Ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ütopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2020 Pazartesi

Müzik vs. Kurgu / Orta Dünya / Fangorn Ormanı / Entler / The Last March Of The Ents


The Last March Of The Ents




Fangorn Ormanı

Fangorn Ormanı, Dumanlı Dağların güney sınırının doğusundaki kadim bir ormandır.
Bir zamanlar Orta Dünya’nın kuzeybatısındaki Ered Luin'e yani Mavi Dağlar'a kadar uzanan ve şimdilerde Yaşlı Orman olarak bilinen bölgeyi de kapsayan ulu ormanın bir parçası olan Fangorn Ormanı, içine girenlere genellikle büyük bir huzursuzluk hissi veren, taraz taraz ve fazlaca boy atmış bir ağaçlar düğümü gibidir. Bazıları burayı havasız, loş ve boğucu olarak tarif ederken, diğerleri havada sanki sürekli izleniyormuş gibi bir gerilim ve öfke hissettiklerini söylerler. Kötü ve tehlikeli bir yer olarak tanınır ve ziyaretçiler orada yetişen canlı bir ağacın herhangi bir parçasını kesecek olurlarsa, bunun hayatlarını tehlikeye sokacağı konusunda uyarılır.
Orta Dünya Ortak Dili’nde Fangorn “Ağaçsakal” anlamına gelir. Ağaçsakal ormanın bekçisi ve Entlerin ya da Onodrim’in, Orta Dünya’da yaşayan en yaşlı yaratıklardan biri olan ağaç çobanlarının en yaşlısıdır.
Entler görünüş olarak hatırı sayılır bir çeşitlilik gösterir ve farklı ağaç türlerine benzerler.
Bazıları kahverengi derileri, yayık parmaklı elleri ve kısa kalın bacaklarıyla kestane ağacına benzer; diğerleri dişbudak ağacı gibidir, birçok parmaklan, uzun bacakları ve grimsi ciltleri vardır; kimilerinin ayak parmağı sayısı üçtür, kimininki dokuza kadar varır. Ama hepsinin ortak özelliği, kendilerine özgü ağır, düşünceli bir ifadesi olan, yeşil yeşil parlayan gözleridir. Genelde uzun boyludurlar, gri ya da kahverengi postlar giyerler ve uzun gri ya da grimsi yeşil sakalları vardır.
Fangorn’un kendisi en azından on dört ayak boyundadır, her ayağında kök gibi duran yedi parmağı vardır; koca kafasının altında neredeyse hiç boyun yoktur ve orman gibi gri bir sakala sahiptir. Gözlerinin “şimdinin ışığıyla parladığı” söylenir, ama aynı zamanda “geçmişteki anılar ve irfanın büyük derinlikleri’ne sahip gibidir.
Entler Orta Dünya’nın en eski sakinleridir. Elfler Orta Dünya’ya ilk uyandıkları zaman Yavanna (sözlük anlamıyla Meyve Veren) Entleri Olva’ların (serbestçe hareket edebilen canlıların) arasına gitmelerini söyledi, çünkü yarattıklarının, özellikle ağaçların güvenliğinden endişe ediyordu. Yavanna, zanaatları için tahtaya ihtiyacı olacak cücelerin gelmekte olduğunu duymuştu.
Sayısız yıllar boyunca Entler Kuzey Eriador’dan Fangorn’a uzanan ormanlık alanı dolaşarak ağaç sürülerini korudular, onlara baktılar. Aslında Entler, Entkızlar ve Enthanımlarla yaşıyor, onlarla birlikte yolculuk ediyorlardı. Enthanımların gençliklerinde çok hoş ve ayağına çabuk oldukları, olgunluklarında ise bellerinin büküldüğü, güneşten yandıkları söylenir. Entler ve Enthanımlar yavaş yavaş kendi yollarına gitmeye başladı; Entler yabani meyvelerle beslendikleri, ağaçlar ve elflerle konuştukları ormanlara ve dağlara; Enthanımlar ise daha küçük ağaçlara ve büyük ormanların dışındaki çayırlara çekildiler. Burada her yerde dolaştılar, nereye gittilerse oradaki ağaçlara ve çiçeklere serpilmelerini emrettiler, gittikleri her yerde güzel bahçeler yarattılar. Sonunda Ulu Nehir’i geçtiler ve bitkiler hakkındaki bilgilerini insanlara aktardılar.
Orta Dünya’nın ikinci çağında ortadan kayboldular ve bahçeleri savaşta çöle döndü, harap oldu, Boz Topraklar diye anılmaya başlandı. Entler’in kayıp yoldaşlarını arayışları hâlâ elf şarkılarında kayıtlıdır, ama Entler bundan sonra hiç şarkı söylememiş, sadece Enthanımların isimlerini seslendirmişlerdir. Şimdilerde bazı Entler hâlâ nispeten canlıdır, ama çoğunu uyku basmış, ağaç gibi olmuşlardır.
Eski Orman'da da bazı kötü Entler görülebilir ama büyük çoğunluğu, bazı alanlarında karanlığın asla kalkmadığı Fangorn Ormanı’ndadır.
Entler, görünüşü ve yapısı birbirinden hayli farklı Entevlerinde yaşarlar. Ağaçsakal’ın kendisi genellikle Son Dağ'ın köklerinde ve yukarıdaki dağdan doğan Entsuyu yakınındaki Kaynakkonağı’nda yaşar. Her biri bir tarafta olmak üzere, canlı kapı sütunları gibi yapraklarını dökmeyen cinsten iki ağaç durur, Ent içlerinden geçip, dağın yan tarafına oyulmuş düzlüğe ulaşsın diye dallarını kaldırırlar. Her iki tarafta kaya duvarları yaklaşık elli ayak yükselir. Arkada, kayadan kemerli bir bölme oyulmuştur. İki duvar boyunca iki dizi ağaç sıralanmıştır, dalları tepede buluşarak kısmen çatı görevini yerine getirir. Arka duvardan aşağı bir dere dökülür, kayalık bölümün önünde ince bir su perdesi oluşturur ve Entsuyu'na katılmadan önce yerde bulunan taş bir havuza akar. Mobilya olarak sadece taş bir masa ve alçak ayaklar üzerinde duran bir yatak vardır, bu yatak kuru otlar ve eğreltiotlarıyla kaplıdır. Aydınlatma, içleri su dolu iki kapla sağlanır; Ağaçsakal ellerini üzerlerine koyduğu zaman yeşil bir ışıkla parlar, girintiyi ve ardındaki ağaçları aydınlatırlar. Diğer Entevleri biçim ve görünüm olarak değişiklik gösterseler de hepsinde akan su vardır.
Entler, Entsuyu'nun tadına benzeyen ama aynı zamanda orman havasının da lezzetine sahip bir sıvı olan Entyudumu ile beslenirler. Güçlü bir ayıltıcıdır, muazzam enerji ve canlılık depolar. Yüzük Savaşı sırasında Shirelı iki hobbit Entyudumuyla yaşamış ve bunun bir sonucu olarak boy atmış, hobbitlere göre şaşılacak bir boya erişmiştir.
Entler öldürülebilseler de doğal yollarla ölmezler. Akıl almaz bir fiziksel güçleri vardır; bir Entin tek yumruk darbesiyle demir ince bir teneke gibi liğme liğme olur, bir kayayı el ve ayak parmaklarıyla, sanki ekmek kabuğuymuş gibi kolaylıkla parçalayabilirler. Kalın ve sert derileri onları korur, oklar ve kılıçlar onlara zarar veremez. Baltayla sert bir darbe onları yaralayabilir ama hiçbir insan ikinci bir saldırı şansı bulamaz. Öte yandan Entler, ateşe karşı çok zayıftırlar.
Irk olarak Entler ihtiyatlı ve dikkatlidirler, yavaş konuştukları için herhangi bir karara varmaları çok uzun zaman alır; belki de yaşları çok ileri, bilgelikleri engin ve her şeyin karmaşıklığının farkında oldukları için. Tutkuları nadiren ateşlenir. Onları kesinlikle harekete geçirecek tek şey, kendilerine ya da ağaçlara yönelik bir tehdittir. Böyle bir tehdit algıladıklarında, şaşırtıcı bir değişim geçirirler; yavaş, sabırlı ve biraz da melankolik olmaktan çıkıp korkunç ve fevkalade vahşi olurlar.
Aynı ağır özellik, öğrenmesi son derece zor olan dillerinde de görülür. Yavaş tekrarlara yer veren bir dildir; bağlamından çıkmış bir nesne kavramından yoksun görünür.
Böylece Ağaçsakal adını söylediğinde, bir hikâye anlatıyor gibidir: onun ömrü uzadıkça, ismi de uzar. Entçe’nin tek yazılı kaydı, Shire’ın Kırmızı Kitabı’ndadır; Ağaçsakal kendi “a-lalla-lalla-rumba-kamanda-lind-orburume'sini, “üzerinde bulunduğumuz şey, latif sabahlarda üzerinde durup etrafa nazar ettiğim ve güneş, ormanın gerisindeki çimenler, atlar, bulutlar ve dünyanın gözler önüne serilişi hususunda tefekküre daldığım yer” diye çevirmişti. Bu Entçe örneğini kaydeden iki hobbit, Ağaçsakal’a bunun sadece bir tepe anlamına geldiğini söylediler. Cevabı, entlerin karakterleri hakkında pek çok şey anlatan bir örnektir: “Dünyanın bu kısmı teşekkül ettiğinden beri burada duran bir şey için aceleci bir sözcük.”
Entlerin bilgisi kadim ve muazzamdır.
Başka şeyleri anlamakta daha iyi oldukları ve insanlar kadar benmerkezci olmadıkları için kendilerini elf olarak kabul ederler; elflerden daha kolay uyum sağladıkları için de insan olarak. Her iki türe karşı üstünlükleri ise daha istikrarlı olmaları ve bir şeyi uzun süre akıllarında tutabilmeleridir.
Fangorn aynı zamanda tuhaf ve tehlikeli yaratıklar olan ve ağaca benzemiş Entler oldukları sanılan Huorn’ların da evidir. Bunlar son derece süratli hareket edebilen ve kendilerini gölgelere sarıp neredeyse görünmez olabilen vahşi yaratıklardır. Huorn’lar ağaçlara göz kulak oldukları Fangorn’a ve civardaki küçük vadilere yayılmışlardır. Yüzük Savaşı sırasında Ağaçsakal’ın önderlik ettiği Entlerle birlikte insanların tarafında savaşmış ve önemli bir rol oynamışlardır.
Enthanımların kayboluşundan beri, bazen bu eski ırkın neslinin tükenmek üzere olduğu düşünülür. Ancak, iki taraf da her şeylerini yitirdikleri zaman Entlerle Enthanımların tekrar bir araya gelecekleri yolunda bir kehanet de vardır.

(Alberto Mangııel, Gianni Guadalupi, (tercüme: Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu), Hayali Yerler Sözlüğü, 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları (2. Baskı, 2007), s. 256-258)


13 Aralık 2019 Cuma

Yeni Atlantis


Francis Bacon - Yeni Atlantis

Tam bir yıl kaldığımız Peru’dan ayrılarak, Pasifik Okyanusu üzerinden Çin’e ve
Japonya’ya doğru yelken açtık.

Artık dünyanın uçsuz bucaksız sularının ortasında aç ve susuz kalmıştık.

…karanın var olduğunu umut ettiğimiz tarafa doğru bütün gece yol aldık.
…kentin güzel bir limanına girmiştik.

Tam karaya çıkmaya hazırlanıyorduk ki limanda eli değnekli bir grup insan gördük.
…içinde yedi sekiz kişinin bulunduğu bir sandal bize doğru gelmeye başladı.

Karaya çıkmayın, hiçbiriniz karaya çıkmasın, size kalmanız için daha uzun bir süre verilmediği takdirde on altı gün içinde bu sahili terk edin

Karaya çıkmamıza izin verilmemesi ve daha karaya yanaşır yanaşmaz geri dönmemiz konusunda uyarılmamız bizi son derece hayal kırıklığına uğratmıştı.

“Hıristiyan mısınız?” diye sordu.
“Evet Hıristiyanız,” cevabını verdik.
…son kırk gün içinde haklı veya haksız yere kan dökmediğinize İsa’nın başı üzerine yemin ederseniz, karaya çıkmanıza izin verebiliriz,” dedi.

…içimizden altı kişi onunla beraber karaya çıktı.

…bizim için hazırlanmış on dokuz odayı teker teker gösterdi.
…ona yirmi altın para uzattıksa da o güldü ve sadece, “Bu da ne? İki defa ücret almayacağım ya!” diyerek yanımızdan ayrıldı.

…bizler, buraya dindar ve insancıl bir Hıristiyan halka mensup insanlar olarak geldik. Bu yüzden, bu memleketin halkında ahlaksız veya değersiz insanlar izlenimi bırakmayalım.

Adam bize dönerek şunları söyledi: “Ben bu yabancılar evinin müdürlüğünü yürütüyorum…
Devletimiz, size bu topraklarda altı hafta kalma izni verdi.
…size son olarak şunu söylemeliyim ki özel izin almadan şehrin surlarının bir karan’dan (onların ölçü birimince bir buçuk mil) fazla uzağına gidemezsiniz.

…bu kadar uzak bir memleketin halkının nasıl olup da hak dinini benimseyebileceğinin kafamızı karıştırdığını söyledik.

Kurtarıcımız İsa’nın göğe yükselişinden yaklaşık yirmi yıl geçmişti; bulutlu ve sakin bir geceydi.
…denizden göğe doğru yükselen, keskin olmayan, ama bir direk ya da silindir şeklinde büyük bir ışık sütunu
…ışık sütununun gövdesinden çok daha parlak ve göz kamaştırıcı, nurdan bir haç görünüyordu.
…botların birinde de Süleyman’ın Evi Vakfı’nın bilgelerinden biri varmış.
…bu zat, bir süre bu ışık sütununa ve üzerindeki parlak haça tüm yüreğiyle ve tüm dikkatiyle baktıktan sonra (…) dua etmiş…

Duasını bitirdiği anda (…) kayığın sakin ve sessiz bir biçimde ışığa doğru yaklaşmasını istedi.

…nurdan haç dağıldı, yıldızlı bir gökkubbe içine atılmışçasına boşluğa saçıldı. Bu görüntü de bir süre sonra yok olarak, yerini sedirden küçük bir kutuya veya sandığa benzer bir şeye bıraktı.
…sandığın kapağı kendiliğinden açıldı ve içinde, güzelce bir parşömen üzerine yazılmış ve Hint kumaşlarına sarılı bir kitap ve bir mektup olduğunu gördü.
Eski Ahit, Yeni Ahit ve Apokalips gibi dinimizin kutsal eserleri
Mektupta ise şunlar yazılıydı:
‘Ulu Tanrı’nın hizmetkârı ve Yüce İsa’nın havarisi olan ben Bartholomeus, görkemli görüntüsüyle gözümün önüne gelen bir melekten, bu sandığı denizin dalgalarına atma emrini aldım…

…nasıl oluyor da sizden bu kadar uzakta olan medeniyetlerin dilleri, kitapları ve yaptıkları hakkında bu kadar bilgi sahibi olabiliyorsunuz, bunu bir türlü anlamıyoruz.

…bundan neredeyse üç bin yıl, hatta daha da önce dünyanın denizcilikle keşfedilen alanı, özellikle de uzak bölgelerin keşfedilen alanı, bugün bilinen alanlarından çok daha genişti.
…hakikat şudur ki bundan çok yıllar önce insanlar, denizcilikte ve keşifte bugünkünden çok daha ileri durumdaydılar.
…şimdi Amerika dediğiniz büyük Atlantis’in o zaman büyük büyük gemileri vardı.

Bu adada, 1900 yıl önce, anısı önünde halen saygıyla eğildiğimiz bir kral hüküm sürerdi.
Adı Süleyman olan bu kralı memleketimizin kanun koyucusu olarak görür, ona büyük saygı duyarız.

“Süleyman’ın Evi”
Bu vakıf, Tanrı’nın eserleri ve yarattıkları üzerinde çalışma yürütme amacını taşımaktadır.

Sürekli olarak görmeye ve bağ kurmaya değer şeylerle karşılaşıyorduk.

Tirsan / aile reisi / ziyafet…

Jaobin isminde biriyle tanıştım. Kendisi Yahudi’ydi ve sünnetliydi.

…bu halk arasında ne randevu evleri, ne ahlaksızlık barındıran yerler ne de benzerleri vardır.
İnsanlar bu tür arzularını kötü yollardan giderme fırsatını elde ettikleri zaman evlilik kurumu varlık nedenini yitirmiş demektir.
Erkek erkeğe ilişkiye hiç girmezler, buna karşın aynı cins arasındaki dostluklar o kadar içten ve sağlam dostluklardır ki! Dünyada bir eşine daha rastlayamazsınız.

(doğal kaynakların kullanımı, teknik olanaklar hakkında devam ediyor anlatı)

Anlattıklarımdan da çıkarabileceğiniz gibi, ülkemizde her alanda çok büyük ilerlemeler kaydetmiş olan bizler için her şeyi süsleyip püsleyip hile yapmak işten bile değildir, ancak herhangi bir kişi, doğal bir eseri veya doğal bir şeyi abartılmış, şişirilmiş veya daha süslü göstererek insanları aldatırsa maddi ve manevi cezaya çarptırılır.

Başka halklar da faydalanabilsin diye sana verdiğim bu bilgileri dilediğince yayabilirsin.
…

Türkçeleştiren: Cenk Saraçoğlu
Bordo-Siyah Yayınları


1 Kasım 2019 Cuma

Ütopia


Thomas More - Ütopia

Thomas More 1478’de Londra’da doğdu.
Daha sonra başpiskopos ve Lord Chancellor olacak Kardinal Morton’un yanında yetişti.
Oxford’da filoloji tahsil etti.
Hukuk tahsilini tamam edip 1501’de baroya kaydoldu. Rahip olmayı istiyordu fakat Erasmus’un dediğine göre âşık olduğu için bu arzusundan vazgeçmiş.
1503’te parlamentoya dahil oldu.
1509’da yargıç oldu.
Sosyal adaleti savunurmuş.
1516’da Utopia yayınlandı.
1518 Kral Sekizinci Henry’ye danışman oluyor, gönülsüzce.
1523 Avam Kamarasında başkan oluyor.
Kral Katolik kilisesinden ayrılıp kendi kilisesini kurduktan sonra araları bozulmaya başlıyor, Londra kulesine kapatılıyor.
1535’te kafası kesilerek idam edildi.
…
KİTAP I

Eşine az rastlanır bütün zekâsıyla tanınmış yenilmez İngiltere Kralı Sekizinci Henry ile değerli Kastilya prensi arasında birkaç yıl önce önemli bir bozuşma olmuştu.

Bir gün Notre-Dame’a gitmiştim.
Peter Giles’le karşılaştım.
Yaşlıca bir yabancıyla konuşuyordu.
Raphael Hythloday
Memleketi Portekiz’miş. Gençliğinde varını yoğunu kardeşlerine bırakmış ve dünyayı dolaşma sevdasıyla yanıp tutuşarak, Amerigo Vespucci ile kader birliği etmiş.

Burada yalnız Raphael’in Utopia halkı ve devleti üstüne anlattıklarıyla yetineceğim (s. 18).

Ben şimdi özgür bir insanım, dilediğim gibi yaşıyorum. Zengin saraylıların kaçı aynı şeyi söyleyebilir?

Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal vermez anlar başkalarının alın teriyle geçinmekte, topraklarında çalışanları daha fazla kazanmak için derisine kadar yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler (s. 24-25).

«Ben şuna inanıyorum ki,» dedi Raphael, «toplum her insana eşit bir güvenlik sağlamadığı sürece bir insanı para çaldığı için öldürmek doğru değildir…

Aşırı doğruluk aşırı haksızlık getirir.

Çok saçmalayan sonunda bir doğru laf da eder.

Platon der ki: Günün birinde filozoflar kral ya da krallar filozof olursa, insanlık o zaman mutluluğa kavuşur. Filozoflar krallara öğüt vermeyi bile küçümserlerse o mutluluktan çok uzaktayız demektir.»
«Filozoflara haksızlık ediyorsunuz,» dedi Raphael; «doğruyu saklayacak kadar bencil değillerdir… (s. 42-43)

Akhoria’lılar
Utopia adası karşısında, Euronston kıyılarında…

Bir dava ne kadar haksız olursa olsun onu haklı gösterecek bir yargıç bulunur…

Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur.

Yoksulluk ve açlık yürekleri çökertir, ruhları körletir, insanları acı çekmeye, köle olarak yaşamaya alıştırır…

Kralların sarayında felsefenin yeri yoktur.

İsa’nın usta sözcüleri sizin demin dediğiniz gibi yanlamasına bir yol tuttular; insanların, kötü alışkanlıklarını Hıristiyanlığa uydurmaktan kaçındıklarını görünce, İncil ’i insanların kötü alışkanlıklarına göre eğip büktüler. Bu ustaca manevra nereye götürdü onları? İnsanların vicdan rahatlığıyla kötülük edebilmelerini sağlamış oldular (s. 54).

Malın mülkün kişisel bir hak olduğunu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez.

Mülkiyet hakkı toplumsal yapının temeli oldukça en kalabalık ve en işe yarar sınıf yoksulluk, açlık, umutsuzluk içinde yaşayacaktır.

KİTAP II
Utopia adası ortalarına düşen en geniş yerinde ikiyüz mildir.
…ada beşyüz millik bir yarım-çember olur ve iki ucunun arası aşağı yukarı onbir mil çeken bir hilal biçimini alır.

Utopia adasının 54 büyük ve güzel şehri vardır. Hepsinde aynı dil konuşulur! Aynı töreler, aynı kurumlar, aynı yasalar yürürlüktedir.

Her yıl, her şehirden üç yaşlı başlı, bilge kişi gelip Amaurote’de toplanır ve memleket işlerine bakar. Amaurote adanın başkentidir.

Halk kendini toprağın sahibi değil, çiftçisi, işçisi diye görür.

Utopia Şehirleri ve Başkent Amaurote Üstüne
Her evin bir kapısı sokağa, bir kapısı bahçeye açılır. Her iki kapı da bir dokunuşta açılacak kadar hafiftir. Kilitler, anahtarlar yoktur. İsteyen girebilir. Çünkü evde hiçbir şey özel değildir, ne varsa herkesin malıdır.

Yönetim Görevlileri
…halkın gösterdiği dört adaydan birini, gizli oyla başkan seçerler.

Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında, bir araya gelip memleket işlerini konuşmak ölümle cezalandırılan bir suçtur.

Bilimler, Sanatlar, Uğraşlar
Genel olarak, herkes ana babasının zanaatında yetişir.

Zar, iskambil gibi budalaca ve zararlı kumar oyunlarının hiçbirini bilmezler.

Başka memleketlerde
Hiçbir iş görmeyen bir sürü rahip ve din adamı da görülür. Bunlara, soylular ve derebeyleri denilen bütün zenginleri bir de onların sürü sürü uşaklarını, giyimli kuşamlı, eli bıçaklı adamlarını ekleyin. Tembelliklerini uydurma sakatlıklar altında gizleyen sapasağlam sayısız dilencileri de unutmayın. Göreceksiniz ki, alın terleriyle insanlığı besleyenlerin sayısı sanıldığından çok daha azdır (s. 76).

Utopia’lıların Yaşayışları ve Karşılıklı İlişkileri
Herkes bilir ki, bütün canlı varlıklarda, açgözlülüğün nedeni ya korku ya da yoksulluktur. İnsanda ise, bazen yalnız kendini beğenmişlikten gelir açgözlülük. Çünkü faydasız ve boş şeyleri gösterişle ortaya serip, başkalarından üstün geçinmeyi şanlı bir iş sayar insanlar. Utopia’lılar arasında böyle kötü huyların yeri yoktur (s. 81).

Utopia’lıların Gezileri ve Başka Konular
Utopia’da para denilen şey karşılıklı alışverişlerde hemen hiç kullanılmaz.

Bağlı düşünce nedir bilmezler, hele o metafizik dili ile genel ya da evrensel adam dediğimiz şeyi, o devler devi yarattığı Utopia’da henüz hiç kimse hiçbir yerde görmüş değildir (s. 95).

…asıl tartıştıkları sorun, insan mutluluğunun bir tek ya da birçok koşullarını aramaktır.

Dinsel ilkelerin özeti şudur:
«Ruh ölümsüzdür: İyiliğimizi isteyen Tanrı onu mutlu olmak için yaratmıştır. Ölümden sonra iyilik de kötülük de karşılığını gereğince görür.»

Bunlar dinin değişmez dogmaları olmakla beraber, Utopia’lılar insanın akıl yoluyla da onlara varacağı kanısındadırlar. Bu ilkeler olmazsa, diyorlar, insanın doğru eğri her yoldan dünyanın keyfini çıkarmaya çalışmaması budalalık olurdu.

Utopia’lılar, dürüst olmak şartıyla hoş bir hayat sürmeyi, dünyanın tadına varmayı bütün insan çabalarının amacı sayıyorlar.

Tabiat dışı birçok şeylere insanlar saçma bir anlayışla zevk adını vermişler: Nesnelerin özünü değiştirmek kelimeleri değiştirmek ellerindeymiş gibi.

İncik boncuk meraklısı bunları sadece birer taş olarak satın alır, o kadar ki bunların gerçekten birer taş olduklarına, sahici elmas yakut, ya da zümrüt olduğuna yeminler, belgeler isterler. Bunların sahte olması, gerçekten değerli birer taş olmaması bir felâkettir onlar için. Oysa, göz bir ayrılık görmedikten sonra, bir taş ha gerçek olmuş ha sahte, ne çıkar bundan?

Ya, cimrilere ne demeli? Bu adamlar bir sürü maden parçalarını kullanmak için değil de, sadece toplayıp seyretmek için biriktirirler. Bu zavallı zenginlerin duydukları gerçek bir zevk midir, yoksa sadece uydurma bir zevk midir? Hele paralarını toprağa gömüp saklayan ve yüzünü bile görmeyen bir insan mutlu bir insan olabilir mi?

Utopia’lılara göre sağlık gerçek mutluluğun temelidir.

Akıllı adamın yapacağı şey, hastalığı önlemektir, hasta olduktan sonra ilaç derdine düşmek değil. Acıyı dindirmekten çok, önlemeye çalışmalı.

Utopia’lılar Yunan soyundan gelmiş olabilir.

Köleler, Hastalar, Evlenme ve Çeşitli Başka Konular
Utopia’lılar, bütün savaş tutsaklarını değil de, ancak silah elde yakaladıklarını köle yaparlar.

Kadınlar onsekiz yaşından, erkekler yirmi iki yaşından önce evlenemezler. Utopia’da ancak ölüm son verir evliliğe.

Büyük zekâ oyunları ile uzun tartışmalardan sonra yorumu insanı şaşkına çeviren yasalar yapılacağına, hiçbir yasa yapılmaması daha hayırlı değil midir onlar için?

Utopia’da Dinler
Utopia’nın değişik bölgelerinde, hatta bir şehrin değişik yerlerinde çeşitli dinler vardır.

Ama Utopia’lıların büyük çoğunluğu ve en akıllıları, bütün bu putları bırakıp, bir tek Tanrı bilirler. Bu Tamı bilinmez, anlaşılmaz, açıklanmaz bir varlıktır, insan zekâsının sınırlarını aşar, bütün dünyayı bedeni, erdemi ve gücü ile kapsar. Bu Tanrı’ya Baba derler.

Dünyayı yaratan ve yürüten bir yüce varlık vardır; bu varlığın adı Utopia’lılann dilinde Mithra’dır (s. 137).

Utopia’lılar her ayın ve yılın ilk ve son günlerini kutsal sayar ve kutlarlar; yılları güneşin, ayları Ay’ın seyrine göre bölmüşlerdir.

Kendini beğenmiş adam, mutluluğunu kendi rahatlığı üstüne değil, başkalarının acıları üstüne kurar…

…
Türkçeleştiren: Sabahattin Eyuboğlu-Vedat Günyol
Cem Yayınevi, 5. Baskı, 1997

14 Ekim 2019 Pazartesi

Ursula K. Le Guin - Mülksüzler


Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. 
Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. 
Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. 
Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. 
Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. 
Özgürsünüz.

 

Ursula K. Le Guin - Mülksüzler

1. Bölüm / Anarres - Urras
Bir duvar vardı.
Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.

Duvar yalnızca iniş alanını değil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres’i dışarda, özgür bırakıyordu.

Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres’i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.

Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek umuduyla, ya da yalnızca duvarı görmek için gelirlerdi.
Dikkatli’nin kaptanı “O kalabalık gemime mi saldıracak?” diye sordu.
“Hayır,” dedi yavaş ve sınırlı İocası’yla. “Protesto ediyorlar. Şeyi protesto ediyorlar… Nasıl derler… Yolcuyu.”

Onu öldürmek isteyenler takibe -çok geçti- sonra da taş atmaya -pek de geç değildi- giriştiler. Hedefledikleri adamı tam gemiye binerken ıskaladılar, ama koca bir taş savunma görevlilerinden birinin tam kafasına geldi ve adamı anında öldürdü.
Geminin kapakları kapandı. Savunma ekibindekiler geri dönüp ölü arkadaşlarını taşıdılar; gemiye doğru koşarak gelen kalabalığın önderlerini durdurmak için herhangi bir şey yapmıyorlardı…

Dünya altından kaymış ve yalnız bırakılmıştı.
Ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. O ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.

“Lütfen benimle gelin, Doktor Shevek!”
“Peki,” dedi ve ayağa kalktı.
Oda, Shevek’i itiyordu, unutmak istediği bir yeri anımsatıyordu ona.

Dr. Shevek. Size eşlik etme onuru bana verildi, çünkü dünya dışından başka ziyaretçilerle, Arz ve Hain’den gelen elçilerle deneyimim oldu…

“Bakın,” dedi, “nesnelere bizim gibi bakmadığınızı biliyorum. Sizin dünyanızda, Vaas’ta, bir şeyi mutlaka satın almak gerekiyor. Sizin dünyanıza geliyorum, hiç param yok, satın alamam…

“Aman efendim, hiç de öyle değil, hayır, hayır. Siz çok saygın bir konuksunuz. Lütfen bizi bu geminin mürettebatıyla ölçmeyin, onlar çok cahil, kısıtlı insanlar -Urras’ta nasıl bir karşılama olacağını tahmin bile edemezsiniz. Ne de olsa siz dünyaca ünlü- tüm galakside ünlü bir bilim adamısınız! Bize Anarres’ten gelen ilk ziyaretçisiniz!

Dikkatli’de hiç kitap yoktu, subaylar Shevek’ten kaçıyor, mürettebat ise kesinlikle ondan uzakta tutuluyordu.

Gemide neden hiç kadın olmadığını sormuş, Kimoe de bir uzay gemisini işletmenin kadın işi olmadığını söylemişti.

…üstünlük ve aşağılık sorunu Urras’ın toplumsal yaşamında önemli bir yer tutuyor olmalıydı. Eğer Kimoe kendine saygı duymak için insan ırkının yarısının kendinden aşağı olduğunu düşünmek zorundaysa, kadınlar kendilerine nasıl saygı duyuyorlardı -onlar da erkekleri mi aşağı görüyordu?

Subay odasındaki eşyaların tasarımı, inatçı tahta ve çeliğin zorla sokulduğu yumuşak plastik eğriler: bunlar da, hafifçe de olsa, her yeri kaplayacak kadar erotik değil miydi?

Adımın başlangıcıyla bitişi arasındaki o boşlukta ölümü düşündü, adımın sonunda yeni bir dünyada duruyordu.

Kentin kuleleri siste yükseliyordu, bulanık ışıklı büyük merdivenler gibi.
Taş, çelik, cam, elektrik ışığı. Hiç yüz yoktu.
“Burası Nio Esseia,

Tanışmalar birkaç saat sürdü. Daha sonra tanıştığı kişileri açık seçik olarak hiç anımsayamadı.
Hepsi ondan kısa ve tüysüzdü. Orada olan birkaç kadının saçı dahi yoktu; sonunda onların bütün kıllarını, ırkının o güzel, yumuşak, kısa kıllarını ve saçlarını tıraş ettiklerine karar verdi. Ama onun yerine kesim ve renkleri muhteşem, nefis giysiler koymuşlardı

Üniversite rektörü onunla candan bir biçimde konuştu…
“Pekala,” dedi. “Buradayım işte.” Gülümsedi. “Anarşistiniz burada.
Şimdi ne yapacaksınız onu?”

İkinci Bölüm / Anarres
Odada on bir bebek var…

“Bebekliğimden beri sürekli Urras’ı dinledim.
O berbat Urras kentlerinin ve yağlı Urras’lı bedenlerinin resimlerini bir daha görmezsem doğrusu hiç üzülmem!”
“İşte sorun da burada,” dedi Tirin…
“Urras’la ilgili öğrencilere açık bilgilerin hepsi aynı. İğrenç, ahlak dışı, dışkısal. Ama düşünün şimdi. Eğer Göçmenler ayrıldığında durum o kadar kötüyse yüz elli yıl nasıl dayanabildiler? Eğer o kadar hasta idiyseler, neden ölmediler? Mülkiyetçi toplumları neden çökmedi? Neden bu kadar korkuyoruz?”

Sahip olmak yanlıştır, paylaşmak doğrudur. Tüm benliğinden, bütün o geceler ve günler boyunca tüm yaşamından daha fazla neyi paylaşabilirsin?

…birçok kadının bir erkekle tek ilişkisi sahip olma ilişkisidir. Ya sahip olma, ya da sahip olunma.
Erkeğin istediği özgürlüktür. Kadının istediği mülkiyettir. Seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. Bütün kadınlar mülkiyetçidir.

“İnsan ırkının yarısı hakkında pek hoş şeyler söylemiyorsun,” dedi Shevek

Üçüncü Bölüm / Urras
Shevek, Urras’taki ilk sabahı boyunca uyudu.
…yemeğini bitirir bitirmez Urras’ı oda oda keşfe çıktı.
…odanın pencerelerine gidip dışarıya baktı.
…gördüğü en güzel manzaraydı.

“Atro! Seni gördüğüme ne kadar sevindim!”
Atro: “A-İo’ya hoş geldin - Urras’a hoş geldin - evine hoş geldin!”

“Kadınlar nerede?”

“Matematiği beceremiyorlar, kafaları soyut düşünceye çalışmıyor, uyamıyorlar. Nasıl olduğunu biliyorsunuz, kadınların düşünmek dedikleri şey rahimle yapılır!

Shevek bu adamlardaki kişisel olmayan ve çok derine inen bir düşmanlığa dokunduğunu gördü. Görünüşe göre onlar da gemideki masalar gibi bir kadın, bastırılmış, susturulmuş, hayvanlaştırılmış bir kadın, kafeste bir öfke içeriyorlardı.
Sahip olma dışında bir ilişki bilmiyorlardı.

“Anarres’teki herkes devrimcidir.
Yönetim ve yürütme ağının adı ÜDE’dir, Üretim ve Dağıtım Eşgüdümü.
Kişileri yönetmezler, üretimi yönetirler.

Atro ona bir yığın gazete getirdi.
“Eğlendirici, ama orada okuduğunuz hiçbir şeye inanmayın.”

AYDAN GELEN İLK ADAMı yazıyordu.

Cennet onu Cennet yapanlar içindir. Oraya ait değildi. Bir öncüydü, geçmişini, tarihini yadsıyan bir kuşaktandı. Anarres Göçmenleri, Eski Dünya ve onun geçmişine sırtlarını dönmüş, yalnızca gelecek için çalışmaya karar vermişlerdi. Ama nasıl ki gelecek kesin olarak geçmişe dönüşüyorsa, geçmiş de geleceğe dönüşür. Yadsımak başaramamaktır. Urras’ı terk eden Odocular yanılmışlardı, tarihlerini yadsıyacak umutsuz cesareti göstermekle, dönüş olasılığından vazgeçmekle hata etmişlerdi. Geri dönmeyen, ya da haberini iletecek gemileri göndertmeyen kaşif, kaşif değildir, olsa olsa bir maceracıdır; oğulları da sürgünde doğar.

Burada yalnızdı, çünkü kendini sürgün etmiş bir toplumdan geliyordu. Kendi dünyasında hep yalnız olmuştu, çünkü kendini toplumundan sürmüştü.

Dördüncü Bölüm / Anarres
Urras’tan gelen yük gemileri yılda sekiz kez uğrar, yalnızca yük alıp boşaltmaya yetecek kadar kalırlardı.

“Neden savaş meraklısı mülkiyetçilerle böyle çıkarcı iş ilişkilerine girmeye devam ediyoruz?” Daha sakin olanların verdiği yanıt hep aynıydı: “Maden cevherini kendileri çıkarmak Urras’lılara daha pahalıya mal olurdu; bu yüzden bizi işgal etmiyorlar.

Ay ve madenleri Dünya Hükümetleri Konseyi’nin yetki alanındaydı…

…organik ekonomi ilkesi toplumun işleyişi için o kadar temel bir şeydi ki, ahlakı ve estetiği etkilememesi düşünülemezdi. “Aşırılık dışkıdır,” diye yazıyordu Odo Analoji’de. “Bedende kalan dışkı da zehirdir.”

Shevek bir süre daha Odo’ya bakmaya devam etti, sonra onun yanına, sıraya oturdu.
Genç adam alacakaranlıkta heykelin yanında oturuyordu, ikisi de sessizdi.

Beşinci Bölüm / Urras
Shevek, turist olarak dolaştığı günler bitince rahatladı.

…nerede mülkiyet varsa orada hırsızlık olduğunu söyleyen Odo değil miydi?”
“‘Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.’ Toplumsal Organizma.”

“Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.”
“Peki o zaman, insanlara pis işleri nasıl yaptırabiliyorsunuz?”
Hepimiz yaparız bu işleri.

Altıncı Bölüm / Anarres

Yıl boyunca zamanının büyük bir kısmını Atro’ya ve Urras’taki diğer matematikçi ve fizikçilere mektup yazarak geçirdi.

Üç yıldır buradaydı ve ne yapmıştı? Sabul’un kendine mal ettiği bir kitap; beş-altı yayımlanmamış makale; boşa gitmiş bir yaşam için bir cenaze söylevi.

Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.

İktidar
Nereden alıyor bu iktidarı? Kazanılmış bir otoriteden değil, çünkü böyle bir şey yok. Entelektüel yetkinlikten değil, çünkü yetkin de sayılmaz. Ortalama insan aklının doğuştan korkaklığından alıyor gücü. Kamuoyu!

Anarres’in karalarında ne kadar az hayvan varsa, üç okyanusunda da o kadar fazla yaşam vardı.
Karada bitkiler dağınık ve dikenli şekilleriyle yaşamlarını sürdürebiliyorlardı, ama hava solumaya çalışan hayvanlar, gezegenin iklimi bin yıllık bir toz ve kuraklık devresine girdiğinde bu gayretlerine hemen son vermişlerdi. Kala kala çoğu karada yaşayan bakterilerle birkaç yüz kurtçuk ve eklembacaklı cinsi sağ kalmıştı.

Karada yalnızca üç cins var, hepsi de omurgasız- İnsan’ı saymazsan. Biyolojik açıdan bakıldığında garip bir durum.

Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu ay gibi görmekten geçiyor. Yaşamın ne güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor.

Ben öleceğim, sen öleceksin; başka türlü birbirimizi nasıl sevebilirdik ki? Güneş de bir gün sönecek, başka türlü nasıl parlamaya devam edebilir?

Yedinci Bölüm / Urras
Shevek karabasan caddesindeki dükkandan kış için ısmarladığı muflonlu yeni giysinin cebinde bir mektup buldu.
“Eğer bir Anarşist’sen neden Dünya’na ve Odocu Umut’a ihanet edip güç sistemiyle işbirliği yapıyorsun, yoksa bize o Umut’u getirmek için mi buradasın? Haksızlık ve baskıdan bunaldık ve karanlık gecede özgürlük ışığını görmek için yüzümüzü Kardeş Dünya’ya çevirdik. Bize, kardeşlerine katıl!” Ne imza, ne de adres vardı.
…
…sizin hiç ahlakınız olmadığı doğru mu?” dedi Vea
Ben ahlakın da din gibi bir batıl inanç olduğuna inanıyorum. Çöpe atılması gerekli.

Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler.

Sekizinci Bölüm / Anarres
Abbenay’ın Kuzey Parkı’ndaki atletizm alanındaydılar…
Urras takvimine göre 740 yılında, yaklaşık iki yüz yıl önce gerçekleşen ilk büyük ayaklanmanın anıldığı İsyan Günüydü.

Shevek o bahar boyunca çok az kişiyle konuştu.

Eşlik de herhangi bir federasyon gibi, gönüllüydü. Yürüdüğü sürece yürürdü, yürümezse ortadan kalkardı. Bir kurum değil, bir işlevdi. Kişisel vicdan dışında bir yaptırımı yoktu.

…sözü anlamlı kılan özgürlüktü. Verilen bir söz, seçilen bir yöndü, kendi kendine seçenekleri kısıtlama anlamına geliyordu. Odo’nun gösterdiği gibi, eğer hiçbir yön seçilmezse, eğer insan hiçbir yere gitmezse, hiçbir değişme olmaz. İnsanın seçme ve değişme özgürlüğü kullanılmamış olur, tıpkı insan hapishanede, kendi yaptığı bir hapishanede, içinde hiçbir yolun diğerinden daha iyi olmadığı bir labirentteymiş gibi. Bu yüzden Odo söz vermeyi, yemin etmeyi, sadakat fikrini, özgürlüğün karmaşıklığı için temel olarak görmeye başlamıştı.

Odo şöyle yazmıştı: “Sahip olmanın suçundan ve ekonomik rekabetin yükünden arınmış bir çocuk, yapılması gerekeni yapma iradesi ve bunu yaparken coşku duyma yeteneğiyle büyüyecektir. Kalbi karartan, gereksiz çalışmadır. Emziren annenin, eğiticinin, başarılı avcının, iyi aşçının, becerikli ustanın, gereken işi yapan ve iyi yapan herkesin sevinci - bu kalıcı coşku belki de insan yakınlığının ve bir bütün olarak toplumsallığın en derin kaynağıdır.”

Shevek’in ilk açlık tecrübesiydi bu.
Yeterince, hatta kıtı kıtına yetecek kadar yiyecek olduğu zaman paylaşmak kolaydı. Ya olmadığı zaman? O zaman güç devreye giriyordu; güçlü olan haklı oluyordu; güç, onun aygıtı şiddet ve en büyük müttefiki, görmezden gelen göz.

Eğer başka insanlar için anlamı yoksa, ne işe yarar?

…“çalışma” ve “oyun” sözcüklerinin aynı olmasının kuşkusuz güçlü bir ahlaki önemi vardı.

Dokuzuncu Bölüm / Urras
Shevek, sabah ayini için Temel Armoni’yi çalan ibadet evi çanlarıyla uyandı.

Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz.

Onuncu Bölüm / Anarres
“Demek eşlisin,” dedi. Bunu söyleyiş şeklinde sürücünün hoşuna giden bir sadelik vardı, o da yanıt verdi. “On sekiz yıldır.”
“Yeni başlamış.”
“Hah işte be, ben de aynı fikirdeyim!...”
…
Biz işbirliği yapmıyoruz - biz emre uyuyoruz. Dışlanmaktan, tembel, işlevsiz, bencil diye adlandırılmaktan korkuyoruz. Komşumuzun düşüncesinden, kendi seçim özgürlüğümüze saygı gösterdiğimizden daha fazla korkuyoruz.

Sana neyin yanlış olduğunu söyleyeyim. Gebeydim. Gebe kadınların ahlakı yoktur. Yalnızca o en ilkel kendini feda etme içgüdüsü vardır.
Sanırım eski devletçilerin kadını mal olarak kullanmalarının nedeni bu. Kadınlar buna neden izin verdiler? Çünkü sürekli gebeydiler - çünkü çoktan sahiplenilmişler, köleleştirilmişlerdi!

On Birinci Bölüm / Urras
Rodarred sivri bir kentti.
Urras Dünya Hükümetleri Konseyi, varlığının üç yüz yılı boyunca bu hayal gibi, büyüleyici caddelerde yer almıştı.

Shevek danışma masasının çevresinden hızla dolaşıp onlara doğru koşmaya çalıştı. “Yardım edin bana!” dedi.

“Dr. Shevek, Arz elçiliğindesiniz. Burada Arz topraklarında sayılıyorsunuz. Mutlak güvencedesiniz.

“…Konuşabiliriz - artık birbirimizle konuşabiliriz.”
“Peki konuşunca ne diyeceksiniz?”

“Benim dünyam, benim Arz’ım bir yıkıntı. İnsan ırkı tarafından berbat edilmiş bir gezegen. Hiçbir şey kalmayana dek çoğaldık, tıkındık ve savaştık, sonra da öldük. Ne hırsımızı ne de şiddetimizi denetledik; uyum göstermedik. Kendimizi yok ettik. Ama önce dünyayı yok ettik. Benim dünyamda hiç orman kalmadı. Hava gri, gök gri, her zaman sıcak. Yaşanabiliyor, hala yaşanabiliyor - ama bu dünyada olduğu gibi değil. Burası canlı bir dünya, bir uyum. Benimki ise uyumsuzluk. Siz Odocular bir çölü seçtiniz; biz Arz’lılar bir çöl yarattık…

Anlamıyorum- anlamıyorum,” dedi sonunda. “Bizim geçmişimizdeki eski idealistlerden, özgürlük hayalleri kuranlardan biri gibisiniz; ama yine de sizi anlamıyorum, sanki bana gelecekte olacak şeyleri anlatmaya çalışıyorsunuz…

On İkinci Bölüm / Anarres
Bedap: “İnisiyatif Sendikası’nın, bir projesini sunmak istiyorum.”
…

“Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun.”

On Üçüncü Bölüm / Urras - Anarres
Shevek’e bütün gemiyi, yıldızlararası Davenant’ı gezdirdiler.

“Bu gece Anarres’te uyuyacağım,” diye düşündü.

…
Türkçeleştiren: Levent Mollamustafaoğlu
Metis Yayınları


Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya


Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya
 
Birinci Bölüm
Sadece otuzdört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler, LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzeri kaplanmış olan Dünya Devleti'nin sloganı, CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR.

Toplumun omurgasını düşünürler değil, oymacılar ve pul koleksiyoncuları oluştururlar.

"Bokanovski İşlemi, toplumsal istikrarın en önemli araçlarından biridir!"

Bay Foster hakkıyla anlattı.
Onlara karınzarı döşeğinde büyüyen embriyoyu anlattı ve embriyonun beslendiği yapay kanı tattırdı.

"Aynı zamanda yazgılarını belirleyip şartlandırıyoruz. Bebeklerimizi şişeden sosyalleşmiş insanlar olarak çıkarıyoruz, Alfalar ya da Epsilonlar olarak, geleceğin kanalizasyon işçileri ya da geleceğin..." Geleceğin Dünya Denetçileri diyecekti ama kendini düzeltip, "geleceğin Kuluçka Merkezi Müdürleri olarak," dedi.

İkinci Bölüm
Kitaplar ve şiddetli gürültüler, çiçekler ve elektrik şokları -az da olsa bu kavramlar bebeklerin zihinlerinde birbiriyle ilişkilendirilmişti; aynı ya da benzeri dersler iki yüz kere tekrarlandığında ayrılmaz bir biçimde birleştirilecekti. İnsanın birleştirdiğini ayırmaya doğanın gücü yetmezdi.
"Kitaplara ve çiçeklere, eskiden psikologların 'içgüdüsel' dediği bir nefret besleyerek büyüyecekler. Refleksleri değişmez bir biçimde şartlandırılır. Hayatları boyunca kitaplardan ve botanikten uzakta, güvende olacaklar." Müdür hemşirelere dönüp, "Götürün onları," dedi.

Kır çiçekleri ve manzara seyretmenin önemli bir kusuru var, bedavalar, diye açıkladı. Doğa sevgisiyle fabrikalar çalışmaz.

Üçüncü Bölüm
…yedi yaşlarında bir erkek çocuğuyla bir yaş büyük görünen bir kız çocuğu, keşif çalışması yapan bilim adamları misali' bir ciddiyet ve yoğunlaşma içinde, çocuklara has bir seks oyunu oynuyordu.
Müdür duygulu bir şekilde, "Çok hoş, çok hoş," diye tekrarladı.

…orta boylu, siyah saçlı, karga burunluydu ve delici, karanlık bakışları vardı.

"Denetçi! Ne kadar beklenmedik bir zevk! Çocuklar, ne düşünüyorsunuz? Denetçimiz, Mustafa Mond, Ford hazretleri. "

Mustafa Mond! Batı Avrupa Bölge Denetçisi! On Dünya Denetçisi'nden biri. Onundan Biri...

"Sanırım hepiniz Fordumuzun o güzel, vahiy edilmiş deyişini hatırlarsınız: Tarih saçmalıktır. Tarih," yavaşça tekrarladı, "saçmalıktır."

"Kendi yaşamlarınızı düşünün," dedi Mustafa Mond. "Herhangi biriniz aşılmaz bir engelle karşılaştınız mı?"

Hipnopedya konusunda uzman olan Bernard Marx, Dört yıl boyunca haftada üç gece yüz tekrar, diye düşündü. Altmışikibindörtyüz tekrar, bir tek gerçek yaratıyor. Gerizekâlılar!

Dördüncü Bölüm
Lenina popüler bir kızdı ve öyle ya da böyle asansördeki erkeklerin çoğuyla bir gece geçirmişti.
Selamlarına karşılık verirken, Tatlı çocuklardı, diye düşündü. Sevimli çocuklar!

Beşinci Bölüm
Lenina ve Henry makinelerine atlayıp havalandılar.

Big Henry onbiri yeni vurmuştu. Gece sakin ve ılıktı.

Altıncı Bölüm
Lenina'nın Bernard Marx hakkındaki yargısı, onun tuhaf, gerçekten tuhaf olduğu yolundaydı.

Özgür olmak istemez miydin, Lenina?"
"Ne demek istediğini anlamıyorum…”

Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme…

On dakika sonra uygarlığı vahşi yaşamdan ayıran sınırı geçiyorlardı.

Yedinci Bölüm
Neredeyse çırılçıplak bir Kızılderili, bitişik bir evin ilk kat terasında duvara dayalı bir merdivenden çok ağır adımlarla iniyordu…

Yeraltında çalınan flüt sesleri duyuldu ve neredeyse aynı anda, davulların amansız ve durmak bilmez gümbürtüsünde kayboldu. Lenina davulları sevmişti.

Yabancı, hatasız ama tuhaf bir İngilizce'yle, "Selam, iyi günler," dedi. "Siz uygarsınız, değil mi? Diğer Taraftan, Ayrıbölge'nin dışından geliyorsunuz?"
Bernard şaşkınlık içinde, "Sen de kim...?" diye başlayacak oldu.
Genç adam iç geçirerek başını salladı. "Son derece mutsuz bir kişiyim."

Lenina delikanlıya gülümsedi; son derece hoş bir çocuk, diye düşündü…

Sekizinci Bölüm
John yapayalnızdı.
…aşağıya, platonun siyah gölgesine baktı, ölümün siyah gölgesine. Bir adım atması, kendini bırakması yeterli olurdu...

Dokuzuncu Bölüm
(Bernard) Ford hazretlerinin dört numaralı özel sekreteriyle konuşuyordu.
"O iki kişiyi de alıp Londra'ya dönün."

Onuncu Bölüm
“Bay Foster, hiçbir suç, davranış bozukluğu kadar bağışlanmaz değildir. Cinayet sadece bireyi öldürür - sonuçta, birey nedir ki?" Elinin tersiyle, sıra sıra mikroskobu, deney tüpünü ve kuluçka makinesini işaret etti. "Kolayca yeni bir birey üretebiliriz -hem de istediğimiz kadar. Uyumsuzluk, bir tek bireyin hayatından çok daha fazlasını tehdit etmektedir; doğrudan, Toplumun kendisi için bir tehlike oluşturur. Evet Toplumun kendisi için,”

Onbirinci Bölüm
Londra'nın bütün üst sınıf insanları, (…) o muhteşem yaratığı görmek için deli oluyordu.

Mustafa Mond'a yazdığı raporda Bernard şöyle diyordu: "Vahşi, uygar buluşlar konusunda şaşılacak kadar az bir hayret ve hayranlık sergilemektedir. Şüphesiz bunun bir nedeni, asi olan kadından, Linda'dan, daha önce bunları duymuş olmasıdır."

Lenina şanslıydı. Vahşi'nin müthiş şöhretinin büyük bir bölümünü Bernard'la paylaşmış olduğu için, önemsiz kişiliğinden ânın son derece popüler ihtişamını yansıtma fırsatı bulduğu için şanslıydı. Genç Kadınlar Ford Birliği, kendisinden deneyimleriyle ilgili bir konferans vermesini istemişti.

Onikinci Bölüm
Bir dostun temel işlevlerinden biri, vermek istediğimiz, ama düşmanlarımıza uygulayamadığımız cezaları (daha yumuşak ve sembolik bir biçimde) çekmektir.

Vahşi yüksek sesle Romeo ve Juliet'i okuyordu - (sürekli olarak kendini Romeo, Lenina'yı da Juliet yerine koyduğu için) canlı ve yoğun bir coşkuyla okuyordu.

Onüçüncü Bölüm
Vahşi çok alçak bir sesle, "Seni dünyadaki her şeyden çok seviyorum," dedi.

Kandaki ateşe düşen yeminler, saman gibi yanarlar. Nefsine hakim ol, aksi takdirde...

Vahşi dehşet içinde geri çekildi…

Lenina'yı omuzlarından yakaladı ve sarstı. "Orospu!" diye bağırdı. "Orospu! Arsız kaltak!"

Üst tarafı kadın olsa da, belden aşağısı Kentauros'tur. Tanrı mirasıdır belden yukarısı. Altıysa zebaniler mekânı.

Ondördüncü Bölüm
"Umut var mı?" diye sordu.
"Yani, ölmeme umudu mu?" (Vahşi, başıyla doğruladı.) "Hayır, tabii ki yok. Eğer biri buraya gönderilirse, hiç..."

Linda izliyor ve belli belirsiz, anlamaz bir ifadeyle gülümsüyordu.

Koğuşun ucuna ulaştıklarında Linda ölmüştü.

Onbeşinci Bölüm
Ezgili sözcükler, Vahşi'yi alaylı biçimde taklit ediyordu. "Ne muhteşem bu insanoğlu! Hey cesur yeni dünya..."

Linda tüm yaşamını köle olarak geçirmiş ve ölmüştü. Diğerleri özgür yaşamalı, dünya güzelleştirilmeliydi. Bir tür diyet, bir görevdi. Vahşi birden ne yapması gerektiğini anladı.

"O korkunç zehrin hepsini çöpe atın."
"Hepsini çöpe atın" sözcükleri, Deltaların idrak katmanlarını delerek geçip bilinçlerinin özüne ulaştı.
Kalabalıktan öfkeli bir homurtu yükseldi.
Tekrar ikizlere dönen Vahşi, "Sizi özgürlüğünüze kavuşturmaya geldim," dedi. "Sizi..."

"Özgürsünüz, özgürsünüz!" diye haykıran Vahşi, bir eliyle avluya soma fırlatmaya devam ediyor, diğer eliyle de kendine saldıranların tıpatıp suratlarına yumruk atıyordu.

…gaz maskesi takmış, patlak gözlü ve domuz burunlu polisler içeri girdiler.

Polis komiseri, "Sessiz bir şekilde gelecek misiniz, yoksa sizi bayıltmamız mı gerekecek?" diye sordu.
Tehditkâr bir şekilde su tabancasını doğrulttu.
"Ah, sessizce geliyoruz," dedi Vahşi.

Onaltıncı Bölüm
Kitabı eline alıp açtı. HAYATIM VE ESERLERİM, YAZAN FORDUMUZ. Kitap, Detroit'ta Fordgil İlim Yayma Derneği tarafından yayınlanmıştı.

Mustafa Mond üçüyle de el sıkıştı; fakat konuşmasına Vahşi'ye hitap ederek başladı. "Demek uygarlıktan pek hoşlanmadınız, Bay Vahşi," dedi.

“Çelik olmadan araba yaratamazsınız - aynı şekilde, sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok; şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar…”

Mutluluk ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor…

Onyedinci Bölüm
"Fakat Tanrı, yüce, güzel ve kahramanca olan her şeyin gerekçesidir. Eğer Tanrı'nız olsaydı..."
"Sevgili genç dostum," dedi Mustafa Mond, "uygarlığın kahramanlık ya da yüceliğe hiç ihtiyacı yoktur…”

Onsekizinci Bölüm
Vahşi kaşlarım çattı ve "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. Muhabir son derece yılışık bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Evet, şüphesiz okurlarımız son derece ilginç bula..." Kafasını bir tarafa yatırdı, gülümseyişi neredeyse cilveli bir hal almıştı. "Lütfen birkaç şey söyleyin, Bay Vahşi," dedi…

Deha Günlüğü gazetelerinden dört muhabir daha o öğleden sonra feneri ziyaret ettiler ve dozu giderek artan bir şiddetle karşılaştılar.

Surrey Vahşisi gösterime girmişti.

"Gidin buradan!" diye haykırdı.
Maymun-insan konuşmuştu; bir kahkaha ve alkış tufanı koptu. "Aferin Vahşi! Yaşasın, yaşasın!"
Yaygaranın arasında, "Kırbaç, kırbaç, kırbaç!" haykırışlarını duydu.

Ek
Cesur Yeni Dünya Üzerine
İlk olarak 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya "F.S. 632'de, bu istikrar yılında" geçmektedir –yani Amerikan araba kodamanı Henry Ford (1863-1947)'un gelişinden 632 yıl sonra…

Dünya Devleti'nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır.

Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya (uykuda öğretim) yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti'nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için (ki rutin olarak bir sefahat alemiyle sona ererler) toplanırlar…

Dünya Devleti'nin on bölgesinden her biri Yerel Dünya Denetçisi tarafından yönetilir. 'Ford-hazretleri' Mustafa Mond, Londra merkezli Batı Avrupa bölgesinin Denetçisidir…

Mond'un hemen altında bir Alfa-Artı entelektüeller kastı vardır. Bernard Marx ve Helmholtz Watson bu elitin üyeleridir…

Dünya Devleti'nin sınırlan dışında yaşamasına izin verilen diğer tek insanlar da çeşitli Vahşi Ayrıbölgeleri'nde yaşayanlardır. Kendilerini çevreleyen Fordgil cehennemden elektrikli tellerle ayrıldıkları için vahşiler hâlâ evlenmekteler, sevişip çocuk doğurmakta ve eskisi gibi ölmektedirler. İşte New Mexico'daki Ayrıbölge'yi ziyaret ederken Bernard Marx, John adlı vahşiye rastlar ve onu Londra'ya getirir.

Jonh'ın perspektifinden F.S. 632'nin eksiksiz, totaliter dehşeti teyit edilir.

…
Türkçeleştiren: Ümit Tosun
İthaki Yayınları (3. Baskı), 2002

George Orwell - 1984


SAVAŞ BARIŞTIR

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR


George Orwell - 1984

Nisan ayının soğuk, ama açık bir günüydü; saatler on üçü gösteriyordu. Yıldırıcı esen rüzgârdan korunabilmek için çenesini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, hızla Zafer Konağının camlı kapıdan içeri süzüldü.

Otuz dokuz yaşında olan ve sağ ayak bileğinin üstünde bir varis ülseri taşıyan Winston, yolda birkaç kez dinlenerek, ağır ağır çıktı merdivenleri.

Resmin altındaki başlıkta: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE, yazılıydı.

Tele-ekran aynı anda hem alıcı hem de verici işlevi görüyordu. Fısıltıyla konuşmadığı sürece Winston'ın çıkardığı her ses tele-ekran tarafından alınıyordu; dahası, madeni levhanın görüş alanında kaldığı sürece Winston işitilmekle kalmıyor, görülebiliyordu da. Hiç kuşkusuz, ne zaman izlendiğinizi anlamanız olanaksızdı. Düşünce Polisi'nin, kime ne zaman ve hangi sistemle bağlandığını kestirmek çok zordu. Herkesi her an izliyor da olabilirlerdi.

Gerçek Bakanlığı −Yenisöylem'de Gerbak− görünürdeki bütün öteki nesnelerden ilk bakışta ayrılıyordu.
Piramit biçimindeki koskocaman parlak beyaz beton yapının yüksekliği üç yüz metreydi. Beyaz cephesine zarif harflerle yazılmış üç Parti sloganı, Winston'ın durduğu yerden az çok okunabiliyordu:
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR

Söylenenlere bakılırsa, Gerçek Bakanlığı'nın yerüstündeki üç bin odasının yeraltında da uzantıları bulunuyordu. Londra'nın çeşitli yerlerinde benzer görünüş ve büyüklükte yalnızca üç yapı daha vardı.
Haberler, eğlence, eğitim ve güzel sanatlara bakan Gerçek Bakanlığı; savaşlarla ilgilenen Barış Bakanlığı; yasa ve düzeni sağlayan Sevgi Bakanlığı ve ekonomi işlerinden sorumlu Varlık Bakanlığı. Bunların Yenisöylem'deki adları Gerbak, Barbak, Sevbak ve Varbak'tı.

…ilaç içer gibi içiverdi.
…dünya gözüne daha hoş görünmeye başladı.

Garip bir güzelliği vardı defterin.
Küçük, eğri büğrü harflerle şöyle yazdı:
4 Nisan 1984

1984 yılında olduklarından hiç de emin değildi.

Bu günceyi kimin için tutuyordu? Gelecek için, daha doğmamış olanlar için.

Winston hemen hiçbir kadından, özellikle de genç ve güzel kadınlardan hoşlanmazdı.
Kızın, Düşünce Polisi'nin bir ajanı olabileceği bile geçmişti aklından.

(O’Brien) Öyle ya da böyle, tele-ekranı atlatabilir ve onu tek başına yakalayabilirseniz, konuşabileceğiniz birine benziyordu.

İki Dakika Nefret izlenceleri her seferinde değişirdi, ama Goldstein'ın başrolde olmadığı bir tek izlence yoktu. Goldstein baş haindi, Parti'nin saflığını bozan ilk kişiydi.

Goldstein'ın etkisi hiç azalmıyor gibiydi. Her gün onun oyununa gelmeye hazır yeni yeni salaklar çıkıyordu. Gün geçmiyordu ki, onun buyruklarıyla eyleme geçen casuslar ve kundakçılar Düşünce Polisi tarafından ele geçirilmesin. Goldstein, gözle görülmeyen koca bir ordunun komutanı, kendilerini Devlet'i yıkmaya adamış bozgunculardan oluşan bir yeraltı örgütünün başıydı.

Winston bir an O'Brien'la göz göze geldi.
Saniyenin onda biri kadar göz göze geldiler, ama bu kadarcık bir süre bile Winston'ın, O'Brien'ın kendisi gibi düşündüğünü anlamasına yetti (…) O'Brien,"Senin yanındayım" der gibiydi. "Ne düşündüğünü, ne hissettiğini çok iyi biliyorum. Ne kadar aşağıladığını, ne kadar nefret ettiğini, ne kadar tiksindiğini biliyorum. Ama merak etme, yanındayım!"

Birkaç saniye kadar belli belirsiz bakışmışlardı, o kadar. Ne ki, yaşamak zorunda bırakıldıkları yapayalnızlıkta bu kadarı bile unutulmaz bir olaydı.

Gözleri yeniden önündeki sayfaya odaklandı. Umarsız düşünceler içinde öylece otururken istençsizce bir şeyler yazmış olduğunu fark etti:
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER

Kendinden utanarak arkasına yaslanıp kalemi bıraktı. Sonra birden irkilerek dehşete kapıldı. Kapı vuruluyordu.

Nefesini tutup kapıyı açtı. O anda gönlüne su serpildi. Kapının önünde solgun, seyrek saçlı, yüzü kırış kırış, ezik bir kadın duruyordu.
Acaba bize kadar gelip mutfağımızdaki lavaboya bir bakar mısınız? Tıkanmış galiba...

Kendi çocuklarından korkmak, otuz yaşından büyükler için nerdeyse olağan bir şey olup çıkmıştı.

Yeniden masanın başına oturdu, kalemini mürekkebe batırıp yazmaya başladı: Geleceğe ya da geçmişe, düşüncenin özgür olduğu, insanların birbirlerinden farklı oldukları ve yapayalnız yaşamadıkları bir zamana; gerçeğin var olduğu ve yapılanın yok edilemeyeceği bir zamana:
Tekdüzen çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından; selamlar!

Düşüncesuçu, ölümü gerektirmez: Düşüncesuçunun KENDİSİ ölümdür.

Sağ elinin iki parmağına mürekkep bulaşmıştı. İşte tam da böyle bir ayrıntı insanı ele verebilirdi.


Winston rüyasında annesini görüyordu.

Annesinin anısı yüreğini dağlıyordu, çünkü annesi onu severek ölmüştü…

Parti geçmişe el koyabiliyor ve şu ya da bu olayın hiçbir zaman olmadığını söyleyebiliyorsa, bu hiç kuşkusuz işkenceden de, ölümden de beter bir şeydi.

Parti sloganında ne deniyordu: "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar."
"Gerçeklik denetimi" diyorlardı buna: Yenisöylem'de ise "çiftdüşün".

Aklı çiftdüşünün dolambaçlı dünyasına kayıp gitmişti. Hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantığı kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de Parti'nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek: en önemlisi de, aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak. İşin asıl inceliği de buradaydı: bilinçli bir biçimde bilinçsizliği özendirmek, sonra da, bir kez daha, az önce uygulamış olduğunuz uykuya yatırmanın ayırdında olmamak.

Yeni bir işgünü başlarken tele-ekranın yakınlığının bile farkında olmadan derin bir iç çeken Winston, söyleyaz'ı kendine çekip ağızlığındaki tozları üfledi ve gözlüğünü taktı. Sonra, masasının sağındaki basınçlı borudan düşmüş olan dört küçük kâğıt ruloyu düzeltip birbirine tutturdu.

Ele aldığınız bilgilerin çoğunun gerçek dünyayla en küçük bir bağıntısı yoktu; bir kuyruklu yalanın bile gerçek dünyayla daha çok bağıntısı olduğu söylenebilirdi. İstatistiklerin ilk başta verilen rakamları da sonradan düzeltilmiş rakamlar kadar uydurmaydı.

Winston'ın hayattaki en büyük zevki yaptığı işti.

Dile son biçimini veriyoruz; başka bir dil konuşan hiç kimse kalmadığında alacağı biçimi. Sözlüğü tamamladığımızda, senin gibilerin dili yeni baştan öğrenmeleri gerekecek. Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz.

Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin, 'iyi' sözcüğü. 'İyi' sözcüğü varken, 'kötü' sözcüğüne neden gerek duyalım ki? 'İyideğil' dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü 'iyideğil' 'iyi'nin tam karşıtı, 'kötü' ise tam karşıtı değil. Ya da 'iyi'nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, 'mükemmel' ve 'fevkalade' gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? 'Artıiyi' aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, 'çifteartıiyi' diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak.

Yenisöylem'in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak. Gerek duyulabilecek her kavram, anlamı kesin olarak tanımlanmış, tüm yan anlamları yok edilmiş ve unutulmuş tek bir sözcükle dile getirilecek.

Tele-ekrandan akıllara durgunluk veren istatistikler birbiri ardı sıra yağıyordu. Geçen yıla oranla daha çok yiyecek, daha çok giyecek, daha çok konut, daha çok ev eşyası, daha çok tencere, daha çok yakıt, daha çok gemi, daha çok helikopter, daha çok kitap, daha çok bebek vardı; hastalık, suç ve cinnet dışında her şey daha çoktu. Her yıl, her dakika herkes ve her şey görülmemiş bir hızla çoğalıyordu. Winston, biraz önce Syme'ın yaptığı gibi, kaşığını eline almış, masanın üstündeki türlü artığıyla oynuyor, deşeleyip şekiller oluştururken, yaşadıkları yaşamın büründüğü görünümü düşünüyordu öfkeyle. Yaşam hep böyle mi olagelmişti? Yemeğin tadı her zaman böyle mi olmuştu?

Yan masadaki kız hafifçe dönmüş, ona bakıyordu. O esmer kızdı.
Neden ona bakıp duruyordu bu kız?

Winston evliydi; daha doğrusu bir zamanlar evlenmişti. Belki hâlâ evliydi, çünkü bildiği kadarıyla karısı ölmüş değildi.

Fahişelerle birlikte olmak hiç kuşkusuz yasaktı, ama ara sıra çiğnemeyi göze alabileceğiniz kurallardandı bu. Tehlikeli olmasına tehlikeliydi, ama işin ucunda ölüm yoktu. Bir fahişeyle yakalanmak, daha önce işlenmiş bir suçunuz yoksa, size zorunlu çalışma kampında topu topu beş yıla patlayabilirdi. Kolayca göze alınabilecek bir suçtu bu, yeter ki suçüstü yakalanmayın.

Parti'nin açıklamadığı gerçek amacı, cinsel ilişkiden zevk almayı tümden yok etmekti. Evlilikte olsun, evlilik dışı olsun, düşman görülen, aşktan çok erotizmdi.
…birbirlerini fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran çiftlerin evlenmesine asla izin verilmiyordu. Evliliğin kabul gören tek bir amacı vardı, o da Parti'ye hizmet edecek çocuklar dünyaya getirmekti.

Winston bir kez daha Katharine'i düşündü. Ayrılalı dokuz, on, belki on bir yıl olmuştu.

Ona ne zaman dokunacak olsa, ürküp kaskatı kesilirdi. Ona sarılmak, tahtadan bir kuklaya sarılmaktan farksızdı.

Bir umut varsa, proleterlerde olmalıydı…

Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.

Winston birden, çağdaş yaşamın asıl özelliğinin acımasızlığı ve güvensizliği değil, yavanlığı, donukluğu ve kayıtsızlığı olduğunu fark etti. Yaşamın yalnızca tele-ekranlardan yağdırılan yalanlarla değil, Parti'nin erişmeye çalıştığı ülkülerle de hiç benzeşmediğini görmek için çevrenize bir göz atmanız yeterliydi.

Geçmiş değişmekle kalmıyor, sürekli olarak değişiyordu. Onu en çok perişan eden de, bu büyük sahtekârlığın neden yapıldığını bir türlü açık seçik anlayamamasıydı. Geçmişi çarpıtmanın dolaysız yararları apaçık ortadaydı, gel gör ki gerçek neden bilinemiyordu. Winston kalemini alıp yazdı:
NASIL'ını anlıyorum: NEDEN'ini anlamıyorum.

Günceyi O'Brien için, daha doğrusu O'Brien'a yazıyordu…

Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.

Dernek Merkezindeki akşam toplantısını üç haftadır ikinci kez kaçırıyordu: Pek akıllıca sayılmazdı bu yaptığı, çünkü Merkez'e devamlılığın sürekli denetlendiği kesindi. Bir Parti üyesinin ilke olarak hiç boş vaktinin olmaması ve yatak dışında hiç yalnız kalmaması gerekiyordu.

Birden ortalık birbirine girdi. Millet çığlık çığlığaydı. İnsanlar tavşanlar gibi kaçışıyor, kapılardan içeri atıyorlardı kendilerini.
Winston kendini hemen yüzükoyun yere attı.
Kaldırım yerinden oynuyormuşçasına bir gümbürtü koptu; sırtına patır patır bir şeyler yağdı.
Yeniden yürümeye başladı.

Meyhanenin kapısını araladığında, insanın burnunun direğini kıran berbat bir ekşi bira kokusu çarptı suratına.

Anımsadığınız kadarıyla söyler misiniz, 1925'te hayat şimdikinden daha mı iyiydi, yoksa daha mı kötüydü?

Güncesini yazdığı defteri aldığı eskici dükkânının önündeydi.

Buna mercan diyorlar,
Winston hemen dört doları verdi, gözünü alamadığı parçayı cebine attı.

Yukarıda bir oda daha var, belki bir göz atmak istersiniz,
Tele-ekran yok!" diye mırıldanmaktan alamadı kendini.

Kız Winston'la göz göze geldi, ama onu hiç görmemiş gibi geçip gitti.

…kızın sağ kolunun askıda olduğunu fark etti…

Aralarında dört metre kadar bir uzaklık kalmıştı ki, kız tökezleyerek yüzükoyun yere kapaklandı ve acı içinde çığlığı bastı. Herhalde sakat kolunun üstüne düşmüştü.

"Canınız yandı mı?" dedi.
"Bir şey yok. Kolum. Geçer şimdi."

Winston bir anlık şaşkınlığını gizleyebilmek için akla karayı seçmişti, çünkü kızın ayağa kalkmasına yardım ettiği iki üç saniye içinde kız kaşla göz arasında eline bir şey tutuşturmuştu.
Katlanmış bir kâğıt parçasıydı.

Seni seviyorum.

Kızla bağlantıya geçip randevulaşmak gibi çözülmesi gereken ciddi bir sorun vardı. Artık kızın kendisine tuzak kuruyor olabileceği aklının ucundan bile geçmiyordu.

Winston biraz sonra kızın masasına oturmuştu bile; yüreği yerinden fırlayacak gibiydi.

Kızın kendisine yakınlık gösterdiği günün üzerinden bir hafta geçmişti. Belki de fikir değiştirmişti, belki değil, mutlaka değiştirmişti fikrini! Böylesi bir serüvenin bir yere varması olanaksızdı; gerçek yaşamda böyle şeyler olmuyordu.

Randevu saatini beş dakika geçmiş, ama kız hâlâ görünmemişti.

Kız, tıpkı kantinde yaptığı gibi, hemen dizginleri ele aldı. Daha önce de yaptığı gibi, dudaklarını nerdeyse hiç kıpırdatmadan, soğuk bir sesle konuşmaya başladı; sesi, bağrışmalar ve kamyonların gürültüsü arasında boğulup gidiyordu.
"Beni duyabiliyor musun?"
…
"Bunların hepsini aklında tutabilecek misin?" diye mırıldandı.
"Evet."

Artık Winston'la kızın ayrılmaları gerekiyordu. Ama son anda, henüz kalabalıktan kurtulamamışken, kız Winston'ın elini tutup usulca sıktı.

Kız durup arkasına döndü.
"İşte geldik," dedi.

"Otuz dokuz yaşındayım. Yakamı kurtaramadığım bir karım, bacaklarımda varislerim, beş takma dişim var."
"Umurumda değil," dedi kız.

Winston, "Adın ne?" diye sordu.
"Julia.

"Çok gençsin," dedi. "Benden on on beş yaş gençsin. Benim gibi bir adamın nesini beğenmiş olabilirsin ki?"
"Yüzünde fark ettiğim bir şey çekti beni. Şansımı deneyeyim dedim. Bağlılık duymayanları saptamakta üstüme yoktur. Seni görür görmez onlara karşı olduğunu anladım."

Daha önce de yaptın mı bunu?"
"Tabii. Yüzlerce kez yaptım... yüzlerce kez olmasa da pek çok kez."

"Bak. Ne kadar çok erkekle yattıysan, seni o kadar çok seviyorum. Anladın mı?"
"Evet, çok iyi anladım."

…yarım saat kadar uyudular.
İlk uyanan Winston oldu.

"Buraya bir kere daha gelebiliriz," dedi Julia. "Saklı yerleri iki kez kullanmanın genellikle pek sakıncası olmaz. Ama bir iki ay sonra tabii."

"Asla geldiğin yoldan dönme," dedi Julia, çok önemli bir kuralı açıklıyormuşçasına.

Sonuçta, ormandaki o açıklığa bir daha hiç gitmediler.

Küçük kurallara uyarsan, büyük kuralları çiğneyebilirdin.
Julia, Winston'ı, ateşli Parti üyelerinin gönüllü olarak yaptıkları gibi, hiç değilse bir akşamını savaş gereçleri üretimine ayırmaya bile razı etmişti.

Julia yirmi altı yaşındaydı.

İlk ilişkisini on altı yaşındayken, altmış yaşında bir Parti üyesiyle yaşamış, daha sonra adam tutuklanmamak için intihar etmişti. "İyi de oldu," dedi Julia, "konuştursalardı adımı verebilirdi."

Parti den nefret ettiği gibi, bunu en yakası açılmadık sözlerle dile getiriyor, ama hiçbir zaman Parti'nin genel bir eleştirisini yapmıyordu. Kendi yaşamına dokunmadıkça, Parti öğretisi onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Winston, günlük dile girmiş sözcükler dışında Yenisöylem sözcüklerini hiç kullanmadığını fark etmişti.

Parti'nin cinsellik konusundaki softalığının ardında yatanı çok iyi kavramıştı. Burada söz konusu olan, cinsel içgüdünün, Parti'nin denetleyemediği, kendine özgü bir dünya yarattığı için elden geldiğince yok edilmesi gerektiği değildi yalnızca. Daha da önemlisi, cinselliğin bastırılması isteriyi tetikliyordu; bu da Parti'nin istediği bir şeydi, çünkü savaş coşkusuna ve öndere tapınmaya dönüştürülebiliyordu. Julia bunu şöyle yorumluyordu: "Seviştiğin zaman içindeki enerjiyi boşaltırsın; sonra da kendini mutlu hisseder ve hiçbir şeyi iplemezsin. Ama senin bu halin onların hiç hoşuna gitmez. Her zaman enerji yüklü olmanı isterler. Bütün o yürüyüşler, bağrını yırtarcasına bağırış çağırışlar, bayrak sallamalar, ekşiyip bozulmuş cinsellikten başka bir şey değildir. …”

"Biz ölüyüz," dedi Winston.
Julia, "Daha değil," diye karşı koydu.
"Bedence ölmemiş olabiliriz. Ama ne kadar dayanabiliriz ki?

Sonuç olarak insanız, ölümle yaşam aynı kapıya çıkar."
"Hadi oradan, saçmalama! Benimle mi sevişmeyi yeğlersin, yoksa iskeletimle mi? Yaşıyor olmaktan memnun değil misin? Kendini hissetmek, bu benim, bu benim elim, bu benim bacağım, ben gerçeğim, somutum, canlıyım diyebilmek hoşuna gitmiyor mu? Söylesene, sahiden hoşuna gitmiyor mu?"

Beyhude bir hayaldi,
Nisan güneşi gibi geldi geçti,
Bir bakış, bir söz aklımı çeldi,
Gönlümü çaldı, çekti gitti.

Bu şarkıların sözleri, güfteyazar denen bir aygıt tarafından insan eli değmeden yazılıyordu. Ama kadın öyle güzel söylüyordu ki…

“İç Parti kahvesi,” dedi Julia. “Tam bir kilo.”
“Bütün bunları nereden buldun?”
“Hepsi İç Parti'nin.”

Haziran ayı boyunca dört, beş derken, altı yedi kez buluştular.

Julia bazı bakımlardan Winston'dan çok daha uyanıktı ve Parti propagandasından çok daha az etkileniyordu.
Her gün Londra'nın tepesine inen tepkili bombalar, olasılıkla, "sırf halka korku vermek için" Okyanusya Hükümeti tarafından atılıyordu. Bu, açıkçası, hiç aklına gelmemişti Winston'ın.

Geçmiş yalnızca şu cam parçası gibi, üstünde hiçbir şey yazmayan nesnelerde yaşıyor. Artık Devrim'le, Devrim'den önceki yıllarla ilgili hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Bütün kayıtlar ya yok edilmiş ya da çarpıtılmış, bütün kitaplar yeniden yazılmış, bütün resimler yeniden yapılmış, bütün heykeller, sokaklar ve yapılar yeniden adlandırılmış, bütün tarihler değiştirilmiş. Üstelik bu işlem her gün, her dakika uygulanmaya devam ediyor. Tarih durdu. Parti'nin her zaman haklı olduğu sonsuz bir şimdiden başka bir şey yok.

Sonunda olmuştu işte. Beklenen mesaj gelmişti. Sanki yaşamı boyunca bunun olmasını beklemişti.
Size adresimi vereyim.
Hayalinde canlandırdığı gizli hareketin var olduğu kesindi, şimdi bu hareketin sınır boylarına ulaşmıştı Winston.

İlk aşamada, kafasında karşı koyamadığı, gizli bir düşünce belirmiş, ikinci aşamada günce tutmaya başlamıştı. Düşüncelerden sözcüklere geçmişti, şimdi de sözcüklerden eyleme geçiyordu. Son aşama Sevgi Bakanlığında gerçekleşecekti. Bunu kabullenmişti. Son, başlangıçta gizliydi.

Bir keresinde, çikolata tayını dağıtılmıştı.
Winston birden çikolatanın tümünün kendisine verilmesi gerektiğini söyleyerek bas bas bağırmaya başlamıştı; sanki kendisi değil de, başka biriydi kıyameti koparan. Annesi açgözlülük etmemesini söylüyordu,
Sonunda annesi çikolatanın dörtte üçünü Winston'a, dörtte birini de kız kardeşine vermişti. Küçük kız çikolatayı alıp belki ne olduğunu bile anlamadan boş boş bakıyordu ki, Winston bir an izledikten sonra ansızın atılıp çikolatayı kız kardeşinin elinden kapmış, kapıya doğru fırlamıştı.

Elinden bir şey kapıldığını fark eden kız kardeşi usul usul ağlamaya başlamıştı. Annesi çocuğu kollarına almış, bağrına basmıştı. Winston, annesinin bu davranışından, kız kardeşinin ölmekte olduğunu sezmiş; elinde yapış yapış olan çikolatayla merdivenden aşağı fırlamış, kaçıp gitmişti.
Annesini bir daha görmemişti. Çikolatayı mideye indirdikten sonra kendinden utanmış, karnı acıkıncaya kadar saatlerce sokaklarda dolanıp durmuştu. Eve döndüğünde, annesi ortadan kaybolmuştu…
Annesi ve kız kardeşi dışında odada her şey yerli yerindeydi.

…ayrı yollardan gelip O'Brien'ın kapısının önünde buluşmuş olsalar da, birlikte gelmeleri tam bir çılgınlıktı. Ama böyle bir yere gelmek başlı başına bir cesaret işiydi.

"Demek kapatabiliyorsunuz!" deyiverdi.
"Evet," dedi O'Brien, "kapatabiliyoruz. Bizim öyle bir ayrıcalığımız var."

"Parti'ye karşı gizli bir etkinlik yürütüldüğü, gizli bir örgüt olduğu, sizin de bu işin içinde olduğunuz kanısındayız. Örgüte katılıp görev almak istiyoruz. Biz Parti'nin düşmanıyız. İngsos ilkelerine inanmıyoruz. Düşüncesuçlularıyız. Üstüne üstlük, bir de zina yapıyoruz. Bunu size anlatıyorum, çünkü kendimizi sizin ellerinize teslim etmek istiyoruz. Başka suçlar da işlememizi isterseniz, emrinizdeyiz."

"Her şeyi yapmaya hazırız," dedi Winston

"Hayatınızı vermeye hazır mısınız?"
"Evet."
"Cinayet işlemeye hazır mısınız?"
"Evet."
"Yüzlerce masum insanın ölmesine yol açabilecek sabotaj eylemlerine girişmeye?"
"Evet."
"Vatanınızı yabancı devletlere satmaya?"
"Evet." (…)

“Birbirinizden ayrılmaya ve birbirinizi bir daha hiç görmemeye hazır mısınız?”
“Hayır!” diye patladı Julia.

Biz ölüyüz. Bizim biricik gerçek yaşamımız gelecekte. O da, bir avuç toprak ve kemik parçaları olarak. Ama bu gelecek ne kadar uzakta, bilen yok. Bin yıl sonra da olabilir. Şimdilik aklın alanını azar azar genişletmekten başka hiçbir şey mümkün değil.

Nefret Haftası'nın altıncı günü (…) törenlerin son günü ortalık yerde asılacak iki bin Avrasyalı savaş suçlusunu ele geçirseler oracıkta paramparça edecek kadar çıldırtmışken, işte tam o sırada Okyanusya'nın Avrasya'yla savaşta olmadığı açıklanmıştı. Okyanusya Doğuasya'yla savaştaydı, Avrasya Okyanusya'nın müttefikiydi.
Hiç kuşkusuz, herhangi bir değişiklik olduğu kabul ediliyor değildi. Apansızın aynı anda her yerde, düşmanın Avrasya değil, Doğuasya olduğu öğrenilmişti, hepsi bu.

OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİ VE PRATİĞİ
Emmanuel Goldstein
Winston okumaya başladı:
Birinci Bölüm
Cehalet Güçtür.

Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı.

Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz...

Savaş, uygarlık merkezlerinde, tüketim maddelerinin durmadan kısıtlanmasından ve arada sırada otuz kırk kişinin ölümüne yol açan tepkili bombalardan başka bir anlam taşımamaktadır.

Modern savaşın ana amacı (bu amaç, çiftdüşün ilkelerine uygun olarak, İç Parti yönetiminin beyinleri tarafından aynı anda hem benimsenmiş hem de reddedilmiştir), genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir.

…on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki yaklaşık elli yıllık bir dönemde ortalama insanın yaşam düzeyini çok büyük ölçüde yükseltti.

Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

Üç süper-devletten hiçbiri, ağır bir bozguna uğrama riski taşıyan bir harekâta girişmez.
Yaşam koşulları üç süper-devlette de birbirinin aynıdır.
Dolayısıyla, üç süper-devlet birbirinin topraklarını fethedemeyeceği gibi, bundan bir yarar da sağlayamaz. Tam tersine, birbirleriyle çatışmayı sürdürdükleri sürece, birbirine yaslanmış üç ekin demeti gibi birbirlerini ayakta tutarlar.

Savaş, tüketim malları fazlasını eritmekle kalmaz, aynı zamanda hiyerarşik bir toplumun istediği zihinsel ortamın korunmasına destek olur.
Eskiden, bütün ülkelerin egemen kesimleri, ortak çıkarlarını bilerek savaşın yıkıcı gücünü sınırlandırabilmelerine karşın, birbirleriyle gerçekten savaşırlar ve savaştan zaferle çıkan her zaman yenik düşeni yağmalardı. Günümüzde ise asla birbirlerine karşı savaşmamaktadırlar. Savaş her egemen kesim tarafından kendi uyruklarına karşı verilmektedir ve savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.
Parti sloganının özündeki anlam budur: Savaş Barıştır.

Burada anlatılanlar temelinde, önceden hiçbir şey bilmeyen biri bile, Okyanusya toplumunun genel yapısını anlayabilir. Piramidin tepesinde Büyük Birader oturmaktadır. Büyük Birader yanılmaz ve her şeye kadirdir. Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. Büyük Birader'i bugüne kadar gören olmamıştır. O, duvarlardaki posterlerde bir yüz, tele-ekranlarda bir sestir.
Büyük Birader, Parti'nin dünyaya görünmek için büründüğü surettir.

Oligarşik yönetimin özü babadan oğula geçmesi değil, ölülerin yaşayanlara dayattığı belirli bir dünya görüşü ve belirli bir yaşam biçiminin sürdürülmesinde diretilmesidir.
İktidarı kimin elinde tuttuğu önemli değildir, yeter ki hiyerarşik yapı hep aynı kalsın.

Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir. Bir düşünceleri olmadığı için onlara düşünsel özgürlük tanınabilir.

Bir Parti üyesinden kişisel duygular taşımaması ve coşkuya kapılmaması beklenir.
Parti'nin gücü ve bilgeliği karşısında kendini aşağılayarak yaşaması gerekir.
…hoşnutsuzluklar İki Dakika Nefret gibi yöntemlerle dışarıya yöneltilip giderilir ve kuşkucu ya da asi bir kişilik yaratabilecek kuruntular genç yaşlarda aşılanan iç disiplinle önceden yok edilir. Küçük çocuklara bile öğretilebilecek bu iç disiplinin ilk ve en basit aşamasına Yenisöylem'de suçdurdurum denir. Suçdurdurum, her türlü tehlikeli düşüncenin eşiğinde adeta içgüdüsel olarak ansızın durabilme becerisi anlamına gelir. Kıyaslamaları kavramama, mantık hatalarını algılamama (…) en basit görüşleri bile yanlış anlama ve sapkınlığa varabilecek her türlü düşünceden sıkılma ya da nefret etme gücünü içerir. Sözün kısası, suçdurdurum, koruyucu aptallık demektir.

Parti üyesi, yabancı ülkelerden kopartıldığı gibi geçmişten de kopartılmalıdır, çünkü atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşam düzeyinin sürekli yükseldiğine inanması gerekmektedir.
…geçmişin yeniden düzenlenmesinin asıl önemli nedeni, Parti'nin yanılmazlığının korunmak zorunda olmasıdır. Parti'nin öngörülerinin hep doğru çıktığını göstermek için söylevlerin, istatistiklerin, tekmil kayıtların sürekli güncelleştirilmesi yeterli değildir.

İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu. Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.

"Biz ölmüşüz," dedi Winston.
"Biz ölmüşüz," diye yineledi Julia, görev bilircesine.
"Siz ölmüşsünüz," deyiverdi arkalarından acımasız bir ses.

"Olduğunuz yerde kalın. Emir verilmedikçe kıpırdamayın."
Başlıyordu, sonunda başlıyordu işte! Birbirlerinin gözlerinin içine bakmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Kaçıp canlarını kurtarmak, evden kaçıp gitmek için artık çok geçti; akıllarının ucundan bile geçmiyordu kaçmak.

"Ev kuşatılmış," dedi Winston.

Adamlardan birinden karın boşluğuna bir yumruk yiyen Julia da katlanır cetveller gibi iki büklüm olmuştu.

…iki adam, Julia'yı kollarından ve bacaklarından tutup karga tulumba odadan çıkardı. Winston bir an Julia'nın baş aşağı çevrilmiş yüzünü görür gibi oldu; sapsarı kesilmişti, gözleri kapalıydı, yanaklarındaki allık izleri silinmemişti. Bu, Julia'yı son görüşü olacaktı.

…kapıdan içeri Bay Charrington girdi.
Sert bir sesle, "Kaldırın şunları yerden," dedi.
O olduğu belliydi, ama artık aynı kişi değildi.

Üçüncü bölüm
Nerede olduğunu bilmiyordu. Büyük olasılıkla Sevgi Bakanlığı'ndaydı; ama bunu anlamak olanaksızdı.

Tele-ekrandan bir ses, "Smith!" diye bağırdı. "6079 Smith W! Hücrede elleri cebe sokmak yok!"

Çoğu adi suçlu olmakla birlikte, aralarında birkaç siyasi mahkûm da vardı.

Julia'yı pek düşündüğü yoktu. Zihnini ona veremiyordu.

Bazen hücrenin duvarındaki fayansları saymaya çalışıyordu. Kolayca sayabilmesi gerekirken, bir yerde hep sayıyı şaşırıyordu. Sık sık da, nerede olduğunu, gündüz mü gece mi olduğunu bile anlayamıyordu.

Kapı açıldı, içeriye O'Brien girdi.
"Demek sizi de yakaladılar!" diye bağırdı.
O'Brien, nerdeyse pişmanlık içeren belli belirsiz bir alaycılıkla, "Beni çoktan yakalamışlardı," dedi.

Kaç kez dayak yemişti, dayaklar ne kadar sürmüştü, anımsayamıyordu.

"101 Numaralı Oda'ya," diyordu subay.
Beyaz önlüklü adam dönüp bakmıyordu. Winston'a da bakmıyor, gözlerini kadranlardan ayırmıyordu.
Bir kilometre genişliğinde, ışıl ışıl aydınlatılmış, uçsuz bucaksız bir koridorda, bir yandan kahkahalar atarak, bir yandan da bağıra çağıra itiraflarda bulunarak düşe kalka ilerliyordu.

Winston, hüngür hüngür ağlayarak, "Elimde değil," dedi. "Gözümle gördüğümü nasıl yadsırım? İki kere iki dört eder."
"Bak, Winston. Bazen iki kere iki beş eder. Hatta bazen üç eder. Bazen aynı anda hem beş hem üç ettiği de olur. Daha fazla çaba göstermelisin. Aklı başında olmak kolay değildir."

Sözünü bitirdikten sonra beyaz önlüklü adama işaret etti. Winston, başının arkasına büyükçe bir aygıtın yerleştirildiğini fark etti. O'Brien yatağın yanı başına oturduğu için, yüzü Winston'ın yüzüyle aynı hizadaydı.
Winston'ın başının üzerinden, beyaz önlüklü adama, "Üç bin," dedi.
Winston'ın şakalarına hafif nemli birer ped yerleştirildi.

"Büyük Birader diye biri var mı?"
"Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader, Parti'nin cisme bürünmüş halidir."
"Peki, ama benim var olduğum gibi mi var?"
"Sen yoksun ki," dedi O'Brien.

"101 Numaralı Oda'da ne var?"

Parti, iktidarda olmayı, yalnızca kendi çıkarı için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren yalnızca iktidardır. Servet, lüks, uzun yaşamak ya da mutluluk değil, yalnızca iktidar, salt iktidar. Salt iktidarın ne demek olduğunu birazdan anlayacaksın.

Aklına gelen düşünceleri yazmaya koyuldu. İlkin eğri büğrü büyük harflerle şunu yazdı:
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.
Sonra hemen altına ekledi:
İKİ KERE İKİ BEŞ EDER.

Önünde sonunda onu kurşuna dizmeye karar vereceklerdi.

"Kalk," dedi O'Brien."Gel buraya."
Winston'ı muhafızlara doğru hafifçe itti.
"101 Numaralı Oda'ya," dedi.

Üstünde bir tutamağı olan, uzunca bir tel kafesti masada duran. Tel kafesin ön tarafına, içbükey yanı dışa bakan, eskrim maskesine benzer bir şey takılmıştı. Winston, üç dört metre uzağında olmasına karşın, kafesin uzunlamasına iki bölüme ayrılmış olduğunu ve her bölümde birer yaratık bulunduğunu görebiliyordu. Sıçanlar.
Maske Winston'ın yüzüne yaklaştıkça yaklaşıyordu.
"Julia'ya yapın! Julia'ya yapın! Beni bırakın!
…bir çıt sesi daha duydu ve kafesin kapısının açılmadığını, kapandığını anladı.

Kestane Ağacı Kahvesi'nde nerdeyse in cin top oynuyordu.

Julia'yı görmüştü, dahası onunla konuşmuştu bile.

Julia, birden, "Sana ihanet ettim," deyivermişti.
"Sana ihanet ettim," demişti Winston da.

Başını kaldırıp o kocaman yüze baktı. O siyah bıyığın ardına gizlenen gülümseyişin anlamını kavraması kırk yılını almıştı. Ah, o acımasız, boş aldanışlar! Ah, o sevecen kucaktan dik kafalı, bile isteye kaçışlar! Yanaklarından cin kokulu iki damla gözyaşı süzüldü. Ama artık her şey yoluna girmişti, mücadele sona ermişti. Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader'i çok seviyordu.

Ek
Yenisöylem kuralları
Yenisöylem, Okyanusya'nın resmî diliydi ve İngsos ya da İngiliz Sosyalizmi'nin ideolojik gereksinimlerini karşılamak amacıyla oluşturulmuştu.

Yenisöylem'in amacı, yalnızca İngsos'un sadık izleyicilerinin dünya görüşü ve düşünsel alışkanlıklarına uygun düşecek bir anlatım ortamı sağlamak değil, aynı zamanda bütün öteki düşünce biçimlerini olanaksız kılmaktı.
…
Türkçeleştiren: Celâl Üster
38. basım, Ocak 2013
Can Yayınları