24 Şubat 2022 Perşembe

Laurence Gane - Nietzsche

Laurence Gane - Nietzsche

 


Düşünce tarihinde 19. asra damga vuran üç isim; Marx, Freud, Nietzsche

Marx, kapitalist iktisadi sistemi çözümlemesi nedeniyle önemli,

Freud, insan bilincini psikolojiye ve daha da kötüsü bastırılmış duygulara, cinsel dürtülere indirgediği için önemli,

 

Nietzsche, modern hayata dair tespitleri ve eleştirileri nedeniyle önemli. Eleştirileri çok keskin ve kuvvetli. Nietzsche, tatmin edilemeyen güç arzusu nedeniyle insanın, insanlığın ürettiği bütün değerleri değersizleştirebileceğini öngörür, anlattıklarının anlaşılmayacağını da öngörmüştü. Nietzsche’nin popüler olma nedeni bu; yanlış anlaşılması. Yanlış anlaşıldığı için, yönelttiği eleştiriler moderniteyi rahatsız etmiyor,

 

Nietzsche 1844’te doğdu.

Papaz olan babası, Nietzsche 5 yaşındayken vefat etti.

Anne, büyükanne ve iki halasıyla aynı evde yaşıyordu.

Okul yılları boyunca dindar mizacı göze çarptı.

1864’te Bonn Üniversitesine girdi. Klasik filoloji tahsili gördü.

1865’te Leipzig Üniversitesine geçti. Burada Schopenhauer okumaya başladı.

 

Bir şeyin kendisi ve görünümü/sureti arasında ayrım olduğu düşüncesi üzerinde durdu. Shopenhauer görünen şeylerin altında yatan asıl gerçekliğe istenç diyor. Herhangi bir insanı gördüğümüz kadarıyla niteleriz fakat onun asıl gerçekliğine dair sadece kendisi bilgi sahibidir. Görünen ve görünen aslında ne olduğu ayrımı için basit bir misaldi bu. Shopenhauer, maddi bir formu olmayan istencin kâinattaki tüm varlıkların temeli olduğunu iddia eder. İstemek, tatmin olmayan bir süreç olduğu için insana yarar değil zarar getirir. İstenç/irade, bir kez istediğini elde etti mi artık onunla tatmin olamayacak ve daha fazlasını isteyecek. Bu hep böyle devam edeceği için, istenç/irade insanda sonu gelmeyen bir tatminsizlik olarak tezahür edecek. Çünkü insan, sınırlı bir varlık, süre dolar ve ölür. Fakat istemelerin sonu yok. Sınırlı olan insanın sınırsız bir melekeden fayda umması mantıklı değil. Shopenhauer’in kötümser/karamsar felsefesi bu temel üzerinde yükselir.

Nietzsche, Shopenhauer’in düşüncelerinden etkilendi. Shopenhauer gibi hayatı reddetmek dışında onun fikirlerini benimsedi, hayatı olumlamanın bir yolunu bulmaya çalıştı.

1867’de askerlik yaparken attan düşüp göğsünü incitti. Kalıcı ciğer rahatsızlığı başladı.

Eyleme sevk etmeyen her söz/yazı nafile…

1868’de Basel Üniversitesinden davet aldı; klasik filoloji profesörü olarak ders vermeye başladı. 10 yıl boyunca göreve devam etti. Bu süre zarfında sağlığı kötüleşti, akademiden nefret etti.

1872’de Tragedyanın Doğuşu adlı eseri yayınlandı. Tragedyanın kökenini rasyonel akılla değil, estetik deneyimle açıklamaya çalıştı. Bu tutumu akademik çevrelerce eleştirildi. Çünkü akademik çevrelerin putudur rasyonalizm.

İçki, dans, eğlence ve vecd halleriyle temsil eden Dionysos önemlidir Nietzsche için. Tragedyanın kökenine dair soruşturmalarda şöyle önermeler var: nihai mutluluk için en iyisi hiç doğmamış olmak ve bundan sonra da olabildiğince çabuk/erken ölmek geliyor. Bu hakikate rağmen insan nasıl yaşayacak? Dionysos’un zevk ayinleri işte bunun için var. Fakat bu akılcı bir yol değil. Klasik Yunan geleneğinde aklı temsil eden yol Apollon’u takip eder. O güneş tanrısıdır ve ışığıyla aydınlatır tragedyadan kaynaklanan karamsarlığı. Antik Yunan’da bu ikisi dengeleyicidir; Apollon ve Dionysos. Müzik ve tragedya Dionysos’tan beslenir; resim, heykel ve mimari eserler Apollon’dan.

Dionysos için biçim anlam/mana önemli; Apollon için biçim/görünen suretler önemli.

En başta bir şeyin kendisi ve sureti arasındaki ayrımdan söz etmiştik. Dionysos bir şeyin kendisine, Apollon ise suretine vurgu yapar.

Bir filolog olarak Nietzsche, anlam ve kavramlara dönüşen düşüncenin köklerini de tragedya araştırmalarında bulur; anlam ilkin müzik/melodi ile göstermeye başlar kendini. Anlam daha sonra akıl ile biçimini bulur ve kavrama dönüşür. Düşünce tarihi böyle söyler.

(Nietzsche’ye göre) Sokrates öncesi dönemde tragedya, insanlara hayatı anlama ve anlamlandırma imkânı sunuyordu. Sokrates sanatı, hayatın bayağı bir taklidi olarak küçümsedi ve böylece itibarını kaybetmeye başlayan tragedya nihayet tiyatro dediğimiz temsillere indirgendi.

 

Nietzsche’nin müziğe ve özellikle de Wagner’e olan ilgisi, tragedyaya yüklediği anlamla ilgilidir. Wagner’in müziğiyle klasik müzik-drama yeniden bir araya gelecek ve bu sayede Antik Yunan kültürü, Alman topluma ideal biçimini verecektir. Bu “ideal” daha sonraları Nasyonal Sosyalistlerce de benimsendi.

Wagner’in sonraki eserlerinde görülen dini ve mistik temalar Nietzsche’yi hayal kırıklığına uğrattı.

 

Tarih üzerine yazılarında, geçmişi yücelten anlatıların bugünü örseleyebileceğini söyler. Çünkü onlar geçmiş, gitmiş, bitmiştir. Fakat modern zamanlar, tarih anlatılarıyla doludur. Çünkü modernlerin kendilerine ait kültürü yoktur. Bu yüzden sürekli olarak geçmişe atıf yaparak ilerlemeye çalışır. Sahici bir kültürün ortaya çıkabilmesi için, buna engel olan eğitimden kurtulmak gerekmektedir.

Kültür ve devlet birbirine düşmandır.

 

Kültür ve tarihten sonra Nietzsche’nin eleştirilerinden metafizik de nasibin alır. Öncelikle, metafizik boyut gündelik hayata/pratik hayata hiçbir katkı/fayda sunmaz.

Nietzsche Alman düşünce geleneğinin zirve isimlerinden Kant’ın idealizmiyle çatışır. Şeylerin gelip geçiciliğinden münezzeh değişmeyen bir gerçeklikleri, bir hakikatleri olduğuna dair fikirler klasik dönemden itibaren düşünce tarihinin konusu olmuştur. Platon’da idea olarak işaret edilen hakikat, Kant’da kendinde şey (numen) görünen/kavranabilen şeyler ise fenomen olarak adlandırılır. Kant, insan aklının numenleri kavrayamayacağını söyler ve aklı fenomenlere çevirir/yönlendirir. Nietzsche Kant’ın metafizik ve ahlaka dair düşüncelerini tümden reddeder. Aklın hakikati kavrayamayacağını savunan Kant, insanlara ahlakî ilkeler/kategoriler önermekten geri durmamıştır. Nietzsche’ye göre ahlakî ilkeler “dışarıdan” değil “içeriden” kaynaklanabilir. Ahlaklı davranış kişinin kendi iradesinin tezahürü olması gerekir; insan, kendisine dikte edilen davranışı tatbik ederek ahlaklı olamaz.

 

Akademisyenlerin “sistem” kurma çabalarını eleştirir. Herhangi bir konuyu açıklamak için ciltler dolusu yazmak işi karmaşıklaştırmaktan başka bir şey değil. Söylenecek sözü kısa cümlelerle ve basit şekilde anlatmak gerekir ki berrak zihnin alameti de budur.

 

1879’da sağlık sorunları ağır bastı ve Basel’deki görevinden ayrıldı. Birkaç yıl çeşitli şehirleri gezdi. 1881’de tekrar İsviçre’ye döndü. Lou Salome’ye âşık oldu, umduğu karşılığı göremedi. 1883’te Zerdüşt’ü yazmaya başladı.

 

İyinin ve Kötünün Ötesinde: düşünürlerin ahlaka dair yazılarının özeti olarak şunları söyler; çeşitli ahlaklar vardır. Dolayısıyla her insanı mutlu edecek bir ahlaktan söz edemeyiz. Nietzsche bu düşünceleri şu sözüyle ifade eder; ahlaki fenomen yoktur, fenomenlere dair ahlaki yorum vardır. Ahlaklı diye nitelenen kişi, yaptıklarıyla diğer kişilere fayda sağlayan kişidir. Erdemli davranışı o kişiye hiçbir fayda sağlamaz. Fayda görenler de esasen elde ettikleri menfaatten dolayı o kişiyi överler. Bu durumda ahlakî inanç, grup psikolojisiyle açıklanabilir; ahlak, kişilerdeki sürü içgüdüsüdür. Neden böyledir, tek başına kendini zayıf kabul eden birey, sürüye katılarak oradan güç devşirmeye çalışır. Sürü ayrıca kişiye tavır ve davranışlarını meşru sayma imkânı sunar.

Ahlaka dair bu çözümlemelerin ardından Nietzsche tanrının ölümünü haber verir. Bunu insanlar yaptı fakat haberleri yok hâlâ. Tanrının yerini modern zamanların “büyük” insanları alır; diktatörler, şarkıcılar, aktörler vs… Dinin yerinde de bilim vardır. Modern zamanlarda bilimsel düşünce ve bilim adamları bilimin hizmetindedir. Belli önermeler geçmiş zamanların dogmalarının yerini almıştır. Nietzsche’ye göre bilgi, bilime değil insanlara hizmet etmelidir.

Bilimsel açıklamalar tasvirden öteye geçmez. Ve tasvirler ne kadar süslü olsalar da bir şeyi açıklamış olmazlar.

 

Darwin’in evrim teorileri ve doğal seçilim üzerine düşüncelerini eleştirir. Koşullara uygun olanın hayatta kalmasını makul gören bu teori varoluşu değil varolmayı açıklayabilir. İlerlemeye işaret eden bu teoride ilerleyenler vasatlardır ve bu esasen bir ilerleme değil sürü hâkimiyetidir. İlerlemesi gereken şey insanların niceliği/sayısal durumu değil niteliği olmalıdır. Darwinci ilerleme güç/iktidar mücadelesinden başka bir şey değildir. Modern dönemin devleti, Darwinci güç mücadelesini kazanmış olan sürünün zaferidir. Dolayısıyla devletin gücü arttıkça insan ve insanlığın güç kaybetmesi kaçınılmazdır.

 

“…muhafazakârlar sonradan gelen yalancılardır.”

 

“Hırsız ve cemaati hırsızlardan korumayı vadeden iktidar insanı, en temelde aynı harçtan yoğrulmuştur; fakat ikincisi amaçlarına ilkinden farklı bir yoldan ulaşır.”

 

Machiavelli: Siyaset hakikati söyleme değil, inanılma meselesidir.

 

“Hakikat kendi başına güç değildir, ya iktidarı kendi yanına çekmeli ya da iktidara taraf olmalıdır.”

 

Zerdüşt’de modern zamanların insanını etraflıca eleştirir. Modern insanda nihilizm, ikiyüzlülük vs. görür.

Zerdüşt’de üstinsandan söz eder. Evrimci bir saçmalık değildir bu. Nietzsche kişinin kendini gerçekleştirmesini amaçlar üstinsan ifadesiyle.  

 

İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eseri din, bilim, inanç gibi insanların putlaştırdığı kavramları eleştiren fikir ve tespitlerle doludur.

“Hayatı tehdit eden hakikat, hakikat değil hatadır.”

 

Belli bir ahlakı kabul edip ona uyanlar ile belli bir otoriteye itaat edenler arasında, köle ile efendi arasındaki ilişkinin benzerini görür Nietzsche. Hegel bu ikisinin zamanla birbirinden uzaklaşacağını öne  sürmüştü. Nietzsche ise kölenin efendisine bağımlı olduğunu tespit eder: Köle zihniyeti asırlara vakıf mazisiyle köleye tamamen sirayet etmiştir. Bu nedenle köle, efendiye karşı mücadele düşüncesinden ruhunu asla kurtaramayacaktır.

 

Antik yunan kültüründe “iyi” nitelemesi soylu, asil kişilere yöneltilen bir sıfattır. “Kötü” de aşağılık, soysuzların sıfatıdır. Değerler sistemini de soylular belirler. Soylular, aristokratlar böylece soylular etiğini/ahlakını oluştururlar. Kitle genellikle soylu etiğini kabullenir ve böylece de köle etiği oluşur. Nadir olarak da pek az insan kendi değerlerini inşa etme iradesi gösterir. Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eserinde bu süreçlerden söz eder.

 

Ahlakın Soykütüğü adlı eserinde değer yargılarının oluşum süreçlerini inceler. Acıma duygusuna odaklanır. Acıma duygusunun insanlığın gelişimine ve insanın ruhsal esenliğine zarar verdiğini belirtir. Buna karşın acıma, modern toplumun ahlak düşüncesinin temelinde yer alır. Acıma duygusu etrafında gelişen ahlak sistemi köle ahlakıdır. Köle ahlakının katalizörü de kilisedir.

Kilise, kendi ahlaki değerlerini kabullendirmek için kötülüğü yeniden biçimlendirir. Soylu ahlakına ait değerlerin tümünü lanetler. Örneğin, soylulara has cüretkârlığı küstahlık yine soylulara has gururu ben sevgisi olarak niteleyip kötüler. Acı çeken, güçsüz, zayıf ve hastaları yücelten kilise, insanlardaki acıma duygusunu kaşıyarak bu gibi kimselere ödül olarak cenneti vadeder.

 

Soylu etiği, istencinin ve eyleminin dünyada gerçekleşmesinden doğar. Temel kavramı iyidir. Antik dönemdeki Atinalı hükümdarlar kendilerini çoğu kez biz soylular, iyiler, güzeller, mutlular diye tanımlamıştı. Bu bağlamda “kötü,” hayatı olumlayan niteliklerin yokluğu anlamına gelir (s. 127).

 

Köle etiği kendi gibi olmayanı reddeder, kendisine benzemeyeni dışlar, kötü olarak niteler. 

Nietzsche’ye göre köle etiğinin kökleri, istençlerini ortaya koyup, eylemlerini dışa vuramadıkları için hayali bir intikam arzu ve avuntusundan keyif alan ve elde edemedikleri şeylere kara çalanların garezinde yattığını savunur.

Köle etiğinde en yüce avuntu öte dünyadır.

Hâlbuki soylu biri hınç duyduğunda bunu tepkisiyle ifade eder ve hıncın kendisini zehirlemesine fırsat vermez.

 

Köle ahlakı edinen kişi, kendisine hiç benzemeyeni düşman beller.

Soylu ahlakı edinen kişinin düşmanı da kendisine benzer; düşmanına saygı duyar çünkü, onun sayesinde eylemini ortaya koyma fırsatı bulur.

 

Köle etiğinde derin bir kendini aldatma görürüz. Garezli kişi ne hakikatli, ne candan, ne dürüst, ne de kendine karşı açıksözlüdür. Ruhu şaşı bakar; zihni gizli yolları ve arka kapıları sever… / s. 129

 

Özgürce işlemesine izin verilmeyen içgüdüler içe döner. Eyleme izin vermeyip engel olan, edinilen ahlaktır.

 

Nietzsche 1888’de Putların Alacakaranlığı ve Deccal isimli eserlerini tamamlamıştır. Her iki eserde de eleştiri konusu Hıristiyanlıktır. Aynı yılın sonlarında akıl sağlığı artık iyi değildir. 3 Ocak 1889’da faytoncu tarafından kırbaçlanan bir atı görür ve atın boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Orada bayılıp düşer. Hayatının bundan sonraki döneminde akıl sağlığını yitirmiş kabul edilir. Bazı kişiler bu konuda tereddüt eder; Nietzsche’nin hasta rolü oynadığına inanırlar.

1889 yılından itibaren Weimar’da kız kardeşinin yanında kalır. 1900’de zatürre sebebiyle vefat eder.

 

Vefatından sonra ardından bıraktığı yazmalar ve notlar kız kardeşinin süzgecinden geçerek yayınlandı ve bu sebeple Nietzsche uzun yıllar Nazileri fikirlerine mihmandar kabul edildi. Halbuki Nietzsche asla ırkçı olmadı; eserlerinde Almanları ve politikacıları aşağıladığı pek çok pasaj mevcuttur. Nietzsche öngörülü biriydi; eserlerinde yanlış anlaşılacağından endişe ettiğine değinmişti. Fikirlerini anlamayan kişilerin otoritesine başvuracaklarını öngörmüştü.

 

20. asırda düşünce tarihinde yer edinmiş kişilerin pek çoğunda Nietzsche’nin etkileri açıkça görülür.

Duygu, düşünce ve hakikatin bastırılmasından söz ettiği yazılarından Freud istifade etti. Freud’un nevroz tanımı buradan türedi.

Normal olanın tespiti için anormal olanın incelenmesi düşüncesi de Nietzsche’den türemiştir.

 

Anlamın tespitine dair, mutlak bir anlam değil de pratik karşılığının belirleyici olduğu değişken anlam tanımı ilk olarak Nietzsche’de ve daha sonra Wittgenstein’da karşımıza çıkar. Özetlersek; anlam, düşünce ile eylem arasındaki ilişkide sürekli olarak yeniden inşa edilir. Mantık kategorileri ile anlam belirlenemez.

 

Nietzsche’nin “soykütük” çıkarmaya yönelik kavram analizleri Foucault’nun da çalışma sistemi/pratiğidir.

Foucault’nun soykütük çalışmaları ona şunu söyletir; “bilgi,” hakim iktidar çevreleri tarafından belirlenir. Söylemin biçimi de iktidarla ilişkilidir; bütün söylem biçimleri esas olarak güç istencinin dışavurumudur.

İktidar çevrelerinin çeşitliliği, bilgi ve hakikat çeşitliliği olarak gözlenebilir.

Postmodern dönemde çok sayıda bilgi, çok sayıda hakikat vardır.

Her bilgi asıl olduğu iddiasındadır; her hakikat de aynı iddiaya sahiptir. Çok sayıda oldukları için hiçbirinin gerçekle, hakikatle ilgisi kalmamıştır. Karşımıza çıkan bilgiler, hakikatler gerçekliğe gönderme yapmaktan bile acizdir artık. Bu düşünceler Baudrillard tarafından savunulur ve o da fikirlerine Nietzsche sayesinde zemin/çatı temin eder.

 

 

Türkçeleştiren: Erkan Ünal

2. basım, 2014, NTV Yayınları





10 Şubat 2022 Perşembe

Düşünce tarihi

Sürekli olarak belli bir konuyu/olayı/şeyi düşünen ve sonra düşündüklerini sorgulamaya ve daha derin şekilde düşünmeye devam eden kişi "hata" "yanlış" yaptığını/düşündüğünü bilmese düşünmeye/sorgulamaya devam edebilir mi?

8 Şubat 2022 Salı

Müzik (ya da gürültü): My Guitar lies bleeding in my Arms

Bon Jovi: My Guitar lies bleeding in my Arms


Link: https://www.youtube.com/watch?v=FHVA6eKqz4c

1 Şubat 2022 Salı

Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu - Özet / Notlar

Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu - Notlar

Yordam Kitap, 2011


 

Marksizmin Klasiklerini Okumak...

Taner Timur

Marx ve Engels'in eserleri başlangıçta egemen sınıflar tarafından görmezden gelindi.

Hatta bu sessizlik Kapital gibi bir başyapıtın yayınlanmasından sonra da devam etti.

1871 Paris Komünü ile birlikte burjuvazi "yok sayma" politikasını terk edip saldırıya geçti

"Emek değer" kuramına karşı "faydacı" (marjinalist) kuramın geliştirilmesi bu döneme rastlar.

Marksizmin bütüncül yapısı, modern üniversitelerdeki "uzmanlaşma" maskesi altında felsefe, ekonomi ve sosyoloji gibi dallara ayrılarak etkisizleştirilmeye çalışıldı.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marksizm okumaları iki ana kampa ayrıldı: Marx'ın gençlik eserlerine odaklanan "Hümanistler" (Sartre, Garaudy) ve buna karşı çıkan "Yapısalcılar" (Althusser).

 

Marksizmin Üç Temel Alanı

Felsefi Alan (Diyalektik Materyalizm): Maddeyi çelişkiler içinde dönüşen bir oluşum olarak ele alır.

Toplumsal Alan (Tarihi Maddecilik): Toplumsal evrimi "üretim biçimleri" temelinde açıklayan genel bir teoridir.

Ekonomik Alan (Kapitalist Analiz): Kapital eserinde somutlaşan, sistemin iç çelişkilerinin analizidir.

 

Friedrich Engels, İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu

Neil Faulkner

1844 Londra'sındaki terzi kızların çalışma koşulları ile günümüz Çin'indeki köylü işçilerin (nongmin gong) kaderi birbirine eşittir.

 

Engels, Manchester'ın plansız bir kaos gibi görünen yapısının aslında bilinçli bir "sınıf coğrafyası" olduğunu keşfetmiştir. Burjuvazi, kentin ana caddelerinden geçerken sefaleti görmeyecek şekilde izole edilmiştir.

 

İşçi, bu azami tekdüzelik içinde beden ve zihin güçlerinin çürümesine mahkum edilmiştir; onun misyonu, sekiz yaşından itibaren her gün, sabahtan akşama kadar posasının çıkmasıdır.

 

Küçük burjuvazinin aksine, modern proletarya ancak üretim araçlarını kolektif denetim altına alarak özgürleşebilir.

 

Engels'in Manchester'da gözlemlediği şeyler, şimdi dünyanın dört bir yanındaki sanayi şehirlerinde yeniden ortaya çıkıyor.

 

Karl Marx - Friedrich Engels, Alman İdeolojisi

Haluk Yurtsever

Marx ve Engels, bu metni kendi felsefi geçmişleriyle (Hegel ve ardıllarıyla) hesaplaşmak için yazdılar.

Marx ve Engels hayattayken basılmadığı için bitmiş bir eser değil, bir tartışma ve hazırlık notudur.

 

Metin, Almanya'nın siyasi olarak parçalanmış, ekonomik olarak geri kaldığı bir dönemde yazılmıştır.

O dönem Alman aydınları dünyayı "düşünceler" üzerinden değiştirebileceklerine inanıyordu. Marx ve Engels ise bu "idealist" bakış açısını tersine çevirerek Tarihsel Materyalizm'in temellerini attılar.

Bruno Bauer, Max Stirner ve Ludwig Feuerbach gibi isimlerle sert tartışmalara girerek, kurtuluşun felsefede değil, maddi yaşamın ve üretim ilişkilerinin değiştirilmesinde olduğunu savundular.

 

Ünlü 11. Tez'de belirtildiği üzere: "Filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar; oysa önemli olan onu değiştirmektir."

 

İdeoloji, gerçeğin "tersyüz edilmiş" bir algısı (yanlış bilinç) olarak ele alınır. Egemen sınıf, kendi çıkarlarını toplumun ortak çıkarıymış gibi sunarak zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder.

 

Komünizmin ancak dünya çapında, gelişmiş üretici güçler temelinde gerçekleşebileceği savunulur. Yerel bir komünizmin kıtlık nedeniyle yaşayamayacağı vurgulanır.

 

Karl Marx, Felsefenin Sefaleti

David McNally

Proudhon, ünlü "Mülkiyet hırsızlıktır" ifadesiyle genç Marx'ı etkilemişti.

Sadece bankacıları veya mülk sahiplerini suçlamak yetmez; bizzat emeğin yabancılaşmış biçimi (ücretli emek) değişmelidir.

 

Marx, bu eserde ilk kez İngiliz iktisatçı David Ricardo'nun "emek değer teorisini" eleştirel bir süzgeçten geçirir.

 

Proudhon değerin ücrete eşit olması gerektiğini savunurken, Marx sömürünün tam da bu "eşitlik" görüntüsü altında gerçekleştiğini (artı-değerin tohumları) fark etmiştir.

 

Proudhon, sorunu büyük bankaların tekelinde görüyor ve çözümü bir "Halk Bankası" kurarak herkese ucuz kredi sağlamakta buluyordu.

Bu yaklaşım, kapitalist üretim tarzının özüne dokunmaz; sadece küçük üreticilerin (zanaatkarların) piyasa içindeki ömrünü uzatmaya çalışır. Marx'a göre çözüm, piyasayı "iyileştirmek" değil, üreticilerin üretimi planlı ve ortaklaşa kontrol etmesidir.

 

Marx'a göre toplumsal ilişkiler tıpkı kumaş veya keten gibi insanlar tarafından üretilir ve bu yüzden değiştirilebilirler. Kapitalizm tarihin sonu değil, sadece bir aşamasıdır.

 

İşçiler sadece ekonomik haklar için değil, mücadele içinde birleşerek toplumu dönüştürecek siyasi bir güç (kendisi için sınıf) haline gelirler.

 

Marx, sınıfsız topluma geçildiğinde, sınıfsal çatışmaların resmi ifadesi olan "siyasi iktidarın" (devletin) da gereksizleşeceğini ilk kez bu metinde güçlü bir şekilde dile getirir.

 

Karl Marx - Friedrich Engels, Komünist Manifesto

Ellen Meiksins Wood

1848 devrimleri yaşandığında, Avrupa'nın çoğunda (İngiltere hariç) kapitalizm henüz tam gelişmemişti. Devrimleri yapanlar "modern proletarya"dan ziyade zanaatçılar, köylüler ve küçük dükkan sahipleriydi.

 

Burjuvazi, eski feodal dünyayı yıkan, "katı olan her şeyi buharlaştıran" dinamik bir güçtür. Ancak Marx, bu gücün eninde sonunda kendi yarattığı "cehennem kuvvetlerine" (ekonomik krizler ve işçi sınıfı) söz geçiremeyeceğini savunur.

 

Manifesto, kapitalizmin sürekli devrimci doğasını dünyada ilk kavrayan metindir.

Diğer üretim tarzları statükoyu korumaya çalışırken, kapitalizm ayakta kalmak için üretimi sürekli altüst etmek, yeni pazarlar bulmak ve teknolojiyi ilerletmek zorundadır.

İnsan ilişkilerinin "nakit ödeme"ye indirgenmesi, doğanın ve emeğin birer ticari mal haline gelmesi, Marx tarafından henüz bu süreç tam tamamlanmadan öngörülmüştür.

 

Kapitalizm devasa bir üretim gücü yaratmıştır (herkese refah sağlayabilecek bir potansiyel), ancak sistemin doğası (kar maksimizasyonu) bu refahın halka yayılmasını engeller.

 

Marx için sosyalizm, kapitalizmin en ileri aşamasından (bolluktan) doğmalıdır.

Az gelişmiş bir ülkede (Rusya) hızlı birikim sağlamaya çalışmak, Stalinizm gibi baskıcı rejimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

 

Bugün "küreselleşme" dediğimiz olgu, Manifesto'nun "burjuvazi tüm ulusları kendi üretim tarzını benimsemeye zorlar" cümlesinin tam karşılığıdır.

 

Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i

Cem Eroğul

Marx, olayları incelenirken tek bir düzlemde kalmaz.

Temel (Altyapı): İnsanların yaşam koşulları, mülkiyet biçimleri (Sermaye vs. Toprak).

Sınıf Mücadelesi: Bu mülkiyet biçimleri arasındaki çatışmanın yarattığı siyasal gerilim.

Üstyapı (İdeoloji ve Siyaset): Partilerin sloganları, anayasalar, devlet kurumları ve "şanlı geçmiş" taklitleri.

Marx 1848-1851 dönemini üç ana evreye ayırır. Bu evreler, devrimci gücün kademeli olarak nasıl "budandığını" gösterir.

I. Dönem (Şubat - Haziran 1848) Cumhuriyetin İlanı

II. Dönem (Haziran 1848 - Haziran 1849) Anayasanın Yapımı

III. Dönem (Haziran 1849 - Aralık 1851) Parlamenter Düzenin Çöküşü

 

İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.

İnsanlar aktördür ancak sahne (ekonomik ve tarihsel koşullar) onlara miras kalmıştır. Marx, Louis Bonaparte gibi "gülünç bir kişiliğin" nasıl kahraman rolüne soyunabildiğini, onun dehasıyla değil, sınıf mücadelelerinin yarattığı çıkmaz sokaklarla açıklar.

 

Burjuvazi, halkın desteğini almak için Genel Oy’u kabul eder.

Ancak halk (özellikle köylüler), bu hakkı burjuvazinin istemediği biri (Bonaparte) için kullanınca, burjuvazi kendi yaptığı anayasayı ve genel oyu imha etmeye başlar.

Sonuçta, yürütme (Bonaparte) ve yasama (Meclis) arasındaki kavgada, ordunun desteğini alan yürütme galip gelir.

 

Devlet, toplumun kendi işlerini kendi yapma yetisini elinden alarak var olur. Bu nedenle Marx'a göre devletin ortadan kalkması, bu işlerin yeniden "ilgililerin ortak çabasına" (özyönetime) dönmesiyle mümkündür.

 

Köylüler

Yaşam biçimleri ve iktisadi koşulları onları diğer sınıflardan ayırdığı için bir sınıftırlar.

Aralarında ulusal bir bağ veya siyasal örgütlenme olmadığı için bir sınıf oluşturamazlar.

 

Köylüler kendilerini temsil edemezler; temsil edilmek zorundadırlar. Onlara yukarıdan "yağmur ve güneş ışığı" (lütuf) gönderecek sınırsız bir otorite ararlar. Louis Bonaparte, amcası Napolyon'un ismini kullanarak bu otorite boşluğunu doldurmuştur.

 

Sıkıştığınız her an askere başvurursanız, sonunda askere iktidar tadını vermiş olursunuz.

 

Haziran 1848'de işçilere karşı burjuvaziyle birleşen esnaf, aslında kendi celladını güçlendirmiştir.

İşçiler ezilince, burjuvazi esnafın borç senedi vadelerini uzatmayı reddederek onları "sermayenin mutlak kölesi" haline getirmiştir.

 

Yazılar imzasızken, basın "isimsiz kamuoyunun organı" ve devlet içindeki üçüncü bir güçtü.

Yazılara imza zorunluluğu gelince, basın kişisel reklamların ve bireysel görüşlerin derlemesi düzeyine düşürülmüştür. Bu, düşüncenin nesnelliğinin yitirilmesidir.

Marx, Louis Bonaparte için "Tam da hiçbir şey olmadığından, kendisi dışında her anlama gelebiliyordu" der. Köylü için "İmparator", küçük burjuvazi için "borçların silinmesi", ordu için "şan ve savaş" anlamına geliyordu.

 

Karl Marx, Grundrisse

E. Ahmet Tonak

1857 krizinin kapitalizmi yıkacak o beklenen "tufan" olduğunu düşünen Marx, olaylar sıcaklığını korurken teorisini netleştirmek için "geceleri deliler gibi" çalışmıştır.

Grundrisse, yayınlanmak için değil, Marx'ın kendi zihnini berraklaştırması için yazılmıştır.

 

Marx, Grundrisse'de kavramların hangi sırayla ele alınması gerektiğini titizlikle belirler.

Para

Değer

Emek

Sermaye

 

Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr

Prabhat Patnaik

"Ücret, Fiyat ve Kar" adeta bir "mini-Kapital" niteliğindedir.

Ücret artışı sonrası işçilerin tükettiği malların (ücret malları) fiyatı artsa bile, bu o sektörde kâr oranını yükseltir. Lüks tüketim sektöründe ise kâr oranı düşer.

Sermaye, kârın düştüğü lüks sektörden kârın arttığı ücret malları sektörüne akar.

Üretim arttıkça fiyatlar tekrar düşer. Sonuçta; reel ücretler eskisinden yüksek, genel kâr oranı ise eskisinden düşük bir seviyede dengelenir.

 

Parasal ücretler arttığında fiyatların da aynı oranda artmamasının sebebi, paranın metalar dünyası karşısındaki değerinin (emek-değer teorisine göre) sabit bir çıpa görevi görmesidir.

 

Eğer kapitalistler her ücret artışını doğrudan fiyatlara yansıtabilseydi, para bir servet biçimi olma vasfını yitirirdi. Bu yüzden ücret artışı fiyatları değil, doğrudan artık-değeri (kârı) vurur.

 

Emek Değerleri: Üretim alanında yaratılan, toplumsal gerekli emek-zaman.

Üretim Fiyatları: Kâr oranlarının sektörler arasında eşitlendiği "doğal" denge fiyatları.

Piyasa Fiyatları: Arz-talep dalgalanmalarıyla oluşan anlık fiyatlar.

 

Karl Marx, Kapital

Sungur Savran

Birinci cilt Marx hayattayken yayınlansa da, ikinci ve üçüncü ciltler Engels'in devasa emeğiyle, Marx'ın "okunması imkansız" el yazılarından derlenmiştir.

Marx, teorisinin radikal yeniliği nedeniyle işçilerin de anlayabileceği bir sunuş tarzı bulmak için defalarca bölümleri yeniden yazmıştır.

Burjuva iktisatçıları kapitalizmi "ebedi" ve "doğa yasası" gibi görürken, Marx onu tarihin belirli bir aşamasında ortaya çıkan ve sonu gelecek olan geçici bir üretim tarzı olarak ele alır.

Marx için bilim, hakikati eğip bükmek değil, sistemin işleyiş yasalarını (kârın kaynağının işçinin karşılıksız emeği olduğunu) tam da olduğu gibi göstererek işçi sınıfını bilinçlendirmektir.

 

Meta, kendi içinde "kullanım değeri" ve "değer" çelişkisini taşır.

"Piyasalar şunu emrediyor" dediğimizde, aslında kendi yarattığımız ürünlerin üzerimizde kurduğu hakimiyeti (fetişizmi) dile getiririz.

 

Kapitalizm, komünizmin maddi temellerini (küresel üretim ağları, teknoloji) kendi içinde hazırlamaktadır.

Komünizme geçiş, kapitalizmin yarattığı yabancılaşmayı aşmak ama insanlığın ulaştığı üretim kapasitesini muhafaza ederek yeni bir toplumsal biçime varmaktır.

 

Mevcut Kapital ciltleri ağırlıklı olarak ekonomiye odaklanmış görünse de, Marx’ın asıl planı devleti ve uluslararası sistemi de içeren altı ciltlik bir devasa projeydi.

Kapital, sadece bugünü değil, geleceği de anlatır. Kapitalizmin kendi içindeki çelişkilerin (toplumsallaşan üretim ile özel mülkiyet arasındaki çatışma) nasıl yeni bir toplumun ("özgürce birleşmiş üreticiler") zeminini hazırladığını gösterir.

 

Marx’a göre, "Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı, bilime gerek kalmazdı." 1. Ciltte görülen "Değer", 3. Ciltte piyasa rekabetiyle "Fiyat"a dönüşür. Bu bir çelişki değil, özün geçirdiği bir başkalaşımdır (metamorfoz).

 

Kapital'de Komünizm Tasarımları

Nail Satlıgan

Marx ve Engels için komünizm kapitalist üretim tarzının didik didik edilmesiyle ortaya çıkan, sistemin içindeki "olumsuzlama" potansiyelidir.

 

Marx, metayı tahlil ederken onun tarihsel kabuğunu (değer biçimi) soyar ve altındaki maddi içeriği (kullanım değeri) serbest bırakır. Bu yöntem, gelecekteki toplumun işleyişini anlamamızı sağlar.

 

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kalkınca, emek toplumsal karakterini doğrudan kazanır. Para ortadan kalkar; yerini, bireyin toplam emeğe katkısını ve tüketim payını gösteren (ama dolaşıma girmeyen) "emek vesikaları" alır.

 

İlk evrede (sosyalizm) emeğin süresine göre bir bölüşüm varken; üst evrede "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar" ilkesi geçerli olur.

 

Büyük sanayinin yarattığı teknolojik zemin, "çok yönlü gelişmiş bireylerin" yetişmesini sağlar.

 

Zenginliğin ölçüsü artık biriktirilen sermaye değil, bireylerin sanatsal, bilimsel ve entelektüel gelişimi için kalan serbest zamandır.

 

Karl Marx, Fransa'da İç Savaş

August H. Nimtz

Marx, 1848’de devletin ele geçirilmesini yeterli görüyordu. Ancak Komün ona şunu öğretti: İşçi sınıfı, mevcut bürokratik-askeri devlet mekanizmasını olduğu gibi devralıp kendi amaçları için kullanamaz; onu parçalamalıdır.

Düzenli ordunun yerine silahlı halkın (Ulusal Muhafızlar) geçmesi, bu "kırma" eyleminin en somut örneğidir.

 

Napoléon’un baskıcı rejimi, devlet gücünü öylesine merkezileştirmiş ve "mükemmel" hale getirmiştir ki, devrim için hedef artık çok daha belirgin hale gelmiştir.

 

Marx için Komün, sadece bir ayaklanma değil, emeğin ekonomik kurtuluşunu sağlayacak siyasal biçimin keşfidir.

 

Karl Marx, Gotha Programının Eleştirisi

Michael A. Lebowitz

Gotha Programı, aslında birbirine zıt iki işçi hareketi geleneğinin "zoraki" birlikteliğidir.

 

Marx, bir sosyalist toplumda bile üretimden bazı kesintiler yapılmasının zorunlu olduğunu savunur:

Üretim Araçlarının Yenilenmesi: Eskiyen makinelerin yerine yenisi.

Genişleme Fonu: Üretimi büyütmek için gereken pay.

Yedek Fon: Doğal afetler veya kazalar için sigorta.

Ortak İhtiyaçlar: Okullar, hastaneler, altyapı.

Çalışamayanlar İçin Fon: Yaşlılar, hastalar, çocuklar.

 

Bir kuramı anlamak için onun "belirlenmiş tarihsel sınırlarını" bilmek gerekir.

Bismarck Despotizmi: Marx, programın talep ettiği "demokratik hakların" (basın özgürlüğü, sendika hakkı vb.) ancak bir burjuva cumhuriyetinde anlamlı olacağını, Bismarck’ın "askeri despotizm"i altında bu taleplerin havada kaldığını savunur.

 

Ferdinand Lassalle'ın yanılgısı: Ücretlerin her zaman "en az geçim düzeyi"nde (fizyolojik sınırda) kalacağını savunuyordu.

Bu Malthusçu bir nüfus teorisidir ve yanlıştır. Marx için ücretli emek sistemi, işçinin ne kadar maaş aldığından bağımsız olarak bir kölelik sistemidir.

Köleliğe, "köleler az beslendiği için" karşı çıkmak, köleliğin özündeki sömürüyü gözden kaçırmaktır. Marx, meselenin karın tokluğu değil, üretim ilişkisi olduğunu vurgular.

 

Marx, sosyalizmin ilk aşamasında geçerli olan "katkıda bulunduğu kadar geri alma" ilkesini (eşit mülkiyet/eş değerlerin mübadelesi) bir "burjuva hakkı" ve "kusur" olarak tanımlar.

Çünkü bireylerin yetenekleri (emek güçleri) eşit değildir. Biri daha güçlüdür, diğeri daha zayıftır; birinin çocuğu vardır, diğerinin yoktur.

Aynı miktar emek karşılığında aynı payı alsalar bile, biri aslında diğerinden daha fazla zenginleşmiş olur. Bu yüzden "hak", eşit olmak yerine aslında eşitsiz olmalıdır.

 

Fabrikalar "toplumun" olsa bile, işçi hala kendi emek gücünün sahibi olarak hareket ediyorsa, topluma karşı "ne kadar verirsem o kadar alırım" (quid pro quo) pazarlığına girer.

Bu durum, bireyi topluma yabancılaştırır; emeği hala bir "araç" olarak görmesine neden olur.

İşçi, emeğini bir meta gibi gördüğü sürece, toplumsal üretimin bütününe ve üretim araçlarının korunmasına (israf edilmemesine) kayıtsız kalır.

 

Bölüşümün "katkıya göre" değil, "ihtiyaca göre" yapılması, bireyi "sadece bir işçi" kategorisinden kurtarıp onu bir "insan" olarak görmektir.

 

Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm

Aijaz Ahmad

Engels burada sadece sosyalizmi anlatmaz; doğa bilimlerinden felsefeye, askeri stratejiden antropolojiye kadar "ansiklopedik" bir sistem kurar.

Kapital’i okumak ve anlamak için bile Anti-Dühring bir rehber (Kautsky’nin ifadesiyle bir "süzgeç") görevi görmüştür. Bu, karmaşık bir teorinin kitlelere ulaşırken geçirdiği yapısal dönüşümü göstermesi açısından çok değerlidir.

 

Engels, gençlik yıllarındaki (Komünist Manifesto dönemi) sert reddiyesinin aksine, olgunluk döneminde Ütopik Sosyalistlere (Fourier, Owen, Saint-Simon) karşı daha "hoşgörülü" ve tarihselci bir tutum takındı

Onları "yanlış" oldukları için değil, sınıfsal praksisin henüz mümkün olmadığı bir çağda "akıl ve ahlak" üzerinden çözüm aradıkları için takdir eder.

Engels’e göre ütopyacılar, toplumun "iç yasalarını" (değer yasası gibi) henüz göremiyorlardı, ancak ahlaki öfkeleriyle geleceğin tohumlarını atmışlardı.

 

İşsizlik tesadüfi bir hata değil, ücretleri baskılamak için sistemin yapısal bir ihtiyacıdır.

 

Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

Heather A. Brown

Barbarlıktan uygarlığa geçiş, komünal (ortaklaşa) mekânın yerini, mülkiyetin korunduğu ve statünün sergilendiği ayrışmış mekânlara bırakmasıdır. Klanda "herkesin olan" ev, yerini "erkeğin ve mirasçısının" olan özel mülke bırakır.

 

Üretim fazlası "hiç emek harcamadan geçinen bir sınıfın" (din adamları, bürokrasi) doğmasına ve dolayısıyla kentsel sınıflaşmaya yol açar.

 

Kadının üretimden çekilip "özel alana" (ev içi emeğe) hapsedilmesi, onun toplumsal değerini yitirmesine neden olmuştur.

Engels mülkiyete o kadar odaklanır ki, "üreme" (reproduction) alanındaki tahakküm ilişkilerini bazen mülkiyetin basit bir sonucu gibi görür. Oysa modern sosyalist-feminist literatür (Eisenstein, Hartmann), ataerkilliğin kapitalizmle etkileşime giren "özerk" bir sistem olduğunu savunur.

 

Engels, mülkiyetin gelişimini daha düz çizgisel (tek doğrultulu) bir ilerleme olarak sunarken; Marx, komünal toplumların içindeki çelişkilerin (baskı unsurlarının) mülkiyet henüz tam oturmadan bile gelişmeye başladığını fark etmiştir.

 

Engels için devlet, sınıflar arası çatışmanın "arabulucusu" gibi görünse de aslında egemen sınıfın baskı aracıdır.

 

Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu

Taner Timur

Hegel / "Var olan her şey rasyoneldir" diyerek Prusya devletini ve mevcut düzeni kutsallaştıran, tarihi "Mutlak Ruh"un (Geist) varış noktasına ulaştığı durağan bir yapı olarak gören kısımdır.

 

Genç Hegelciler ve ardından Marx/Engels, diyalektik yöntemi alıp mistik kabuğundan (idealizmden) soyarak "ayakları üzerine" oturtmuşlardır.

 

Feuerbach’ın önemi, Marx ve Engels için Hegel’in idealist hapishanesinden çıkışı sağlayan kapı olmasıdır.

Feuerbach, insanın Tanrı’yı kendi öz niteliklerini (akıl, sevgi, irade) gökyüzüne yansıtarak yarattığını savunur. Yani "İnsan Tanrı’yı değil, Tanrı insanı yaratmıştır" (antropolojik materyalizm).

 

Engels’e göre Feuerbach, materyalizmin kapısına kadar gelmiş ama içeri girmemiştir. İnsanı toplumsal ilişkileri ve tarihi içinde değil, soyut bir "insan cinsi" (Gattungswesen) olarak ele almış ve dini yıkmak yerine "aşk dini" adıyla yeni bir din kurmaya çalışmıştır. Bu noktada Marx, ünlü Feuerbach Üzerine Tezler’i ile (özellikle 11. tez: "Filozoflar dünyayı sadece yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir") bu soyutluğu aşar.

 

Engels, dinin özerk bir düşünce olmadığını, maddi koşulların (sınıf mücadelelerinin) bir yansıması olduğunu savunur. Örneğin Kalvincilik, yükselen burjuvazinin ihtiyaçlarına (disiplin, birikim, demokrasi) uygun düşen dini bir kılıftır.

 

Vladimir İlyiç Lenin, Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi

Erkin Özalp

Lenin, bu çalışmasında Marx’ın Kapital’de Batı Avrupa (özellikle İngiltere) örneği üzerinden çizdiği teorik çerçeveyi, "geç kapitalistleşen" bir ülkenin somut verilerine uygular.

Lenin, kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan "iç pazarın" nasıl oluştuğunu inceler. Bu, sadece bir iktisat sorusu değil, aynı zamanda nüfusun yer değiştirmesi, kentleşme ve kırsal alanın çözülmesidir.

Lenin, Narodniklerin (Halkçıların) "Rusya özgündür, kapitalizm burada kök salmaz" iddialarını, yüzlerce istatistiksel veri ve raporla çürütür.

Narodnikler, Rusya'nın köylü komünleri (obşçina) sayesinde kapitalist aşamayı atlayıp doğrudan sosyalizme geçebileceğini savunuyorlardı. Kapitalizmi "ithal" ve "suni" bir yıkım olarak görüyorlardı.

Lenin, Rusya'nın çoktan kapitalistleşme yoluna girdiğini, köylülüğün homojen bir kitle olmadığını, "zengin köylü" (kır burjuvazisi) ve "yoksul köylü" (kır proletaryası) olarak ayrıştığını kanıtlar.

 

Plehanov, Önce burjuva devrimi olmalı, işçi sınıfı burjuvaziyi desteklemeli, sosyalizm sonraki aşamadır" diyerek daha evrimci/kademeli bir yol çizer.

Lenin, burjuvazinin devrimci yeteneğini çoktan kaybettiğini, burjuva devrimine dahi işçi sınıfının önderlik etmesi gerektiğini ve köylülüğün yoksul kesimleriyle ittifak kurulması gerektiğini savunur.

 

Sınai gelişme, "dünyaya kapalı, yalıtık toplumsal biçimleri" (geleneksel köy yaşamı, ataerkil yapılar) ortadan kaldırır.

Göç ve kentleşme, emekçilerin kültürel düzeyini ve kadınların toplumsal hayata katılımını artırır. Bu, mekanın (kentin) insanı dönüştürme gücünün Marksist bir okumasıdır.

 

Vladimir İlyiç Lenin, Ne Yapmalı?

Metin Çulhaoğlu

Bilinç, işçi ile işveren arasındaki dar ekonomik alanın (fabrika duvarlarının) içinden değil; tüm sınıfların devletle ve birbirleriyle olan ilişkilerinden, yani toplumsal formasyonun bütününden gelir.

 

Diyakronik (Zamana Yayılan): Güncel somut durum ile nihai hedef arasındaki bağ.

Senkronik (Anlık Yapısal): Devletin, hukukun, dinin ve ekonomisinin aynı andaki kesişimi. Lenin, işçinin sadece kendi maaşıyla değil, örneğin "öğrencilerin askere alınmasıyla" veya "etnik baskılarla" da ilgilenmesini bu yüzden şart koşar.

 

Marx'ta Sınıf: Maddi gerçeklik (Varlık), bilinci doğrudan belirler.

Lenin'de İdeoloji: İşçi sınıfı kendiliğinden hareketle ancak "sendikal bilince" ulaşabilir; sosyalist ideoloji ise teorik bir üretimdir.

 

Vladimir İlyiç Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı

Vijay Prashad

Tartışmanın kalbinde "ulus" kavramına yüklenen anlam yatar:

Luxemburg, ulus kavramını, burjuvazinin sınıfsal çelişkileri gizlemek için kullandığı bir "ideolojik sis perdesi" olarak görür. Ona göre hak sahibi olan ulus değil, işçi sınıfıdır. Ayrılma hakkı, proletaryayı bölen bir burjuva tuzağıdır.

Lenin, Luxemburg'un ekonomik analizine katılır (milliyetçilik burjuvaziye yarar) ama siyasal olanı ıskaladığını söyler. Lenin için UKTH, demokratik bir haktır ve emperyalizm çağında "ezen ulus milliyetçiliği" ile "ezilen ulus milliyetçiliği" arasında diyalektik bir ayrım yapılmalıdır.

 

"Ayrılma özgürlüğü olmadan özgür birleşme bir yalandır." Lenin, küçük devletçiklerin hayranı değildir; aksine büyük ve merkezi devletlerin ekonomik avantajlarını savunur. Ancak bu birliğin "baskı" ile değil, "ayrılma hakkının tanınmasıyla oluşan güven" üzerine kurulmasını ister.

 

1918 ve 1924 Sovyet Anayasaları, kağıt üzerinde "özgür ulusların özgür birliği" ilkesini getirmiştir.

Lenin, Stalin’in "özerkleştirme" (merkeze tam bağlılık) planına karşı çıkmış, Ukrayna ve Gürcistan gibi cumhuriyetlerin Rusya ile eşit haklara sahip bir federasyonda birleşmesini savunmuştur.

 

Vladimir İlyiç Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması

Korkut Boratav

Lenin finans kapitali banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesi olarak tanımlar.

Lenin'in 1916'da fark ettiği hükümet-finans ilişkisi bugün "Wall Street ile Washington" arasındaki kesintisiz geçişe dönüşmüştür. Bu, siyasal iktidarın mekânsal ve kurumsal olarak sermaye tarafından "işgal edilmesi" sürecidir.

 

Dünya sistemi iki ana kutba ayrılır: Net sermaye ihraç edenler (Metropol) ve net sermaye ithal edenler (Çevre).

Çevre ülkeler önce borçlandırılır (faiz sömürüsü), sonra bu borçla metropolden mal almaya zorlanır.

1980 sonrasında görülen neoliberalizm, Lenin'in tasvir ettiği "çatışmacı ve vahşi" emperyalizmdir.

 

Yeni kapitalizmin en büyük trajedisi üretimden kopuş.

Girişimci ruhun yerini, sadece para sermayesinden gelir elde eden, hiçbir şey inşa etmeyen "parazit" bir tabaka almıştır.

 

Lenin’in en ilginç iddialarından biri, tekelci aşamaya gelen kapitalizmin artık "teknolojik ilerlemeyi bilinçli olarak yavaşlatabileceği"dir.

Rekabet öldüğünde, daha iyi olanı yapma dürtüsü biter.

Kaynaklar yeni bir bina inşa etmeye veya yeni bir fikir geliştirmeye değil, "finansal manipülasyona" gider.

 

Metropoldeki işçilere, çevre ülkelerden elde edilen "süper karlar"dan küçük paylar verilerek bir nevi "rüşvet" ödenir. Bu durum, sömürünün sadece sınıflar arası değil, artık uluslararası bir hiyerarşiye dönüştüğünü gösterir.

 

Lenin Türkiye gibi ülkeleri "yarı-sömürge" veya "yarı-bağımsız" olarak sınıflandırır.

Bu ülkeler biçimsel olarak bağımsızdır ancak finansal ve diplomatik bir "bağımlılık ağına" batmışlardır.

 

Vladimir İlyiç Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi

Haluk Gerger

Lenin, kendi eski formülü olan "İşçi ve Köylülerin Devrimci Demokratik Diktatörlüğü"ne saplanıp kalanları, hayatın canlılığını görmemekle eleştiriyor.

Burada Lenin, dogmatik bir Marksizm yerine, fenomenolojik bir yaklaşımla "anda olanı" okuyor. Formülün (teori), Sovyetler (pratik/yaşam) aracılığıyla ete kemiğe büründüğünü, dolayısıyla eski formülde direnmenin gericilik olduğunu savunuyor.

 

Bir yanda meşruiyetini yitirmiş ama resmi mühre sahip Geçici Hükümet, diğer yanda halkın doğrudan iradesini temsil eden Sovyetler.

 

Lenin, Nisan Tezleri ile bu "iki başlılığın" sürdürülemez olduğunu ve iktidarın bir aşamadan diğerine (burjuvaziden proletaryaya) devredilmesi gerektiğini söyler. Bu, sadece bir hükümet değişimi değil, devletin tüm aygıtlarının (asker, polis, bürokrasi) sovyet tipi bir yapılanmaya dönüşmesi talebidir.

 

1905 yenilgisinden ders çıkaran Lenin, barışçıl grevlerin bir noktada yetersiz kalacağını ve askeri/silahlı bir örgütlenmenin (yığınların silahlandırılması) zorunluluğunu kavrar.

 

Eski Bolşevikler "koşulların olgunlaşmasını" (kronolojik zaman) beklerken, Lenin kitlelerin isyan çığlığında o "an"ı (kairos) yakalıyor.

 

Vladimir İlyiç Lenin, Devlet ve Devrim

Sungur Savran

Lenin için teori, sığınılan bir "fildişi kule" değil, kitlelerin elinde patlamaya hazır bir zihinsel mühimmattır.

 

Lenin’in burjuva devlet mekanizmasına (polis, bürokrasi, dikey hiyerarşi) yönelik eleştirisiyle rezonans halindedir. Lenin, iktidarı "binaların ve büroların" içinden çıkarıp sokağa ve konseylere (sovyetlere) dağıtmayı amaçlar.

 

Lenin’in 1914’te yaptığı "devasa sıçrama" ve emperyalizm analizi, zamanın doğrusal akışına (kronos) yapılan iradi bir müdahaledir.

 

Vladimir İlyiç Lenin, •sol' Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı

Yeşim Dinçer

Devletin sönümlenmesi" ve "insanların yönetiminin yerini şeylerin yönetiminin alması" fikri…

Lenin, devrimi "seçkin bürolardan" çıkarıp "fabrika örgütlerine" ve "sovyetlere" (konseylere) yaymayı amaçlar. Bu, mekânın hiyerarşik kullanımından yatay ve katılımcı bir kullanıma geçişin siyasal tasarımıdır.

 

Lenin'in Tavrı / 'Sol' Eleştirisi

Sendikalar / "Gerici" de olsa kitlelerin olduğu her yerde çalışılmalı.

Parlamento / Tarihsel olarak miadı dolsa da, ajitasyon için kullanılmalı.

Uzlaşma / Zorunlu geri çekilmeler (Brest-Litovsk gibi) ihanet değildir.

İttifaklar / Köylülükle (küçük üreticiyle) yaşamak ve onları eğitmek zorunludur.

…