24 Şubat 2022 Perşembe

Laurence Gane - Nietzsche

Laurence Gane - Nietzsche

 


Düşünce tarihinde 19. asra damga vuran üç isim; Marx, Freud, Nietzsche

Marx, kapitalist iktisadi sistemi çözümlemesi nedeniyle önemli,

Freud, insan bilincini psikolojiye ve daha da kötüsü bastırılmış duygulara, cinsel dürtülere indirgediği için önemli,

 

Nietzsche, modern hayata dair tespitleri ve eleştirileri nedeniyle önemli. Eleştirileri çok keskin ve kuvvetli. Nietzsche, tatmin edilemeyen güç arzusu nedeniyle insanın, insanlığın ürettiği bütün değerleri değersizleştirebileceğini öngörür, anlattıklarının anlaşılmayacağını da öngörmüştü. Nietzsche’nin popüler olma nedeni bu; yanlış anlaşılması. Yanlış anlaşıldığı için, yönelttiği eleştiriler moderniteyi rahatsız etmiyor,

 

Nietzsche 1844’te doğdu.

Papaz olan babası, Nietzsche 5 yaşındayken vefat etti.

Anne, büyükanne ve iki halasıyla aynı evde yaşıyordu.

Okul yılları boyunca dindar mizacı göze çarptı.

1864’te Bonn Üniversitesine girdi. Klasik filoloji tahsili gördü.

1865’te Leipzig Üniversitesine geçti. Burada Schopenhauer okumaya başladı.

 

Bir şeyin kendisi ve görünümü/sureti arasında ayrım olduğu düşüncesi üzerinde durdu. Shopenhauer görünen şeylerin altında yatan asıl gerçekliğe istenç diyor. Herhangi bir insanı gördüğümüz kadarıyla niteleriz fakat onun asıl gerçekliğine dair sadece kendisi bilgi sahibidir. Görünen ve görünen aslında ne olduğu ayrımı için basit bir misaldi bu. Shopenhauer, maddi bir formu olmayan istencin kâinattaki tüm varlıkların temeli olduğunu iddia eder. İstemek, tatmin olmayan bir süreç olduğu için insana yarar değil zarar getirir. İstenç/irade, bir kez istediğini elde etti mi artık onunla tatmin olamayacak ve daha fazlasını isteyecek. Bu hep böyle devam edeceği için, istenç/irade insanda sonu gelmeyen bir tatminsizlik olarak tezahür edecek. Çünkü insan, sınırlı bir varlık, süre dolar ve ölür. Fakat istemelerin sonu yok. Sınırlı olan insanın sınırsız bir melekeden fayda umması mantıklı değil. Shopenhauer’in kötümser/karamsar felsefesi bu temel üzerinde yükselir.

Nietzsche, Shopenhauer’in düşüncelerinden etkilendi. Shopenhauer gibi hayatı reddetmek dışında onun fikirlerini benimsedi, hayatı olumlamanın bir yolunu bulmaya çalıştı.

1867’de askerlik yaparken attan düşüp göğsünü incitti. Kalıcı ciğer rahatsızlığı başladı.

Eyleme sevk etmeyen her söz/yazı nafile…

1868’de Basel Üniversitesinden davet aldı; klasik filoloji profesörü olarak ders vermeye başladı. 10 yıl boyunca göreve devam etti. Bu süre zarfında sağlığı kötüleşti, akademiden nefret etti.

1872’de Tragedyanın Doğuşu adlı eseri yayınlandı. Tragedyanın kökenini rasyonel akılla değil, estetik deneyimle açıklamaya çalıştı. Bu tutumu akademik çevrelerce eleştirildi. Çünkü akademik çevrelerin putudur rasyonalizm.

İçki, dans, eğlence ve vecd halleriyle temsil eden Dionysos önemlidir Nietzsche için. Tragedyanın kökenine dair soruşturmalarda şöyle önermeler var: nihai mutluluk için en iyisi hiç doğmamış olmak ve bundan sonra da olabildiğince çabuk/erken ölmek geliyor. Bu hakikate rağmen insan nasıl yaşayacak? Dionysos’un zevk ayinleri işte bunun için var. Fakat bu akılcı bir yol değil. Klasik Yunan geleneğinde aklı temsil eden yol Apollon’u takip eder. O güneş tanrısıdır ve ışığıyla aydınlatır tragedyadan kaynaklanan karamsarlığı. Antik Yunan’da bu ikisi dengeleyicidir; Apollon ve Dionysos. Müzik ve tragedya Dionysos’tan beslenir; resim, heykel ve mimari eserler Apollon’dan.

Dionysos için biçim anlam/mana önemli; Apollon için biçim/görünen suretler önemli.

En başta bir şeyin kendisi ve sureti arasındaki ayrımdan söz etmiştik. Dionysos bir şeyin kendisine, Apollon ise suretine vurgu yapar.

Bir filolog olarak Nietzsche, anlam ve kavramlara dönüşen düşüncenin köklerini de tragedya araştırmalarında bulur; anlam ilkin müzik/melodi ile göstermeye başlar kendini. Anlam daha sonra akıl ile biçimini bulur ve kavrama dönüşür. Düşünce tarihi böyle söyler.

(Nietzsche’ye göre) Sokrates öncesi dönemde tragedya, insanlara hayatı anlama ve anlamlandırma imkânı sunuyordu. Sokrates sanatı, hayatın bayağı bir taklidi olarak küçümsedi ve böylece itibarını kaybetmeye başlayan tragedya nihayet tiyatro dediğimiz temsillere indirgendi.

 

Nietzsche’nin müziğe ve özellikle de Wagner’e olan ilgisi, tragedyaya yüklediği anlamla ilgilidir. Wagner’in müziğiyle klasik müzik-drama yeniden bir araya gelecek ve bu sayede Antik Yunan kültürü, Alman topluma ideal biçimini verecektir. Bu “ideal” daha sonraları Nasyonal Sosyalistlerce de benimsendi.

Wagner’in sonraki eserlerinde görülen dini ve mistik temalar Nietzsche’yi hayal kırıklığına uğrattı.

 

Tarih üzerine yazılarında, geçmişi yücelten anlatıların bugünü örseleyebileceğini söyler. Çünkü onlar geçmiş, gitmiş, bitmiştir. Fakat modern zamanlar, tarih anlatılarıyla doludur. Çünkü modernlerin kendilerine ait kültürü yoktur. Bu yüzden sürekli olarak geçmişe atıf yaparak ilerlemeye çalışır. Sahici bir kültürün ortaya çıkabilmesi için, buna engel olan eğitimden kurtulmak gerekmektedir.

Kültür ve devlet birbirine düşmandır.

 

Kültür ve tarihten sonra Nietzsche’nin eleştirilerinden metafizik de nasibin alır. Öncelikle, metafizik boyut gündelik hayata/pratik hayata hiçbir katkı/fayda sunmaz.

Nietzsche Alman düşünce geleneğinin zirve isimlerinden Kant’ın idealizmiyle çatışır. Şeylerin gelip geçiciliğinden münezzeh değişmeyen bir gerçeklikleri, bir hakikatleri olduğuna dair fikirler klasik dönemden itibaren düşünce tarihinin konusu olmuştur. Platon’da idea olarak işaret edilen hakikat, Kant’da kendinde şey (numen) görünen/kavranabilen şeyler ise fenomen olarak adlandırılır. Kant, insan aklının numenleri kavrayamayacağını söyler ve aklı fenomenlere çevirir/yönlendirir. Nietzsche Kant’ın metafizik ve ahlaka dair düşüncelerini tümden reddeder. Aklın hakikati kavrayamayacağını savunan Kant, insanlara ahlakî ilkeler/kategoriler önermekten geri durmamıştır. Nietzsche’ye göre ahlakî ilkeler “dışarıdan” değil “içeriden” kaynaklanabilir. Ahlaklı davranış kişinin kendi iradesinin tezahürü olması gerekir; insan, kendisine dikte edilen davranışı tatbik ederek ahlaklı olamaz.

 

Akademisyenlerin “sistem” kurma çabalarını eleştirir. Herhangi bir konuyu açıklamak için ciltler dolusu yazmak işi karmaşıklaştırmaktan başka bir şey değil. Söylenecek sözü kısa cümlelerle ve basit şekilde anlatmak gerekir ki berrak zihnin alameti de budur.

 

1879’da sağlık sorunları ağır bastı ve Basel’deki görevinden ayrıldı. Birkaç yıl çeşitli şehirleri gezdi. 1881’de tekrar İsviçre’ye döndü. Lou Salome’ye âşık oldu, umduğu karşılığı göremedi. 1883’te Zerdüşt’ü yazmaya başladı.

 

İyinin ve Kötünün Ötesinde: düşünürlerin ahlaka dair yazılarının özeti olarak şunları söyler; çeşitli ahlaklar vardır. Dolayısıyla her insanı mutlu edecek bir ahlaktan söz edemeyiz. Nietzsche bu düşünceleri şu sözüyle ifade eder; ahlaki fenomen yoktur, fenomenlere dair ahlaki yorum vardır. Ahlaklı diye nitelenen kişi, yaptıklarıyla diğer kişilere fayda sağlayan kişidir. Erdemli davranışı o kişiye hiçbir fayda sağlamaz. Fayda görenler de esasen elde ettikleri menfaatten dolayı o kişiyi överler. Bu durumda ahlakî inanç, grup psikolojisiyle açıklanabilir; ahlak, kişilerdeki sürü içgüdüsüdür. Neden böyledir, tek başına kendini zayıf kabul eden birey, sürüye katılarak oradan güç devşirmeye çalışır. Sürü ayrıca kişiye tavır ve davranışlarını meşru sayma imkânı sunar.

Ahlaka dair bu çözümlemelerin ardından Nietzsche tanrının ölümünü haber verir. Bunu insanlar yaptı fakat haberleri yok hâlâ. Tanrının yerini modern zamanların “büyük” insanları alır; diktatörler, şarkıcılar, aktörler vs… Dinin yerinde de bilim vardır. Modern zamanlarda bilimsel düşünce ve bilim adamları bilimin hizmetindedir. Belli önermeler geçmiş zamanların dogmalarının yerini almıştır. Nietzsche’ye göre bilgi, bilime değil insanlara hizmet etmelidir.

Bilimsel açıklamalar tasvirden öteye geçmez. Ve tasvirler ne kadar süslü olsalar da bir şeyi açıklamış olmazlar.

 

Darwin’in evrim teorileri ve doğal seçilim üzerine düşüncelerini eleştirir. Koşullara uygun olanın hayatta kalmasını makul gören bu teori varoluşu değil varolmayı açıklayabilir. İlerlemeye işaret eden bu teoride ilerleyenler vasatlardır ve bu esasen bir ilerleme değil sürü hâkimiyetidir. İlerlemesi gereken şey insanların niceliği/sayısal durumu değil niteliği olmalıdır. Darwinci ilerleme güç/iktidar mücadelesinden başka bir şey değildir. Modern dönemin devleti, Darwinci güç mücadelesini kazanmış olan sürünün zaferidir. Dolayısıyla devletin gücü arttıkça insan ve insanlığın güç kaybetmesi kaçınılmazdır.

 

“…muhafazakârlar sonradan gelen yalancılardır.”

 

“Hırsız ve cemaati hırsızlardan korumayı vadeden iktidar insanı, en temelde aynı harçtan yoğrulmuştur; fakat ikincisi amaçlarına ilkinden farklı bir yoldan ulaşır.”

 

Machiavelli: Siyaset hakikati söyleme değil, inanılma meselesidir.

 

“Hakikat kendi başına güç değildir, ya iktidarı kendi yanına çekmeli ya da iktidara taraf olmalıdır.”

 

Zerdüşt’de modern zamanların insanını etraflıca eleştirir. Modern insanda nihilizm, ikiyüzlülük vs. görür.

Zerdüşt’de üstinsandan söz eder. Evrimci bir saçmalık değildir bu. Nietzsche kişinin kendini gerçekleştirmesini amaçlar üstinsan ifadesiyle.  

 

İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eseri din, bilim, inanç gibi insanların putlaştırdığı kavramları eleştiren fikir ve tespitlerle doludur.

“Hayatı tehdit eden hakikat, hakikat değil hatadır.”

 

Belli bir ahlakı kabul edip ona uyanlar ile belli bir otoriteye itaat edenler arasında, köle ile efendi arasındaki ilişkinin benzerini görür Nietzsche. Hegel bu ikisinin zamanla birbirinden uzaklaşacağını öne  sürmüştü. Nietzsche ise kölenin efendisine bağımlı olduğunu tespit eder: Köle zihniyeti asırlara vakıf mazisiyle köleye tamamen sirayet etmiştir. Bu nedenle köle, efendiye karşı mücadele düşüncesinden ruhunu asla kurtaramayacaktır.

 

Antik yunan kültüründe “iyi” nitelemesi soylu, asil kişilere yöneltilen bir sıfattır. “Kötü” de aşağılık, soysuzların sıfatıdır. Değerler sistemini de soylular belirler. Soylular, aristokratlar böylece soylular etiğini/ahlakını oluştururlar. Kitle genellikle soylu etiğini kabullenir ve böylece de köle etiği oluşur. Nadir olarak da pek az insan kendi değerlerini inşa etme iradesi gösterir. Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eserinde bu süreçlerden söz eder.

 

Ahlakın Soykütüğü adlı eserinde değer yargılarının oluşum süreçlerini inceler. Acıma duygusuna odaklanır. Acıma duygusunun insanlığın gelişimine ve insanın ruhsal esenliğine zarar verdiğini belirtir. Buna karşın acıma, modern toplumun ahlak düşüncesinin temelinde yer alır. Acıma duygusu etrafında gelişen ahlak sistemi köle ahlakıdır. Köle ahlakının katalizörü de kilisedir.

Kilise, kendi ahlaki değerlerini kabullendirmek için kötülüğü yeniden biçimlendirir. Soylu ahlakına ait değerlerin tümünü lanetler. Örneğin, soylulara has cüretkârlığı küstahlık yine soylulara has gururu ben sevgisi olarak niteleyip kötüler. Acı çeken, güçsüz, zayıf ve hastaları yücelten kilise, insanlardaki acıma duygusunu kaşıyarak bu gibi kimselere ödül olarak cenneti vadeder.

 

Soylu etiği, istencinin ve eyleminin dünyada gerçekleşmesinden doğar. Temel kavramı iyidir. Antik dönemdeki Atinalı hükümdarlar kendilerini çoğu kez biz soylular, iyiler, güzeller, mutlular diye tanımlamıştı. Bu bağlamda “kötü,” hayatı olumlayan niteliklerin yokluğu anlamına gelir (s. 127).

 

Köle etiği kendi gibi olmayanı reddeder, kendisine benzemeyeni dışlar, kötü olarak niteler. 

Nietzsche’ye göre köle etiğinin kökleri, istençlerini ortaya koyup, eylemlerini dışa vuramadıkları için hayali bir intikam arzu ve avuntusundan keyif alan ve elde edemedikleri şeylere kara çalanların garezinde yattığını savunur.

Köle etiğinde en yüce avuntu öte dünyadır.

Hâlbuki soylu biri hınç duyduğunda bunu tepkisiyle ifade eder ve hıncın kendisini zehirlemesine fırsat vermez.

 

Köle ahlakı edinen kişi, kendisine hiç benzemeyeni düşman beller.

Soylu ahlakı edinen kişinin düşmanı da kendisine benzer; düşmanına saygı duyar çünkü, onun sayesinde eylemini ortaya koyma fırsatı bulur.

 

Köle etiğinde derin bir kendini aldatma görürüz. Garezli kişi ne hakikatli, ne candan, ne dürüst, ne de kendine karşı açıksözlüdür. Ruhu şaşı bakar; zihni gizli yolları ve arka kapıları sever… / s. 129

 

Özgürce işlemesine izin verilmeyen içgüdüler içe döner. Eyleme izin vermeyip engel olan, edinilen ahlaktır.

 

Nietzsche 1888’de Putların Alacakaranlığı ve Deccal isimli eserlerini tamamlamıştır. Her iki eserde de eleştiri konusu Hıristiyanlıktır. Aynı yılın sonlarında akıl sağlığı artık iyi değildir. 3 Ocak 1889’da faytoncu tarafından kırbaçlanan bir atı görür ve atın boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Orada bayılıp düşer. Hayatının bundan sonraki döneminde akıl sağlığını yitirmiş kabul edilir. Bazı kişiler bu konuda tereddüt eder; Nietzsche’nin hasta rolü oynadığına inanırlar.

1889 yılından itibaren Weimar’da kız kardeşinin yanında kalır. 1900’de zatürre sebebiyle vefat eder.

 

Vefatından sonra ardından bıraktığı yazmalar ve notlar kız kardeşinin süzgecinden geçerek yayınlandı ve bu sebeple Nietzsche uzun yıllar Nazileri fikirlerine mihmandar kabul edildi. Halbuki Nietzsche asla ırkçı olmadı; eserlerinde Almanları ve politikacıları aşağıladığı pek çok pasaj mevcuttur. Nietzsche öngörülü biriydi; eserlerinde yanlış anlaşılacağından endişe ettiğine değinmişti. Fikirlerini anlamayan kişilerin otoritesine başvuracaklarını öngörmüştü.

 

20. asırda düşünce tarihinde yer edinmiş kişilerin pek çoğunda Nietzsche’nin etkileri açıkça görülür.

Duygu, düşünce ve hakikatin bastırılmasından söz ettiği yazılarından Freud istifade etti. Freud’un nevroz tanımı buradan türedi.

Normal olanın tespiti için anormal olanın incelenmesi düşüncesi de Nietzsche’den türemiştir.

 

Anlamın tespitine dair, mutlak bir anlam değil de pratik karşılığının belirleyici olduğu değişken anlam tanımı ilk olarak Nietzsche’de ve daha sonra Wittgenstein’da karşımıza çıkar. Özetlersek; anlam, düşünce ile eylem arasındaki ilişkide sürekli olarak yeniden inşa edilir. Mantık kategorileri ile anlam belirlenemez.

 

Nietzsche’nin “soykütük” çıkarmaya yönelik kavram analizleri Foucault’nun da çalışma sistemi/pratiğidir.

Foucault’nun soykütük çalışmaları ona şunu söyletir; “bilgi,” hakim iktidar çevreleri tarafından belirlenir. Söylemin biçimi de iktidarla ilişkilidir; bütün söylem biçimleri esas olarak güç istencinin dışavurumudur.

İktidar çevrelerinin çeşitliliği, bilgi ve hakikat çeşitliliği olarak gözlenebilir.

Postmodern dönemde çok sayıda bilgi, çok sayıda hakikat vardır.

Her bilgi asıl olduğu iddiasındadır; her hakikat de aynı iddiaya sahiptir. Çok sayıda oldukları için hiçbirinin gerçekle, hakikatle ilgisi kalmamıştır. Karşımıza çıkan bilgiler, hakikatler gerçekliğe gönderme yapmaktan bile acizdir artık. Bu düşünceler Baudrillard tarafından savunulur ve o da fikirlerine Nietzsche sayesinde zemin/çatı temin eder.

 

 

Türkçeleştiren: Erkan Ünal

2. basım, 2014, NTV Yayınları





11 Şubat 2022 Cuma

Ahmet Dağ - Ölümcül Şiddet - Notlar

Ahmet Dağ - Ölümcül Şiddet - Notlar

Baudrillard'ın Düşüncesi

Külliyat Yayınları, 2011

 


Sunuş

Baudrillard / Nietzsche'nin açtığı yoldan giderek postmodern dünyanın, hiper-gerçekliğin ve Amerikan mitinin maskesini düşüren radikal bir "putkırıcı"

 

Giriş

Sanayileşme, kentleşme ve ileri teknolojinin etkisiyle insanlık toplumsal çözülme, anlamsızlaşma ve değerlerin buharlaşmasıyla karakterize edilen bir kriz yaşamaktadır.

 

Baudrillard kapitalizmin üretimden tüketim ve gösterge düzenine dönüştüğünü savunur.

 

Düşünürün belirgin bir yöntemi reddetmesi, aforizmik ve parçalı dili anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

 

Kitabın Bölümleri

1. Bölüm (Modernlik ve Postmodernlik): Modernite, modernleşme, Aydınlanma'nın inşa ettiği gündelik hayat, Modern Fransız felsefesi ve buna tepki olarak doğan postmodernizm tartışılmaktadır.

 

2. Bölüm (Düşünsel Kaynaklar ve Felsefesi): Platon’un İdealar kuramı, Bradley’in görünüş-gerçeklik ayrımı, Nietzsche etkisi, Marx’ın yabancılaşma kavramından farklar ve eserlerin simülasyon ekseninde tahlili yer almaktadır.

 

3. Bölüm (Kavramsal Çerçeve): Simülasyon, simülakr, sanal, hiper-gerçeklik, ayartma, simgesel değiş-tokuş, kendinden geçme ve radikal belirsizlik kavramlarının detaylı çözümlemesi sunulmaktadır.

 

Birinci Bölüm: Modernizm Postmodernizm İkilemi

Modernliğin Anlamı ve Tarihsel Süreci

Modern / Modernus: Terim ilk olarak M.S. 5. yüzyılda, Roma'nın kabul edilen Hristiyanlık dönemi ile pagan geçmişini birbirinden ayırmak amacıyla kullanılmıştır.

 

Modernite: Aydınlanma sonrasında ortaya çıkan, kapitalist pazar ekonomisine dayalı tarihsel dönemi ve medeniyet tarzını ifade eder.

 

Modernleşme: Geleneksel toplumların rasyonelleşme, kentleşme, sekülerleşme ve sanayileşme aracılığıyla moderniteye ulaşma sürecidir.

 

Modernizm: Geleneksel olanı yenip yeniye tabi kılan, 19. yüzyıl ile İkinci Dünya Savaşı arasında edebiyat, sanat ve toplumsal yapılarda egemen olan ideolojik/estetik tutumdur.

 

Aydınlanma ve Modern Kozmopolis

Aydınlanma (Bacon, Locke, Kant); kilise ve geleneksel otorite yerine aklı merkezî güç kılmıştır. Kant'ın "Sapere aude" (Aklını kullanma cesareti göster) ilkesi modern bireyin temel motosu olmuştur.

 

Aklın sekülerleşmesi ve doğaya hakim olma arzusu, aklı kapitalizmin ve bürokrasinin bir hizmetkârına (araçsal akıl) dönüştürmüştür.

 

Adorno ve Horkheimer, Aydınlanma'nın insanı özgürleştirmediğini, aksine teknolojik tahakküm üreterek baskıcı bir "ego" inşa ettiğini savunur. Weber ise rasyonelleşmenin insanı bir "demir kafes" içine hapsettiğini vurgular.

 

Baudelaire'in Flaneur'inden Baudrillard'ın Seyircisine

Tönnies ve Durkheim'a göre kentleşme ve sanayileşme; kendiliğinden ve organik bağları koparmış, yerine yapay, yalnızlaşmış ve akılcı ilişkileri egemen kılmıştır.

 

Baudelaire’in Flaneur’ü / Modern kentin (metropolün) kahramanı olan flaneur (aylak/gezgin), kalabalıklar içinde yalnız dolaşan, kente katılmadan onu seyreden ve hayatını adeta bir sanat eseri gibi kurgulayan gözlemcidir.

 

Baudrillard’ın Seyircisi / Teknolojinin, enformasyonun ve medyanın yaygınlaşmasıyla modern insan; gerçeklikle bağını tümüyle koparmış, simülatif görsel dünyanın ve tüketim metalarının pasif bir seyircisine / fraktal nesnesine dönüşmüştür.

 

Modem Felsefe ve Çağdaş Fransız Felsefesi

Hegel, modern çağı Rönesans ve Reform hareketleriyle başlatarak Orta Çağ ve Antik Yunan'dan ayırır. Descartes ve Galileo ile felsefe ve bilim; merkezine insan aklını ve zihni alan bir rasyonaliteye kaymıştır.

Rasyonelleşme süreci zamanla felsefeyi pratik yaşamdan koparmıştır.

 

Michel Foucault

Modern toplumu bir "hapishane toplumu" (carceral) ve gözetim çağı olarak görür. Panoptikon mimarisi üzerinden modernitenin bireyi disipline etmek ve denetlemek için kurumlar kurduğunu savunur.

 

Jürgen Habermas

Modernliği geleneğe ve normatif olana başkaldıran, insanı akıl dışılıktan kurtarmayı vaat eden bir proje olarak görür. Modernliği gözden çıkarılacak bir hata değil, "tamamlanmamış bir proje" olarak savunur.

 

Marshall Berman

Modernlik, "katı olan her şeyin buharlaştığı", sürekli değişim, tehdit ve dönüşüm vaat eden parçalı ve tedirgin edici bir ortamdır.

 

Jean Baudrillard

Modernliği sanayi sınıfının kontrolündeki bir üretim çağı (Marx ve Freud çağı) olarak görür; ancak günümüzde bu yapının yerini sibernetik, medya ve enformasyonun yönettiği simülasyon çağına bıraktığını belirtir.

 

Postmodernizmin Anlamı ve Ortaya Çıkışı

Terimi tarihsel/kültürel bağlamda ilk kullanan Arnold Toynbee'dir (1947). Sanatsal ve düşünsel bir hareket olarak 1960'lar ve 1968 olayları sonrasında ivme kazanmış, 1970 ve 80'lerde küresel bir kabul görmüştür.

 

Postmodernizm, zihinden bağımsız tek bir objektif gerçeğin varlığını reddeder. Gerçek, sürekli yeniden üretilen ve kurgulanan bir durumdur.

 

Jean-François Lyotard'a göre postmodern/post-endüstriyel çağda bilginin konumu değişmiştir. Bilgi artık kendinde bir amaç veya "kullanım değeri" olmaktan çıkmış; satılmak, takas edilmek ve bir güç/iktidar aracı olmak üzere üretilen bir meta (pazar değeri) haline gelmiştir. Büyük anlatılar (üst-anlatılar) inandırıcılığını kaybetmiştir.

 

İkinci Bölüm: Genel Hatlarıyla Baudrillard Felsefesi

Modernite Eleştiricisi Çağdaş Bir Düşünür Baudrillard

Bir okula, akıma veya militanlığa ait olmayı reddeden Baudrillard; kendisini "kuramsal terörist" ve "nihilist" olarak tanımlar.

 

Nietzsche'den Mülhem Olarak Baudrillard

Nietzsche’nin hınç (ressentiment) ve köle ahlakı eleştirisinden beslenerek "amor fati" (yazgı aşkı) ve baştan çıkarma ilkelerini öne sürer.

 

Nietzsche’deki "ebedi dönüş" kavramını, simülasyon çağındaki mikroskobik/fraktal düzeyde virütik bir tekrarlanma (mikro süreçlerin rezonansı) olarak yeniden yorumlar.

 

Kendini hakikatin ve gerçekliğin buharlaştığı, teknolojik kitle iletişim araçlarıyla "hipergerçekliğin" üretildiği bir dünyada Nietzscheci anlamda "radikal bir nihilist" olarak konumlar.

 

Marx'ın Yabancılaşmasından Çağdaş Yabancılaşmaya

Marx’ın kullanım/değişim değeri ve emek-meta analiziyle işe başlayan Baudrillard, Marksizmi aşarak göstergebilimsel ve simgesel değişim (Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm) alanına evrilir.

Yabancılaşmanın artık sadece üretim ve emek üzerinden değil, tüketim, imajlar, göstergeler ve sanal değerler üzerinden gerçekleştiğini savunur.

 

Yabancılaşma artık yalnızca maddi ürünleri değil; kültürü, insani ilişkileri ve beden algısını denetim altına almıştır.

 

Baudrillard'ın Eserleri ve Simülasyon Kavramı Çevresinde Tahlilleri

Birey; elindeki cep telefonu, başındaki kulaklık, önündeki bilgisayar ve televizyon ile yaşadığı "şimdi"den ve fiziksel mekândan koparak sanal bir dünya inşa eder.

Modern insan; gelişen iletişim araçlarıyla birlikte artık fiziksel/dışsal olarak da çevresine duyarsızlaşmış bir "zombi/insan" ya da "medya terminali" haline gelmiştir.

 

Kitle iletişim araçları insanı gerçeklikten koparıp "aşırı-gerçeklik" (hipergerçeklik) evrenine sürükler.

Bilişim ve iletişim teknolojilerinin getirdiği kaçınılmaz şeffaflık, gerçekliğe karşı işlenen "kusursuz cinayet"e sahne olur.

 

Baudrillard, analizlerinde tüketim, gösterge ve simge kavramlarına odaklanır.

 

Tüketim toplumunda nesnelerin kullanım değerinin yerini "gösterge/değer" almıştır. Tüketim, yalnızca bir ihtiyaç karşılama eylemi değil; toplumsal statü, prestij ve kurulan bir dil/kültür sistemidir.

 

Modern toplum ölümü bilimsel ve günlük yaşamdan silmeye çalışır; ölüleri şehir dışına sürer.

 

Batı, tarihsel bir sürecin sonuna gelmiş ve başarısız olmuştur.

 

Baudrillard, Foucault'nun politika, cinsellik ve iktidar söylemlerinin simülasyon çağı için gecikmiş ve tarih dışı olduğunu savunur. Foucault’nun iktidar çözümlemeleri eski çağa aittir; günümüzde iktidar simülasyon aracılığıyla hipergerçekleşmiş ve parçalanmıştır.

 

Haber ve kitle iletişim araçları anlamı nötralize eder, toplumsalı emip yok eder. Kitle; anlam yerine gösteri isteyen, tepkisiz, gönderenlerin simülasyonu olan bir "kara deliktir".

 

Kitleler, üzerlerinde oynanan oyunlara aşırı tüketim ve tepkisizlik göstererek "ters simülasyon" yapar. Böylece metafizikten patafiziğe (saçma/mizahi yasalar evrenine) geçilir.

 

Baştan çıkarma, görünüşler dünyasına aittir; anlam ve iktidar sistemlerini bozan, insanı kendi hakikatinden saptıran bir güçtür.

 

Genel Felsefesi

Erken Dönem

Nesneler Sistemi, Tüketim Toplumu ve Üretim Aynası.

Bu dönemde Marx’ın ekonomi-politik eleştirisini Saussure’ün göstergebilimiyle sentezleyerek "göstergenin ekonomi politiğini" kurar. Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade göstergeler ve simülasyon modelleri üzerinden yürüdüğünü savunur.

 

Geç Dönem

Marksist çizgiyi tamamen aşarak radikal postmodern söyleme kayar. Öznenin egemenliğinin bittiği, nesnenin/teknolojinin egemen olduğu, toplumsalın ve hakikatin çözüldüğü bir "simülasyon düzeni"ni tanımlar.

 

Baudrillard, Adorno’nun felsefi tutumuna benzer şekilde, okuyucuya veya topluma bir "rahatlama" sunmaz; aksine "göze batan bir kıymık" gibi davranır.

 

Baudrillard insanlık tarihini kavramsal dönüşümler üzerinden üç temel çağa ayırır:

Zanaat Çağı: Tanrı, Varlık, Din, Hakikat, Gelenek ve Doğal Yasalar egemendir. Gösterge ile gösterilen birdir.

Üretim Çağı: İdeoloji, Emek Gücü, Sanayi Devrimi, Sınıflar, Güç İlişkileri ve Devrim ön plandadır.

Simülasyon Çağı: Simülakr, Kod, Tasarım, Kitle Kültürü, İkircilik Mantığı ve Felaket egemendir. Gösterge yalnızca başka bir göstergeyle mübadele edilir; gerçeklik kaybolmuştur.

 

Gerçeklik teknik nedenlerle "işsiz kalmış" ve ölmüştür. Model, gerçeğin önüne geçmiştir.

Aşkın bir gerçeklik yok edilmiştir. İnsanın simülasyon düzeninde gerçeğe ulaşması imkânsızdır.

 

Üçüncü Bölüm: Simülasyon Kavramı ve Baudrillard'ın Felsefesi

Gerçeklik

Baudrillard’a göre gerçeklik, doğuştan var olan mutlak bir olgu değil; rasyonel düşünce, dil ve kodlanabilen göstergeler aracılığıyla toplumun kurguladığı ve boyun eğdiği bir ilkedir.

Aydınlanma ve modern çağın başında düşünce ile gerçeklik uyumluyken; günümüzde gerçeklik ilkesini yitirmiş, rasyonaliteden ve düşünceden kopmuştur. Gerçeklik yerini gösteriye, mizansene ve simülasyona bırakmıştır.

 

Simülasyon çağında model, gerçeğin önüne geçer. Gerçeklik, modeller aracılığıyla üretilip çoğaltılan bir kopyadan ibarettir.

 

Gerçeklikle veya onun simülasyonuyla mücadele etmenin yolu "daha fazla gerçeklik" aramak değil, onunla "üstün yanılsama" (daha yüksek bir illüzyon) ile yanıt vermektir.

 

Simülasyon

Baudrillard, 1970'lerde odağına aldığı ve 1980'lerde kuramlaştırdığı simülasyon kavramını geliştirdikten sonra, Marksist öğretinin günümüz düzenini anlamada yetersiz kaldığını ifade ederek Marksist terminolojiyi terk etmiştir.

 

Latince simulare ve simil kelimelerinden türeyen simulacrum, gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesini; bir kökenden veya gerçeklikten yoksun olan bir durumu gerçekmiş gibi gösterme durumunu ifade eder.

 

Simülasyon evreninde toplumsal olanın yerini içi boşaltılmış, nötralize edilmiş "kitle" almıştır.

 

Sanat geçmiş biçimlerin sonsuz kopyalanmasıyla canlılığını yitirmiş, müstehcenlik estetikleşmiştir.

 

Simülakrlar

Kavram ilk kez Platon’un Sofist kitabında beğenilmeyen bir kavram olarak "model" ve "kopya" ayrımı üzerinden kullanılmıştır. Simülakr; orjinali, gerçeği, ilk örneği olmayan, kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyasını (kopyanın kopyası) ifade eder.

 

Sanal

Baudrillard için sanal, simülasyon evresinin en son aşamasıdır.

Sanal, gerçeğin yerini almakla kalmaz; gerçeğe, siyasete, tarihe ve geçmiş/gelecek imgelemlerine son verir.

Sanalın denetimi imkânsızdır; bizi patafizik denilen sınırsız bir alana çeker.

 

Ayartma

Nesneleri ve kitleleri hakikatinden ve gerçeklik evreninden saptırarak gizemli/görünüş düzeyine taşıyan bir güç, bir meydan okuma ve "kötülük ilkesinin silahı"dır.

 

Medya, moda ve reklamlar aracılığıyla kitleler ayartılır; göstergeler gerçekten daha güçlü hale getirilir.

 

Simgesel Değiş Tokuş ve Yeniden Canlandırma

İlkel toplumlarda simgesel değiş tokuş; canlılar ile ölüler, insan ile doğa/hayvan arasında sürekli, doğal ve kendiliğinden devam eden bir yaşam tarzıdır.

Modern toplumda ise bu durum yitirilmiş, yerini mış gibi yapmaya (simüle etmeye) ve melankolik bir pazarlık sürecine bırakmıştır. Modern insanın yaptığı değiş tokuş, dünyanın dengesini bozan ruhsuz bir süreçtir.

 

Yeniden canlandırma, gösterge ile gerçeklik arasındaki eşdeğerlilik ilkesinden hareket eder ancak simülasyon tarafından simülakra dönüştürülür.

 

Kendinden Geçme ve Belirsizlik

Günümüz dünyasında diyalektik mantık değil, "kendinden geçme" (extase) mantığı hakimdir.

 

Postmodernitenin en belirgin özelliği belirsizlik ve rastlantısallık ilkesidir (Heisenberg ilkelerinin toplumsal alana yansıması). Her şeyin eşdeğerinin olmaması ve takas edilemezliği belirsizliği doğurur.

 

Sonuç

Baudrillard’ın felsefesi kurgusal, soyut ve zaman zaman genellemeci bulunarak eleştirilse de modernleşmenin ve tüketim toplumunun çıkmazlarını "durum tespiti" yaparak gözler önüne serer.

 

10 Şubat 2022 Perşembe

Düşünce tarihi

Sürekli olarak belli bir konuyu/olayı/şeyi düşünen ve sonra düşündüklerini sorgulamaya ve daha derin şekilde düşünmeye devam eden kişi "hata" "yanlış" yaptığını/düşündüğünü bilmese düşünmeye/sorgulamaya devam edebilir mi?

8 Şubat 2022 Salı

Müzik (ya da gürültü): My Guitar lies bleeding in my Arms

Bon Jovi: My Guitar lies bleeding in my Arms


Link: https://www.youtube.com/watch?v=FHVA6eKqz4c

1 Şubat 2022 Salı

Marx El Kitabı - Notlar

Marx El Kitabı - Notlar

Hayatı, Çalışmaları, Etkisi

Editör: Michael Quante, David P. Schweikard

Marx-Handbuch, Leben - Werk – Wirkung, J.B. Metzler Verlag, Stuttgart, 2016

 


Önsöz

Karl Marx'ın 200. doğum günü, bu el kitabının hazırlanması için motive edici bir sebep olmuş.

Batı ile fiilen var olan sosyalizm arasındaki çatışmanın bitmiş olması, Marx'ın eserine ideolojik amaçlardan uzak, daha tarafsız bir yaklaşımla bakmayı mümkün kılmaktadır.

 

Bu el kitabı, Marx'ın eserlerini tek bir birleşik yorum çizgisiyle sunma iddiasında değildir. Teorinin farklı bakış açılarını, çözülememiş farklılıkları, farklı araştırma geleneklerini ve farklı kuşaklardan akademisyenleri bir araya getirerek çok yönlü bir diyalog ortamı sunmayı amaçlamaktadır.

 

El kitabının iki temel öncülü bulunmaktadır:

Marx'ın çalışması öncelikle Alman idealist felsefesi bağlamında kavranabilecek felsefi bir program olarak ele alınmıştır.

 

Engels ile yakınlığına rağmen, felsefi açıdan önemli farklılıklar gösterdikleri için eser Marx ve Engels ortak çalışması olarak değil, doğrudan Karl Marx odaklı olarak kurgulanmıştır.

 

1. Karl Marx - Yaşam

 

Karl Marx, 5 Mayıs 1818'de Trier'de doğmuştur. Doğduğu yıl, Napolyon sonrası muhafazakâr Avrupa düzenini kurmayı amaçlayan Aachen Kongresi'nin gerçekleştiği ve G. W. F. Hegel'in Berlin Üniversitesi'nde felsefe kürsüsünü kabul ettiği yıla denk gelir.

 

1818 Aachen Kongresi ve 1819 Carlsbad Kararnameleri, monarşilerin devrimci, özgürlükçü ve demokratik hareketleri basını baskılayarak ve üniversiteleri denetleyerek bastırma amacını taşır. Bu baskıcı ortamda otoriteye muhalefet etmek tehlikelidir ve Marx bu koşulları ileride bizzat tecrübe edecektir.

 

Hegel'in Berlin'e atanması, düşüncelerinin Prusya devletinin ve dönemin entelektüel yaşamının merkezine yerleşmesini sağlamıştır.

 

Marx'ın babası Heinrich Marx, Aydınlanma ideallerine bağlı bir hukukçudur. Ancak Yahudilere uygulanan ayrımcılıklar nedeniyle, mesleğini sürdürebilmek adına 1820 civarında Protestanlığa geçmek zorunda kalmıştır.

1814'te evlenen çiftin dokuz çocuğu olmuştur. Anne Henriette, Hollanda kökenli zengin bir Yahudi ailesinden gelmektedir.

Anne Henriette’nin kız kardeşi Philips şirketinin kurucusu Lion Philips ile evlidir.

 

Trier'deki Friedrich-Wilhelm-Gymnasium'da hümanist eğitim alan Marx; Latince, Yunanca ve Fransız edebiyatında başarılı olmuştur.

1835'te Abitur (lise bitirme) sınavını tamamlamıştır.

 

Babasının isteğiyle hukuk okumak üzere Bonn Üniversitesi'ne girdi.

Meclis Üyesi Johann Ludwig von Westphalen'in kızı Jenny von Westphalen ile yakınlaşmış ve 1836 yazında gizlice nişanlanmıştır.

 

1836 sonbaharında Berlin'e geçen Marx, hukuk derslerinin yanında manik bir çalışma temposuyla felsefeye yönelmiştir. 1837'de Stralow'da tanıştığı "Doktora Kulübü" (Doktorclub) aracılığıyla Genç/Sol Hegelyenler (Bruno Bauer, Karl Friedrich Köppen, Arnold Ruge, Ludwig Feuerbach vb.) çevresine katılmıştır. Bu grup, Hegel'in diyalektiğini din ve devlet eleştirisi için radikal bir toplumsal reform aracına dönüştürmeyi amaçlamıştır.

 

1838'de babasını kaybeden Marx, ailevi ve mali gerilimler yaşasa da hukuk eğitimini bırakıp bütünüyle felsefeye odaklanmıştır. Bruno Bauer'in teşvikiyle akademik kariyer hedeflemiş ve "Demokritos ve Epikürcü doğa felsefesi arasındaki fark üzerine" başlıklı felsefe tezini hazırlamıştır. Prusya yönetimiyle çatışmamak adına tezini Jena Üniversitesi'ne sunmuş ve 15 Nisan 1841'de gıyabında (in absentia) doktora derecesini almıştır. Eserini kayınpederi Ludwig von Westphalen'e ithaf etmiştir.

 

Haziran 1841'de babasının mirasını alan Marx, ailevi mali sıkıntılar nedeniyle akademik bir pozisyona ihtiyaç duyuyordu. Bruno Bauer'in tutumu nedeniyle Bonn Üniversitesi'ndeki öğretim lisansının Mayıs 1842'de iptal edilmesiyle, Marx'ın akademik kariyer umutları bitti.

 

Ocak 1842'den itibaren Köln'de liberal burjuvazi tarafından finanse edilen Rheinische Zeitung gazetesinde yazmaya başladı. Bu adım onun akademisyenden radikal bir aktiviste dönüşmesini sağladı. Ekim 1842'de gazetenin başeditörü (yöneticisi) oldu ve tirajı belirgin şekilde artırdı.

 

Kasım 1842'de gazeteyi ziyaret eden Friedrich Engels ile ilk kez burada soğuk bir atmosferde karşılaştı.

Prusya yetkililerini hedef alan sert yazıları nedeniyle gazete 21 Ocak 1843'te yasaklandı ve Mart ayında tamamen kapatıldı. Bu gelişme üzerine Marx, Arnold Ruge ile Paris'te yeni bir yayın organı (Alman-Fransız Yıllıkları) çıkarma kararı aldı. 19 Haziran 1843'te, 7 yıllık nişanlılığın ardından Jenny von Westphalen ile Kreuznach'ta evlendi.

 

Ekim 1843'te Paris'e yerleşen çiftin ilk çocukları (Jenny Caroline) 1 Mayıs 1844'te doğdu. Marx, Şubat 1844'te tek cildi yayımlanan Alman-Fransız Yıllıkları için "Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş" ve "Yahudi Sorunu Üzerine" metinlerini yazdı.

 

Engels'in yazılarından etkilenen Marx, Adam Smith, David Ricardo ve James Mill okumaları yaparak ekonomi politiği incelemeye başladı. Bu süreçte ünlü 1844 Ekonomik-Felsefi El Yazmaları ortaya çıktı.

 

Paris'te Heinrich Heine, Pierre-Joseph Proudhon ve Mihail Bakunin ile temas kurdu. Ağustos 1844'ün sonunda Friedrich Engels ile Paris'te geçirdiği 10 gün, ömür boyu sürecek teorik ve siyasi ortaklıklarının başlangıcı oldu. İlk ortak eserleri olan Kutsal Aile şubat 1845'te yayımlandı.

 

Marx'ın radikal devrimci Vorwärts! (İleri!) gazetesindeki Prusya karşıtı sert yazıları Prusya hükümetini harekete geçirdi. Prusya'nın baskısıyla Fransız hükümeti Ocak 1845 sonunda Marx hakkında sınır dışı kararı çıkardı. Marx, tutuklanma riski nedeniyle Prusya'da devlet düşmanı ilan edilerek Brüksel'e sürgüne gitmek zorunda kaldı.

 

Felsefi temellerini attığı "Feuerbach Üzerine Tezler" metnini yazdı.

 

İngiltere gezisi (Temmuz–Ağustos 1845) sırasında Engels ile birlikte halk kütüphanelerinde araştırmalar yaptı.

 

Eylül 1845'te kızı Laura doğdu. Bauer ve Stirner’e yanıt olarak hazırlanan polemik inceleme zamanla genişletilerek Alman İdeolojisi eserine dönüştü.

 

1846 baharında uluslararası komünist propagandayı yürütmek amacıyla Komünist Yazışma Komitesi’ni kurdular; Londra (Schapper, Bauer, Moll) ve Paris ile ağ oluşturdular.

Hermann Kriege’nin "duygusal komünizmi"ne karşı "Savaşlara Karşı Genelge" yayımlandı.

 

Proudhon’un Yoksulluk Felsefesi eserine yanıt olarak 1847’de Fransızca yayımlanan Felsefenin Sefaleti’ni yazdı.

 

Şubat 1847'de oğlu Edgar ("Musch") doğdu.

 

Haziran 1847’de Londra’da Adalet Birliği, adını Komünist Birliği olarak değiştirdi.

 

Kasım–Aralık 1847’deki Komünist Birliği 2. Kongresi'nde Marx ve Engels programı hazırlamakla görevlendirildi; Komünist Parti Manifestosu Ocak 1848’de tamamlanıp Şubat’ta Londra'da basıldı.

 

Fransa’da Şubat Devrimi patlak verince, Belçika yönetimi işçileri silahlandırma faaliyetleri yürüten Marx’ı 3–4 Mart 1848 gecesi tutuklayıp sınır dışı etti.

 

Nisan 1848'de Köln'e dönen Marx, 1 Haziran 1848 itibarıyla Yeni Ren Gazetesi (Neue Rheinische Zeitung)’ni yayımlamaya başladı. Sansürsüz devrimci bir gazete olarak devrimci Alman cumhuriyetini savundu.

 

Eylül 1848 krizinde gazetesi geçici olarak kapatıldı ve çalışma arkadaşları (Moll, Engels) şehri terk etmek zorunda kaldı.

 

Basın davalarından beraat eden Marx, gazetede "Ücretli Emek ve Sermaye" metnini yayımladı.

 

Mayıs 1849’da Prusya’da çıkan ayaklanmalar bahane edilerek Prusya vatandaşlığı reddedildi ve istenmeyen adam ilan edildi.

 

Gazetenin son kırmızı bültenli sayısı 19 Mayıs 1849'da çıktı. Marx, borçları kapatmak için tüm varlıklarını satan ailesiyle birlikte Paris üzerinden Ağustos 1849'da Londra’ya taşındı.

 

British Museum kütüphanesinde çalışmalarına yoğunlaştı.

 

Siyasi-Ekonomik İnceleme dergisinde "Fransa'da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850" serisini yayımladı.

 

Büyük maddi sefalet yaşadı; çocukları Heinrich Guido (1850) ve Franziska (1851) bebekken öldü. 1851'de hizmetçi Helena Demuth'tan bir oğlu (Harry Frederick) dünyaya geldi.

 

Aktif siyasetten çekilip teorik ekonomi çalışmalarına yöneldi; 1852'den itibaren New-York Daily Tribune gazetesine Avrupa muhabiri olarak yazarak düzenli gelir sağladı.

 

1852'de Fransız darbesini analiz ettiği "Louis Bonaparte'ın On Sekizinci Brumaire'i" eserini ve tutuklanan aktivist dostlarını savunmak için anonim olarak "Köln'deki Komünist Dava Hakkındaki Açıklamalar" metnini kaleme aldı.

 

Marx ailesi trajedilerle sarsılmaya devam etti. Sevgili oğulları Edgar 6 Nisan 1855'te sekiz yaşında öldü. 1855 başında doğan kızları Eleanor bebeklik dönemini atlatmayı başardıysa da, Jenny'nin sonraki gebeliği ölü doğumla sonuçlandı.

 

1857'de ABD'de başlayıp yayılan Büyük Buhran, Marx'ın ekonomik kriz teşhislerini pekiştirdi. Bu süreçte çalışmalarını yoğunlaştırarak daha sonra Grundrisse olarak bilinecek olan "Siyasi İktisadın Eleştirisinin Ana Hatları" incelemesini yazdı.

 

1859'da Das Volk (Halk) gazetesine katılımıyla siyasi aktivizmi yeniden canlandı. 1860'ta, kendisini Fransız casusu olmakla suçlayan 1848 Solcusu Carl Vogt'a yanıt olarak "Bay Vogt" adlı polemik eserini yayımladı.

 

Lassalle ile gazete çıkarma planları için Berlin'e gitti ancak Lassalle'ın liderlik iddiaları ve siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle iş birliği kurulamadı. Lassalle, 1863'te Genel Alman İşçi Derneği'ni (ADAV) kurarak Marx'a güçlü bir rakip haline geldi fakat 1864'te bir düelloda hayatını kaybetti.

 

1862'de bir demiryolu şirketindeki iş başvurusundan ret alan Marx, 1863'te annesinin, 1864'te ise sadık dostu Wilhelm Wolff'un ölümüyle iki miras aldı. Bu miraslarla Maitland Park'taki yeni evlerine taşındılar. 1869'da Engels'in şirket hisselerini satıp Marx'a düzenli aylık bağlamasıyla (1870 sonrası) mali durumu nihayet tam anlamıyla istikrara kavuştu.

 

Eylül 1864'te kurulan Uluslararası İşçi Birliği'nin (Birinci Enternasyonal) kilit kurucularından ve entelektüel liderlerinden biri oldu. Örgüt için "Açılış Konuşması"nı ve 1865'te sendikal mücadeleyi savunan "Ücret, Fiyat ve Kâr" konferansını hazırladı. 1867'de en önemli eseri olan Kapital'in (Das Kapital) 1. Cildi yayımlandı.

 

1870 Fransa-Prusya Savaşı sonrası kurulan Paris Komünü'nü destekledi. Komün'ün kanlı şekilde bastırılmasının ardından "Fransa'da İç Savaş" eserini kaleme alarak uluslararası yankı uyandırdı. Bu dönemde Enternasyonal içinde Bakunin liderliğindeki anarşist kanat ile şiddetli görüş ayrılıkları yaşandı.

 

1872 Lahey Kongresi'nde Bakunin ve takipçileri Enternasyonal'den ihraç edildi. Genel Konsey New York'a taşındı ve örgüt 1876'da resmen feshedildi. Aşırı çalışma, vücudunda çıkan şiddetli çıbanlar ve kronik rahatsızlıklar nedeniyle Marx'ın sağlığı bozuldu; bu durum Kapital'in diğer ciltlerini tamamlamasını engelledi. Vatansız olan Marx'ın 1874'teki İngiliz vatandaşlığı başvurusu reddedildi.

 

1875'te Alman Sosyal Demokrasisi'nin programını eleştirdiği "Gotha Programının Eleştirisi"ni yazdı. 1879-1881 yılları arasında Adolph Wagner'in ekonomi kitabına ilişkin kenar notları tutarak değer teorisini açıklığa kavuşturdu.

 

2 Aralık 1881'de, hayatı boyunca yanından ayrılmayan eşi Jenny von Westphalen bronşitten öldü. Marx da aynı hastalığa yakalandı. Sağlığını toparlamak için Cezayir, Fransa ve Monte Carlo'ya seyahatler etti ancak 11 Ocak 1883'te kızı Jenny Longuet'nin mesane kanserinden ölümüyle yaşama isteğini tamamen kaybetti.

 

Karl Marx, 14 Mart 1883'te Londra'da hayatını kaybetti. Londra'daki Highgate Mezarlığı'na defnedildi. Cenaze töreninde dostu Friedrich Engels, "Adı ve eseri yüzyıllarca yaşayacak!" sözleriyle onu uğurladı. Engels, Marx'ın ölümünden sonra Kapital'in kalan 2. ve 3. ciltlerini onun notlarından derleyerek yayımladı.

 

2. Eserleri

Karl Marx’ın eserlerinin yayınlanma süreci dolambaçlı ve karmaşıktır.

1975'ten itibaren çıkarılan MEGA (Marx-Engels-Gesamtausgabe), metinleri güncel araştırma standartlarına göre eksiksiz ve özgün biçimde sunmayı amaçlamaktadır.

 

MEGA derlemesi dört temel bölüme ayrılmıştır:

Eserler, Makaleler ve Taslaklar: Felsefi, ekonomik, tarihsel, politik yazılar ve gazetecilik çalışmaları.

Kapital (Das Kapital) ve Ön Çalışmaları: Marx’ın ekonomi-politik üzerine tüm metinleri ve taslakları.

Yazışmalar: Marx ve Engels’in bilimsel tartışmalarını ve siyasi örgütlenme süreçlerini kapsayan mektupları.

Alıntılar, Notlar ve Defterler: Marx’ın okuma defterleri, kenar notları ve araştırma materyalleri (örneğin Feuerbach Üzerine Tezler bu defterlerden birinde yer almaktadır).

 

1844 Ekonomik-Felsefi El Yazmaları: 1932'de farklı editörlerce iki ayrı biçimde yayımlanmıştır. Orijinal el yazması dizilimi, metnin tamamlanmış bir eser olmadığını ve Hegel felsefesi sapmalarının orijinal bağlamını gösterir.

 

Kapital'in Yayın Süreci: Marx’ın ölümünden sonra 2. ve 3. ciltleri derleyen Friedrich Engels'in yöntemsel anlayışı ile Marx'ın kendi anlayışının tamamen örtüşmediğine dair haklı nedenler bulunmaktadır.

 

Alman İdeolojisi: Tarihsel olarak "Feuerbach" bölümü üzerinden biçimlendirilen ve Marksist teoride kilit rol oynayan bu metin, aslında orijinal bir kitap taslağından ziyade dönemin siyasi ihtiyaçları doğrultusunda derlenmiş polemiklerin bir toplamıdır.

 

Friedrich Engels, Marx'ın hem entelektüel ortağı hem de siyasi ve mali açıdan en büyük destekçisidir. Biyografilerde sıklıkla Marx'ın gölgesinde kalmış olsa da, felsefe, ekonomi-politik, askeri teori, dilbilim ve estetik alanlarında bağımsız ve özgün katkılar sunmuştur.

 

14 Mart 1883’te Marx’ın ölümünün ardından Engels, Marksist hareketin manevi lideri ve Marx’ın yazılı mirasının tek yetkili editörü haline geldi.

 

Marx’ın el yazması notlarından Kapital'in 2. Cildini (1885) ve 3. Cildini (1894) derleyerek yayımladı.

 

Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu (1886/1888): Ekinde Marx’ın ünlü "Feuerbach Üzerine Tezler"ini ilk kez kamuoyuna sundu.

 

5 Ağustos 1895’te Londra’da 74 yaşında yemek borusu ve gırtlak kanserinden hayatını kaybetti.

 

Felsefi Yazılar

Marx, felsefesini diğer filozoflarla sistematik ve metodik bir "diyalog" içinde geliştirmiştir (Diyalektik ve Diyalog). Felsefi üretimi, genellikle başka yazarların metinlerini okuyup alıntılayarak ve bu metinlerle eleştirel bir etkileşime girerek şekillenir.

 

Metodolojik bir risk olarak; bir rakibe karşı argüman geliştirirken onun kurguladığı alanın kuralları ve kavramsal kalıntıları ister istemez kabul edilir.

 

Demokritosçu ve Epikürcü Doğa Felsefesi

Marx’ın doktora tezi

Tezin orijinal nüshası uzun süre kayıp kalmış, ilk olarak 1902'de yayımlanmıştır

 

Amacı Platon ve Aristoteles geleneğine alternatif olarak Stoacılık, Şüphecilik ve özellikle Epiküros felsefesini ("özbilincin inşası" bağlamında) öne çıkarmaktır.

Demokritos ve Epiküros'un atom ve doğa teorileri arasındaki farkları ortaya koyarak Epiküros’un özgünlüğünü ve "özbilinç filozofu" kimliğini kanıtlamak.

 

Epiküros için felsefe yapmanın amacı bilincin sarsılmazlığa (ataraxia) ulaşmasıdır; felsefe ruh için bir terapidir.

Marx'a göre Epiküros’un duyusalcılığı (bilginin ölçütü olarak duyuları görmesi) güven vericidir; doğa insanın duyu organlarında kendini kavrar.

 

Epiküros'un atom fiziğindeki sapma (clinamen) kuramı ve atomların birleşerek oluşturduğu dış katmanların duyu organlarımıza ulaşması (eidolon/resim), Marx’ın ilgisini çekmiştir.

 

Marx için bu "resimler" hem maddi (fiziksel nesne) hem de ideal (zihinsel temsil) varlıklardır. Zihnin hareketleri ile dünyanın hareketleri arasındaki bu epistematik bağ, Marx'ın ileride geliştireceği somut gerçeklik anlayışının ve materyalizminin ilk felsefi kaynağıdır.

 

Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi

Marx, Mart-Ağustos 1843 tarihleri arasında Hegel'in Hukuk Felsefesinin Ana Hatları eserinin özellikle devlet ve anayasa hukukunu içeren bölümlerini satır satır yorumlayarak kendi idealizm eleştirisini olgunlaştırmıştır.

 

Hegel, “gerçek fikri” (İde) soyut bir özne haline getirir ve gerçek toplumsal/tarihsel ilişkileri bu İde’nin basit birer tezahürü (fenomeni) olarak görür.

Marx bu yaklaşımı başı aşağı duran bir hata olarak görür: Bilim, soyut İde’den değil, Hegel'in "karanlık zemin" dediği ampirik/somut toplumsal gerçeklikten başlamalıdır.

 

Marx, mantığın soyut zihinsel hareketlerden kurtarılıp ampirik olarak doğrulanabilir bir teoriye dönüştürülmesini ister.

 

Alman-Fransız Yıllıkları (Deutsch-Französische Jahrbücher)

Marx ve Arnold Ruge tarafından 1844 yılında Paris’te çıkarılan, sadece tek bir çift sayı yayımlanabilen dergidir.

Genç Hegelyenci çevrenin radikalleşme sürecini yansıtan bu yayında Marx; Ruge, Bakunin ve Feuerbach ile yazışmalarının yanı sıra kendi erken dönem politik-felsefi dönüşümünü simgeleyen makaleler sunmuştur.

 

Yahudi Sorunu Üzerine

Karl Marx’ın Bruno Bauer’in Yahudilerin özgürleşmesi üzerine yazdığı iki kitabına yanıt olarak yazdığı ve Alman-Fransız Yıllıkları’nda yayımlanan incelemesidir.

 

Bauer, Yahudilere insan haklarının verilemeyeceğini savunurken; Marx, hukuk metinlerini inceleyerek bu hakların tanınabileceğini ancak asıl hedefin mevcut siyasi çerçevenin ötesine geçerek insani özgürleşmeyi sağlamak olduğunu belirtir.

 

Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi Üzerine, Giriş

Marx’ın dönemin entelektüel ve siyasi atmosferinde kendi konumunu tanımladığı bir broşürdür. Temel tezi; devrimin önce din eleştirisinden, ardından felsefe ve siyaset eleştirisinden geçerek Almanya’ya yayılacağıdır.

 

Din eleştirisi cennetten yeryüzüne inerek zamanla bir hukuk ve siyaset eleştirisine dönüşür.

Radikal bir devrimin gerçekleşebilmesi için eleştirinin kitleleri yakalayarak maddi bir güce dönüşmesi gerekir.

 

Almanya'da özgürleşme, yalnızca kendisine yapılan haksızlıklara karşı duran, evrensel bir yoksunluk yaşayan radikal bir sınıfın varlığıyla mümkündür. Sanayileşmeyle ortaya çıkan proletarya bu tarihsel misyonu üstlenir.

 

Ekonomik-Felsefi El Yazmaları

1932 yılında keşfedilip yayımlanan bu metinler, Marx’ın Sol Hegelcilikten uzaklaşarak kendi yöntemini ve kapitalizm eleştirisini kurduğu geçiş dönemini temsil eder.

 

Kötü iktisat, özel mülkiyeti ve var olan olguları sorgulamadan veri kabul eder.

 

Marx, analizine doğrudan işçinin yoksullaşması gerçeğiyle başlar.

İşçi, ürettiği zenginlik ve meta miktarı arttıkça daha da ucuz bir meta haline gelir.

 

Yabancılaşmanın 4 Boyutu

Ürünün İşçiye Yabancılaşması: İşçi, kendi ürettiği nesneye sahip olamaz.

Çalışma Eyleminin Yabancılaşması: Çalışmak bir kendini gerçekleştirme biçimi değil, hayatta kalmak için yapılan bir zorlamadır.

İnsanın Kendi Özüne Yabancılaşması: Birey, bilinçli ve özgür bir şekilde kendi amaçlarını planlayıp gerçekleştiren bir "türsel varlık" olma niteliğini kaybeder.

İnsanın Diğer İnsanlara Yabancılaşması: Üretim ilişkileri bireyleri birbirinden izole eder. İşçiler hem diğer işçilerle hem de kapitalistlerle çıkar ve rekabet ekseninde karşı karşıya gelerek birbirlerine yabancılaşırlar.

 

Bir bireyin aç olması fakat başkasına ait bir elmayı yasal mülkiyet sınırları ve algısal yabancılaşma yüzünden tüketememesi, insani bağın koptuğu "güçsüzlük" halleridir.

Bireyler, üretim ve değişim sürecinde birbirlerini ve kendilerini "insan olarak" tanıyamazlar. Para, insanın yabancılaşmış türsel etkinliğinin duyusal bir simgesi/aracı haline gelir.

İnsanlar özel mülkiyet koşullarında sadece "sahip olmak" için üretirler. İhtiyaç ile ürün arasındaki doğrudan bağ kopar. Değişim bir "yağmalama", "mücadele" ve karşılıklı araçsallaştırma halini alır.

 

İnsanın "insan olarak" üretim yapması durumunda üretim, Kantçı anlamda özerk bir öz-gerçekleşmeye ve insani türsel varlığın iki taraflı onaylanmasına dönüşür.

 

Marx, ideal (yabancılaşmamış) insani üretimin gerçekleşmesi durumunda karşılıklı tanınmanın 4 boyutta yaşanacağını öne sürer:

Bireyselliğin Onaylanması: Üretici, nesneleştirdiği ürününde kendi nesnel varlığının ve özgün kişiliğinin hazzını yaşar.

Ötekinin İhtiyacını Karşılama: Tüketici üründen haz aldığında, üretici bir başka insanın ihtiyacını karşılamış olmanın mutluluğunu duyar.

Aracılık ve İnsani Bağ: Üretici, tüketici ile insan türü arasında bir köprü olur; tüketici tarafından yaşamının gerekli bir tamamlayıcısı olarak hissedilir ve sevilir.

Toplumsal Özün Gerçekleşmesi: Her bireyin yaşam ifadesi diğerininkini yaratır ve toplumsal topluluk ortak bir üretken varoluşa dönüşür.

 

Siyasi iktisatçılar parayı basit bir "değişim aracı" veya "metalik değer" olarak görürken, Marx parayı "insanın yabancılaşmış türsel etkinliği" olarak tanımlar.

 

Marx, Feuerbach’ın din eleştirisini iktisada uyarlar:

Hristiyanlıkta: Tanrı ile insanlık arasındaki aracı Mesih’tir. Mesih, yabancılaşmış Tanrı ve tanrılaştırılmış insandır.

Ekonomide: Özel mülkiyet ile toplum arasındaki aracı paradır. Para, yabancılaşmış toplum ve toplumsallaşmış özel mülkiyettir.

 

Banka / kredi ilişkisinde insan kendi yetenekleri, erdemi, "eti ve kanı" ile paraya teminat olur; insanın kendisi bir meta ve para ruhunun bedeni haline gelir.

 

Kutsal Aile

Marx ve Engels’in Bruno Bauer ve Berlinli "Genç Hegelcilere" ("Kutsal Aile") karşı yazdığı bu polemik eser, onların idealist "saf eleştiri" anlayışlarını hedefe koyar.

 

Feuerbach Üzerine Tezler

Marx, 11 maddelik bu tezlerde hem eski materyalizmi hem de idealizmi eleştirerek kendi "pratik materyalizmini" inşa eder.

 

Tez 1 - 5: Feuerbach da dâhil olmak üzere tüm eski materyalizmlerin temel eksikliği, gerçekliği ve duyusallığı nesnel bir "gözlem" konusu yapmaları, ancak insani pratik/etkinlik olarak kavramamalarıdır.

 

Tez 2: İnsan düşüncesinin nesnel hakikate ulaşıp ulaşmadığı teorik değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikatini ve gücünü pratikte kanıtlamalıdır.

 

Tez 3: İnsanların koşulların ve eğitimin ürünü olduğunu söyleyen materyalist doktrin unutmaktadır ki; koşulları değiştiren yine insanlardır ve eğitimcinin kendisinin de eğitilmesi gerekir.

 

Tez 4, 6, 7: Feuerbach dini dünyayı seküler temeline indirgemekle yetinmiştir. Oysa seküler temelin kendisi kendi içinde çelişkili ve parçalanmış olduğu için dini bir illüzyon üretir. Dini zihin tek başına soyut bir insan doğasına ait değil; belirli bir toplumsal biçimin çelişkilerinden kaynaklanan bir krizdir. Bu yüzden sorun zihinsel kavrayışla değil, toplumsal çelişkilerin ortadan kaldırılmasıyla çözülür.

 

Tez 11: Filozoflar dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.

 

Alman İdeolojisi

Marx ve Engels, felsefeyi verimsiz bir kendi kendini tatmin etme biçimi olarak eleştirirken, felsefenin karşısına "gerçek/olgunlaşmış bilimi" ve "siyaseti (devrimi)" koyarlar.

 

Geleneksel/spekülatif felsefe bilimsel olarak yetersizdir; çünkü olguların yüzeyinde kalır ve "gerçek derinliğe" inemez. Siyasi olarak etkisizdir; çünkü gerçekliği dönüştürmek yerine onu zihinde yeniden yorumlamakla yetinir.

 

Gerçek bilimin kalkış noktası "soyut insan" veya "düşünce" değil; ampirik olarak saptanabilir maddi yaşam koşulları, gerçek bireyler ve onların eylemleriyle doğayı/toplumu değiştirme süreçleridir.

 

Marx ve Engels, insani varoluşun özünü yiyecek ve yaşam araçlarını üretme eylemine bağlarlar.

Bilinç, bağımsız bir töz veya tarihin ilk nedeni değil, yaşam sürecinin doğrudan yansımasıdır: Bilinç hayatı belirlemez, hayat bilinci belirler.

 

İş bölümünün bu "doğal" ve zorlayıcı karakteri ancak sınıfsal karşıtlıkların ve maddi/entelektüel emek ayrımının devrimci bir pratikle (komünizm) ortadan kaldırılmasıyla (yabancılaşmanın aşılmasıyla) mümkündür. Marx ve Engels, tarihi spekülatif düşünürlerin yaptığı gibi zihinsel bir tasarım olarak değil, bu çelişkilerin ve üretim ilişkilerinin gerçek, ampirik hareketi olarak tanımlarlar.

 

Bilinç kölelikten komünist devrime uzanan somut tarihsel hareketin ve etkileşimin bir ürünüdür.

 

Stirner bütün toplumsal yapıları (toplum, devlet, tarih) bireysel eylemlerin türevi olarak görür.

Hegelci soyutlamalara karşı çıktığında Marx, Stirner'e yaklaşarak somut, gerçek bireyleri ve ampirik gerçekliği öne çıkarır.

Toplumsal ilişkileri ele aldığında ise Marx, koşulların bireyler üzerindeki belirleyici gücünü ve nedensel/yasa benzeri dinamiklerini savunarak evrenselci boyuta geçer.

 

Felsefenin Sefaleti

Marx, Proudhon’un Sefaletin Felsefesi adlı eserine 7 Tez üzerinden yanıt verir:

Tez 1 (Soyutlama vs. Mutlak Yöntem): Proudhon, kategorileri zihinsel soyutlamalarla oluşturur. Oysa gerçek yöntem, aklın ve hareketin tarihsel gerçeklik içindeki diyalektik bağını kavramaktır.

 

Tez 2 (Tarihsellik): Toplumsal koşullar ebedi değil, üretici güçlerle birlikte değişir ("El değirmeni feodal beyi, buhar değirmeni endüstriyel kapitalisti üretir"). Fikirler de bu tarihsel koşulların ürünleridir.

 

Tez 3 & 4 (Ahlakçılık ve Küçük Burjuva Yaklaşım): Proudhon, toplumsal çelişkileri "iyi yönleri koruyup kötü yönleri ayıklama" sığlığına indirger. Bu yaklaşım, sistemin içsel diyalektiğini anlamaktan uzaktır.

 

Tez 5 & 6 (Tarihselcisizlik ve Soyut Akıl): Kategorilerin ebedileştirilmesi, insanların tarihin hem aktörleri hem de yazarları olduğu gerçeğini unutturur. Bu durum diyalektiği keyfi hipotezlere dönüştürür.

 

Tez 7 (Doktriner vs. Devrimci Bilim): Toplumsal yapılar değiştiğinde eski kavramlar geçerliliğini yitirir. İktisatçılar ya mevcut düzeni meşrulaştıran "doktrincilere" ya da yeni toplumun oluşumunu kavrayan "devrimci bilim insanlarına" dönüşürler.

 

Siyasi İktisadın Eleştirisinin Ana Hatları

Taslak 1857/58 (Grundrisse)

Marx, burjuva iktisatçılarının metodolojisinde iki temel safsata tespit eder:

"Robinsonadlar" ve Tarih-Dışılık: İktisatçılar, 19. yüzyıl burjuva toplumunun ürünü olan serbest rekabetçi bireyi (serbest piyasa aktörünü) tarihin başlangıcındaki "doğal birey" gibi sunarlar. Oysa Marx'a göre birey, tarihsel olarak gelişen toplumsal ilişkilerin ve bütünün bağımlı bir unsurudur.

Tarihsel Biçimleri Ebedileştirme (Genel Üretim): Sermaye veya özel mülkiyet gibi tarihsel ve özgül kategoriler, "her üretimin bir araca ihtiyacı vardır" denilerek doğanın değişmez, ebedi yasaları gibi gösterilir.

Üretim ile Dağıtımın Yapay Ayrımı: Burjuva iktisatçıları üretimi doğa yasası, dağıtımı ise keyfi/hukuki bir alan gibi ayırarak mevcut mülkiyet ilişkilerini gizlerler. Marx ise üretimin zaten her zaman belirli bir toplumsal ve mülkiyet yapısı içinde gerçekleştiğini vurgular.

 

1857 Girişi'nin 3. Kısmı, Marx’ın "Somutun Zihinsel Üretimi" metodolojisini formüle eder:

Düşünme emeği yoluyla soyut kategorilerden (mülkiyet, değer, emek) hareket ederek gerçekliği zihinde pek çok belirlemenin birliği (zihinsel somut) olarak yeniden üretmek (Diyalektik Yöntem).

 

Metodoloji değerlendirmelerinin sonunda Marx, kendi devasa çalışmasının içindekiler tablosunu (beşli planını) inşa eder:

Soyut/Genel Kategoriler: Değer, para, emek gibi kavramların karmaşıklığı içinde sunumu.

Sermayenin İçsel Yapısı: Kapitalist üretimin spesifik nesnesi (sermaye, ücretli emek, toprak mülkiyeti).

Toplumsal Bütünlük Olarak Devlet: Koşulların özetlendiği ve yoğunlaştığı alan.

Uluslararası İlişkiler: Dış ticaret ve döviz kurları.

Dünya Pazarı: Araştırmanın tamamlandığı ve gerçekliğin en kapsayıcı bütünlüğüne ulaşılan son nokta.

 

Politik İktisat Eleştirisi Programı

Marx’ın Ekonomi Politikle İlişkisinin 3 Dönemi

1. Dönem (1843-1845 / Paris): Felsefi ağırlıklı ilk dönem (1844 Elyazmaları). Feuerbach'ın hümanizminden ve yabancılaşma kavramından yoğun etkilenme. Ekonomi bilgisi henüz sınırlı.

 

2. Dönem (1845-1849 / Brüksel-Londra Sürgünü Öncesi): "Eski felsefi vicdanla hesaplaşma" (Alman İdeolojisi, Feuerbach Tezleri). Yabancılaşma dilinden uzaklaşma, Ricardo'nun değer teorisini kabul etme ama onun kapitalizmi "ebedi/doğal" görmesini eleştirme (Felsefenin Sefaleti).

 

3. Dönem (1850-1883 / Londra Sürgünü): Ekonomi politiğin temel kategorilerini (meta, değer, para, sermaye) kökten eleştiren asıl olgunluk dönemi. Britanya Müzesi'ndeki araştırmalar ve Grundrisse, Kapital gibi başyapıtların ortaya çıkışı.

 

1857 "Giriş" Metni (Grundrisse)

Robinsonadların Eleştirisi (Birey ve Toplum)

Klasik iktisatçılar (Smith, Ricardo) analizlerine "kendi kendine yeten yalnız avcı/balıkçı" soyutlamasıyla başlarlar. Marx buna şiddetle karşı çıkar: Soyut ve izole birey, tarihin başlangıcındaki doğal bir durum değil; 18. yüzyıl burjuva toplumunun ve serbest rekabet ilişkilerinin ürettiği tarihsel bir sonuçtur.

 

Somutun Zihinsel Üretimi (Soyuttan Somuta Yükseliş)

Marx bilimin izlemesi gereken epistemolojik rotayı netleştirir:

Yüzeydeki Gerçeklik (Sezgisel Somut): Nüfus, piyasa veya ticaret gibi yüzeysel somut kavramlarla işe başlamak karmaşık bir kaosa yol açar.

Çözümleme/Soyutlama: Bu kaostan değer, para, emek gibi soyut ve basit belirlemelere ulaşılır.

Zihinsel Somut (Marx'ın Yöntemi): Bu soyut kategorilerden hareket ederek gerçekliği zihinde pek çok belirlemenin ve ilişkinin birliği (zihinsel somut) olarak yeniden inşa etmek.

 

Tarihsel olarak daha gelişmiş toplumsal biçimler (kapitalizm), gelişmemiş biçimleri (feodalizm, antik çağ) anlamanın anahtarını sunar.

Kapitalizmin tarihsel gelişimini inceleyebilmek için öncelikle kapitalist sistemin kendi iç mekanizmasının ve mantıksal yapısının eksiksiz biçimde tanımlanması (sistematik analizi) gerekir.

 

Marx bu el yazmasını (Grundrisse) Ekim 1857 - Mayıs 1858 arasında, 1857 Uluslararası Ekonomik Krizi patlak verdiğinde neredeyse takıntılı bir tempoyla yazmıştır. 1848 devrimlerinin yenilgisinden sonra krizlerin devrimi tetikleyen ana faktör olduğuna inandığı için, çalışma bitmeden devrimci dalganın gelip geçmesinden korkmuştur.

Marx, metni kaleme alırken Hegel’in Mantık kitabını yeniden okuma fırsatı bulmuş ve kategorileri sunma/türetme yönteminde Hegelci terminolojiden faydalanmıştır.

 

Marx bu çalışmasında, Kapital’in temeli saydığı emeğin ikili karakteri (somut faydalı emek - soyut insani emek) ayrımını henüz yapmamıştır; Smith ve Ricardo gibi jenerik "emek"ten bahsetmektedir.

 

Meta olanın "emek gücü" (Arbeitskraft) olduğu ayrımı netleşmemiştir. Bunun yerine sermayenin karşısına "canlı emek/öznellik" kategorisi yerleştirilir (Bu durum Mario Tronti ve Antonio Negri gibi otonomcu/operaist teorisyenleri derinden etkilemiştir).

 

Marx, Grundrisse’de devasa projesini 6 Kitaplık Plan olarak formüle eder:

Sermaye Üzerine / Toprak Mülkiyeti Üzerine / Ücretli Emek Üzerine / Devlet Üzerine / Uluslararası Ticaret / Dünya Pazarı

 

Marx, rekabetin sermayenin içsel yasalarını yaratmadığını, sadece onları bireysel sermayelere zorla kabul ettirdiğini fark eder. Bu yüzden ilk olarak rekabetten ve çok sayıdaki sermayeden soyutlanmış "Genel Olarak Sermaye" mantığının çözülmesi gerektiğini kavrar.

 

Siyasal İktisadın Eleştirisi: Orijinal Metin (Urtext, 1858)

Başlanan çalışma ayrı ayrı fasiküller halinde yayımlanacaktı. Planlanan ilk sayı üç bölümden oluşuyordu:

Değer

Para

Genel Olarak Sermaye

 

Bu çalışma, daha sonra yayınevinin bastığı Siyasal İktisadın Eleştirisine Katkı başlığıyla tanınmıştır. İlk olarak 1941’de Moskova’da bir ek olarak yayımlanmış ve 1953’teki Grundrisse reprodüksiyonuna da dahil edilmiştir.

 

Urtext’te değer üzerine olan ilk bölümün tamamı ve ikinci bölümün yarısı günümüze ulaşmamıştır.

 

Sermayeye Geçiş

Urtext’te ele alınan geçiş, para ve emtianın ayrıntılı tahlilini gerektirir. Basit dolaşımın incelenmesinden türetilen para, özerkleşmiş bir değer ve "genel zenginlik biçimi"dir. Eğer para sadece elde tutulursa, bu "zenginliğin yalnızca bir hayali" olarak kalır. Para, gerçek zenginliğe ancak dolaşımda çok sayıda kullanım değeriyle değiştirildiğinde dönüşür; fakat bu değişimle birlikte para, bağımsız bir değer biçimi olmaktan çıkar.

 

Marx’ın vardığı sonuca göre paranın bağımsız bir değer biçimi olarak varlığını sürdürebilmesi için, dolaşımda kullanım değerleri içinde yok olmaması, aksine değerini koruyup artırması gerekir. Dolaşımda korunan ve artırılan bu değer sermayedir.

Bu değer artışının gerçekleşmesi (üretken tüketim), piyasada "özgür işçi"nin, yani emek gücünün bulunmasını gerektirir.

 

Siyaset Eleştirisi Ekonomi. İlk Sayı (1859)

Çalışma planlanan üç bölüm yerine yalnızca Emtia ve Para bölümlerini içerecek şekilde basılmıştır. Marx, bu yayınla özellikle Proudhoncu sosyalizmin "para reformu" fikirlerini temelden çökertmeyi hedeflemiştir.

İnsanların varoluşunu belirleyen bilinçleri değil, aksine toplumsal varoluşları bilinçlerini belirler.

 

Marx, klasik iktisadın aksine emeğin değer yaratmasını doğal bir olgu değil, özgül bir toplumsal biçim olarak ele alır. Bireysel emek, meta üretimi koşullarında doğrudan toplumsal değildir; ancak genel bir eşdeğer (para) aracılığıyla soyut evrensellik kazanarak toplumsallaşabilir.

 

Meta Üretimi ve Sosyalizm - Proudhon'un Eleştirisi

Marx, paranın zorunluluğunun teknik aksaklıklardan değil, özel üreticiler arasındaki toplumsal ilişkinin niteliğinden kaynaklandığını ortaya koyar.

 

Engels'in Katkı'ya İlişkin İncelemesi

Marx’ın önsözdeki ifadelerini "materyalist tarih anlayışı" olarak adlandırıp sistemleştirmiştir.

 

1861-1863 El Yazması ve Artı Değer Teorileri

Marx bu el yazmasında artı değerin eşdeğer değişim yasaları ihlal edilmeden nasıl elde edildiğini açıklar: Kapitalist, emek gücünü değeri üzerinden satın alır; ancak bu emtia kullanıldığında kendi değerinden daha büyük bir değer yaratır.

Emek gücü metaının değeri ile kapitalistin sahiplendiği bu yeni yaratılan değer arasındaki fark, artı değerdir.

 

Marx krizleri, tüketim yetersizliğinden ziyade "sermayenin aşırı üretimi" (daha fazla para kazanmak amacıyla aşırı değer kütlesi üretilmesi) olarak tanımlar. Ayrıca bu dönemde krizleri artık sadece nihai bir yıkım değil, kapitalist sistemin dönemsel/periyodik bir bileşeni olarak görmeye başlar.

 

Marx'ın Artı Değer Teorileri Konusunda Smith ve Ricardo ile Olan Etkileşimi

Marx, Adam Smith’in iktisada bir bütünlük kazandırdığını kabul etmekle birlikte, onun iktisadi sistemin "içsel bağlantısı" (fizyolojisi) ile dışarıdan görünen "rekabet olguları" arasında sürekli bocaladığını ve çelişkiye düştüğünü belirtir:

Smith’in kendisi büyük bir naiflikle sürekli bir çelişki içinde hareket eder. Bir yandan ekonomik kategorilerin içsel bağlantısını —ya da burjuva ekonomik sisteminin gizli yapısını— araştırır. Diğer yandan bunu, rekabet olgularında görünen bağlantıyla yan yana getirir.

David Ricardo ise Smith’in aksine, sistemin içsel fizyolojisini "çalışma saatleri yoluyla elde edilen değer" ilkesine oturtarak büyük bir ilerleme kaydetmiştir.

 

1863-1881 Yılları Arasında Ekonomi Eleştirisi Üzerine Yazılar: Kapital El Yazmaları

Marx, 1862 sonunda altı kitaplık orijinal planını uygulamada tek başına tamamlayamayacağını fark ederek odak noktasını "Genel Olarak Sermaye"yi kapsayan üç kitaba (ve dördüncü bir teori tarihi kitabına) kaydırmıştır.

Kitap I: Sermayenin üretim süreci,

Kitap II: Sermayenin dolaşım süreci,

Kitap III: Genel sürecin şekillendirilmesi,

Kitap IV: Teorinin tarihi.

 

Engels, 2. ve 3. ciltleri yayına hazırlarken akademisyenler için tarihsel-eleştirel bir baskı değil, kamuoyunun rahat okuyabileceği akıcı bir metin oluşturmayı hedeflemiştir.

Engels; metinlerin sırasını değiştirmiş, eklemeler ve silmeler yapmış ve kriz teorisi gibi kritik konularda kendi vurgularını öne çıkarmıştır.

 

Kapital

Sermaye Konusu – Teori ve Tarihçe

Marx, İngiliz kapitalizminin analiziyle veya kapitalizmin gelişim tarihinin belirli bir aşamasıyla ilgilenmez; aksine İngiliz koşullarının sadece bir örnek teşkil ettiği teorik bir gelişmeyle ilgilenir.

 

Marx, bu teorik gelişmenin konusunu birkaç sayfa sonra, bu çalışmanın nihai amacının modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmak olduğunu yazarak açıklığa kavuşturur.

 

Birinci cildin sonunda, kapitalist üretim ve birikim sürecinin analizini takiben, 24. Bölüm İngiltere'de kapitalizmin gelişimine dair bir özet sunar.

Üçüncü cilt için hazırlanan taslakta ise, tüccar sermayesi ve faiz getiren sermayenin kapitalist biçimi analiz edildikten sonra, bu sermaye türlerinin tarihsel değerlendirmelerine yer verilmiştir.

 

Kapitalizm gerçekten de tarihsel bir olgudur; tarihsel olarak ortaya çıkmış ve tarihsel olarak gelişmiştir. Ancak Kapital’de tarihsel anlatım, kuramsal anlatıma tabidir.

 

Basit Mal Dolaşımı (Metalar ve Para) – Temsil Düzeyleri

İlk üç bölümden oluşan birinci kısım henüz sermaye ile değil, meta ve para ile ilgilenmektedir.

 

Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu toplumların zenginliği, 'muazzam bir mal koleksiyonu' olarak görünür; tekil meta ise bunun elemanter (temel) biçimidir. Dolayısıyla araştırmamız meta analiziyle başlar.

 

Ürünlerin meta olabilmesi için belirli biçimsel şartlar gerekir: Emek ürünleri sadece insanların ihtiyaçlarını karşılayan faydalı şeyler yani kullanım değerleri değil, aynı zamanda birbirleriyle değişimini sağlayan değişim değerlerinin de taşıyıcısıdır.

 

Marx, kullanım değerini zenginliğin "maddi içeriği", toplumsal biçimini ise onun "toplumsal formu" olarak tanımlar. Maddi içerik ile toplumsal biçim arasındaki bu ayrım, Kapital’deki argümanların merkezindedir. Marx'ın klasik politik ekonomiye yönelttiği en temel eleştiri, bu iki yönü birbirine karıştırması ve kapitalist toplumsal biçimleri ebedi ve kaçınılmaz doğal yasalar olarak algılamasıdır.

 

Metalar ikili bir karaktere (kullanım değeri ve değer) sahipse, metayı üreten emek de ikili bir karaktere sahiptir:

Somut Emek: Belirli, faydalı bir faaliyet olarak (terzilik gibi) belirli bir kullanım değeri (gömlek) üretir.

Soyut Emek: Biçiminden bağımsız olarak harcanan insan emek gücü olarak değer yaratır.

Marx, emeğin bu ikili karakterini kendi özgün keşfi olarak sunar ve bunu "siyasal ekonomi anlayışının etrafında döndüğü temel nokta" olarak tanımlar.

 

Para, kaprisli bir icat veya tesadüfi bir araç değil, değer ilişkisinin gelişimindeki zorunlu bir biçimdir.

 

Değer Ölçüsü / Paranın ilk işlevidir. Paranın değeri ölçebilmesinin nedeni kendisi değil, ürünlerdeki ortak öz olan soyut emektir. Fiyat, değerin para cinsinden ifadesidir.

 

Paranın Sermayeye Dönüşümü

Grundrisse (Taslaklar) ve Urtext (İlk Metin) yazmalarında Marx, paradan sermayeye kategorik bir geçişi hedefler; yani paranın gerçek parasal niteliklerine (bağımsız bir değer biçimi olma özelliğine) basit dolaşım içinde değil, ancak sermaye olarak hareket ettiğinde ulaştığını göstermek ister. Kapital’de bu geçiş göz ardı edilirse, sermaye dolaşımının yalnızca ampirik bir olgu olarak kabul edildiği izlenimi doğabilir.

 

“Para - Meta - Artırılmış Para” dolaşım modeli, sermayenin en genel tanımıdır. Bu görüşe göre sermaye; durağan bir nesne (makine, bina) veya sabit bir para miktarı değil, kesintisiz bir hareket ve süreçtir.

 

Meta - Para – Meta (Satmak için Satın Almak): İlk ürünü elden çıkarıp niteliksel olarak farklı başka bir ürün elde etmek hedeflenir. Bütün sürecin amacı, niteliksel olarak farklı bu metaların tüketilmesidir. Süreç, tüketicinin gereksinimleri ve doyumuyla sınırlıdır; bu nedenle doğal bir sonu vardır.

 

Para - Meta - Artırılmış Para (Yeniden Satmak için Satın Almak): Süreç bir miktar para ile başlar ve yine para ile biter.

Sermayenin amacı, kendisini artı değer ile artırılmış bir para miktarına dönüştürmektir. Bu hareketin içsel bir sınırı veya sonu yoktur. Sermaye hareketi durdurulup para elde tutulursa, sermaye olmaktan çıkar; tekrar basit paraya dönüşür.

 

Kapitalist, kişileşmiş sermayedir.

Kapitalistin temel amacı kullanım değeri üretmek veya anlık tekil kârlar elde etmek değil, kâr elde etmenin durmak bilmeyen hareketini sürdürmektir.

Kapitalistin bu mantığı izlemesi kişisel açgözlülüğünden değil, "rekabetin zorlayıcı yasalarından" kaynaklanır. Yeterince yüksek kâr elde edip yatırımları modernleştiremeyen kapitalist, rekabet mücadelesinde elenerek iflas eder. Dolayısıyla bu durum kişisel bir tercih değil, sistemik bir zorunluluktur.

 

Artı Değer Üretim Mantığı

İşçinin günlük emek gücünün değeri (yeniden üretim maliyeti) 4 saatlik çalışmaya denk gelsin.

Kapitalist, işçinin emek gücünü 1 günlüğüne satın alır ve iş gününü 8 saat olarak belirler.

İşçi ilk 4 saatte kendi emek gücünün değerini üretir (Gerekli Emek).

Kalan 4 saatte ürettiği değer ise kapitaliste kalır (Artı Emek / Artı Değer).

 

Piyasada ödenen ücret, "emeğin değeri" gibi görünür; ancak emek değer yaratır, kendisinin bir değeri yoktur. Ücret, işçinin harcadığı emeğin değil, belirli bir süre için satışa sunduğu emek gücünün karşılığıdır.

 

Kapitalist üretim süreci hem kullanım değeri hem de artı değer üretme sürecidir. Kapitalist anlamda üretken emek, yalnızca kapitalist için artı değer üreten emektir.

 

Mutlak Artı Değer Üretimi

İş gününün mutlak süresinin uzatılmasıyla elde edilir.

 

Nispi Artı Değer Üretimi

İş gününün toplam süresi sabit tutulurken, toplumsal verimlilik artışı sayesinde geçim araçlarının değeri düşürülür. Böylece gerekli emek süresi kısalır ve artı emek süresi kendiliğinden uzar.

 

Artı değerin tüketilmeyip tekrar ilave sermayeye dönüştürülmesine Sermaye Birikimi denir.

 

Makinelerin üretimdeki payı arttıkça, aynı miktar sermaye daha az işçiye ihtiyaç duyar. Bu durum iki temel sonuca yol açar:

Teknolojik gelişme ve sermayenin merkezileşmesi (şirket evlilikleri/iflaslar) sonucunda işgücü açığa çıkar. Bu yedek ordu, çalışan işçilerin ücret taleplerini baskılamak için bir tehdit unsuru olarak kullanılır.

Sermaye biriktikçe bir kutupta zenginlik birikirken, karşı kutupta (işçi sınıfı tarafında) sefalet, ağır çalışma koşulları, yabancılaşma ve zihinsel yozlaşma birikir.

 

Marx, Kapital’in 24. Bölümünde Adam Smith’in kapitalizmin kökenini "çalışkan insanların servet birikimi" olarak açıklayan iyimser efsanesini reddeder. Gerçek tarihte fetih, boyun eğdirme, soygun, cinayet—kısacası şiddet—başlıca rol oynar.

 

Kapitalizm bir kez kurulduktan sonra doğrudan şiddete nadiren ihtiyaç duyar.

Kapitalist üretim sürecinde, eğitim, gelenek ve alışkanlık yoluyla bu üretim biçiminin taleplerini kendiliğinden doğal yasalar olarak kabul eden bir işçi sınıfı gelişir.

 

Sermaye’nin Dolaşım Süreci (Kapital’in İkinci Cildi)

Birinci Bölüm (Sermayenin Döngüsel Akışı): Sermaye süreç boyunca üç farklı form alır: Finansal (Para) Sermaye, Üretken Sermaye ve artı değer taşıyıcısı olan Stok (Meta) Sermayesi.

 

İkinci Bölüm (Sermaye Devri): Sermaye bileşenleri değer dolaşımındaki rollerine göre ayrılır:

 

Sabit Sermaye: Değerini (makine vb.) zamana ve üretim dönemlerine yayarak aşama aşama aktarır.

 

Dolaşımdaki Sermaye: Ham madde, enerji ve işçilik maliyetleri gibi değerini tek bir üretim döneminde ürüne tamamen aktaran bileşenlerdir.

 

Not: Birinci ciltteki "sabit/değişken" ayrımı değer yaratımı ile ilgiliyken; ikinci ciltteki "sabit/dolaşımdaki" ayrımı değer dolaşımı ile ilgilidir.

 

Üçüncü Bölüm (Toplam Toplumsal Sermayenin Yeniden Üretimi): Marx toplumsal üretimi ikiye ayırır: I. Bölüm (Üretim araçları üretimi) ve II. Bölüm (Tüketim maddeleri üretimi). Basit yeniden üretimin gerçekleşmesi için I. Bölümün değişken sermayesi ve artı değer toplamının, II. Bölümün sabit sermayesine eşit olması gerekir.

Bu analiz, modern girdi-çıktı modellerinin öncüsüdür.

 

Artı Değerin Kâr, Faiz, Girişimcilik Kârı ve Arazi Kirasına Dönüştürülmesi (Kapital’in Üçüncü Cildi)

Üçüncü cilt, artı değerin toplumun yüzeyinde ve rekabet koşullarında aldığı somut biçimleri inceler.Artı Değerin Kâra Dönüşmesi: Birinci ciltte ortaya konan ödenmemiş fazla emek (artı değer), maliyet fiyatı kavramının arkasına gizlenerek toplam sermayenin bir meyvesi gibi görünmeye başlar.

 

Artı değerde sermaye ve emek arasındaki ilişki açıkça ortaya konur.

Farklı sektörlerdeki sermaye göçleri, kâr oranlarını eşitleyerek ortalama bir kâr oranı oluşturur. Mallar artık değerleriyle değil, üretim fiyatlarıyla satılır; böylece emek sömürüsü ile elde edilen kâr arasındaki doğrudan bağ gizlenir.

Kredi mekanizmasıyla birlikte para sermayedarları faiz alır, işlevsel kapitalistler ise girişimci kârı elde eder. Bu ayrım sömürü ilişkisini iyice perdeler; girişimci kârı, kapitalistin sömürüsü değil "yönetim ve denetim emeğinin karşılığı" gibi sunulur.

 

Marx eserinin sonunda sınıfların sistematik analizine başlamış, ancak el yazması bir sayfa sonra yarım kalmıştır.

 

Kapitalizm ve Komünizmin Eleştirisi

İlerleme ve servet üretimi insan ve doğanın yıkımı pahasına gerçekleşir; amaç ihtiyaçları karşılamak değil kâr maksimizasyonudur.

Marx, tarih ötesi adalet anlayışlarını reddeder. Bir işlemin adil olup olmaması üretim yöntemine uygunluğuna bağlıdır.

 

Marx, detaylı devlet modelleri çizmek yerine alternatif toplumu ortak üretim araçlarıyla çalışan özgür insanların birliği olarak tanımlar. Daha yüksek bir toplum biçiminin temel ilkesi ise "her bireyin tam ve özgür gelişimidir.

 

Doğrudan Üretim Sürecinin Sonuçları (1864)

Kapital’in birinci kitabının 1863-1865 tarihli el yazmasındaki orijinal sonuç bölümüdür (ilk kez 1933’te Moskova’da yayımlanmıştır). Marx burada birinci cildin sonuçlarını özetler.

 

Ücret, Fiyat, Kâr (1865)

Marx’ın 1865’te Uluslararası İşçi Birliği Genel Konseyi’ne sunduğu ve ölümünden sonra kızı Eleanor tarafından 1898’de yayımlanan konuşma metnidir. Yüksek ücret mücadelesinin fiyat artışları yüzünden boşuna olduğu iddiasına karşı çıkar.

Ücret mücadelesini mevcut sistemin kaçınılmaz bir parçası olarak görür ancak sendikalara nihai hedefi gösterir.

 

Wagner Üzerine Kenar Notları (1879 – 1881)

Alman iktisatçı Adolf Wagner’in eleştirilerine yanıt olarak yazılan bu notlarda Marx, değer ve sermaye teorisini detaylandırır.

Marx, genel bir "değer kavramından" değil, "emeğin ürününün mevcut toplumda temsil edildiği en basit toplumsal biçim" olan meta analizinden yola çıktığını belirtir.

 

Siyasi Yazılar

Marx’ın siyasi yazıları 1848 devrimleri, Paris Komünü veya işçi hareketi içi tartışmalara sıcağı sıcağına verilmiş gazetecilik ve teorik yanıtlarıdır.

Marx siyaseti fabrika ve sokaktaki toplumsal mücadelelere yerleştirir.

 

Rheinische Zeitung'dan 2 Makale

Marx’ın gazetecilik kariyeri "iktidara karşı gerçeği söyleme" etiğini ve somut koşullara dayalı teori geliştirme ilkesini yansıtır.

Sansür yasalarını sertçe eleştirir:

“Eğilim yasası, vatandaşların kanun önünde eşitliğini ortadan kaldırır. Bu, birlik değil, bölünme yasasıdır ve tüm bölünme yasaları gericidir. Bu bir yasa değil, bir ayrıcalıktır.”

 

 

Yoksulların yakacak odun toplama hakkını savunurken egemenlerin hukukunu eleştirir:

“Yoksulluk için geleneksel hukuku savunuyoruz... Daha da ileri giderek, geleneksel hukukun, doğası gereği, yalnızca bu en düşük, mülksüz ve temel kitlenin hukuku olabileceğini iddia ediyoruz.”

 

Kreuznach El Yazmaları (1843)

Devlet bir soyutlamadır; somut olan ise gerçek insan eylemlerine dayanan halktır.

Demokrasi, tüm siyasi ve hukuki kurumların insan eylemine indirgendiği "çözülmüş bulmaca"dır.

"İnsan kanun için yaratılmamıştır, aksine kanun insan içindir." Hedef, devlet ile burjuva toplumu arasındaki ayrımın (siyasi yabancılaşma) ortadan kaldırılmasıdır.

 

Alman-Fransız Yıllıkları (1844)

Yahudi Sorunu Üzerine: Siyasi özgürleşme (eşit medeni haklar) yetersizdir. Kapsamlı bir insan özgürleşmesi için bourgeois (özel çıkar odaklı birey) ve citoyen (yurttaş) ayrımının aşılması; insanın kendi toplumsal güçlerini siyasi güçten ayırmadan örgütlemesi gerekir.

 

Hukuk Felsefesinin Eleştirisi (Giriş): Proletarya ilk kez tarih sahnesine çıkar. Kendisine "özel bir adaletsizlik" değil, "tam bir adaletsizlik" yapıldığı için proletarya, radikal insan özgürleşmesinin ve özel mülkiyetin lağvedilmesinin aktif unsuru haline gelir.

 

Üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki tarihi yürütür. Siyaset ve devrim, kaçınılmaz bir sürecin yalnızca "ebesi" (hızlandırıcısı) konumundadır.

Tarihi yapan, kendi amaçlarının peşinden koşan insanlardır. Devrimci pratik olmadan dönüşüm gerçekleşmez.

 

Komünist Parti Manifestosu (1848)

Marx ve Engels tarafından Komünist Birlik adına kaleme alınan eser, mevcut toplumsal düzenin ve sınıf mücadelelerinin analizidir.

 

Sınıf Mücadelesi: "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir." Modern toplum, çelişkileri burjuvazi ve proletarya olarak iki karşıt kampa indirgemiştir.

 

Burjuvazinin Devrimci Rolü: Burjuvazi üretim araçlarını sürekli devrimleştirmiş, rasyonelleşmeyi derinleştirmiş ve küresel bir pazar yaratarak toplumu kozmopolit hale getirmiştir ("Kalıcı ve yerleşik olan her şey buharlaşır...").

 

Kendi Mezar Kazıcısını Yaratması: Burjuva mülkiyet ilişkileri, kontrol edemediği üretici güçlerin önünde bir zincir (engel) haline gelmiştir. Bu kriz, burjuvazinin kendi mezar kazıcısı olan proletaryayı üretmesine yol açar.

 

Devrimci Program: İlk adım proletaryanın egemen sınıf konumuna yükselmesidir (demokrasi mücadelesi). Mülkiyetin kamulaştırılması, kademeli/artan vergilendirme, miras hakkının kaldırılması, ulusal banka ve ücretsiz kamusal eğitim gibi 10 temel önlem içerir.

 

Nihai Hedef: Sınıfsız toplum

 

Mevcut düzenin şiddet yoluyla devrilmesi hedeflenir. Ulus-devlet kimliği reddedilir: "Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok... Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!"

 

Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i (1852)

1848 Şubat Devrimi'nden Louis Bonaparte’ın (III. Napolyon) 2 Aralık 1851 darbesine ve imparatorluğunu ilan edişine uzanan süreci sosyo-materyalist bir çerçevede inceler. Marx burada Komünist Manifesto’daki zafer odaklı, teleolojik (kaderci) tarih anlayışının ötesine geçerek proletaryanın yenilgisini ve siyasi özgürleşmenin paradokslarını sorgular.

 

Marx, Hegel'in "bütün büyük dünya tarihsel olaylarının iki kez ortaya çıktığı" tezine şu ünlü eklemeyi yapar: "İlk seferinde trajedi, ikinci seferinde sefil bir fars."

1789 Fransız Devrimi (Trajedi): Devrimciler (Jakobenler), evrensel insan özgürleşmesi idealini gerçekleştirmek isterken geçmişin kostümlerini giymiş trajik kahramanlardır.

1848-1852 Sınıf Mücadeleleri (Fars): Yeğen Louis Bonaparte, amcası Napolyon'un karizmasını ve sembollerini taklit eden soytarıca bir karikatürdür.

 

Bonapartizm; "Özgürlük, eşitlik, kardeşlik" yerini "piyade, süvari, topçu"ya bırakır.

Bonapartizmin toplumsal tabanı küçük mülk sahibi köylülerdir.

Kendilerini temsil edemezler; yukarıdan koruyucu ve mutlak bir otorite (efendi) tarafından temsil edilmek zorundadırlar.

 

Fransa’da İç Savaş (1871)

Marx, Uluslararası İşçi Birliği adına kaleme aldığı bu metinde, Prusya-Fransa Savaşı sonrası kurulan ve 72 gün süren Paris Komünü deneyimini değerlendirir. Komün, Marx’ın tanık olduğu tek pratik komünist uygulamadır.

 

Komün, halk oylamasıyla dayatılan hazır ütopyaların değil, mevcut devleti ortadan kaldıran gerçek hareketin bir örneğidir.

Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi hedeflenmiş; bireysel mülkiyet ortadan kaldırılmamış, aksine ortak üretimin ortaklaşa sahiplenildiği "ortak bir plana göre üretim" modeli benimsenmiştir.

Genel oy hakkı, temsilcilerin her an görevden alınabilirliği, kamu görevlilerine işçi ücreti verilmesi, Kilise ile devletin ayrılması ve parasız eğitim gibi reformlar uygulanmıştır.

 

İşçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını ele geçirip onu kendi amaçları için harekete geçiremez.

Devrimci görev, devlet iktidarını bir gruptan diğerine devretmek değil, sınıf egemenliğinin bu hazır makinesini tamamen parçalamak ve yok etmektir.

 

Marx'ın amacı bireyi devlete karşı konumlandırmak değil; devleti, toplumsal bedenin kaynaklarını emen "parazit bir uzantı" olmaktan çıkarıp o gücü topluma geri kazandırmaktır.

İkinci İmparatorluk'un çürümüş Paris'i gitmiş; yerine tarihsel eylemliliğin coşkusuyla savaşan, düşünen ve üreten "gerçek Paris" gelmiştir.

 

Marx, devrimci mücadelenin her yerde aynı araçlarla yürütülemeyeceğini kabul eder. 1872 Lahey Kongresi’nde; ABD, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde işçilerin hedeflerine barışçıl yollarla ulaşabileceğini, ancak Kıta Avrupası’nda devrimin kaldıracının zor/güç kullanmak olduğunu belirtir.

Marx, tüm ülkelerin aynı kapitalist gelişim aşamalarından geçmek "zorunda" olmadığını vurgular.

 

Gotha Programı’nın Eleştirisi (1875)

Marx, Alman Sosyal Demokratlarının (Lassallecılar ile Birleşme Kongresi) reformist, devlete bağımlı ve "adil dağıtım" odaklı yüzeysel söylemlerini sertçe eleştirir.

Burjuva hukuku, soyut bir eşitlik standardı getirerek farklı ihtiyaçlara ve somut eşitsizliklere sahip bireyleri tek bir ölçüte ("işçi" kimliğine) indirger.

Marx'a göre hakiki adalet, soyut eşitlikle değil, bireylerin özgün ihtiyaçlarının karşılanmasıyla mümkündür: Tüm bu adaletsizliklerden kaçınmak için yasa eşit olmaktan ziyade eşitsiz olmalıdır.

 

Kapitalizmden komünizme geçiş süreci, devletin "proletaryanın devrimci diktatörlüğünden" başka bir şey olamayacağı bir siyasi geçiş dönemidir.

Diktatörlük: halk üzerinde bir parti diktatörlüğü değil; burjuvazinin fiili sınıf diktatörlüğüne karşı proletaryanın kendi kendini yönetmesidir.

Özgürlük sağlandığında devlet ortadan kalkar.

 

Gazetecilik çalışmaları

1848 Mart Devrimi’nin ardından Köln’e dönen Marx’ın baş editörlüğünü üstlendiği Neue Rheinische Zeitung (Yeni Ren Gazetesi - "Demokrasi Organı"), dönemin en radikal ve militan yayınlarından biri olmuştur.

Gazetecilik çizgisi iki ana hedefe kilitlenmişti:

Birleşik, bölünmez ve demokratik bir Alman Cumhuriyeti kurmak.

Polonya’nın bağımsızlığını da kapsayacak şekilde Rus çarlığına (despotizme) karşı savaş.

Devrimin bastırılmasıyla kapatılan 301. ve son sayı (Mayıs 1849) tamamen kırmızı renkte basılmış ve şu tarihi veda mesajıyla son bulmuştur: "İşçi sınıfının kurtuluşu!"

 

Sürgün yolunu tutan Marx, Hamburg'da yayımlanan aylık Neue Rheinische Zeitung. Politisch-ökonomische Revue ile devrimlerin başarısızlığını analiz etmiştir.

 

Fransa’da Sınıf Mücadeleleri (1848–1850): Marx’ın materyalist tarih anlayışıyla güncel tarihi açıklama yolundaki ilk büyük denemesidir.

 

Marx, Londra sürgünündeyken radikal-ilerici bir Amerikan gazetesi olan New York Tribune’ün Avrupa muhabirliğini yapmış ve 300’den fazla makale yazarak fikirlerini küresel bir okuyucu kitlesine ulaştırmıştır.

 

Amerikan İç Savaşı (1861–1865)

Birçok Avrupalı entelektüelin aksine Marx, savaşı yalnızca iktisadi çıkar çatışması olarak görmemiş; doğrudan "kölelik sistemi ile özgür emek sistemi arasındaki varoluşsal bir mücadele" olarak okumuştur.

 

Marx, 1856'da People's Paper’ın yıldönümünde yaptığı konuşmada ünlü köstebek metaforunu kullanır:

Modern sanayi ve bilim gelişirken, aynı oranda toplumsal sefalet ve çürüme derinleşmektedir. Zenginlik kaynakları, ihtiyaç kaynaklarına dönüşmüştür.

Üretici güçler ile toplumsal ilişkiler arasındaki bu antagonist çelişki, devrimin altını eşelemektedir: Devrim çok hızlı kazabilen eski bir köstebektir, mükemmel bir madencidir... Tarih yargıçtır, celladı ise proletaryadır.

 

3. Temel Kavramlar ve Kavrayışlar

Marx'ın felsefi sunumu iki temel zorlukla karşılaşır: Felsefeden açıkça uzaklaşması ve kullandığı kavramların zamanla ampirik (sosyo-ekonomik) anlamlar kazanması.

Marx'ın metinlerinin çoğu belirli, ayrıntılı sorunlara ayrılmıştır. Birçok metin parçalı ve yalnızca temel niteliktedir.

 

Marx metinlerinde "tarihsel materyalizm" kavramını doğrudan kullanmamış olsa da, onun eserini bir bilim olarak kavrayabilmek için epistemoloji, ontoloji ve etiğin bütünlüğünü sağlayan bu metodolojik çerçeveyi anlamak şarttır.

 

Epistemoloji

İdealist felsefede bilgi (epistemoloji) ve varlık (ontoloji) ayrılmaz bir bütün oluştururken, Marx'ın düşüncesinde Locke ve Hume'dan gelen ampirik kalıntılar bulunur.

 

Psikoloji

Marx için felsefe, özbilincin bilimidir; ancak onun tarih teorisinde psikoloji, esasen faillerin özel bilinç durumlarını inceleyen bir itici güç olarak yer alır.

Bireyin bilinci, içinde yaşadığı ve çalıştığı maddi/tarihsel dünyanın bir ürünüdür. Bilinç sadece dünyayı algılamakla kalmaz, insan eylemleri aracılığıyla nesnel dünyayı aktif olarak değiştiren dinamik bir unsur işlevi görür.

 

Soyut ve somut

Saf akla dayalı soyutlamalar dünyadan kopukken ("kavranamaz soyutlama"), Marx'ın işaret ettiği "anlaşılabilir soyutlama" insan ihtiyaçlarından ve ampirik yaşamdan doğar.

 

Doğa

Marx'ın doğa anlayışının psikolojik bir boyutu vardır: Nesnel doğa bilinçten bağımsız ve rasyonel olarak yapılandırılmıştır. Doğanın rasyonelliği dörtlü bir yapı gösterir: Normatif (adalet/nedenler), epistematik (bilinebilirlik), anlamsal (evrensellik) ve nedensel (yasallık). Biliş ile algılanan gerçekliğin doğası özdeştir.

 

Tarihsel Materyalizm

Marx, tarihsel materyalizmi yalnızca bireysel-psikolojik motivasyonlara dayandırmaz. Bilimi; genel, zorunlu ve evrensel yasalara dayanan "sanatsal bir bütün" olarak kurgular. Bu nedenle tarihsel materyalizm birincil soruya (varlığın ve bütünün yapısına) odaklanan ontolojik ve etik bir tamamlayıcıya ihtiyaç duyar.

 

Ontoloji

Marx’ın felsefesinde ontoloji, epistemoloji ve etik birbirinden keskin çizgilerle ayrılamaz.

"Canlılık" hem bilincin epistemik bir niteliği hem de gerçekliğin nesnel ontolojik durumudur.

Toplumsal bütünlük, adil olduğunda 'yaşayan' bir bütünlüktür. Adaletsiz olduğunda ise içsel olarak çelişkili ve dolayısıyla 'ölü' veya 'ölmekte olan' bir bütünlüktür.

 

Gerçeklik

Gerçeklik, bilinçten bağımsız, diyakronik, hiyerarşik ve diyalektik süreçlerle işleyen dinamik bir bütündür. Epikürcü epistemolojiden beslenen bu dinamik yapıda Marx, bilimin kullandığı yasalar ile tarihin kendi iç yasalarını özdeş görür. Marx, teorik ve siyasi bağlamına göre "güçlü" (bilinçteki bilginin ontolojik somutluğu) ve "zayıf" (teorinin dünyayla siyasi başarı üzerinden temas kurması) gerçeklik kavramları arasında gidip gelir.

 

Bütünlük

Gerçeklik, çokluğun somut birliği anlamında bir bütünlüktür (holizm). Bu yapı içinde tarihsel olarak gelişen, tıpkı biyolojik organizmalar gibi doğan, büyüyen, metabolizmaya sahip olan ve zamanla yok olup yerini yeni yapılara bırakan toplumsal ve ekonomik bütünlükler (örneğin burjuva toplumu, üretim organizması) oluşur.

 

Diyalektik

Marx'ta diyalektiğin ve çelişkinin özü, geleneksel mantıktaki gibi ifadeler arası bir uyuşmazlık değil, gerçekliğin açıklayıcı ve dinamik bir özelliğidir. Gerçeklik, içinde barındırdığı çarpışmalar ve çelişkiler sayesinde dinamizm kazanır.

 

Yaşayan emek ile ölü emek (sermaye) arasındaki toplumsal karşıtlık, tarihsel süreçleri harekete geçirir.

Çelişki, olumsuzlama, olumsuzlamanın olumsuzlaması ve olumsuzlayarak koruma (yüceltme/Aufhebung) gibi mantıksal araçlar bu toplumsal harekete metodolojik bir çerçeve sunar.

 

Türlerin Yaşamı

İnsanlık tarihi, insan türünün yaşamıdır (Gattungswesen). Bu kavram ontolojiyi tamamlar ve etiğe zemin hazırlar.

Marx, Feuerbach'ın değişmez/bireysel insan doğası fikrine karşı çıkar; insan doğası soyut bir kavram değil, tarihsel olarak değişen toplumsal ilişkilerin bütünüdür.

 

Doğa

Doğa, çokluğun içinde somut bir birlik oluşturan nomolojik (yasalara bağlı) gerçekliktir. İnsanlık açısından bu süreç, doğal tarih bağlamında ekonomilerin tarihine karşılık gelir.

 

Tarihsel Materyalizm

Marx’ın yöntemi mutlak ve tamamlanmış bir sistemden ziyade, tarihsel süreçlerin dinamizmini yakalamaya çalışan geçici ve araçsal bir diyalektiktir.

 

Bilim insanı gerçekliğin unsurlarını yine gerçekliğin kendisinden türetir. Ancak bireysel ömür ve bakış açısı sınırlı olduğundan, somut gerçeklik düşüncede hiçbir zaman eksiksiz bir "düşünce bütünlüğü" olarak tam olarak yeniden üretilemez.

Gerçeklik sürekli hareket halinde olduğundan, bilimsel kavramlar ve teoriler her zaman geçici kalmak zorundadır. Yazılı metinlerin statik yapısı ile gerçekliğin akışkanlığı arasında diyalektik bir gerilim bulunur.

 

Etik

Marx’ta klasik felsefi anlamda kurumsallaşmış bir "etik" veya "ahlak" disiplini bulunmaz; aksine ahlak kavramı sıklıkla yabancılaşmış bilincin bir biçimi ("ahlaki söylem", "sığınak") olarak olumsuzlanır.

Marx’ın ahlakı iktisat, etiği ise diyalektiğin kendisidir. Diyalektik yöntem, toplumun ahlaki eksikliklerini ve adaletsizliklerini anlamanın, ardından bunların üstesinden gelmenin yollarını sunar. Normatif yapı; epistemoloji, ontoloji ve etiğin birleşik bir bütün oluşturduğu bu diyalektik çerçeveden ayrıştırılamaz.

 

Kişi

Kapitalist sistemde "bireysellik" yalnızca kapitalist sınıfa tanınan bir ayrıcalık haline gelirken, işçiler insani özlerini gerçekleştiremeyip hayvansal varoluş düzeyine (fiziksel hayatta kalma mücadelesine) mahkûm edilir.

İşçinin açlıktan ölmesi biyolojik değil, özel mülkiyetin yarattığı toplumsal patolojilerin ve adaletsizliğin bir sonucudur. Marx’ın insan anlayışı biyolojik ile toplumsal olan arasında salınır.

 

İnsan bilinci toplumsal ilişki ve üretimle biçimlenir (Varlığı belirleyen toplumsal bilinçtir). İnsanın acısı da ihtiyaçları gibi doğrudan değil, toplumsal olarak aracılanmış bir nitelik taşır.

 

Emek ve Mülkiyet

Marx’ta üretim, hem insanın kendini ve toplumsal ilişkilerini yeniden üretmesini hem de tarihsel değişimi ifade eder.

Emek, insanın kendini nesneleştirmesi ve eylemiyle ürününü şekillendirmesidir.

Marx, emeği sanatçının eser yaratma sürecine benzeterek nominalist-bireyci bir hukuk sezgisi geliştirir:

Sanatçı/işçi özgür ve yaratıcı bir planla hareket eder.

Nesneleştirilen emek ve ürün, üreticinin bilinciyle özdeşleşir.

Üretici eseriyle özdeşleşir; eser onun insani mülkiyetidir.

Bu insani mülkiyet, satılacak bir meta veya burjuva anlamda özel mülkiyet değildir.

 

Yabancılaşma

Yabancılaşmamış bir toplumda hukuk, insanın kendi emeğiyle ve ürettiği nesneyle eksiksiz özdeşleşebilme durumunu ifade eder.

Yabancılaşmamış toplumsal üretimde ürünler birer meta değil, insani türsel varlığın karşılıklı tanınma araçlarına dönüşür.

 

Doğa

Ontolojik ve psikolojik düzlemde hukuk, insanın varoluşu emek (üretim/yeniden üretim) olduğu sürece kurucu bir niteliğe sahiptir.

 

İnsanın eylemiyle kendini nesneleştirmesi ve ürettiği nesnede kendisini tanıması (özdeşleşmesi) hukuk kavramına temel oluşturur.

Hukuk sistemi doğrudan bu sezgiden türetilemez. İçeriğe yön veren unsurlar; bireysel/toplumsal psikolojik kimliklenme koşulları (yabancılaşma) ve insanın türsel özüdür (Gattungswesen). Hukuk, gerçeklikteki çelişkilere ve bu çelişkilerin bilgisine göre şekillenir.

 

Tarihsel Materyalizm

Marx’ın etiği; emek, yabancılaşma, hukuk, adalet ve türsel varlık kavramları üzerine kurulu değerlerin maddi bir etiğidir.

 

Etik, emeğin değerli ürünleriyle kurulan ilişkiye dayandığı için "maddi"dir; özne ürününde kendini keşfeder. Ancak modelin hedeflediği "tam yabancılaşmama" durumu tarihsel bir gerçeklikten ziyade eskatolojik bir hedeftir. Doğal afetler ve kaçınılmaz kaynak kısıtları nedeniyle insanoğlunun yabancılaşması tamamen ortadan kaldırılamaz.

Marx’ın etiği antropolojik olarak evrensel, içerik olarak ise romantik ve Avrupa felsefesinin zamansız idealleriyle örtüştüğü için gelenekseldir.

 

Marx geleneksel anlamda bir siyaset felsefecisi değil, siyasi bir metafilozoftur. Modern siyaset felsefesi modelleri (liberalizm, liberteryenizm, komüniteryanizm) esasen Marksist hukuki sezgiye dayanır; ayrıştıkları nokta yalnızca yabancılaşmamış bir yaşamın koşullarıdır.

 

Felsefe

Din

Marx’ın düşüncesi kesinlikle dinsel değildir; çünkü dini, toplumsal adaletsizliğe verilen çarpıtılmış bir yanıt ve maddi acılardan "maddesiz bir kaçış" (fantazmagori) olarak görür. Din, yanlış bilincin ürünüdür.

 

Öte yandan, epistemolojik ve etik açıdan olumlu bir din kavramı taşır:

Dünyevi bir kurtuluş vaat eder; var olan adaletsizliklerin tamamen aşılabileceğini varsayar.

Doğru yönteme (tarihsel materyalizm) ulaşmış bilim insanı, nesnel gerçekliği bilincinde bir bütün olarak kavrayarak dünyayı dönüştüren bir "peygamber" rolü üstlenir.

 

İdeoloji

Marx ideolojiyi çarpıtılmış bilinç ve yanlış felsefi yöntemlerin yarattığı bilimsel illüzyonlar olarak tanımlar. Metodolojik olarak ideoloji samimiyetsizlik, siyasal olarak ise uzlaşmadır.

 

Bilim / Felsefe

Marx, yaşamın somut gerçekliğinden kopmuş spekülatif felsefeyi reddeder ve onun yerine olgusal dünyayla kök kuran ampirik bir sosyal bilimi koyar.

 

Düşünme etkinliği, metodolojik olarak gerçekliği doğru yansıttığında (tarihsel materyalizm) bilgiye dönüşür. Sosyal bilimlerde bu metodolojinin teorik formülasyonu, disiplinin kendisine felsefi bir boyut katar. Marx, felsefenin yerine sosyal bilimi ikame ederken, onu bağımsız ve yapıcı anlamda yeni bir felsefe olarak konumlandırmıştır.

 

Politik Ekonomi Eleştirisinin Temel Kavramları

Marx’ın siyasi ekonomi eleştirisi iki hat üzerinde ilerler: Bir yandan "soyut emek", "meta fetişi", "artı değer", "sabit sermaye" ve "değişken sermaye" gibi yeni kavramlar türetirken; diğer yandan "değer", "para", "sermaye", "kâr" ve "faiz" gibi geleneksel iktisat kavramlarını köklü bir anlam dönüşümüne uğratır.

 

Emtia, Değer ve Para

Marx’ın iktisat eleştirisinin temelinde toplumsal biçim ile maddi içerik arasındaki ayrım yatar. Değişime dayalı bir ekonomide zenginlik, meta biçimini alır.

 

Kullanım Değeri: Metanın faydalı şey veya hizmet olma niteliğidir (maddi içerik).

Değişim Değeri: Metanın diğer mallarla girdiği değişim oranıdır. Değişim değeri, nesnel bir özellikmiş gibi beliren ama özünde tamamen toplumsal bir ilişki olan değerin dışsal tezahürüdür. Toplumsal bir ilişkinin nesnel/doğal bir şey gibi algılanması meta fetişizmini oluşturur.

 

Metanın ikili doğası, onu üreten emeğin ikili doğasından kaynaklanır:

Somut Emek: Marangozluk, terzilik gibi özgül kullanım değerleri üreten somut çalışma.

Soyut Emek: Bütün somut niteliklerinden soyutlanmış, malların ortak toplumsal maddesini oluşturan insan emeği. Soyut emek değerin maddesidir (Wertsubstanz).

 

Değer tamamen toplumsal bir özellik olduğu için ancak başka bir meta ile ilişkisi içinde (değer biçimi) ifade edilebilir.

Bu genel eşdeğer biçimini üstlenen özel meta paradır. Fiyat ise değerin parasal ifadesidir.

 

Katma Değer (Artı Değer) ve Emek

Marx sermayeyi salt bir para veya mal miktarı değil, değerini artırmak amacıyla ortaya konan değer (kendi değerini büyüten değer) olarak tanımlar.

Kapitalist, sermayenin bu sınırsız değerlenme amacını kendi öznel amacı haline getiren kişidir.

 

İşçi, emeğini değil, çalışma yeteneğini (emek gücünü) satar.

Emek Gücünün Kullanım Değeri: Yeni değer yaratma yeteneğidir (canlı emek). Çalışma günü, emek gücünün kendi değerini ürettiği süreyi aştığında yaratılan yeni değer ile emek gücünün değeri arasındaki fark artı değeri oluşturur. Marx bu süreci sömürü olarak adlandırır; fakat bunu bir ahlaki kınama olarak değil, kapitalist pazar iktisadının biçimsel kuralları dâhilinde gerçekleşen bir süreç olarak tanımlar.

 

Sabit ve Değişken Sermaye — Mutlak ve Nispi Artı Değer

Sermaye birikimi ve üretim süreci iki temel sınıfsal önkoşula dayanır: İşçinin hukuken özgür olması ve üretim araçlarından yoksun bulunması (ilkel birikim süreci).

 

İşçinin aldığı ücret, emek gücünün karşılığıdır; ancak sanki harcanan emeğin tam bedeli ödeniyormuş gibi görünür. Emek değer yaratır ama kendisinin bir değeri yoktur. Dolayısıyla "emeğin değeri" ifadesi irrasyoneldir ve ücret biçimi sömürü ilişkisini gizler.

 

Sermayenin Bileşenleri

Sabit Sermaye (c): Hammadde, yardımcı madde ve makineler için harcanan sermaye. Değerlenme sürecinde kendi değerini aynen yeni ürüne aktarır; değeri sabit kalır.

Değişken Sermaye (v): Emek gücü satın almak için harcanan sermaye. Yaratılan yeni değer v + m (artı değer) olduğu için değeri değişir.

Toplam Sermaye: c + v / Ürün Değeri: c + v + m

Artı Değer Oranı (m / v): Emek gücünün sömürülme derecesini gösterir.

 

Artı Değeri Artırma Yöntemleri

Mutlak Artı Değer Üretimi: Çalışma gününün doğrudan uzatılmasıyla elde edilir. Biyolojik ve fizyolojik sınırları olduğu için tarihsel süreçte yasal sınırlandırmalara yol açmıştır.

Nispi Artı Değer Üretimi: İşçi sınıfının tüketim malları üretimindeki verimliliği artırarak emek gücünün değerini düşürmek ve böylece zorunlu emek süresini kısaltıp artı emek süresini artırmaktır. Bu yöntem teknolojik gelişmeyi, sabit sermayenin (c) değişken sermayeye (v) oranla artmasını (sermayenin değer bileşimi) tetikler.

 

Kâr ve Faiz

Kâr, artı değerin bütün harcanan sermayenin (c + v) bir meyvesi gibi görünmesidir.

Farklı sektörlerdeki sermayelerin değer bileşimleri eşitsizdir. Eşit olmayan kâr oranları sermayenin sektörler arası hareketine yol açar. Rekabet sonucunda kâr oranları dengelenerek bir güncellenmiş ortalama kâr oluşur. Mallar artık doğrudan değerleriyle değil, üretim fiyatlarıyla (c + v + ortalama kâr) satılır.

 

Para Kapitalisti: Parayı borç vererek mülkiyet üzerinden faiz alır.

İşlevsel Kapitalist: Borç aldığı parayı üretimde kullanarak girişimci kârı elde eder.

Faiz "mülkiyetin", girişimci kârı ise "başarılı yönetimin" doğal bir getirisi gibi algılanır.

 

Fetişizm

Marx’ın klasik politik iktisattan temel farkı, Kapital’in birinci cildinde ele aldığı "Emtianın Fetiş Karakteri ve Sırrı" analizinde ortaya çıkar. Marx’a göre metanın gizemli yanı ne onun kullanım değeri ne de değerinin içeriği (harcanan emek süresi) değil, metanın biçiminin kendisidir.

 

Emeğin toplumsal nitelikleri, şeylerin/ürünlerin kendi doğal nitelikleriymiş gibi görünür. İnsanlar nesneler arasındaki bu ilişkiyi kurarlar fakat bunu dolaysız, şeylerin maddi bir özelliği olarak algılarlar. Buna "nesnel yanılsama" denir.

 

Meta Fetişizmi: Toplumsal iş bölümünün ve özel emeğin değişim aracılığıyla toplumsallaşmasının göz ardı edilip, değer niteliğinin doğrudan malın kendisine aitmiş gibi görünmesidir.

 

Ücret, emeğin değerini ödüyor gibi görünerek sömürüyü örter. Kârın kaynağı doğrudan "sermayenin kendisi" gibi algılanır. Üretim sürecine ihtiyaç duymadan para üretiyor gibi görünen faiz getiren sermaye, sermaye ilişkisinin "en dışsal ve fetişistik" formudur.

 

Kriz

Krizler, kapitalizm öncesi toplumlardaki kıtlık/famine krizlerinin aksine, sanayi kapitalizmine özgü "bolluk/aşırı üretim" (Überproduktion) krizleridir. Bu krizler, ihtiyaç azlığından değil, ödeme gücüne sahip (çözücü) talep yetersizliğinden kaynaklanır.

 

Parasal değişimde alım ve satım eylemleri zaman ve mekân bakımından birbirinden ayrılır. Bir malı satan kişinin hemen başka bir malı satın alma zorunluluğu yoktur. Bu özerkleşme, kriz olasılığının temelini oluşturur.

 

Kriz hem yıkıcı hem de sistemin kendini yenilemesi açısından "yapıcı" bir işlev görür.

 

Marx'a göre kapitalist krizlerin en temel çelişkisi şudur: Sömürünün gerçekleştiği koşullar ile o sömürüden elde edilen artı değerin pazarda "gerçekleştirilmesi" (paraya dönüştürülmesi) koşulları özdeş değildir. Sömürü yalnızca toplumun üretici güçleriyle sınırlıyken; gerçekleşme, üretimin orantılılığına ve toplumun düşmanca dağıtım ilişkileriyle sınırlanmış tüketim gücüne dayanır. Kapitalizmin sınırsız genişleme ve birikim dürtüsü, dar tüketim temeli ile sürekli çatışmaya girer.

 

Marx, yatırımları analize dâhil ederek basit tüketim yetersizliği teorilerinden ayrılır. Ancak birikimi sınırlayan unsurları tam olarak açıklayabilmek için kredi sisteminin rolü şarttır. Kredi sistemi bir yandan üretici güçlerin gelişimini hızlandırırken, diğer yandan krizleri körükler. Kredi teorisi dahil edilmeden sunulan bir kriz açıklaması zorunlu olarak eksiktir.

 

Kâr Oranının Düşme Eğilimi Yasası

19. yüzyıl iktisatçıları (Adam Smith, David Ricardo) kâr oranlarının uzun vadede düşeceğine inanıyor, ancak bunu rekabet veya toprak verimsizliği gibi gerekçelerle açıklıyorlardı. Marx, bu düşüşün temel nedenini doğrudan üretici güçlerin gelişiminde bulduğunu iddia etti.

 

Nispi artı değer üretimi verimlilik artışına dayanır. Verimliliği artırmanın en temel yolu makine kullanımıdır. Ancak gelişmiş makineler pahalıdır; bu durum sabit sermaye (c) harcamalarını değişken sermayeye (v) kıyasla artırarak sermayenin değer bileşimini (c/v) yükseltir.

Sabit sermaye (c) arttıkça, kâr oranının düşeceği varsayılır.

 

Kâr oranının zaman içindeki hareketi, paydaki artı değer oranının artış hızı ile paydadaki sermayenin değer bileşiminin artış hızı arasındaki ilişkiye bağlıdır. Üretici güçlerin gelişimi her iki terimi de aynı anda yükseltir. Hangisinin daha hızlı artacağı durumdan duruma değişir. Dolayısıyla, mantıksal ve matematiksel olarak kâr oranının uzun vadede kaçınılmaz biçimde düşeceğini söylemek imkânsızdır; oran yükselebilir, düşebilir veya sabit kalabilir.

 

Dönüşüm Problemi

Değerler ve üretim fiyatları iki ayrı niceliksel fiyat sistemi değildir. Değer, kapitalist üretim koşulları altında yalnızca üretim fiyatı biçiminde var olabilir.

 

Değerden üretim fiyatına "niceliksel/matematiksel bir dönüşüm" yapmaya çalışmak gereksiz ve çözümsüz bir problem yaratır. Amaç, matematiksel bir dönüşüm hesabı yapmak değil; üretim fiyatının arkasındaki toplumsal ilişkileri ve biçimsel yapıyı niteliksel olarak çözümlemektir.

 

Marksist Teorinin Felsefi Kavramları

Tarihsel Materyalizm

Marx, entelektüel kariyerine Genç Hegelci bir idealist olarak başlamış, ancak Rheinische Zeitung’daki editörlük döneminde somut toplumsal ve iktisadi gerçekliklerle yüzleşmesi ve Ludwig Feuerbach’ın felsefesiyle karşılaşması sonucu materyalizme yönelmiştir. Bu kırılma, Engels ile yazdığı Alman İdeolojisi metninde doruk noktasına ulaşır.

 

"Tarihsel materyalizm" kavramını Marx hiç kullanmamıştır.

Materyalizme yöneliş yalnızca bireysel bir fikir değişimi değildir; sanayileşme, kentleşme, sanayi proletaryasının doğuşu ve pozitivizm/faydacılık gibi akımların yükselişiyle şekillenen dönemsel bir gerçeklik zeminine dayanır.

 

Marx, toplumu yalnızca teorik olarak açıklamakla ilgilenen filozoflardan ayrılır. Onun materyalizmi, "dünyayı değiştirmeyi" hedefleyen pratik bir komünist/devrimci materyalizmdir.

 

Genel felsefi tanımıyla materyalizm üç ana düzeyi savunur:

Ontolojik: Bilinç/zihne karşı maddenin (doğanın) önceliği.

Epistemolojik: Bilgi ve bilincin maddeye bağımlılığı.

Antropolojik-Etik: İnsanın doğanın bir parçası ve temel olarak maddi bir varlık olduğu.

 

Marx’ın Ayrıştığı Nokta: Marx bu üç tezi kabul etmekle birlikte felsefi bir "sistem" kurmayı reddetmiştir. Klasik materyalizmin doğaya odaklanıp tarihi ve toplumu göz ardı etmesini eleştirmiştir.

Marx, materyalizmi doğadan alıp toplumsal ve tarihsel alana taşımıştır.

 

Marx’a göre insanlar düşlemeden veya düşünmeden önce yemek yemek ve hayatta kalmak zorundadır. Ancak eski materyalizmden farklı olarak insanlar doğada ihtiyaç araçlarını hazır bulmazlar; bunları emek/üretim yoluyla üretmek zorundadırlar.

 

Emek yalnızca doğanın mülk edinilmesi değil, insan öznesinin içsel amaçlarının dışsallaşması ve nesnelleşmesidir.

İnsan emek aracılığıyla nesnel dünyayı işlerken bir türe ait genel yeteneklerini dışa vurur ve nesnelleştirir. İnsanın temel güçleri bu ürünlerde açığa çıkar.

 

Aletler bireylerden daha uzun ömürlüdür. Bir kuşaktan diğerine aktarılır, birikir ve geliştirilir. Böylece aletler, insani potansiyellerin nesnel/maddi bir biçim kazanarak aktarıldığı tarihin maddi omurgasını oluşturur.

 

Emek süreci üç unsurdan oluşur: Çalışan birey, emek araçları ve emek nesneleri. Son iki unsur üretim araçları çatısı altında toplanır.

 

Bireyin üretebilmesi üretim araçlarına erişimine bağlıdır. Bu araçların mülkiyeti ve kontrolü toplumsal ilişkilerin niteliğini belirler:

Eşitlikçi Durum: Üretim araçlarına (ör. av aletleri) tüm bireyler eşit derecede sahipse, aralarındaki işbirliği eşittir ve kimse diğerine tabi olmaz.

Sınıflı/Bağımlı Durum: Bir taraf (A) üretim araçlarına (ör. toprak) sahip olup diğer taraf (B) sahip değilse, B hayatta kalmak için A'ya bağımlı hale gelir. Bu durum eşitsiz ve hiyerarşik bir toplumsal ilişki yaratır.

 

Marx, toplumu ontolojik olarak doğaya yakınlaştırsa da (her ikisi de maddidir), burjuva kuramcılarının yaptığı gibi toplumsal süreçleri doğa yasalarına indirgemeyi (doğallaştırma/natüralizasyon) kesinlikle reddeder:

Üretim ilişkileri insan eyleminin ürünüdür; yani ontolojik olarak "doğadan" değil, insan ürünü olan "kültürden" pay alır. Marx'ın Proudhon'a yönelttiği eleştiri de budur: İnsanlar kumaş ürettikleri gibi, farkında olmadan kumaşı ürettikleri toplumsal ilişkileri de üretirler.

 

Marx’tan önce materyalizm, toplumu ve tarihi göz ardı etmiş veya statik ele almıştır. Marx, Hegel’in idealizmini eleştirse de onun tarihsellik, diyalektik ve teorik karmaşıklık standartlarını korumuş; materyalizmi toplumsal ve tarihsel alana taşıyarak Hegelci derinliğe ulaştırmıştır.

Toplum, insan eyleminin ve emeğin ürünüdür; yani ontolojik olarak kültür ve tarih alanına aittir.

 

Tarih felsefesi

Marx, tek ve yekpare bir tarih teorisi geliştirmemiştir.

 

Genç Marx: Hegel'in Tarih Felsefesi

Birey, özü gereği bencil/atomistik değil, toplumsal bir varlıktır. Gerçek özgürleşme; dini, siyasi ve ekonomik kısıtlardan arınarak insan türünün kolektif yaşamının gerçekleştirilmesiyle mümkündür.

 

Hegel özgürlüğün zirvesini "Devlet" kurumunda görürken, Genç Marx (Fransız anarşist/sosyalist gelenekle paralel) devlet yapısını bir tahakküm aracı olarak görür ve komünizmde devletin sönümleneceğini savunur.

 

Marx kendi kuramını dışarıdan dayatılan ahlaki bir "ideal" değil, tarihin kendi içsel gelişim yasalarının zorunlu bir sonucu olarak görür.

 

Tarihsel Materyalizm

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi ve Siyasi Ekonomi Eleştirisine Katkı (1859) metinlerinde belirginleşen bu kuram, toplumu üç unsurlu bir determinizm şemasıyla ele alır:

1- Üretici Güçler (Teknoloji/Araçlar)

2- Üretim İlişkileri (Ekonomik Yapı)

3- Üst Yapı (Hukuk, Siyaset, Bilinç)

 

Üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki bu uyumsuzluk ve çelişki, toplumsal devrim dönemini başlatır; ekonomik temel altüst olurken üst yapı da dönüşür.

 

Sınıflar ve Sınıf Mücadelesi

Kıtlık toplumlarında egemen sınıflar, ezilenlerin emeğine el koyar. Bu yapı, egemen sınıfın ürettiği ahlaki, dini ve hukuki ideolojiler aracılığıyla meşrulaştırılarak sürdürülür.

Ne zaman ki meşrulaştırıcı ideoloji inandırıcılığını yitirir ve Aydınlanma gibi yeni değerler (Özgürlük, Eşitlik) ortaya çıkar, açık sınıf mücadelesi başlar.

Burjuva toplumunda sınıflar iki kutba (Burjuvazi ve Proletarya) iner. Proletarya devrimi burjuvaziyi ortadan kaldırdığında, geriye tek bir sınıf (yani sınıfsız toplum) kalır. Sınıf çatışması bittiği için tarihsel devrimler zinciri son bulur ve insanlık nihai barışa/özgürlüğe kavuşur.

 

Tarihsel Materyalizm, toplumu üretici güçler ve üretim ilişkileri üzerinden okur. İnsanların iradesinden bağımsız işleyen yapısalcı/sistemik bir modeldir.

 

Sınıf Mücadelesi Teorisi ise tam aksine insan aktörlerinin eylemlerine, bilinçlenmeye ve siyasi mücadeleye odaklanan bir eylem teorisidir.

 

Kapitalizmin Metafiziği

Marx’ın anlatısında "Değer", kendi kendini büyüten, kılıktan kılığa giren (para, meta, araç) ve nihayetinde insandan bağımsızlaşarak kendisi bir "Otomatik Özne" haline gelen bir fenomendir. Hegel'in "Dünya Ruhu" (Weltgeist) nasıl tarihi yönlendiriyorsa, kapitalizmde de "Sermaye" insanları kendi büyüme çıkarına hizmet eden iradesiz kuklalara dönüştürür.

 

Doğa / Natüralizm / Hümanizm

Doğacılık (Natüralizm): Ontolojik olarak doğanın ötesinde hiçbir şeyin olmadığını; epistemolojik olarak doğa bilimlerine yönelimi; etik olarak ise iyi bir yaşam için insan doğasını esas almayı ifade eder.

 

Hümanizm: İnsan potansiyelinin ve kişiliğinin bütünsel gelişimini hedefleyen etik ve eğitimsel bir felsefedir.

 

Marx'ın Erken Dönem Düşünsel Gelişimi

1835 (Lise Mezuniyet Denemesi): İnsanlığa ve kendini mükemmelleştirmeye adanmış etik bir "hümanizm" vurgusu öne çıkar.

 

1837 (Babaya Mektup): Hegelci idealizmden kaçış arayışında Stoacılık, doğa bilimleri ve Schelling'in doğa felsefesine yönelim görülür.

 

1841 (Doktora Tezi - Demokritos ve Epikuros)

Genç Hegelciler ikiye bölünmüştü: Fichte çizgisinde eylem felsefesi (Bauer, Ruge, Cieszkowski) ve Feuerbach çizgisinde doğa felsefesi/antropoloji.

Marx, Epikuros'un atomist teorisi üzerinden eylem felsefesi ile doğa felsefesini uzlaştırmaya çalışır. Atomun sapma (deklinasyon) hareketi, kör determinizm yerine özgürlük ve özbilince açılan bir alan yaratır.

 

1842-1843 (Cumhuriyetçilikten Sosyalist Hümanizme)

Kreuznach El Yazması (1843): Demokratik devlette siyasi yapının halkın kendi özgür üretimi olduğunu savunarak devlet-toplum ayrışmasını eleştirir.

Yahudi Sorunu Üzerine: Siyasi kurtuluş ile insani kurtuluş arasında ayrım yapar. Siyasi kurtuluş burjuva mülkiyet ilişkilerini ve bencil bireyciliği aşamaz. İnsani kurtuluş ise insanın kendi toplumsal güçlerini yabancılaşmış siyasi güç olmaktan çıkarmasını gerektirir.

Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş: Din eleştirisi üzerinden Kant'ın kategorik buyruğunu toplumsallaştırır: "İnsan, insan için en yüce varlıktır" ilkesinden hareketle insanı aşağılayan tüm koşulların devrilmesini savunur.

 

Marx romantik/Rousseaucu "sade doğaya dönüşü" insan dinamizmini boğan "doğal olmayan bir sadelik" olarak reddeder.

Özgürleşme, tarihsel olarak biçimlenmiş tüm insani duyuların (işitme, görme, sevme, düşünme vb.) araçsal mülkiyet rejiminden kurtarılarak kendi başına amaç haline gelmesidir.

Komünizm; insanın doğayla tam birliği, doğanın gerçekleşmiş hümanizmi ve insanın gerçekleşmiş natüralizmi olarak tanımlanır (1844 yazıları).

 

Marx, felsefenin ancak komünizmde gerçekleşip ortadan kaldırılabileceğini savunur. Komünizm; mükemmelleştirilmiş natüralizm = hümanizm, mükemmelleştirilmiş hümanizm = natüralizm eşitliğidir.

 

1845–1846 yılları (Feuerbach Üzerine Tezler ve Alman İdeolojisi), Marx’ın Genç Hegelci teorik çerçeveden koptuğu döneme işaret eder.

Althusser, Marx’ın bu dönemde hümanizmi tamamen terk ettiğini savunur.

Marx, insan merkezli ontolojik hümanizmi bırakmıştır. İnsanın potansiyelini gerçekleştirmesini hedefleyen etik hümanizmden vazgeçmemiştir.

 

(Emek) Değer Teorisi

Klasik iktisatçılar (Smith, Ricardo) değerin kaynağını emekte ararken; Jevons, Menger ve Walras gibi marjinalistler 1870'lerde değeri "marjinal fayda" ile açıklamış ve klasik nesnel değer teorilerini eskimiş saymışlardır.

Marx, sanılanın aksine Ricardo'nun değer teorisini doğrudan benimsememiş, klasik ekonomi politiğin temel bir eleştirisini sunmuştur.

 

Marx, metada temsil edilen emeğin ikili bir niteliği olduğunu tespit eden ilk kişidir: Somut Emek / Soyut İnsan Emeği

 

Ricardo parayı sadece takası kolaylaştıran teknik bir araç olarak görürken; Marx, değerin ancak bağımsız bir değer biçimi olan Para Biçimi üzerinden varlık kazanabileceğini gösterir.

 

Değer emek-zamanına dayansa da yalnızca para biçiminde ölçülebilir. Bu durum, tamamen emek-zamanına dayalı para öncesi veya parasız meta üretimi ütopyalarını geçersiz kılar.

 

Marx'ın amacı basitçe fiyat hesaplaması yapmak değildir. Temel amaç, insanlığın kendi ürettiği ancak kontrol edemediği toplumsal koşulların ve üretim sürecinin insanlara hükmettiği bu özgün toplumsallaşma biçimini açığa çıkarmaktır.

 

İdeoloji Eleştirisi

İdeoloji terimi ilk kez Destutt de Tracy tarafından "fikirlerin bilimi" olarak ortaya atılmış, ancak Napolyon'un bunu siyasi bir suçlama (muhafazakâr eleştiri) olarak kullanmasıyla olumsuz bir anlam kazanmıştır.

 

Marx, Hegel'in zihni/tarihi özerk bir faktör gören yaklaşımına ve Genç Hegelcilerin din eleştirisine karşı çıkar. Genç Hegelciler dini "bilişsel bir yanılsama" ve bir düşünce hatası olarak görüyordu.

Marx'a göre din veya ideoloji, sadece zihinsel bir reformla/düşünce değişikliğiyle aşılamaz. Yanılsamayı üreten şey bir "düşünce biçimi" değil, insanın kendi özünü gerçekleştiremediği toplumsal pratiğin (gerçekliğin) kendisidir.

 

Marx ve Engels'in Alman İdeolojisi metninde birbiriyle yarışan üç ana ideoloji modeli öne çıkar:

Kamera Obscura (Yansıma) Modeli: İdeoloji, toplumsal gerçekliği nesnel retinadaki optik ters dönme gibi "baş aşağı" gösterir. İdeolojiler epistemik olarak yanlıştır fakat içsel olarak içinde bulunulan çarpık gerçeklikle tam bir uyum (uygunluk) içindedir.

 

İş Bölümü Modeli: İdeoloji, maddi emek ile zihinsel emeğin ayrılmasıyla başlar. Entelektüel sınıf ortaya çıktığında, düşünce kendisinin mevcut pratikten bağımsız olduğunu sanmaya başlar (ikinci dereceden yanlış inanç/fikir otarşisi). İnsanların kendi ürettikleri toplumsal ilişkiler, onların üzerinde kontrolden çıkan "nesnel bir güce" dönüşür.

 

Sınıf Çıkarı Modeli: "Egemen sınıfın düşünceleri her çağda egemen düşüncelerdir." Egemenliğe oynayan veya egemen olan sınıf, kendi özel sınıf çıkarını sanki tüm toplumun genel çıkarıymış gibi sunar ve meşrulaştırır.

 

Ekonomi Politiğin Eleştirisi

Üretici güçler ve üretim ilişkileri "temeli" oluşturur; bunun üzerinde yasal, siyasi ve felsefi "üstyapı" yükselir. Toplumsal çatışmalar her zaman bu üstyapısal/ideolojik biçimler içinde bilince çıkar.

 

Kapital ve Meta Fetişizmi

Kaba ekonomi burjuva dünyasını öven sığ bir ideolojiyken, Smith ve Ricardo gibi isimlerin klasik ekonomisi değerin arkasındaki emegi keşfeden gerçek bir bilimdir.

Kapitalizmde insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, nesneler/mallar arasındaki ilişkinin bir özelliği (şeylerin içsel bir değeri varmış gibi) şeklinde görünür.

 

Kapital'deki ideoloji eleştirisi bir "bilgi/bilişsel hatası eleştirisi" olmaktan çıkar, insanların kendi yarattıkları toplumsal koşulları denetleyemediklerini gösteren bir Güç ve Tahakküm Eleştirisi haline gelir.

 

İdeolojide "Yanlış" Olan Nedir?

Bilişsel Hata: İnançların basitçe yanlış veya mantıksız olması.

İkinci Sıra Bilişsel Hata: Zihinsel/niyetsel durumlar hakkındaki inançların gerçek dışı olması.

Yanlış Bir Gerçekliğin Doğru Yansıması: Gerçekliğin kendisinin aldatıcı veya tersine çevrilmiş olması (öznelerin bu ters çevrilmiş gerçekliği doğru yansıtması).

Problem Kaynaklı Köken: Sosyal açıdan sorunlu kaynaklardan beslenmesi.

İşlevsellik: Yanlış düşünce biçiminin sistemik olarak iş görmesi.

Toplumsal Koşulların İfadesi Olması: Düşüncenin uygunluğundan bağımsız olarak, yanlış toplumsal koşulları dışa vurması.

Belirli Yanlış Çıkarların İfadesi Olması.

 

Marx sonrası düşünürlerin bu düğümü çözmek için geliştirdiği yaklaşımlar

Lenin, ideolojiyi olumlu anlamda "işçi sınıfının bilimsel ideolojisi" olarak nötrleştirir.

 

Karl Mannheim, ideolojiyi "bilgi sosyolojisi" bağlamında ele alarak, tarafsız/ilişkisel bir kavram haline getirir; ancak bu durum kuramın eleştirel gücünü zayıflatır.

 

Lukács, piyasa pratiklerinin toplumu sömürgeleştirmesini "nesneleştirme" (şeyleşme) olarak tanımlar. İdeoloji eleştirisini bir "fetişizm eleştirisi" olarak yeniden kurar.

 

Gramsci, ideolojiyi tarafsız bir "dünya görüşü" ve sivil toplumda yürütülen bir hegemonya/mücadele alanı olarak tanımlar.

 

Adorno & Horkheimer, kültür endüstrisi ve totaliter yapılar altında düşüncenin özerkliğini yitirdiğini, ideolojinin gerçekliğe karıştığını savunur.

 

Habermas, ideoloji eleştirisini dilsel iletişim ve "sistematik olarak çarpıtılmış iletişim" üzerinden, tahakkümden arınmış iletişim idealine dayandırır.

 

Althusser, ideolojiyi zihinsel bir yanılsama değil, İdeolojik Devlet Aygıtları (okul, aile vb.) içinde yaşanan maddi bir pratik ve öznelliğin "çağrılma" (interpellation) biçimi olarak görür.

 

Foucault, "ideoloji" terimini tamamen reddeder. Doğru/yanlış karşıtlığı yerine, iktidar ile bilginin iç içe geçtiği "söylemsel oluşumlar" ve "hakikat politik ekonomisi" kavramlarını ikame eder.

 

İdeolojik pratikler (din, felsefe, meta değişimi gibi) kendi kurumsal kurallarını insan yapımı değilmiş, insanlardan bağımsız ve kendiliğinden var olan doğal nesnelermiş gibi sunar.

 

Bir pratiğin kuralları, o pratiğin içinde yerleşik olan değerleri (örneğin piyasanın karşılıklı fayda hedefini yoksulluğa; öznelliğin özerklik hedefini boyun eğmeye dönüştürmesi gibi) sistematik olarak engelliyorsa, ortada pratik bir sorun vardır.

 

İdeoloji, katılımcıların kendi yarattıkları kuralların kölesi haline geldiği ve bu durumun çözülmesini engelleyen bir toplumsal tahakküm biçimidir.

 

Devrim

Marx'ın teorisindeki üç ana gerilim

Devrimler, üretici güçlerin gelişimi ile mevcut üretim ilişkileri arasındaki nesnel/yapısal çelişkilerin zorunlu bir sonucudur (ekonomik determinizm).

Devrimler açık uçlu, rastlantısal, çatışmalı ve insan eylemine/sınıf mücadelesine (siyasete) dayanan süreçlerdir. Komünist Manifesto’da burjuvazinin çöküşünün "kaçınılmaz" olarak ilan edilmesi ile işçilerin örgütlenip savaşmaya çağrılması arasındaki çelişki buna örnektir.

Eğer proleterler kapitalizm altında tamamen yoksullaşmışsa ve kaybedecek hiçbir şeyleri yoksa, devrim yapacak maddi ve entelektüel araçlardan/olanaklardan yoksun kalırlar.

Eğer kapitalizm içinde gelişip örgütlenme olanaklarına (okuma-yazma, iletişim, kitleleşme) sahip olurlarsa, bu kez elde ettikleri kazanımları risk etmemek adına devrimci motivasyonlarını kaybedip sisteme eklemlenebilirler (yozlaşabilirler).

 

Şiddet, mevcut düzenin şiddetini yıkmak için meşrulaştırılsa da, kullanılan araçların (şiddet ve otorite) özgürleşme amacını bozması ve uygulayanları demoralize/tahrif etmesi kaçınılmaz bir tehlikedir. 20. yüzyıl devrim deneyimleri, şiddeti kontrolden çıkmadan bir araç olarak kullanma fikrinin bir yanılsama olduğunu göstermiştir.

 

Marx ve Engels, Paris Komünü’nü burjuva devlet makinesinin parçalanıp yerine doğrudan demokratik, tabana dayalı konsey yönetimi (proletarya diktatörlüğü) getirildiği somut bir model olarak görürler.

Bakunin, proletarya diktatörlüğü adı altında kurumsallaşan her türlü otorite ve parti yapısının zamanla proletarya üzerinde bir diktatörlüğe dönüşeceğini öngörerek Marx'ı eleştirir. Engels ise anarşistlerin merkezileşme ve otorite karşıtlığının Paris Komünü'nün çöküşünü hızlandırdığını savunur.

 

Lenin

Lenin, Devlet ve Devrim’de kapitalist devlet aygıtının ele geçirilemeyeceğini, yıkılması gerektiğini savunur. Proletarya diktatörlüğü, bu geçiş döneminde bir zor/baskı aygıtı olarak konumlandırılır.

 

Lenin’e göre işçi sınıfı kendiliğinden ancak reformist bir "sendikal bilince" ulaşabilir. Devrimci sınıf bilinci dışarıdan, "profesyonel devrimcilerden" oluşan disiplinli ve demokratik merkeziyetçi öncü parti tarafından aktarılmalıdır.

 

Rosa Luxemburg

Aşırı merkeziyetçi ve otoriter parti modeline karşı çıkar. Bu yapının kitleleri pasifleştireceğini savunarak kendiliğindenliğe (spontaneizm) ve kitle grevlerinin yaratıcı gücüne vurgu yapar. İşçilerin devrimci bilinci ancak kendi pratik eylemleri ve yaptıkları hatalar içinden öğrenebileceklerini belirtir.

 

Leon Troçki

Stalin’in bureaucratik "tek ülkede sosyalizm" ve yukarıkdan devrim anlayışını bir ihanet olarak görür. Kapitalizmin küresel niteliği gereği devrimin sadece "Sürekli Devrim" ve dünya devrimi perspektifiyle başarıya ulaşabileceğini savunur.

 

Antonio Gramsci

Rusya'daki doğrudan devleti hedef alan "hareket savaşı" stratejisinin Batı toplumlarında geçerli olmadığını ileri sürer. Batı'da sivil toplum kurumları devletin temel direkleridir. Bu nedenle hegemonya kurmak için sivil toplumda uzun süreli bir "mevzi savaşı" (karşı-hegemonya mücadelesi) verilmelidir.

 

Mao Zedong

Marksizmi Çin koşullarına uyarlayarak, kentsel proletaryadan ziyade kırsal köylü nüfusun harekete geçirilmesini ve gerilla savaşını devrimin merkezine koyar.

 

Çağdaş Arayışlar

Eleştirel Teori (Frankfurt Okulu & Habermas)

İşçi sınıfının sisteme entegre olduğu tespitiyle devrim kavramı olumsuz bir ufka dönüşmüştür. Habermas ise konuyu iletişimsel eylem ve söylemsel pratikler çerçevesine çekerek devrimci makro-özne fikrini terk eder.

 

Radikal Reform / Yıkım (Butler)

Sistemsel kopuş yerine mevcut toplumsal/kültürel yapıları seçici bir şekilde zayıflatma ve hegemonik ilişkileri dönüştürme vurgusu.

 

İktidarı Ele Geçirmeden Dünyayı Değiştirmek (Holloway, Hardt & Negri)

Geleneksel işçi sınıfı merkezciliğinin ötesine geçerek öznelliklerin çeşitliliğini ("öznellik devrimi") ve devlet iktidarını merkez almayan özgürleşme pratiklerini öne çıkarma.

 

Mikro-Devrimler ve Çoğulculuk (Castoriadis, Abensour)

Tek bir evrensel devrim anlatısı yerine, birbirleriyle karmaşık ilişkiler kuran yerel, çoğul ve radikal demokratik (demos'un kurucu gücü) özerklik mücadeleleri.

 

Diyalektik

Marx'ın 1844 Ekonomik-Felsefi Elyazmaları’ndaki Hegel Eleştirisi

Marx, Ludwig Feuerbach'ın materyalist Hegel eleştirisinden yola çıkar.

Feuerbach felsefeyi dinin ve yabancılaşmanın nihai biçimi olarak tanımlamış; somut insani/toplumsal ilişkileri teorinin merkezine koymuş ve idealist "olumsuzlamanın olumsuzlanması" yerine materyalist ontolojiyi yerleştirmiştir.

Feuerbach, Hegel'in "olumsuzlamanın olumsuzlanması" kavramını tamamen reddederek tarihsel hareketin dinamizmini kaçırmıştır. Hegel, bu kavramı her ne kadar soyut ve idealist bir biçimde ele almış olsa da, tarihin hareketini ve insanın kendi emeğiyle kendisini üretme sürecini diyalektik bir süreç olarak kavrayan ilk düşünürdür.

 

Marx'a göre Hegel Mantığı'nın var olabilme koşulu kapitalizmin yabancılaşmış bütünlüğüdür. Bu nedenle Hegel mantığı, kapitalist toplumun yabancılaşmış yapısını analiz etmek için bir gereç sunar.

 

Marx'ın Diyalektik Yöntemi

Kapital ve Grundrisse üzerine çalışırken Hegel'in Mantık Bilimine yeniden döner.

Materyali ayrıntısıyla toplar, gelişme biçimlerini analiz eder ve iç bağlantıları izler (ampirik/maddi süreç).

Marx diyalektiği sadece zihinsel bir temsil yöntemi olarak değil, toplumsal gerçekliğin (kapitalizmin) içsel, çelişkili hareketi olarak görür.

Var olanı anladığı anda onun olumsuzlanmasını ve kaçınılmaz çöküşünü de kavrar.

Her biçimi akış ve hareket halinde, geçici yönüyle ele alır.

 

Hegel'de "İdea" özne, maddi gerçeklik onun dışsal tezahürüdür. Marx'ta ise "maddi/ekonomik temel" özne, ideal/üstyapısal unsurlar onun yansımasıdır.

Hegel'in "öz" kabul ettiği mistik kabuk (İdea, özbilinç) görünüşe indirgenirken; Hegel'in dışsal/arazi saydığı maddi, toplumsal ve ekonomik süreçler "gerçek öz" olarak açığa çıkarılır.

Böylece ideolojilerin ve mistifikasyonların mantığı çözülür ve diyalektiğin rasyonel özü elde edilir.

 

Marx 1844 döneminde felsefi antropolojiye ve "nesnel tür varlığı" kavramına odaklanır. Hegel'in idealist "özbilincin yabancılaşması" kavramını, insanın somut toplumsal emeği ve bu emeğin yabancılaşması üzerinden materyalistleştirir. Yabancılaşmanın aşılması, toplumsal ilişkilerin pratik dönüşümü olarak "olumsuzlamanın olumsuzlanması" biçiminde kurgulanır.

 

1857-1870 dönemi; Marx, politik ekonomi eleştirisini inşa ederken Hegel'in Mantık Bilimindeki kurgusal/sistemik kategoriler bütünlüğüne döner. Hegel'de kendi kendini açan "İdea", Marx'ta kapitalist sistem içinde kendi kendini üreten, dönüştüren ve istikrara kavuşturan "otomatik özne" (sermaye) haline gelir.

 

Dühring, Marx'ın diyalektiği bilimsel değil, Hegelci bir "safsata" ve "bilim dışı bir gizem" olarak nitelendirir.

Marx, diyalektik anlatımın zorluğu nedeniyle Kapital’e bir ek yapıp değer biçimini basitçe açıklasa da diyalektiğin sadece didaktik/retorik bir süs olmadığını, kapitalist gerçekliğin çelişkili yapısına ait rasyonel bir öz olduğunu savunur.

 

Marx'ın diyalektik üzerine yazdıkları tek, pürüzsüz ve tam anlamıyla tutarlı bir sisteme oturtulamaz.

Marx’ın 1840'lardaki ilk felsefi kavrayışlarını (özellikle yabancılaşma, nesnelleşme, eylem) sonraki Siyasal Ekonomi Eleştirisi programından tamamen ayırmak imkânsızdır. Eğer bu erken dönem felsefi antropoloji dışarıda bırakılırsa, kapitalizm ile Hegel'in mantıksal yapıları arasındaki derin yakınlık kavranamaz hale gelir.

 

Diyalektik, Marx için hem kendi teorisinin hem de kapitalist gerçekliğin nesnel ve çelişkili yapısının kurucu bir unsurudur.

 

Bilimsel Sosyalizm

Marx ve Engels terminolojide katı/dogmatik değillerdir. "Bilimsel sosyalizm"in yanı sıra "eleştirel komünizm", "eleştirel ve materyalist sosyalizm" gibi kavramları da birbirinin yerine kullanmışlardır.

 

Sosyalizm/Komünizm teriminin; teorik, fiili ve ideal olmak üzere üç ayrı anlam düzeyi vardır. Marx ve Engels için belirleyici olan mevcut durumu ortadan kaldıran gerçek harekettir.

 

Dönemin anlayışına göre "bilim" (Wissenschaft), sadece doğa bilimleri veya pozitif disiplinler değil; sistematik, temellendirilmiş ve dini/mistik öncüllerden arındırılmış her türlü disiplinli bilgiyi ifade eder.

 

Bilimsel sosyalizm, teorisini toplumsal hareketin dışına yerleştirmez. Teorisini, halihazırda gözler önünde cereyan eden tarihsel sınıf mücadelesinin gerçek koşullarının ve dinamiklerinin öz-bilinci/ifadesi olarak konumlandırır (Marx'ın Bakunin eleştirisinde belirttiği gibi).

 

Marx Londra sürgününde ekonomi politiğin eleştirisine yönelerek teorik yapısını şu 5 temel eksende dönüştürmüştür:

Dünyanın tamamını açıklama iddiasındaki metafizik bütünlük yerine, toplumun "temeli" olan ekonomik yapıya odaklandı.

Kavramsal sunumunu daha rafine ve ayrıntılı bir seviyeye çıkardı.

Felsefi metinler yerine dönemin iktisat, matematik, tarih ve doğa bilimleri literatürünü kullandı.

Fabrika müfettişlerinin raporları, resmî istatistikler ve ampirik belgeleri çalışmasına dahil etti.

Grundrisse ve Kapital’de yöntembilimsel öz-yansımayı (diyalektik kavramsal inşa ve soyutlama yöntemini) zirveye taşıdı.

 

Marx Neden Ekonomi Bilimine Yöneldi?

Alman İdeolojisi’nde kuramlaştırıldığı üzere, toplumun tüm üstyapı dinamikleri "insanların yiyeceklerini ve maddi yaşamlarını üretme biçimine" dayanır.

Eğer toplumsal gerçekliğin temeli maddi üretimse, bu yapıyı anlamak ancak yiyecek ve mal üretiminin mekanizmalarını incelemekle mümkündür.

 

Marx, sosyalizmi teorisyenlerin soyut fikirlerine ya da ezilenlerin ahlaki adalet duygularına ("vaaz verilen ahlaka") dayandıran ütopik gelenekten kopmak istemiştir.

Sosyalistlerin işi ahlaki "zorunluluklar" üretmek değil, "gözlerinin önünde cereyan eden tarihsel hareketi ve olguları anlatmak ve onun organı olmaktır."

 

Burjuva ("kaba") ekonomisi sadece yüzeydeki fenomenlerle ilgilenirken, eleştirel bilim yüzeyi delip içteki "öz"e (toplumsal üretim ilişkilerine) ulaşır.

Toplumsal uyum illüzyonlarını yıkarak sınıfları ve aralarındaki çatışmaları görünür kılar.

Kapitalizmin ezeli/ebedi bir "doğa yasası" değil, tarihsel olarak kurulmuş ve zamanı gelince aşılacak geçici bir insan üretimi olduğunu kanıtlar.

 

Marx ve takipçileri kapitalizmin yenilik yapma ve kendini yeniden üretme potansiyelini ciddi şekilde hafife almışlar, işçi sınıfının devrimci potansiyelini abartmışlardır. 21. yüzyılın başında klasik proletarya devrimci bir özne olmaktan çıkmıştır.

Marx’ın teoriyi toplumsal devrimci pratikle birebir eşleştiren "bilimsel sosyalizm" projesi tarihsel olarak başarısız olmuştur.

Bilimsel sosyalizmin pratik başarısızlığı, Marx’ın geliştirdiği toplumsal analiz araçlarının ve kapitalizm eleştirisinin değerini düşürmez. Bu araçlar günümüzde de verimli bir şekilde kullanılabilir; ancak sosyalist hedeflerin savunulması artık nesnel yasalardan ziyade etik/ütopik kaygılara dayanmak durumundadır.

 

4. Resepsiyon

Marx Yorumunun Temel Soruları

Marx’ın eserlerinde sistematik bir "adalet teorisi" geliştirip geliştirmediği, özellikle John Rawls sonrasındaki siyaset felsefesi söyleminde yoğun bir şekilde tartışılmıştır.

 

Marx’ın Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde geçen "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!" ilkesi, bazı Marksist filozoflarca (örneğin Van Parijs) komünist toplumun bir "dağıtım adaleti" ilkesi olarak okunur.

 

Marx, özellikle erken dönem çalışması olan 1844 Ekonomik-Felsefi El Yazmaları’nda kapitalizmi özel mülkiyet ve yabancılaşma üzerinden eleştirmiştir.

 

Kapitalizm altında işçi; kendi ürettiği ürüne, kendi üretim eylemine/etkinliğine, kendi insan özüne (türsel varlığına) ve diğer insan bireylerine yabancılaşır.

Yabancılaşma, insanın kendisine ve başkalarına yalnızca bir "araç" olarak muamele etmesiyle ilişkilendirilir.

Yabancılaşmama durumu, bireylerin birbirini topluluk üyesi olarak tanıması/takdir etmesine dayanır.

 

Toplumsal değişimin motoru ahlaki normlar veya adalet arayışı değil; maddi üretici güçler (emek gücü, teknoloji, bilgi) ile üretim ilişkileri (mülkiyet yapısı) arasındaki diyalektik ilişkidir.

 

Rekabet nedeniyle kapitalistler, değer yaratan tek unsur olan "canlı insan emeği" yerine makineleri (insani olmayan üretici güçleri) koyarlar. Bu durum artı değer kaynağını daraltır ve krizleri derinleştirir.

Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, kapitalist özel mülkiyet kabuğuyla bağdaşmaz hâle gelir; sistem, adalet veya etik tartışmalarından bağımsız olarak tarihsel bir zorunlulukla kendi olumsuzlamasını (post-kapitalist düzeni) üretir.

 

Bireyselcilik / Toplumsal kurumlar ve tarihsel süreçler, bireylerin kendi arzu, inanç ve niyetlerine dayanan eylemleriyle açıklanabilir.

Bütüncülük / Bireylerin bilinci, arzuları ve değerleri, içinde bulundukları toplumsal varlık (yapısal konum) tarafından belirlenir. Toplumsal yapılar yalnızca bireysel failliklerle açıklanamaz.

 

Felsefi Hareketler

Diyalektik Materyalizm

Karl Marx "diyalektik materyalizm" ifadesini hiçbir zaman kullanmamıştır. Terim ilk kez 1888'de Josef Dietzgen tarafından "yeni sosyalist materyalizm" anlamında kullanılmış; 1890'larda Georgy Plehanov aracılığıyla İkinci Enternasyonal'de yaygınlaşmıştır.

Diyalektik materyalizmin felsefi temelleri Friedrich Engels'in geç dönem eserlerinde (Anti-Dühring, Ludwig Feuerbach, Doğanın Diyalektiği) atılmıştır.

 

Lenin, Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni (1913) yazısında Tarihsel Materyalizm (toplum bilimi) ile Diyalektik Materyalizm (doğa/felsefe) ayrımını belirginleştirmiş; tarihsel materyalizmi diyalektiğin topluma bir "uzantısı" olarak konumlandırmıştır.

 

Stalin diyalektik materyalizmi Marksist-Leninist partinin resmi ve dokunulmaz "dünya görüşü" (devlet felsefesi/meşrulaştırma bilimi) olarak kanonlaştırılmıştır. Stalin, "olumsuzlamanın olumsuzlanması" yasasını listeden çıkarmış ve sistemi katı bir evrimci-bütüncül şemaya indirgemiştir.

 

György Lukács: Tarih ve Sınıf Bilinci’nde diyalektiğin doğaya uygulanmasını reddetmiştir. Diyalektiğin özne-nesne etkileşimi ve teori-pratik birliğine dayandığını, bunun da sadece toplum ve tarih alanında var olduğunu savunmuştur (anti-natüralist sapma).

 

Karl Korsch: Lenin’in materyalizme diyalektikten daha fazla öncelik vererek kaba bir burjuva materyalizmine gerilediğini iddia etmiştir.

 

Henri Lefebvre: Batı Marksizmi ile Engels'in süreç anlayışını uzlaştırmaya çalışmış; Kapital’deki diyalektik yöntemin doğaya genişletilmesinin Marx'ın kendisinde zaten örtük olarak var olduğunu ileri sürmüştür.

 

Louis Althusser: Stalinist "uzantı" tezini reddetmiş; Tarihsel Materyalizm'i bilim, Diyalektik Materyalizm'i ise Marksist felsefe olarak kesin bir epistemolojik ayrıma tabi tutmuştur (imge teorisini reddederek Fransız epistemoloji geleneğinden beslenmiştir).

 

Ernst Bloch: Diyalektik materyalizmi statik maddeden ayırarak "henüz olmamış olanın ontolojisi" ve bir imkân felsefesi olarak kurmuştur.

 

Avusturya Marksizmi

20. yüzyılın ilk otuz yılında Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDAP) çevresinde gelişen, dogmatik Marksizm anlayışına karşı çıkan heterojen ve entelektüel bir harekettir.

Marksizm’i katı/dogmatik bir din gibi görmek yerine; dönemin diğer bilimsel, felsefi ve sosyal teorileriyle sentezlemeyi amaçlamışlardır.

Avusturya Marksizmi, eksik gördüğü etik/normatif alanı Kant felsefesiyle ve güncel iktisatla tamamlamaya çalışmıştır.

 

Varoluşçu Marksizm

Fransa merkezli gelişen ve 1945–1960 yılları arasında zirve yapan bu akım, insan özgürlüğü, öznellik ve gündelik yaşamı Marksist analizin merkezine yerleştirmeyi hedeflemiştir.

Erken dönem (Hümanist/İyi) Marx ile Geç dönem (Ekonomist/Kötü) Marx ayrımına dayanır. Production (üretim) ilişkilerinden ziyade öznellik, özgürlük ve gündelik yaşam ön plandadır.

 

Husserl ve Heidegger öğrencisi olan Marcuse, yabancılaşmayı varoluşsal bir problem olarak ele almıştır.

Frankfurt Okulu'na katılarak Heidegger’in teknoloji eleştirisi ile Marksist toplum teorisini Tek Boyutlu İnsan eserinde harmanlamış, 1968 kuşağının simge isimlerinden biri olmuştur.

 

Varoluşçu Marksizm eksik gördüğü insan unsurunu, bireysel özgürlüğü ve fail (agency) boyutunu Fenomenoloji ve Varoluşçulukla tamamlamak istemiştir.

 

Merleau-Ponty, Hümanizm ve Terör (1947) ile Anlam ve Saçmalık (1948) eserlerinde Marksizmi indirgemeci olmayan, somut bir insani öznellerarasılık olarak ele alır. Ona göre tarih, birbirini karşılıklı dönüştüren somut insan topluluğunun eylemlerinden doğar.

 

Sartre, varoluşçuluğu bencil bir bireycilikle suçlayan Marksistlere karşı özgürlüğün evrensel ve eyleme dönük boyutunu savunur; ancak materyalizme "insanı nesneleştirdiği" gerekçesiyle mesafeli durur.

(Diyalektik Aklın Eleştirisi, 1960), bireysel özgürlük felsefesi ile Marksist tarih diyalektiğini sentezlemeye çalışır.

 

Kostas Axelos, Heidegger’in teknoloji eleştirisi ile Marx’ın yabancılaşma teorisini buluşturmaya çalıştı.

 

Karel Kosík (Somutun Diyalektiği), Marksizmi Heidegger fenomenolojisiyle eleştirel bir biçimde sentezleyerek Prag Baharı’nın teorik zeminine katkıda bulundu.

 

Enzo Paci, Gianni Vattimo, Giorgio Agamben ve özellikle Jean-Luc Nancy ile Philippe Lacoue-Labarthe, Heideggerci temaları sol siyasete taşıdı.

 

Antonio Gramsci

Hegemonya: Egemenliğin yalnızca ordu/polis gibi baskı aygıtlarıyla değil; kültür, eğitim, ahlak ve ideoloji aracılığıyla ezilenlerin rızasını ve meşruiyetini alma biçimi. Hegemonik güç, kendi özel çıkarını genel çıkar gibi sunabilme yeteneğine sahiptir.

 

Gramsci’ye göre Batı toplumlarında devlet, yalnızca yasal ve askeri bürokrasiden oluşmaz. Okullar, kiliseler, medya ve hatta kent mimarisi de devletin ideolojik yeniden üretim alanlarıdır.

 

Doğu'da (Rusya) devlet mekanizmasına dönük ani bir "hareket savaşı" (darbe/devrim) başarılı olabilirken, sivil toplum ağı gelişmiş Batı toplumlarında uzun soluklu, kültürel ve kurumlar arası bir "mevzi savaşı" verilmesi gerekir.

 

Machiavelli’nin prens figürünü kolektif bir aktör olan siyasi partiye uyarlar. Parti, parçalanmış kitlelerin deneyimlerini örgütleyerek "kolektif irade" oluşturan güçtür.

 

Louis Althusser: Gramsci'nin sivil toplum analizini geliştirerek İdeolojik Devlet Aygıtları kuramını oluşturdu.

 

Post-Marksizm (Laclau & Mouffe): Hegemonya kavramını sınıf temelli ekonomik belirleyicilikten soyutlayarak söylemsel ve tamamen siyasi bir "eklemlenme pratiği" olarak yeniden tanımladılar.

 

Rosa Lüksemburg

Luxemburg'a göre sosyal reform (günlük pratik mücadele, işçi haklarının iyileştirilmesi), devrime ulaşmak için bir araçtır. Reformistlerin hatası, aracı amaca dönüştürerek devrimci nihai hedefi terk etmeleridir.

 

Reformların tek başına kapitalist sistemi istikrara kavuşturarak muhafazakâr bir etki yarattığını savunur. Reformistlerin militarizmi desteklemesini eleştirerek, kapitalizmin geçici ve çöküşe mahkûm yapısını kavrayamadıklarını ("Marksist sihirli anahtar" eksikliği) belirtir.

 

Kapitalizmin artı değeri gerçekleştirebilmesi için kapitalist olmayan/kapitalizm öncesi pazarlara ve alanlara muhtaç olduğunu ileri sürer.

Kapitalizm, tüm dünyayı kapsayan tek bir pazar haline geldikçe ve kapitalist olmayan alanları yuttukça kendi sınırlarına dayanacak ve çökecektir. Bu teorisi, emperyalizmin ekonomik mantığını açıklama çabasıdır.

 

Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) militarist ve savaş yanlısı politikalarına sertçe karşı çıkmış, partiden ayrılarak Spartaküs Birliği'nin (Spartakusbund) ve ardından Almanya Komünist Partisi'nin (KPD) kurulmasına öncülük etmiştir.

 

"Junius Broşürü" (Sosyal Demokrasinin Krizi): Hapisteyken kaleme aldığı bu eserde, uluslararası sosyal demokrasinin savaş karşısındaki başarısızlığını analiz etmiş ve devrimci hareketin yenilgilerden ders çıkararak hedefine ilerleyeceğini savunmuştur.

15 Ocak 1919'da yoldaşı Karl Liebknecht ile birlikte aşırı sağcı Freikorps birlikleri tarafından öldürülmüştür.

1960'lardan itibaren demokratik/hümanist komünizmin ve sol feminizmin önemli bir ikonu ve teorik ilham kaynağı haline gelmiştir.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, hegemonya teorilerini Luxemburg'un kitle grevi analizlerinin dekonstrüktivist okumasına dayandırmıştır.

 

Ernst Bloch

Marksist felsefeye ütopya, umut ve gelecek ufku kavramlarını kazandıran son derece özgün bir filozoftur.

 

Bloch, Marx’ın erken dönem felsefi/hümanist yazıları ile Sermaye gibi olgunluk dönemi ekonomi yazıları arasında radikal bir kopuş olmadığını (süreklilik tezini) savunur.

Felsefenin görevi geçmişi hatırlamak değil, henüz var olmayan yeniyi, eğilimleri ve gizillikleri keşfetmektir. Marksizm bir "somut ütopya" felsefesidir.

 

Bloch, Marx'ın insanın kendi ürününe ve üretim sürecine yabancılaşması fikrini alır ancak bunu varoluşsal bir boyuta taşır. "Varım, ama kendime sahip değilim. Bu yüzden önce oluruz" aforizması, bireysel yabancılaşmanın ("ben") ancak tüm türün ("biz") henüz tamamlanmamış hedefine ulaşmasıyla aşılabileceğini gösterir.

Bloch'a göre yabancılaşma sadece bir yıkım değildir; aynı zamanda tanıdık gerçekliğin zeminini kaybettiği "tuzak kapıları"dır. Rahatsızlık ve tatminsizlik hissi, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umudun ve "henüz var olmamanın ontolojisinin" kanıtıdır.

Ütopya soyut bir rüya değil, var olanın içindeki gizil imkânları açığa çıkaran eğilimsel bir güçtür.

 

Eleştirel Teori

Frankfurt Okulu (Horkheimer, Adorno, Marcuse, Benjamin, Habermas), Marx'ın temel metinlerini Weber'in sosyolojisi ve Freud'un psikanaliziyle harmanlayarak radikal bir toplum eleştirisi geliştirmiştir.

 

Lukács, Marx’ın "meta fetişizmi" kavramını Weber'in "hesaplayıcı rasyonalizasyonu" ile birleştirerek cisimleştirme kavramını üretti. İnsanlar arası nitel ilişkiler, yerini hesaplanabilir, soyut ve mekanik sayısal ilişkilere bırakmıştır.

 

Aydınlanmanın Diyalektiği: Fetişizm analizi toplumun dışına çıkıp bizzat kavramsal düşüncenin kendisine uygulanmıştır. Şeyleri genel tiplere indirgeyen araçsal akıl, doğayı ve insanı tahakküm altına alır.

 

Kültür Endüstrisi: Sanat ve kültür ürünleri estetik değerlerinden koparılarak salt pazarın tüketim mantığına uyarlanmıştır. Bireyler sanatın veya bir konserin kendisine değil, ona ödedikleri paraya ve onun "değişim değerine" tapar hale gelmiştir.

 

Habermas, altyapı-üstyapı ikiliğini "Emek (Araçsal Eylem)" ve "Etkileşim (İletişimsel Eylem)" olarak yeniden kavramsallaştırmıştır.

 

Modern sosyal devlet, vatandaşlarına tüketim imkânları ve sosyal haklar vererek onları siyasi kararlara aktif katılmaktan alıkoyar; vatandaşı sisteme sadakat sağlayan pasif bir "müşteriye" dönüştürür.

 

Pozitivizm, toplumsal ilişkileri doğa kanunları gibi "değişmez" sunarak mevcut düzenin korunmasına hizmet eder (değişmeme ilgisi).

 

Marx, burjuva ahlakının ("özgürlük, eşitlik, Bentham") mevcut toplumsal eşitsizlikleri ve sömürüyü örten bir ideoloji olduğunu savunur. Bu nedenle etik açıdan tarafsız görünmeye çalışarak mevcut sistemin kendi içsel çelişkilerini göstermeyi seçer.

Horkheimer, Adorno ve Marcuse ideoloji eleştirisi yaparken toplumsal koşulları kınarlar, ancak olumlu/pozitif bir ahlak sistemi kurmaktan kaçınırlar.

Adorno / Modern dünyadaki yabancılaşmanın boyutunu gösteren meşhur "Yanlış bir yaşamda doğru bir yaşam yoktur" tespiti, normatif bir çıkış yolunun imkânsızlığına işaret eder.

 

Habermas, normatif temeli soyut ahlak ilkelerinde değil, İletişimsel Eylem ve Kamusal Alan kavramlarında bulur. Dilsel etkileşimin pragmatik yapısında zaten örtük olarak kabul edilen "karşılıklı anlama, demokratik eşitlik ve özerklik" ilkeleri yer alır. Normatiflik, toplumun kendi etkileşim ağının içinde zaten mevcuttur.

 

Georg Lukács ve Budapeşte Okulu

Varoluşçuluk (Kierkegaard) ve sosyoloji (Weber, Simmel) etkisinde yazılan Ruh ve Formlar ile Romanın Teorisi, modern bireyin yabancılaşmasını ele alır.

 

Tarih ve Sınıf Bilinci (1923): Batı Marksizmi'nin temel taşı olan bu eserde kapitalizm; sadece bir ekonomik sistem değil, insan ilişkilerinin nesneler arası ilişkilere dönüştüğü bir Şeyleşme (Reification) yapısı olarak tanımlanır.

 

Marx'ın 1844 Ekonomik-Felsefi El Yazmalarının yayımlanmasıyla Lukács görüşlerini revize eder. Yabancılaşma ile Nesnelleşme (Objectification) arasındaki farkı kabul eder ve odağını dar bir sınıf merkezcilikten "Sosyal Varlığın Ontolojisi"ne ve insan türünün bütüncül gelişerek özgürleşmesine kaydırır.

 

Lukács'ın öğrencileri tarafından kurulan Budapeşte Okulu, Marksist hümanizmi derinleştirirken zamanla bu öğretiyle hesaplaşır.

1970'ler ve 80'lerde Doğu Blokundaki "Mevcut Sosyalizm" uygulamalarının niteliğini görmeleri ve teorik tıkanıklıklar, Budapeşte Okulu üyelerinin Marksizmle yollarını ayırmasına yol açar.

 

 

Yeni Marx Okuması

"Marx'ın Yeni Okuması" (Neue Marx-Lektüre), 1960'ların ortalarından itibaren biçimlenen ve 1990'lardan bu yana bu adla anılan, Karl Marx'ın eserlerini ideolojik çarpıtmalardan ve sığ kabullerden arındırarak yeniden inşa etmeyi amaçlayan bir okuma biçimidir.

 

Isaak Ilyich Rubin (1923): Akımın en önemli öncüsüdür. Rubin; soyut emek kavramını biçimsel açıdan farklılaştırmış, kapitalist toplumsallaşmanın anonim karakterini vurgulamış ve meta ile para arasındaki zorunlu bağı ortaya koymuştur.

 

Japon Ekonomi Okulu: Kozo Uno ve Sekisuke Mita gibi teorisyenler, Engels'in "mantıksal ve tarihsel yöntemin birliği" dogmasını reddederek saf kapitalist toplum modelini tartışmışlardır.

 

Fransız Yapısalcı Marksizmi: Louis Althusser ve Jacques Rancière, Engels'in ampirist değer ve artı-değer yorumlarına karşı çıkarak kavramsal soyutlama düzeylerini vurgulamışlardır.

 

Frankfurt Okulu Gelenekleri: Alfred Schmidt, Hans-Georg Backhaus ve Helmut Reichelt, Altyapı/Üstyapı kalıplarını aşarak değer-biçim analizini yeniden inşa etmişlerdir.

 

Devlet, tek tek kapitalistlerin değil, bir bütün olarak sermayenin devletidir.

 

Analitik Marksizm

Marksist teoriyi diyalektik ve Hegelci jargonun belirsizliklerinden arındırarak; çağdaş analitik felsefe, matematiksel iktisat ve sosyal bilimlerin metodolojik araçlarıyla yeniden inşa etmeyi amaçlayan bir düşünde okuludur.

 

Akımın doğuşu, Gerald A. Cohen’in 1978 tarihli Karl Marx’ın Tarih Teorisi (Karl Marx's Theory of History) kitabının yayımlanmasıyla tarihlendirilir. 1980'lerde kurulan ve "Eylül Grubu" (September Group) olarak anılan bu disiplinlerarası odak, "Saçma Sapan Olmayan Marksizm" (Non-Bullshit Marxism) slogansal yaklaşımı etrafında toplanmıştır.

 

Gerald A. Cohen: Tarihsel materyalizmi analitik felsefenin ve mantığın araçlarıyla yeniden inşa etmiş ve savunmuştur.

 

John E. Roemer: Marx'ın ekonomi politiğini neoklasik iktisat ve matematiksel modeller diliyle ele almıştır.

 

Jon Elster: Karar ve oyun teorileri ile metodolojik bireyciliği kullanarak sınıf mücadelesini ve Marksist sosyolojiyi incelemiştir.

 

Diğer Marksist okullar tarafından "diyalektiği reddettiği" ve "Marx'sız bir Marksizm üretildiği" gerekçesiyle eleştirilen akım, 1990'lardan sonra kurucularının teorik eksen kaymalarıyla dağılmıştır.

 

Yeni Diyalektik

Yeni Diyalektik (veya Sistematik Diyalektik), Analitik Marksizmin aksine, Marx’ın Kapital’deki metodolojisinin ancak Hegel’in Mantık Bilimi (Wissenschaft der Logik) ile olan kurucu bağı üzerinden anlaşılabileceğini savunan akımdır.

Marx’ın ekonomi politiğini tarihsel bir kronoloji olarak değil; meta, para ve sermaye kategorilerinin diyalektik bütünlüğünü ifade eden sistematik/kavramsal bir yapı olarak okur.

 

Louis Althusser

Althusser’in düşüncesi; Fransız Komünist Partisi (PCF) içindeki dogmatizm ve reformizmle mücadele, Bachelard ve Canguilhem'in Fransız epistemolojik geleneği, Spinoza ve Freud/Lacan okumaları zemininde şekillenmiştir.

 

Epistemolojik Kopuş (Coupure Épistémologique): Marx'ın 1845/46 yıllarında (Alman İdeolojisi) Feuerbachçı hümanist, antropolojik ve yabancılaşma odaklı gençlik döneminden koparak; tarihi bir bilim (Tarihsel Materyalizm) ve yeni bir felsefe (Diyalektik Materyalizm) olarak keşfettiğini savunur. Marksizm özünde bir "Teorik Anti-Hümanizm"dir.

 

Karısının trajik ölümünden sonraki izole döneminde kaleme aldığı metinlerde Althusser, determinist ve zorunlulukçu Marksizm anlayışını radikal bir biçimde reddetmiştir.

 

Leon Troçki

1903'teki Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi bölünmesinde Menşevik kanada yakın duran Troçki, Lenin'in "ikameci" parti anlayışını sert bir şekilde eleştirmiştir.

1917 Devrimi sürecinde Bolşeviklere katılmış, Ekim Devrimi'nin ve Kızıl Ordu'nun askeri ve siyasi organizasyonunu üstlenmiştir.

 

Troçki’nin Marksist teoriye en büyük katkısı Sürekli Devrim (Permanent Revolution) kuramıdır.

Sosyalizm ulusal sınırlar içinde tamamlanamaz. Devrim bir ülkede başlar, ancak varlığını sürdürebilmesi ve tamamlanması dünya devriminin yayılmasına bağlıdır.

 

Lenin’in ölümünden (1924) sonra Stalin, bürokratik katmanın çıkarlarını yansıtan "Tek Ülkede Sosyalizm" doktrinini geliştirmiştir. Troçki ise izole edilmiş bir devrimin yozlaşacağını ve bürokratik bir bozunmaya uğrayacağını savunmuştur.

1929'da SSCB'den sürülen Troçki, Türkiye (Büyükada), Fransa ve Norveç'in ardından Meksika'ya sığınmış; 1938'de Dördüncü Enternasyonal'i kurmuştur. 1940 yılında Stalinist bir ajan (Ramon Mercader) tarafından katledilmiştir.

 

Eleştirel Rasyonalizm

Karl Raimund Popper (1902–1994) tarafından temelleri atılan Eleştirel Rasyonalizm, bilginin ve toplumsal uygulamaların sürekli bir eleştiri ve sınama süzgecinden geçirilmesi gerektiğini savunur.

İnsan yanılabilirdir (fallibilism). Bilimde ve siyasette nihai kesinlikler veya sarsılmaz başarı garantileri yoktur.

 

Popper, Tarihselciliğin Sefaleti (The Poverty of Historicism) ve Açık Toplum ve Düşmanları (The Open Society and Its Enemies) adlı eserlerinde Marksizmi "tarihselcilik" suçlamasıyla hedefe koyar.

Tarihin gelecekteki akışını kesin olarak öngören teorik bir tarih bilimi imkânsızdır.

 

Diğer disiplinler üzerindeki etkisi

Ekonomi

Marx; Adam Smith ve David Ricardo gibi Klasik İktisatçıların emek-değer teorisi, kullanım değeri/değişim değeri ayrımı ve artı değer gibi temel kavramlarını benimsemiştir.

Ricardo sonrası iktisatçıların değeri sadece "üretim maliyetleri" ile açıklayan yaklaşımlarından ayrılmış; burjuva üretim ilişkilerinin içsel bağlantılarını eleştirel bir süzgeçten geçirmiştir.

 

Neoklasik iktisat, metodolojik bireyciliğe ve matematiksel hesaplamalara (diferansiyel hesap) dayanarak değeri "son birimin marjinal faydası" ve kıtlık koşulları üzerinden tanımlamıştır.

Emek-değer teorisi öznel fiyat modellerine entegre edilemediğinden, Marx'ın iktisadı sadece ideolojik nedenlerle değil, metodolojik bir eksen kayması nedeniyle de ana akım iktisadın dışına itilmiştir.

 

Sosyoloji

Hegel’in "nesnel ruh" ve insan pratiğinden bağımsız olmayan toplumsal değişim anlayışı sosyoloji için kritik bir eşiktir. Bourdieu’nün habitus kavramının felsefi kökleri de Hegel’in insan alışkanlıklarını ve kurumları şekillendiren "ikinci doğa" fikrine dayanır.

 

Weber, toplumsal ve kültürel süreçlerin ekonomik koşullanmalar üzerinden incelenmesini bilimsel açıdan verimli bulur; ancak materyalist tarih anlayışının evrensel/dogmatik bir "dünya görüşü" veya "tek son neden" olarak sunulmasını şiddetle reddeder.

 

Marx’ın bireyleri "ekonomik kategorilerin kişileştirilmiş hali" veya "karakter maskeleri" olarak gören yapısalcı yaklaşımı, Tönnies ve daha sonra Dahrendorf gibi kuramcılar tarafından geliştirilerek toplumsal rol ve rol beklentileri kuramlarına evrilmiştir.

 

Toplum bireylerden oluşmaz, bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerinin toplamını ifade eder.

 

Bourdieu, tıpkı Marx gibi metodolojik bireyciliği reddeder; aktörlerin eylemlerinin kendi bilinçli niyetlerini aşan toplumsal yapılar ve "alanlar" (fields) tarafından şekillendiğini savunur ("Gerçek olan ilişkiseldir").

Toplumsal gerçeklik hem dışsal yapılardan (maddi/kültürel kaynakların dağılımı) hem de bu yapıların bedenleşip zihinsel şemalara dönüşmesinden (habitus) oluşur.

 

Bourdieu, Marx’ın birikmiş emek olarak gördüğü sermaye kavramını genişleterek ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye olarak üç ana tipe ayırır. Bunların birbirine dönüştürülebilirliğini toplumsal eşitsizliğin yeniden üretimini açıklamakta kullanır.

 

Siyaset Bilimi

 

Tarih

Tarihin temeli maddi üretim, üretici güçler ve bunlara karşılık gelen üretim ilişkileridir

Hukuki, siyasi ve ideolojik üstyapı bu maddi temel üzerinde yükselir. Üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışma toplumsal devrim çağlarını başlatır.

 

Antropoloji/Etnoloji

1840’ların başında Marx, Hegel’in etkisiyle toplumsal olgulara odaklanmış ve emekten "insanın özü" olarak söz etmiştir.

Kapital / İnsanın doğayla girdiği metabolik ilişkiyi ve doğayı dönüştürürken kendi doğasını da dönüştürmesini öne çıkarmıştır.

 

Marx; sınıf, egemenlik, ideoloji, üretim biçimi ve değişim ilişkileri gibi kavramlarla genel sosyal bilimlerin ve ampirik araştırmaların temel dilini oluşturmuştur.

 

David Harvey: Mekânı soyut bir kavram değil, insan pratikleriyle üretilen ilişkisel bir süreç olarak ele almıştır. Sermaye birikiminin sürekli yeni mekânlar yaratma (küreselleşme) ihtiyacını vurgulamıştır.

 

Neil Smith (Eşitsiz Gelişme): "Mekânın üretimi" kavramı üzerinden, coğrafi eşitsizliklerin rastlantısal değil, kapitalist üretim biçiminin zorunlu bir sonucu olduğunu savunmuştur.

 

Pedagoji

Alman İdeolojisi doğrultusunda insanın toplumsal öncesi bir varoluşu yoktur. Çocukların bilinci, toplumun doğayla kurduğu üretim ilişkileri ve krizleri işleme biçimiyle şekillenir.

Yetiştirme (Uyum / Entegrasyon): Mevcut toplumsal düzenin ve normların aktarılmasıdır. İşlevsel olarak koruyucudur; bireyin toplumda hayatta kalmasını sağlarken aynı zamanda bir tahakküm aracıdır.

 

Modern eğitim sistemleri, insanı kârlı bir metaya (insan sermayesine/istihdam edilebilirliğe) indirgemeye çalışır.

 

Psikoloji

Marx’ın "İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır" ilkesi uyarınca odağın psikolojik durumlardan ziyade toplumsal koşullara kayması, Marksizmi psikolojiden çok sosyolojiye yakınlaştırmıştır.

 

İlahiyat / Din Bilimleri

Almanca konuşan Protestan çevrelerde Marx’ın sosyo-ekonomik analizi kabul görmüş; ancak felsefi-materyalist ateizmi reddedilmiştir. Sınıf mücadelesi veya sosyalist hareketler "Tanrı’nın yargısı" veya tarihsel dönüm noktası (kairos) olarak yorumlanmıştır.

Batı’da din manevi bir olgu olarak görüldüğünden Marx’ın materyalist teorisi dışlanmış, evrimsel anlatıda Darwin kabul görmüştür.

 

Hukuk

Marx tutarlı, tek parça bir hukuk teorisi bırakmamıştır. Hukuka yaklaşımı genel olarak 4 ana boyutta ele alınır:

Egemen sınıfın bir baskı aracı.

İdeolojik bir araç (hukukçuların bilincini biçimlendiren toplumsal durum).

Altyapıdan (ekonomiden) doğan bir üstyapı olgusu.

Sınıfsız komünist toplumda hukukun geleceği (sönümlenmesi/yok olması) tartışması.

Günümüz: Devrimci/nihilist hukuk anlayışları yerini; hukukun özgürleşme, insan hakları ve çokuluslu şirketlere karşı bireyi koruma potansiyeline odaklanan yaklaşımlara bırakmıştır.

 

Kültürel Çalışmalar

Marksizm ilk bakışta kültürü ekonominin bir üstyapı ürünü olarak görse de, insan yaratıcılığına verdiği önemle kültür sosyolojisine zemin hazırlamıştır (Mannheim, Bourdieu).

 

1950'lerde Birmingham'da doğan modern Kültürel Çalışmalar;

"Yüksek sanat" yerine halkın/çoğunluğun popüler kültürüne odaklanır.

Disiplinlerarasıdır (tarih, edebiyat, medya, sosyoloji karması).

Marx'ı tek kaynak değil; Freud, Barthes ve Foucault ile birlikte "Post-Marksist" bir çerçevede eşit bir referans noktası olarak görür.

 

Edebiyat Çalışmaları

Marx açık bir edebiyat teorisi bırakmamıştır.

Marksist edebiyat eleştirisi Temel-Üstyapı modeline ve Yansıtma Teorisine dayanır.

 

Franz Mehring: "Saf" edebiyatı reddederek edebiyatın sınıfsal/politik olduğunu savunmuştur.

 

Georg Lukács: Ekspresyonizm ve Sürrealizmi reddedip nesnel gerçekliği bütünlüğüyle yansıtan "Gerçekçiliği" (Realizm) savunmuştur.

 

Walter Benjamin: "Üretici Olarak Yazar" teziyle, yazarlık eylemini edebi üretim araçları ve teknikleriyle (Brecht'in epik tiyatrosu vb.) ilişkilendirmiştir.

 

Adorno & Horkheimer (Eleştirel Teori): Sanatın hem toplumsal bir gerçeklik hem de özerk bir alan olduğunu; modern sanatın kültür endüstrisine karşı bir eleştiri potansiyeli taşıdığını savunmuşlardır.

 

Fredric Jameson & Terry Eagleton: Jameson geç kapitalizmde her şeyin ideoloji haline geldiğini söylerken; Eagleton edebiyat eleştirisini, ideolojileri anlamak ve dolayısıyla özgürleşmek için geniş bir analiz aracı olarak görür.

 

Doğa Bilimleri

Marksizmin doğa bilimleriyle ilişkisinde iki temel boyut öne çıkar:

Doğal Diyalektik (Sezgisel İşlev): Doğanın diyalektik ilkelerle (örneğin niceliğin niteliğe dönüşmesi) anlaşılması; diyalektik düşünmenin bilimsel problem çözmede bir araç olarak kullanılması.

Toplumsal Bir Olgu Olarak Bilim (Etik Sorumluluk): Bilimin toplumsal bağlamı ve bilim insanının, keşiflerinin toplumdaki sonuçlarına ilişkin etik sorumluluğu.

 

 

Matematik

Marx’ın 1858’den 1883’teki ölümüne kadar sürdürdüğü matematik çalışmaları, doğrudan ekonomi politik (fiyat hareketleri, kriz yasaları, marjinal oranlar) araştırmalarıyla bağlantılıdır.

 

Mantık

Stalin’in 1950 yılında Pravda gazetesinde yayımlanan "Dilbilim Mektupları" Doğu Bloğunda biçimsel mantığın meşruiyeti üzerine büyük bir tartışma başlatmıştır.

Stalin; dilin bir "alt yapı / üstyapı" veya "sınıf olgusu" olmadığını, tüm toplum için ortak bir iletişim aracı olduğunu belirtince; bu argüman mantık disiplinine de uyarlanmıştır: Dil kuralları gibi mantık kuralları da sınıflar üstü ve evrenseldir.

 

Uygulama Girişimleri

Lenin

Lenin, Rusya'da Kapitalizmin Gelişimi (1899) eserinde Çarlık Rusyası’nın tarımsal yapısına rağmen kapitalist sürece girdiğini kanıtlamaya çalışmıştır.

Kırsal köy topluluğunu (mir) kapitalizmi teğet geçerek sosyalizme ulaşmanın nüvesi gören Narodniklere karşı çıkmıştır.

 

İşçi sınıfının kendiliğinden yalnızca "sendikal (ekonomik) bilinç" geliştirebileceğini, devrimci sosyal demokrat bilincin dışarıdan (aydınlar/profesyonel devrimciler) getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Parti; sıkı hiyerarşik, askeri disiplinli ve merkeziyetçi bir yapıda olmalıdır.

 

Luxemburg ve Troçki, bu modeli "Jakobenizm" ve kitleler yerine "partinin diktatörlüğü" riskini taşıdığı gerekçesiyle eleştirmiştir.

 

Gelişmiş ülkelerde devrim bekleyen Marx’ın aksine Lenin, kapitalist sistemin "en zayıf halkası" olan Çarlık Rusyası'nda zincirin kopacağını savunmuştur.

 

Devlet ve Devrim (1917) eserinde özgürlükçü, konsey-demokratik (Paris Komünü modeli) ve devleti sönümlendirecek bir yapı hayal ederken; iktidara geldikten sonra katı, otoriter ve merkeziyetçi bir devlet mekanizması kurmuştur.

Kurucu Meclis feshedilmiş, Bolşevik dışındaki muhalif/sosyalist partiler ve gazeteler yasaklanmış, sendikalar partinin emrindeki "transmisyon kayışlarına" dönüştürülmüştür. Konseyler (Sovyetler) üzerinde parti diktatörlüğü kurulmuştur.

 

İç savaş, açlık ve Kronstadt Ayaklanması sonrası "Savaş Komünizmi"nden geri adım atılmıştır. Köylüyle barışmak ve rejimi yaşatmak adına piyasa unsurlarına, serbest ticarete ve küçük üreticiliğe (kilit sanayiler ve bankalar devlet elinde kalmak kaydıyla) geçici tavizler verilmiştir (NEP).

 

Lenin / Doktriner bir teorisyenden ziyade eylem odaklı bir liderdir.

 

Dünyayı dost-düşman olarak ikiye bölen, uzlaşmaz ve polemikçi bir dil kullanmıştır. Muhalifleri (Menşevikler, Sosyal Devrimciler, burjuva aydınları) "haşere/aylak" olarak nitelemiş; kitlesel terörü, toplu sürgünleri ve yasasız şiddeti meşru görmüştür.

 

Mao

Hunanlı varlıklı bir köylü ailesinden gelen Mao, geleneksel yapılara karşı çıkarak öğretmenlik eğitimi aldı ve Pekin'deki entelektüel çevrelerin etkisiyle Marksizmi benimsedi.

 

1920'lerde ÇKP kadrolarına katıldı. Guomindang (Çan Kay-şek) ile yapılan ittifakın komünistlere yönelik bir kıyıma dönüşmesinin ardından dağlık bölgelere çekilerek gerilla taktikleriyle savaşan "Kızıl Ordu"yu kurdu.

 

Guomindang kuşatmasından kaçış olarak başlayan ve 80.000 kişiden sadece 8.000'inin tamamlayabildiği bu süreç, Mao'ya büyük bir efsanevi saygınlık kazandırdı ve Yenan'da ana üssün kurulmasını sağladı.

 

Japon işgaline karşı ikinci ittifak ve ardından gelen iç savaşın galibi olan Komünistler, halk desteğiyle 1 Ekim 1949'da Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan etti.

 

Hızlı sanayileşme ve kırsal yüksek fırınlar denemesi fiyaskoyla sonuçlandı; tarihin en büyük kıtlıklarından birine (15–70 milyon ölü) yol açtı.

 

Mao felsefi anlamda sistematik bir teorisyen olmaktan ziyade, stratejik ve pratik bir eylem teorisyenidir.

 

Üretici güçlerin veya alt yapının üstyapıyı belirlediği fikrini tersine çevirdi; siyasi/devrimci iradenin üretici güçlerde değişim yaratabileceğini savundu.

 

Ek

Toplu Eserler, Kaynakça,