca beraber, kanca beraber," "Elle gelen
düğün bayram").
Birey, genel kurala aykırı davrandığını bilse bile, mevcut
toplumsal pratikler de o yöndeyse vicdani bir iç çatışma (suçluluk) yaşamaz ("Bana
dokunmayan yılan bin yaşasın").
Türk kültüründeki "adam
olmak" veya "racona uymak"
ifadeleri, evrensel/kategorik kuralları harfiyen uygulamayı değil; duruma,
ortama ve muhatabın kimliğine uygun (bağlamsal) davranabilme becerisini
simgeler.
Eylemin iyiliğini veya kötülüğünü soyut ilkelere değil,
doğrudan durumun özelliklerine bağlayan durumsal ahlak, suçluluk duygusundan
ziyade bir dış kontrol mekanizması olan sosyal utançla tam bir uyum içindedir.
Kişi, eylemin kendisinden (suçtan) ziyade, o eylemin başkalarınca görülmesinden
ve bağlamsal itibarının zedelenmesinden utanç duyar.
Karşılıklı Bağımlı Benlik ve Sosyal Utanç
Karşılıklı bağımlı benlik bir "ilintisel
birlik"tir. Sınırları katı ve sabit değildir; su gibi bulunduğu sosyal
bağlamın ve ilişkilerin şeklini alır.
Utanç hissedildiğinde, bağın zedelendiği fark edilir ve bu
duygu karşılıklı bağımlılığı yeniden tahkim eder.
Türk toplumunda bir aile üyesinin veya grup mensubunun
sapkın/hatalı bir davranışı tüm grubu lekelediği için, dışarıdan gelen olumsuz
değerlendirmeler tüm alt-grubun savunmacı tepkisine yol açar.
Burada eylemin sorumluluğu soyut bireysel "fail"e
değil, doğrudan kolektif birime atfedilir. Bu nedenle bireyler, sadece kendi
hatalarından değil, yakınlarının fiillerinden ve grubun itibarının
sarsılmasından da derin bir sosyal utanç duyarlar.
Erdem Ahlakı ve Utanç
Yükümlülük veya kural etiği (deontoloji) soyut/genel
eylemleri ve yasakları merkeze alırken; erdem ahlakı doğrudan faillerin
kişiliğine, benliğine ve yaşam tarzına odaklanır. Birey eyleminden
soyutlanamadığı için, erdemli kabul edilen bir kişilik idealine (söz dinleme,
sadakat vb.) aykırılık tüm benliği hedef alan utanç duygusunu doğurur (suçluluk
ikinci planda kalır).
Utanç bir erdemin veya idealin hayata geçirilememesinden
doğar. Kişilik özellikleri standart birer ideal haline geldiğinde, bu
niteliklerdeki yetersizlik doğrudan öz-değer kaybı ve utanç olarak yaşanır (John
Rawls).
Türkiye'deki baskın kolektivist kültürde koruyucu/hami,
sadık, uysal veya samimi olmak gibi erdemler kendi başına (kendinde) nihai
değerler değildir; toplumsal rollerin ve ilişkilerin sürdürülmesine hizmet eden
araçsal (enstrümental) değerlerdir
Rol taşıyıcısından katı kurallara uymak yerine, amaca
ulaşmak için esnek kararlar alabilmesi beklenir. Sosyal erdem ahlakı, duruma ve
bağlama göre hangi davranışın rolün amacına en iyi hizmet edeceğine karar veren
"sağduyulu" ahlaki kişiliği vurgular.
Çocuk yetiştirme süreçlerinde bağımsızlık veya soyut
kurallara uyum yerine "söz dinleme", "uysallık" gibi
kişisel/sezgisel tutumlar vurgulanır. Bu durum çocuğun belirli hatalı
eylemlerinden ziyade tüm kişiliğinin yargılanmasını besler.
Türk hayat tarzında katı talimatlar ve soyut değerler
yerine, kişisel bağlılıklar esastır. Yetersiz bir memurun görevden alınamaması,
onun yetersiz de olsa "sadakat" gibi erdemli görülen bir nitelik
üzerinden koruma altına alınmasından kaynaklanır.
Türk toplumunda ve resmi iyi hayat projelerinde kararların
alınmasındaki kurallılık ve süreçsellik (usul) ikincildir. Amacın veya saikin
ahlakiliğii (cesaret, fedakarlık, grubun iyiliği) araçların ahlakiliğinden önce
gelir. Bu anlayış, kuralları çiğneme pahasına topluluk ideallerinin izlenmesini
meşrulaştırırken, bireysel haklara dayalı bir hukukilik bilincinin önüne geçer.
Şeref Kültürü, Utanç ve iktidar
Şeref bireysel bir
psikolojik öz-değer meselesi değil; ailenin, grubun veya ulusun paydaş olduğu
kolektif bir itibar sistemidir. Şeref, kişinin kendi gözündeki değeri değil,
toplumun gözündeki yeridir.
Holist kültürlerde şerefin kaybı, en derin bilinçdışı
kaygıları ve topluluktan dışlanma korkusunu tetikler.
Şeref ethosu evrensel ve formal bir ahlaka tamamen zıttır.
Kurallar ve görevler cinsiyete, yaşa ve sosyal konuma göre değişir.
Otoritelerin görüşlerini tartışmak onların şerefine leke
getirmek olarak görülür. Türkiye'de "saygı"dan ziyade
"hürmet" ve üstlere sadakat ön plandadır
Kendini koruma, savunmacılık ve misilleme (mukabele), şeref
kültürlerinin temelini oluşturur. Rakipler karşısında taviz vermek veya geri
adım atmak utanç verici birer "topyekûn yenilgi" olarak algılanır.
Şeref kültürlerinde somut anlaşmazlık konusu ikincildir;
asıl mücadele itibar üzerinedir. "Bu bana yapılamaz" yerine "Sen
bana bunu nasıl yaparsın" yaklaşımı egemendir.
Şiddet, zedelenen şerefi telafi etmek ve mağdur karşısında
üstünlük sağlayarak itibarı kanıtlamak için bir araç (sembolik üstünlük aracı)
olarak kullanılır.
Hukuki yollara başvurmak, kişinin uğradığı haksızlığı ve
yaralanabilirliğini alenen kabullenmesi anlamına geleceğinden, şerefi yasal
yolların telafi edemeyeceği ölçüde riske sokar. Bu durum hukukun etkinliğini
zayıflatır.
Sosyo-Kültürel Benlik Nesneleri ve Utanç
Psikanalizin Sosyal Bir Mekanizma Olarak Utancın İncelenmesine Katkısı
Olabilir mi?
Psikanaliz her ne kadar bireysel psişik yapılara odaklansa da
Freud’un Grup Psikolojisi ve Egonun Analizi ile üst-ben ve ego ideali
kavramsallaştırmalarında gösterdiği gibi, bireysel psikolojinin aynı zamanda
bir sosyal psikoloji olduğunu ortaya koyar.
Psişenin toplumsal kültür tarafından nasıl
şekillendirildiğini incelemek için önemli araçlar sunar.
Sosyo-Kültürel Benliknesneleri ve Utanç
Türk toplumunda devlet (Baba), anavatan (Ana) veya kolektif
yapılar gibi ortak sadakat nesneleri kültürel olarak idealleştirilir. Bu
nesneler bireyler için birer benliknesnesi işlevi görerek onlara kusursuzluk,
tümgüçlülük ve güvenlik hissi aşılar.
Bireyler yetersiz bireysel benliklerini arkaik ve
idealleştirilmiş tümgüçlü nesnelerle (grup/otorite) özdeşleştirerek örterler.
Bu durum, bireyin kendi eksiklikleriyle yüzleşmesini ve buna bağlı olarak
bireysel bir utanç duygusu hissetmesini engeller.
Otorite figürleri erişilemeyecek kadar yüksek ve kusursuz
(idealleştirilmiş) algılandığı için, bireyler bu figürlerin işlevlerini kendi
içyapılarına içselleştiremezler. Bunun sonucunda dışsal otoriteye bağımlı,
hakiki bir özerkliğe kavuşamamış bağlamsal vicdanlar üretilir.
Güçsüz bireylerin güçlü kurum veya liderlerle özdeşleşmesi,
suçluluk ve depresif kaygılara karşı birer manik savunma işlevi görür.
Üyelerin ulaşılamaz, tümgüçlü bir kuvvet ve organizasyon
içinde eriyerek pasif bir katılım aradığı bu yapı, narsisistik gereksinimleri
(mükemmel olma, sevilme) karşılarken bireyin eleştirel düşüncesini ve özerk
utanç mekanizmalarını devre dışı bırakır.
Otoriteler kişisel birer model olmasa da, kolektif olarak
bireylerin öz-değerini ve güvenliğini destekleyen birer benliknesnesi işlevi
görürler ("Ben kim, onlar kim”)
Yüksek konumlara hitap edilirken mülkiyet eklerinin
("valim", "müdürüm") kullanılması bu psikolojik aidiyetin
göstergesidir.
Osmanlı-Türk siyasal geleneğinde, en yoksul bireyin bile
yönetici zümre ve devletin büyüklüğüyle özdeşleşerek bir "üstünlük
duygusu" / "kolektif kibir" taşıması, narsisistik yaralanmaları
örtme ve bireysel utançtan kaçınma işlevi görür.
Bireysel başarı yerine kültürel olarak idealleştirilmiş
ortak sadakat nesneleriyle (ulus, devlet, lider, grup) kurulan narsisistik
özdeşleşmeler, bireylere ölümsüzlük ve kusursuzluk arayışında kolektif bir
öz-değer sağlar.
Holistik Toplumlarda Narsisistik Benliğin Kültürel Bağlamı ve Utanç
Olgun bağımlılık nesneden özerk bir biçimde ayrışmayı ve
nesneye özgürce gidip gelmeyi içerirken, çocuksu bağımlılık narsisistik nesne
seçimlerine ve ben-öteki ayrımının belirsizliğine dayanır.
Holist kültürlerin desteklediği karşılıklı bağımlılık,
benlik sınırlarını geçirgen kılarak ötekini ayrı bir kişi olarak değil, kişinin
benliğinin bir uzantısı/parçası olarak algılama eğilimini (narsisistik sevgi ve
ilişki modeli) besler.
Türk ailesinde birlik, psikolojik dayanışmaya veya bireysel
ayrışmaya dayanmaz. Üyeler ayrışmamıştır ama aynı zamanda duygu ve düşünce
düzeyinde birbirine kapalı ve "ayrık"tır (Aydan Gülerce).
Aile üyelerinin birbirlerinin ötesine geçememesi ve
psikolojik olarak "ham/amorf" kalması, narsisistik bir özellik olan
empati yokluğunu ve bilişsel ufuk darlığını doğurur. Aile içi birlik, gerçek
bir psikolojik yakınlaşmadan ziyade dış dünyaya ve tehlikelere karşı bir
"savunma paktı" niteliğindedir.
Kolektivist yapılarda birey kendi grubuna/sadakat nesnesine
"benimki" olduğu ölçüde bağlılık duyar. Paylaşılan, dışsal ve
evrensel bir ilkeye dayanmayan bu tutum; kurumları ve devleti de "kendi
kafasındaki muhayyel yapının bekçiliği" şeklinde algılamaya yol açar.
Namus cinayetlerinde veya "hainlik"
suçlamalarında, mağdur/öteki doğrudan benliğin bir parçası olarak algılanır.
Önemli ötekinin kural dışı eylemi, kişinin ve grubun benliğini/şerefini
zedelediği ve dayanılmaz bir sosyal utanç yarattığı için, bu olumsuz etkiyi
ortadan kaldırma amacıyla şiddete başvurulur.
4. UTANCIN GRUPSAL BOYUTU
Freud, grubun narsisizmi sınırladığını ileri sürerken;
Janine Chasseguet-Smirgel ve Önderman, narsisizmin grupta yok olmadığını, biçim
değiştirdiğini vurgular. Bireysel ego sınırları grupta geçirgenleşip
kayboldukça birey narsisistik kayba uğramaz; aksine egosu tüm gruba yayılarak
kendini muazzam bir varlığın parçası olarak hisseder.
Batı psikolojisinde bir "gerileme" (regresyon)
olarak görülen grup içinde ego sınırlarının erimesi ve deindividrasyon,
kolektivist ve holistik kültürlerde gündelik yaşamın normal bir parçasını
(normunu) oluşturur.
Grup içinde bireysel vicdan ve üst-ben askıya alınır; yerini
otorite veya komünal düşünce alır. Gruplar üyelerini bireysel suçluluktan ve
utançtan muaf kılar. Bireysel olarak cinayet işleyemeyecek askerlerin/üyelerin,
grup onayıyla en ağır kitle kıyımlarını yapabilmesi bu kolektif masumiyet
sanrısından kaynaklanır.
Suçluluk ve utanç "öz-bilinçli" duygulardır.
Topluluk içinde bireylik yitimi (deindividuation) yaşandığında öz-bilinçlilik,
öz-değerlendirme ve başkalarının yargılarını önemseme düzeyi düşer. Bu durum,
toplumsal/ahlaki kısıtlamaların kalkmasına ve bireysel utanç mekanizmalarının
devre dışı kalmasına (örneğin kamuya açık alanlarda sergilenen kural tanımaz
coşkulu davranışlara) yol açar.
Gruplar kendi içlerinde bir dayanışma ve uyum normu
yaratsalar da, başka gruplar karşısında amoral (ahlak-dışı) davranabilirler.
Grupları sınırlayan aşkın, evrensel ve "grup üstü" bir normatif güç
bulunmadığı sürece gruplar megalomanik, paranoid ve kendini idealleştiren bir
utanmazlık sergileyebilir.
Evrenselci kültürler içselleştirme ve evrensel kuralcılığı
desteklediği için bireyler kolektif davranışlardan da utanç duyabilirken;
tekilci/kolektivist yapılarda gruptan soyutlanmış aşkın bir ahlak gelişmediği
için gruptan kaynaklanan bir utanç hissetmek güçleşir.
Chasseguet-Smirgel'e göre ideolojiler, ego ile idealin
birleşeceği yanılsamasını vaat eder. "Amaç aracı meşru kılar"
(Makyavelizm) anlayışı, aracın üst-beni tamamen çiğnemesine rağmen bu
idealleşme arzusu sebebiyle meşrulaştırılır.
İdeolojik ve kapalı gruplarda lider, babanın
(yasa/kural/sınır koyan) rolünü değil, üyelerine büyümek ve babayla özdeşleşmek
zorunda olmadıklarını hissettiren tümgüçlü anne rolünü oynar. Bu durum doğum
öncesi (ana rahmi) birlik ve kaynaşma fantezisini canlandırır.
Utanç, ego ile ego ideali arasındaki açıklıktan
(yetersizlikten) kaynaklanır. Grupla üye arasındaki ayrışmamış bütünleşme ve
kaynaşma, ego idealindeki tümgüçlülük kaybını sanrısal olarak telafi ettiği
için bireysel bir utanç yaşantısının doğmasını engeller.
Sonuç
Türk toplumunda utanç, bireysel bir vicdan muhasebesi
(suçluluk) olmaktan ziyade, toplumsal rollerin ve performansların dışsal
değerlendirilmesine dayalı sosyal bir kontrol mekanizmasıdır.
Sosyal kısıtlamalar özerk bir aktörün içselleştirilmiş
rehberlik sistemine (üst-ben) dönüşmediği için, bireyi yönlendiren güç aktüel
veya imgesel dışsal otoriteler ile sosyal değerlendirmelerdir.
Holistik/kolektivist kültürlerde kültürel olarak
idealleştirilen grupla (devlet, cemaat, lider vb.) kurulan narsisistik
kaynaşma, ego idealinin kökeninde yer alan tümgüçlülük kaybını sanrısal olarak
telafi eder. Bu nedenle bireyler kolektif davranışlarda kendi eylemlerinden
dolayı bireysel bir utanç hissetmezler.
Excursus: Utancın Psişik Boyutu ve Bireysel Utanç
Dışsal değerlendirmelere bağlı sosyal utancın aksine
bireysel utanç, modernleşmiş ve refleksif kültürlerde ortaya çıkar. Bireyin
dışsal yaptırımlardan bağımsız olarak, kendi koyduğu standartlara veya
ahlaki/estetik ideallere ulaşamamasından (öz-yargılamadan) kaynaklanır.
Bireysel utanç, kişinin özerkliğini ve kendi standartlarına
göre davranma iradesini olumlar. Nietzsche’nin "Kendini aşağılayan kişi,
yine de aşağılayan biri olarak kendine saygı duyuyordur" sözünde olduğu
gibi, bireysel utanç öz-değerin gelişmesini ve bireysel sorumluluğun
üstlenilmesini destekleyebilir.
Heinz Kohut’a göre utanç, güçlü ve yüksek ideallerden
ziyade, nötrleşmemiş teşhirci/büyüklenmeci hırsların beklenmedik bir biçimde
engellenmesinden ve narsisistik fantezilerin çökmesinden doğar.
Anthony Giddens’a göre çocukluktaki ilk tümgüçlülük
duygusunun güvenilir bir öz-değer hissine dönüşebilmesi için benliğin
kusurlarının ve kısıtlılıklarının kabulü gerekir; utanç bu sınırların farkına
varılmasında başat bir rol oynar.
Ego ideali, kaybedilmiş çocuksu tümgüçlülüğü geri getirme
girişimidir. İdeal aslında utanca karşı bir tepkidir; tümgüçlülüğün kaybı utanç
yarattığı için, birey bu kaybı idealler yoluyla telafi etmeye çalışır.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder