Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2026 Çarşamba

Mark Juergensmeyer - Modern Dünyada Şiddet ve Kutsal - Notlar

Mark Juergensmeyer - Modern Dünyada Şiddet ve Kutsal - Notlar

Violence and the Sacred in the Modern World, Routledge, New York, 2019

 


Editörün Girişi: Sembolik Şiddet Gerçek Şiddetle Bağlantılı mı?

Mark Juergensmeyer

Şiddet her zaman dine özgü olmuştur. Dinin en popüler sembollerinden bazıları yıkım ve ölüm imgelerini çağrıştırıyor ve din savaşları tarih boyunca kanlı bir iz bıraktı.

 

Girardian Temaları: Fedakarlık ve Mimetik Arzu

René Girard, dinin şiddeti etkisiz hale getirecek mekanizmalar sağladığını öne sürer.

Girard'a göre 'ritüelin işlevi şiddeti 'arındırmaktır'; yani, ölümü hiçbir misillemeye yol açmayacak mağdurlara harcamak için şiddeti 'kandırmak'.

Şiddetin temel nedenini ise "aynı arzu nesnesi için rakip olma riskini taşıyan bir modelin arzusundan taklit edilen bir arzu" olarak tanımladığı "mimetik arzu"ya bağlar.

 

Bu arzu kontrolden çıktığında toplum bir "fedakarlık krizi" ile karşı karşıya kalır.

 

Dini Şiddetin Güncel Vakaları

Mark Anspach: İslami toplulukların yalnızca kurban ritüellerine değil, kan davası ve cezalandırma mekanizmalarına başvurduğunu belirtir. Kurban mekanizması işlemediğinde "kurban krizi" ve misilleme sarmalı halinde şiddet doğar.

 

Martin Kramer: Lübnan'daki Hizbullah ve Emel gruplarının intihar eylemcilerini inceler. Bu gençlerin (bekar, marjinal) geleneksel kurban kurbanı özelliklerine sahip olduğunu ve iki grubun fedakarlık konusunda "taklitçi bir rekabet" içinde olduğunu ileri sürer.

 

Ehud Sprinzak: İsrailli aşırı dinci Haham Meir Kahane'nin düşüncelerini inceler. Kahane'nin ideolojisinde taklitçi rekabet (Yahudi olmayanların yerini alma/onlara yumruk olma arzusu) olduğunu, ancak Yahudiliğin sembolik fedakarlık (kuzu olma) rolünü reddettiği için geriye ham bir şiddet ve intikam stratejisi kaldığını savunur.

 

Emmanuel Sivan: Mısır ve İsrail'deki Müslüman ve Yahudi köktendincilerin birbirleriyle olan rekabetini ve mimetik arzularını inceler. Mürtedlere yönelik tutumları ve İntifada'ya karşı Gazze'nin kurban edilmesi gibi önerileri örnek gösterir.

 

Bruce Lawrence: Endonezya örneğinden yola çıkarak dini şiddet gibi görünen durumların aslında modern ulus-devlet inşasına dayalı siyasi şiddet olduğunu savunur. Girard'ın teorisini modern toplumsal durumlar için alakasız bulur.

 

Mark Juergensmeyer: Dinin arkasındaki ana motifin "düzen arayışı" olduğunu ve bunun "kozmik savaş" metaforuyla ifade edildiğini belirtir. Günümüz militanlarının retoriğinde "kozmik savaş" fikrinin fedakarlık fikrinden daha baskın olduğunu savunur.

 

David C. Rapoport: Dinin şiddetle ilişkilendirilmesinin 5 nedenini sıralar ve Girard'ın kuramını bu genel çerçevenin (3. neden) içine yerleştirir.

 

René Girard'ın Yanıtı: Kitabın sonunda Girard, eleştirilere yanıt vererek kendi teorilerini savunur ve güncel meselelerle ilişkisini açıklar.

 

Dini şiddet sembollerinin kökenlerine dair bir anlayış, modern dünyadaki dinsel şiddetin gerçek örneklerini anlamamıza yardımcı olur mu? Bu kitaptaki yazılar kesin bir cevap vermiyor...

 

Şiddete Karşı Şiddet: Karşılaştırmalı Bağlamda İslam

Mark R. Anspach

Devlet öncesi toplumlarda din, farklılıklar yaratarak çatışmayı önledi…

 

İntikamla ilgili sorun, şiddete karşı uygulanan 'bitmez tükenmez, sonsuzca tekrarlanan bir şiddet süreci' olması nedeniyle 'toplumsal bütünü kapsamakla tehdit etmesi'dir.

 

Kafirlere karşı dışarıya doğru yönlendirilen şiddet İslam'da ritüel bir gereklilik gibi görünüyorsa, iç şiddet de bir liderin halefinin ritüel veya yarı ritüel tarzında eşlik ettiği görülüyor.

…

 

Şii Lübnan'da Kurban ve Kardeş Katliamları

Martin Kramer

Lübnanlı Şii grupların intihar saldırıları…

Bu eylemlerin sadece savaş eylemi değil, aynı zamanda iç şiddeti saptırmaya yönelik bir "kurban" işlevi görür.

 

Seçilen şehitlerin toplumsal bağlarının zayıf olması Girard'ın kurban teorisiyle örtüşür.

 

Ancak zamanla bu kurban döngüsü çökmüş ve şiddet içeride kardeş katliamına (fitne) dönüşmüştür.

Şiddetin dine sığındığı gibi din de bizi şiddetten korur.

…

 

Haham Meir Kahane'nin Teolojisinde Şiddet ve Felaket: Mimetik Arzunun İdeolojikleştirilmesi

Ehud Sprinzak

Aşırılık yanlısı Kach hareketinin lideri Meir Kahane'nin ideolojisi

Kahane'ye göre Yahudi Devleti, Yahudilerin başarısı için değil, Yahudi olmayanlardan (Goy) intikam almak için kurulmuştur.

Kahane'nin şiddet anlayışında "Yahudi yumruğu" bir kutsama (Kidush Hashem) olarak görülür.

 

Kahane, mimetik arzuyu siyasallaştırarak şiddeti kutsal bir norm haline getirmiştir.

…

 

Dini Radikalizmin Mitolojileri: Yahudilik ve İslam

Emmanuel Sivan

Yahudi ve İslami radikalizm, her şeyden önce, kendi kültürünü, kafirlerin dışarıdan saldırılarından ziyade, içeriden gelen mürtedlerin sinsi tehlikesinden kurtarmakla ilgilenmektedir.

Sünni radikalizmde Mesih unsuru ikincilken, Şiilikte "Gaybî İmam" kavramı üzerinden daha merkezi bir rol oynar.

…

 

İslami Şiddet Deyişi: Endonezya'dan Bir Bakış

Bruce B. Lawrence

Ulus-devletin şiddet üzerindeki tekeli

İslam şiddet konusunda bağımsız bir değişken olmaktan çıktı ve ulus-devletin ideolojik amaçları için kullanıldı

 

Militan İslam hiçbir zaman özerk değildir: ister merkezde pragmatik seçkinler tarafından şekillendirilsin, ister çevrede gayretli inananlar tarafından kışkırtılsın, belirli grup çıkarlarını ifade eden dini bir ideolojinin esiri tutulur.

(Örnek olay: Endonezya'daki Tanjung Priok olayı)

…

 

Kurban ve Kozmik Savaş

Mark Juergensmeyer

Din dilinin özünde düzensizliğe düzen getirme çabası yatar.

Dinsel bir evrende yer alma duygusu doğal olarak savaş görüntülerine yol açıyor.

 

Dünyadaki mücadeleler görünmez, kozmik bir savaşla (düzen ve düzensizlik arasındaki mücadele) ilişkilendirildiğinde dini şiddet gerçekliğe dönüşür.

…

 

Din ve Şiddet Konusunda Bazı Genel Gözlemler

David C. Rapoport

Dinin şiddetle ilişkisinin beş nedeni: nihai bağlılık ilham etme kapasitesi, şiddet dolu bir dil ve tarih içermesi, şiddeti kontrol etme amacı gütmesi, canlanma ve kıyamet öğretileri ve sekülerizme karşı duyulan çaresizlik.

Dinin duygu üretme konusunda özel bir kapasiteye sahip olduğu inancı yerel dilimize yerleşmiştir.

 

Bir Yanıt: Mimetik Teori Perspektifinden Yansımalar

René Girard,  Mark R. Anspach

Hint metinlerinden Puranalar'daki Kali Yuga (nihai parçalanma çağı) ve Shakespeare’in Troilus ve Cressida eserindeki "Derece"nin ölümü konuşması, geleneksel ve edebi düzeyde bufarklılaşmama ve mimetik-kurban krizinin en açık örnekleridir.

 

Köktencilik olarak adlandırılan her şeyin, etkilediği dini veya siyasi gelenek ne olursa olsun, aynı türden farklılaşmama korkusuna bir tepki olduğu görülüyor.

Fundamentalizmi bir tür patoloji olarak gören çalışmalar bizce kaçınılmaz olarak yüzeysel kalıyor.

 

Emmanuel Sivan'ın dikkat çektiği radikal gruplar arası durum:

Yakın rakipler (örneğin Lübnan'daki Hizbullah ve Emel) arasındaki taklitçi rekabet son derece yoğundur; ancak bu taklit çoğu zaman kasıtlı değil, bilinçsizce ve rakibin tam zıddı olma çabası üzerinden işler.

 

Sprinzak'ın incelediği Haham Meir Kahane'nin ideolojisi, intikam sürecindeki taklitçi ikileşmenin tipik bir örneğidir. Kahane, intikam almak istediği zalimleri (Yahudi olmayanları) taklit ederek Yahudiliği şiddetleştirmmiştir. Ortaçağ Hıristiyanlığının "kan iftirası" retoriğini tersten üreterek Tanrı adına intikamı meşrulaştırmış ve dinsel ritüellerin şiddeti dizginleyen işlevini tersine çevirmiştir.

 

Kramer'in Şii toplumu analizi; topluluk kendine yönelik mücadeleyi (tövbe/kırbaçlama) dışarıya (düşmana) yöneltti ve intihar eylemleriyle "kendini feda etme" ile "kurban edilme" arasındaki sınırları bulanıklaştırdı.

Hizbullah'ın önde gelen din adamı... kendine karşı mücadele, diğerine karşı mücadeleye dönüştü. Burada tersine çevrilen şey, şiddetin yönlendirildiği yön, fedakarlığın yönüdür.

 

Lübnan veya Mısır örneklerinde görüldüğü üzere, devletlerin laik/solcu hareketleri baskılamak için dini grupları (örneğin Müslüman Kardeşler veya dini liderler) manipüle etmesi son derece tehlikeli sonuçlar doğurdu.

 

Hobbes'ta "herkesin herkese karşı savaşı" egemenin seçilmesiyle (birinin herkese karşı savaşı) çözülürken; mimetik teoride "herkesin bir kişiye (kurbana) karşı savaşı" ile çözülür. Krallık ve devlet kurumu, dinin işlevini yitirmesinden ziyade dinsel ve kurban ritüellerinin matrisinden türemiştir.

Mimetik teoride çözüm, herkesin bir kişiye, yani kurbana karşı savaşıdır; Leviathan'da bu aslında birinin herkese karşı savaşıdır.

 

Düşmanların davranışları ve hatta düşünceleri, kendilerini farklılaştırmayı ne kadar hararetle arzu ederlerse etsinler, onları birbirlerini yansıtmaya zorlayan mücadelelerinin gereklilikleri tarafından şekillenir.

 

Din, kendi içinden kendiliğinden türeyen şiddeti kontrol altında tutan ve düzensizlikten düzen çıkaran bir mekanizmadır.

…

 

12 Şubat 2026 Perşembe

İbn Sina ve İbnü'l-Arabî'nin Tanrı Anlayışı ve Mukayesesi - Notlar

Yasin Bostan - İbn Sina ve İbnü'l-Arabî'nin Tanrı Anlayışı ve Mukayesesi - Notlar

Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022

 

Önsöz

Bilme arzusu öncelikle tikel düzeyden başlar, aşamalı olarak bütüne (külli/tümel olana) doğru yetkinleşir.

Zihinsel çabanın arkasındaki temel itici güç, sonsuz yetkin, noksansız ve salt mutluluk kaynağı olan Zorunlu Varlık’ın (Tanrı) burhanî bilgisini elde etme arzusudur.

İnsan bu fikrî macerada mevcûdatı duyusal, zihni, analitik, felsefi, sezgisel, keşfi ve teolojik birçok süzgeçten geçirir.

 

Tez mutlak olarak li-zâtihî kendinde varlık olan ve İslam düşüncesinde Vâcibü’l-Vücûd olarak adlandırılan Tanrı kavramını merkeze alır. Tanrı, tüm bu varlıklanma süreçlerinin ilksel ilkesi olduğu gibi, felsefi, teolojik ve tasavvufi (keşfî) bilgi sistemlerinin de vazgeçilmez, başat kurucu unsurudur.

 

Giriş

İslam medeniyetinin teorik yükselişi üç ana bilgi sahası üzerinde tezahür etmiştir: Kelam, Tasavvuf ve Felsefe

İki düşünürün Tanrı anlayışı üzerinden karşılaştırılması, felsefi birikimin teorik tasavvufun inşa süreçlerini nasıl etkilediğini görmeyi sağlar

 

Çalışmada analitik bir yöntem ve nitel analiz kullanılmıştır.

Temel kaynaklar olarak İbn Sina’nın eş-Şifa, en-Necat ve el-İşârât eserleri ile İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye eserleri merkeze alınmıştır.

 

İbn Sina’ya göre Allah’ın varlığı metafiziğin doğrudan konusu değil, bir "meselesi" (matlub’ul-mesaili) konumundadır.

Metafiziğin asıl konusu ise "mevcut olması bakımından mevcut" olan varlıktır.

İbnü’l-Arabî ve takipçileri, metafiziğin konusunu "var olması bakımından varlık" olarak kabul etmekle birlikte buna "Hak" hükmünü eklerler.

Buna göre konu, mutlak birliğin nihai tekilliğindeki aşkın zat olan aynı zamanda bütün bir hakikat hükmünün de ilkesi olan Tanrıdır.

 

Birinci Bölüm: Metafiziksel Perspektif

İbn Sina Düşüncesinde Metafizik Kategoriler

Genel Kavramlar (Umur-u Amme)

İbn Sina sisteminde "mevcut, şey ve zorunlu" kavramları zihinde ilksel olarak şekillenen en temel kavramlardır.

 

Varlık ve Teşkik (Dereceli Anlam)

Varlık kavramı, farklı mevcudatlarda farklı yoğunluklarda tezahür eder. İbn Sina bunu "bizzat-bilaraz, genel-özel, kuvve-fiil" gibi ayrımlarla analiz eder.

 

Mevcûd, Bir ve Şey

İbn Sina'ya göre mevcut, onun ontolojik hakikatine; bir ise o hakikatin kendinde sübutuna işaret etmektedir.

 

Varlık Gerekçesi

Tam ve Mükemmel: Tanrı "hiçbir ilave ziyadeye ihtiyaç duymayacak kadar varlık olmanın en mükemmel bütünlüğünde" mutlak olarak tamdır.

 

Varlık Tasdiki

Hak: Hak kavramı, dış dünyadaki gerçeklik ile zihindeki mutabakata işaret eder. Zorunlu Varlık, gerçek olmaya en layık hak sahibidir.

 

Varlık Yüklemi

Zorunlu ve Mümkün: Varlık "zorunlu ve mümkün" olarak ikiye ayrılır. Zorunlu varlık, varlığı kendinden olandır; mümkün ise var olmak için bir illete (nedene) muhtaçtır.

 

Zorunluluk ve Nedensellik

İbn Sina nedenselliği (illiyet) metafiziğinin merkezine koyar. "Zorunlu varlığın illeti yoktur" ve o, tüm illetlerin (maddi, suri, fail, gai) nihai ilkesidir.

 

İbnü’l-Arabî Düşüncesinde Metafizik Kategoriler

İbnü’l-Arabî’de Tümeller

Tümellerin dış dünyada varlığı yoktur ancak "tikellerde yerleşik olarak bulunmakta" ve onların hakikatini oluşturmaktadırlar.

 

Tümel Bir Kavram Olarak "Hak"

İbnü’l-Arabî, Tanrı için özellikle "Hak" kavramını kullanır çünkü bu kavram hem uluhiyete hem de varlıktaki mutlak hükme delalet eder.

 

Tecelli ve Varlıkta Gaye

Tanrı, isimlerini ve kendi sırrını görmek için bütün alemi ruhsuz bir beden gibi yarattı.

Bu durum meşhur "ayna" metaforuyla açıklanır.

 

Hak-Alem İzafeti (Zorunluluk ve İmkan)

İbnü’l-Arabî de İbn Sina gibi alemi "mümkün", Tanrı’yı "zorunlu" olarak tanımlar. Alem, varoluşunda Tanrı'ya "fakr" (muhtaçlık) içindedir.

 

Teo-Antropomorfik Perspektif

İnsan Tanrı'yı ancak kendi sureti ve sınırlılıkları üzerinden bilebilir. Hak kendisini bize göre nitelemiştir.

 

Sudur ve Yaratma

İbnü’l-Arabî felsefeden sudur (taşma) teorisini alırken bunu tecelli kavramıyla birleştirir.

 

El-Evvel ve el-Ahir

Tanrı hem her şeyin başlangıcı (Evvel) hem de tüm varlıkların nihai dönüş yeridir (Ahir).

 

Tümeller meselesi, Tanrı kavramının metafiziksel arka planının tahkim edilmesi açısından kurucu bir öneme sahiptir.

Zorunluluk ve imkân kavramları dikkate alındığında, İbnü’l-Arabî düşüncesinin İbn Sînâ felsefesiyle örtüşen, uyumlu bir anlam zeminine sahip olduğu söylenebilir.

İbnü’l-Arabî, özellikle tenzihi zedeleyen antropomorfik (insanbiçimci/teşbihî) kısıtlılıkları dikkate alarak, ilahî hakikatin felsefi çerçevesinin teomorfik (tanrıbiçimci/tahalluk) bir şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğini öne sürmekte ve yaklaşımını bu zemin üzerine inşa etmektedir.

 

İkinci Bölüm: Ontolojik Perspektif

İbn Sina Ontolojisinde Tanrı Kavramı

Mutlak Varlık (Mutlaklık ve Zenginlik)

Tanrı "hakiki zengin"dir ve zatında başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

 

Tamlık ve İyilik

İbn Sina'ya göre Tanrı "hayr-ı mahza" yani sırf iyiliktir. O, kendi zatında mutlak tamlık anlamına zati itibarla sahip olduğu anda mutlak ve sırf iyilik olma durumunu da haizdir.

 

Mutlak Hakim Varlık

Gerçek hükümdar, karşılık beklemeksizin verendir. Yüce olanın aşağı olanda hiçbir amacı olamaz.

 

Mutlak İnayet ve Sudur

Alemin ortaya çıkışı Tanrı'nın "inayet"i ile gerçekleşir. Bu, ilahi ilimdeki düzenin zamansız bir şekilde taşmasıdır.

 

Zorunlu Varlık ve İlksel Sıfatlar

Tanrı'nın ilk sıfatı "var olması" ve "bir" olmasıdır. O, "sayıca birdir" ve eşi benzeri yoktur.

 

Evveliyyet ve İrfani İdrak

Allah her şeyin öncesindedir. İbn Sina bu durumu "Rabbinin her şeye şahit olması sana yetmez mi?" ayetiyle temellendirir.

 

İrade, Yaratma ve İbda’

İbn Sina yaratmayı "ibda" (benzersiz yaratma) olarak tanımlar. Bu, bir şeyin madde veya zaman gibi aracılar olmaksızın var kılınmasıdır.

 

Aşk Metafiziği

İbn Sina’da Tanrı hem aşık hem de maşuktur. "Zorunlu Varlık, sırf güzellik ve hoşluk sahibidir" ve kendi zatını akletmekten en yüce hazzı alır.

Zorunlu Varlık, kendi zâtının akledişindeki mutlak mükemmellik ve zarafete karşı "âşık" konumundadır.

O’nun aşkı, insânî bir arzu ya da tamamlanma ihtiyacını doğuran bir irade değil; tam kemâlin, kendi kâmil düzeni üzerindeki mutlak mutabakatından ibarettir.

 

Zorunluluk kavramı, onu zorunluluk olarak kavrayan bir aklın imkanıyla bilgiye konu olabilir. Dolayısıyla, aslında zorunluluğu tanımlayan şey bile akıldaki "imkan" kategorisidir.

Yani insan, varlığı salt kendi haliyle değil, kendi tabiatının ve akletme marifetinin elverdiği ölçüde yeniden inşa eder.

 

İbnü’l-Arabî Ontolojisinde Tanrı Kavramı

Vahdet-i Vücûd Teorisi

Tanrı’nın her şeyle birlikte olması ve gerçek varlığın sadece "Hak" olarak takdir edilmesidir.

Vahdet-i vücûd, zorunlu ve mümkün gibi ayrımlara gitmeden varlığın tek bir gerçeklik olarak ele alınmasıdır.

 

Özel Rab Teorisi

Her varlığın, Tanrı’nın bütünsel ilahlığından ziyade, kendi mahiyetine uygun "özel bir isim/rab" ile ilişkili olduğunu savunur.

Her varlığın Allah’tan payı kendi özel rabbi’dir; bütünün ona ait olması imkânsızdır.

 

Tenzih ve Teşbih

Tanrı hem aşkındır (tenzih) hem de tecellileriyle evrende içkindir (teşbih).

Hakkın yaratılmış her şeyde bir zuhuru vardır: Dolayısıyla Hak, her anlamda görünen olduğu gibi aynı zamanda her anlayıştan gizli kalandır.

 

Nur Metafiziği

Işık ve gölge analojisiyle alem, Tanrı’nın bir gölgesi olarak tasvir edilir.

Alem hakkın gölgesidir ve gölge, varlığın alemle ilişkilendirilmesinin ta kendisidir.

 

Allah’ın Üstünlüğü

İbnü’l-Arabî, yücelik (ulvîlik) kavramını iki temel kategoriye ayırarak insan-ı kâmilin ve Muhammed ümmetinin evrendeki yerini konumlandırır:

Mekânsal Yücelik (Somut/Kozmolojik): Klasik kozmolojideki 15 feleğin (göksel küreler ile ay altı hava, su, toprak unsurları) kutbu sayılan güneş feleğidir. Bu makam, somut anlamda İdris peygamberin kaldırıldığı yüksek mekânı temsil eder.

Mertebe Yüceliği (Bilişsel/Epistemolojik): Sahip olunan bilginin, tüm hakikatlerin mahiyetini kuşatacak bir kapsama ulaşmasıdır. Bu evrensel farkındalık ise en kâmil haliyle Muhammed ümmetine nasip olmuştur.

 

Eğer varlıkta Hak’tan başka bir şey yoksa (Vahdet-i Vücûd), Allah’ın el-Alî (Yüce) veya el-Kebîr (Büyük) isimleri ne anlama gelir?

Tanrı’nın yüksekliği kategorik, nicel veya bir kıyas sonucu değildir; O, başkası var olduğu için değil, özü gereği (bizatihi) Yüce’dir.

"Çokluk" olarak görünen şeyler, aslında sadece isimler ve nispetlerdir. Bu nispetler ise kendinde bir varlığı olmayan "var olmayan şeyler" (umûr-i ademiyye) hükmündedir.

 

İnsani zihin mekaniktir; özdeşlik ve çelişmezlik ilkeleriyle çalışır. Bu yüzden rasyonalite, Tanrı’yı hep bir parçaya indirger (tazammun delaleti).

 

Üçüncü Bölüm: Epistemolojik Perspektif

İbn Sina Düşüncesinde Metafiziksel Epistemoloji

İbn Sina, nesnelerin zihinsel birer idrak (düşünce nesnesi) haline gelmesini akli bir soyutlama olarak görür.

 

İbn Sina, Tanrı’nın alemi yaratmasını ve sevk etmesini harici, zata zaid (eklenmiş) bir sıfatla değil, bizzat İlahi Akıl cevherinin kendisiyle açıklar.

Eğer yaratma veya akletme zatın dışında aracı bir sıfata yüklenseydi, o sıfat da zorunlu bir hüviyet kazanacak ve Tanrı'nın "basitlik" (bölünemezlik/terkip içermeme) ilkesi zedelenecekti.

Saf göksel akıllar maddeden tamamen ayrı, basit ($mücerret$) varlıklardır.

Saf akıllar bileşik olmadığı için mantıksal olarak tanımlanamazlar.

 

İnsanda akıl (akleden), âkil (akıl etkinliği yapan özne) ve makul (akledilen nesne) zaman zaman soyutlamanın ileri aşamalarında birleşebilse de, insan maddeden (bedenden) tamamen bağımsız bir varlığa sahip olmadığı için bu birliği mutlak ve sürekli kılamaz.

Tanrı cisimden ve maddeden tamamen uzak olduğu için O'nun zatında akıl, âkil ve makul tamamen birdir.

 

Aristoteles’in "kendisi hareket etmeyen hareket ettirici" olan pasif Tanrı modeline karşılık; İbn Sînâ’nın Tanrı'sı, kendi zatını akletmesiyle varlığın (Ayrık Akıllar düzeninin) O'ndan zorunlu olarak taştığı, mutlak aktif ve dinamik bir İlk İlke olarak konumlandırılıyor.

 

Zaman; değişimin, niteliğin ve göreliliğin ölçüsüdür. Eğer Tanrı, tikelleri "zamansal anları" içinde algılasaydı, tikel nesne değiştiğinde Tanrı'nın bilgisi de (dolayısıyla zatı da) değişime uğrardı. Bu durum O'nun Basitlik (Sadelik) ve Değişmezlik ilkelerini zedelerdi.

Tanrı, tikel bir olayı (örneğin güneş tutulmasını) anlık bir gözlemci gibi değil, o olayın meydana gelmesini sağlayan tüm kozmik ve fiziksel nedenlerin ilk ilkesi (illeti) olarak bilir. Dolayısıyla O'nun bilgisi edilgen (etkilenen) değil, etkindir (varlık verendir).

 

İbn Sînâ, İhlâs suresinin başındaki "Hüve" (O) lafzının mutlak olduğunu belirtir.

Tanrı için kullanılan "Hüve Hüve" (O, O'dur) ifadesi, hem zihinsel (epistemolojik) hem de dış dünyadaki (ontolojik) olarak, başka hiçbir şeyle ilişkilendirilmeksizin O'nun kendi zâtıyla var olduğunu ilan eder.

 

Tanrı’nın zatının kendisinden başka lüzumunun olmadığı ayrıca teknik olarak O’nun herhangi bir kategorik tasnife uğramasının sonsuzluk ve basitlik ilkesini ihlal edeceğinden ne cinsi ne de faslı bulunmaktadır.

 

"Allah" ismi, tüm varlığın kendisine dayandığı ancak kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı mutlaklık makamını ifade eden tek kavramdır.

 

‘Vahid’ kavramının anlam itibariyle bu anlamın altında tezahür eden fertlerin her birine teşkik yoluyla taalluk eden birliğin ifadesidir.

Ehad kavramı ise; herhangi bir yönden veya hiçbir yönden bir tasnife ya da taksime uğraması imkânsız olan saf ve mutlak haliyle basit varlığın, sadece kendine mahsus birliğini ifade eder.

 

İbn Sînâ, Samed kavramının sözlük anlamı olan "boşluğu olmama/tam dolu olma" ifadesini, Tanrı'nın bir "mahiyet-i mahza" (sırf varlık) olması üzerinden selbî bir yolla temellendirir.

Doğurmadı, çünkü doğrulmadı; kendisinden misli sudur etmedi, çünkü kendisi başkasından sudur etmiş olmayıp vücudu li-zatihidir, bizatihi vacibü’l- vücûddur.

 

Ehad lafzı ulûhiyetten hemen sonra getirilmiş, zira ulûhiyet ehadiyeti öncelememiştir... ‘Çünkü ulûhiyet, her şeyden müstağni olmak ve her şeyin kendisine muhtaç olması demektir. Böyle olan mutlak olarak vahittir-birdir.

 

İbnü’l-Arabî Düşüncesinde Metafiziksel Epistemoloji

İsimler Teorisi

İlahi isimler, Tanrı ile alem arasındaki ilişkiyi sağlayan metafizik ilkelerdir.

Her bir ilahi isim zata ve kendisi için konulduğu anlama işaret eder.

 

Eş'arî başta olmak üzere kelamcılar, Tanrı'nın iradesine (meşiet) hiçbir sınır çizilemeyeceğini düşünerek, O'nun "ateşi soğutabileceğini", "zulmü güzel kılabileceğini" ya da bir şeyin kendi doğasına/hakikatine tamamen çelişik davranabileceğini savunurlar. Akılları zayıf bulmasının sebebi budur; Tanrısal özgürlüğü korumak isterken İlahi Hikmet ve İlim sıfatlarını göz ardı ederler.

 

Şeyler (mümkünler), henüz varlığa gelmeden önce Tanrı'nın ilminde belirli sabit hakikatlere (âyan-ı sâbite) sahiptir. Tanrı bir şeyi var edeceğinde, ona kendi hakikatinin (istidadının) gerektirdiği neyse onu verir. Dolayısıyla, Tanrı "dilediğini yapar" ama O'nun dilediği şey, şeylerin kendi hakikatlerinin talep ettiği şeydir. Bu durum bir "zorunluluk" doğurur ama bu Tanrı'yı zorlayan dışsal bir güç değil, O'nun kendi ilminin ve hikmetinin zorunluluğudur (li-zâtihî değil, li-gayrihî zorunluluk).

 

Ayan-ı Sabite

Şeylerin Tanrı’nın bilgisindeki ezelî hakikatleridir.

Bunlar henüz dış dünyada varlık kazanmamış, ancak Tanrı’nın bilgisinde "sabit" olan formlardır.

 

Sevgi Hikmeti (İlâh-Melûh İlişkisi)

Yaratılışın nedeni, Tanrı’nın bilinmeyi istemesinden kaynaklanan ilahi sevgidir.

Biz ilah sahibi olmakla O’nu ilah kıldık. Biz bilinene kadar O bilinmez.

 

Kelamcılar, yaratılmadan önce mümkünün tamamen pasif ve "hiç" olduğunu savunurken, İbnü’l-Arabî alıntıladığınız üzere "Şeyde olma gücü kendinde bulunmasaydı, o şey var olamazdı" der. Yani varoluş, Tanrı’nın dışarıdan dayattığı zoraki bir durum değil; ayan-ı sabitede zaten sübut bulmuş olan müstakil mahiyetin (şeyin), ilahi emre boyun eğerek (inkıyad) kendi iç potansiyelini açığa çıkarmasıdır.

 

İlâh-ı Mu’tekad (İnançtaki İlah): İnsanın Tanrı’yı ancak kendi kalbî ve zihnî kabiliyeti ölçüsünde tasavvur edebileceği teorisidir.

Kulun kendisi de bir tecelli olduğundan, İbnü'l-Arabî özdeşlik vurgusu yaparak Hakk'ın, kulun inancında beliren "hak" ile aynı olduğunu ifade eder:

İnançta ortaya çıkan hak, ancak kulun kalbinin suretinin mahiyetinden ibaret olan bir hakkaniyet taşımaktadır. Kalp gözü, kendisinde kendisiyle birlikte tecelli eden Hakk’tan başkasını görmez.

 

Sonuç

İbnü’l-Arabî, felsefi arka planını kurgularken İbn Sînâ’nın kavramsal külliyatını tamamen dışlamamış, aksine bu birikimi sisteminin kurucu unsurlarından biri haline getirmiştir.

 

İbnü’l-Arabî, İbn Sînâ’nın kurduğu rasyonel ilahi isimler şemasını alıp genişleterek kendi ontolojik matrisini kurmuştur.

İbn Sînâ’da derin bir sistematik pratiğe kavuşmuş olan Tanrı’nın el-Evvel ismi ve onun rasyonel gereklilikleri, İbnü’l-Arabî tarafından tam anlamıyla devralınmıştır.

el-Evvel ve el-Âhir isimleri; İbnü’l-Arabî düşüncesinde ez-Zâhir ve el-Bâtın isimleriyle birleşerek yepyeni bir modelizasyona uğramış, temel metafiziksel yapılanmanın ana omurgasını oluşturmuştur.

 

İki düşünürün sistemindeki zihni çekirdek, klasik kıyas teorisindeki orta terimin rasyonel yöneliminde gizlidir.

İbn Sînâ / orta terimin küçük önermeye yönelimini temsil eden bir tercih ortaya koymuş; böylece analitik, rasyonel, birimsel ve bilimsel bilgi sahasına dönük bir sistem inşa etmiştir.

İbnü’l-Arabî / orta terimi büyük önermeye doğru işleterek düşünceyi ve bilgiyi, genel olan mutlak ve salt varlık kavramında anlamını bulmuş Hak ilkesine bağlamıştır.

 

İbnü’l-Arabî, felsefe tarihindeki insan merkezli (antropomorfik) kısıtlılıkları aşarak, varlığa doğrudan ilahi bir pencereden bakan kökten bir model önermektedir.

 

Bu büyük açıklama modelinin teorik fikri zeminini genelde Meşşaî felsefe özelde İbn Sina düşüncesindeki ilksel nüvede, yani varlığın Tanrı’ya değil de esasında Tanrı’nın varlığa delil olması gerektiği ilkesinde bulmak mümkündür.

…


İbnü'l-A'râbî ve Mevlânâ Özelinde Tasavvufî Metaforların Değerlendirilmesi - Notlar

Abdullah Eren - İbnü'l-A'râbî ve Mevlânâ Özelinde Tasavvufî Metaforların Değerlendirilmesi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022

 

Önsöz

Doğru temellendirilmeyen durumların yanlış sonuçlar doğurabileceği, buna karşın sembol, teşbih ve metafor gibi yöntemlerin konuları daha iyi anlaşılır kıldığı belirtilmektedir.

 

Giriş

Çalışmanın temel konusu, tasavvuf ilmi çerçevesinde İbnü’l-Arâbî ve Mevlânâ özelinde kullanılan harf, söz, sayı, zaman-mekân ve aşk gibi özel metaforların incelenmesidir.

 

Birinci bölümde sembolik anlatımın doğası ve somutlaştırma gücü üzerinde durulurken; tezin ana temasını oluşturan ikinci bölümde ise varlıkla doğrudan ilişkili metaforlar (aşk, dil, sayı, harf, zaman-mekân) ve bunlarla bağlantılı olarak yokluk, ego, realizm, evrenin ilk sebebi ve zihinsizlik gibi konular ele alınmaktadır.

 

Birinci Bölüm: Metaforik Anlatım

Hayatı, varlığı, doğayı ve insanın kendini anlamlandırabilmesi için doğru ve tutarlı bir düşünce yapısı (mantık) elzemdir; bu yüzden kullanılan kavramların mahiyetinin bilinmesi önem arz eder. Muhtevayı anlatmanın gündelik dil, işaret dili veya şekilsel anlatım gibi yollarından biri de somut verilerin dışına çıkan, sembolik ve dolaylı bir yapı barındıran metaforik anlatımdır.

 

Metafor, Aristoteles döneminden bu yana lengüistik, psikoloji, semiyotik ve felsefe gibi disiplinlerde kullanılan yabancı kökenli bir kelimedir. Eski Yunancada "meta" (ötesi) ve "pherein" (anlamı taşımak, farklı yöne çekmek) kelimelerinin birleşiminden oluşur ve bir ifadeyi olduğundan ötelere taşımak anlamına gelir.

 

Tarih boyunca düşünürler, mesajlarını daha iyi aktarmak ve soyut durumları somutlaştırarak muhatabın idrak seviyesine hitap etmek için metaforlara başvurmuşlardır. Bu yöntemde temel yaklaşım, bilinen şeylerden yola çıkarak bilinmeyene referans göstermektir. İnsanın duygusal, maddi ve ruhsal yapısından kaynaklanan ön yargı, hatalı sınıflama ve konuyu aşırı basitleştirme gibi informel mantık hataları yargıları saptırabileceği için anlatımda özenli olmak gerekir.

 

Metaforik anlatım edebiyat, felsefe, psikoloji ve mistisizm gibi pek çok alanda kendine yer bulur. İslam felsefesinde, rasyonel yapılı Meşşâîliğe kıyasla mistik muhtevaya sahip olan İşrâkîlik ekolünde sembolizm çok daha belirgindir. Ekolün kurucusu Sühreverdî, en önemli sembolizmi olan "Nûr" (aydınlanma ve Allah Teâlâ) ve "Karanlık" ilişkisi üzerinden hakikate yönelişi açıklar. Tasavvufun zirve isimlerinden İbnü’l-Arâbî ise bilen ile bilinenin, gören ile görünenin birliğini açıklamak için "Ayna" metaforunu kullanır.

 

İkinci Bölüm: İbnü’l-A‘Râbî ve Mevlânâ Ekseninde Tasavvufî Metaforların Değerlendirilmesi

Harfler

Harfler, tasavvufta sadece birer iletişim aracı değil, "velilerin ilmi" olarak kabul edilir.

 

Zihinsel Harfler: İnsanın hayalinde hazır tutulan harf formlarıdır.

 

Yazılı Harfler: Göze hitap eden, şekil alan ve bir "ruh" taşıyan harflerdir.

 

Sözlü Harfler: Havada şekil bulurlar ve "yüce makamlara çıkarlar"; bu harfler için yok oluş (beka) söz konusu değildir.

 

Elif Harfi: Harflerden bir harf olmayıp, tüm harflerin kendisinden çıktığı bir merkez ve toplama noktasıdır.

 

İbnü’l-Arâbî’nin düşünce sisteminde harfler; tabiatlara, mertebelere ve feleklere sahiptir. Harflerin varoluşsal alemlerle olan ilişkisi ile ağız içindeki çıkış yerleri (mahreçleri) arasındaki paralellik, içten dışarıya doğru bir varoluşsal geçişi gösterir.

 

Âlem

Nitelik

Harfler

Mahreci

Azamet Âlemi

En yüce / en içteki âlem

He (ﻫ) ve Hemze (ء)

 

Göğüs (sadr)

 

Melekût Âlemi

Ruhsal / soyut âlem

Ha (ح), Hı (خ), Ayn (ع), Ğayn (غ)

 

Boğaz merkezi

Ceberut Âlemi

Orta (vasat) âlem

 

Te, Se, Cim, Dal, Zal, Ra, Za, Zı, Tı, Kef, Lam, Nun, Sad, Dad, Kaf, Sin, Şin, Ya

Ağız

Mülk / Şehadet Âlemi

En aşağı (esfel) / maddi âlem

 

Ba (ب), Vav (و), Mim (م)

 

Dudaklar

Geçiş Alanı

Şehadet ve Ceberut arası

Fe (ف)

 

Ağız ve dudak kesişmesi

 

Harflerin Tekil Özellikleri, Numerik (Ebced) Değerleri ve Tabiatları

Elif (ا): Aslında harflerden bir harf değildir; cem edici (toplayıcı) niteliktedir. Has esması "Allah"tır. Dairesel düzende hem çember hem merkezdir. Diğer tüm harfler ondan türetilmiştir.

Hemze (ء): Elif ile karıştırılsa da farklıdır. Unsuru ateştir, sayısal değeri yoktur. Bitkiler, cansızlar ve cinlerde etkilidir.

He (ﻫ): Sayı değeri 5’tir. Baskın unsuru topraktır; bitkilerde tesirlidir.

Ayn (ع): Sayı değeri 70’tir. Tabiatı hararet ve nemliliktir; hayvanlar üzerinde etkilidir.

Ha (ح): Sayı değeri 8’dir. Unsuru sudur; halis ve katışıksızdır. Cansız maddelerde tesir gösterir.

Ğayn (غ): Sayı değeri 900’dür. Tabiatı soğukluk ve kuruluktur, unsuru sudur.

Hı (خ): Sayı değeri 600’dür. Dört tabiatın (hararet, nem, kuruluk, soğukluk) hepsini gövdesinde toplar. Saf değildir, imtizaç etmiştir.

Kaf (ق): Sayı değeri 100’dür. Unsuru ateş ve sudur. Cinlerde etkilidir. İnsan ve Anka kuşunun bu harften yaratıldığı rivayet edilir.

Kef (ك): Sayı değeri 20’dir. Unsuru ateştir. Varoluş emri olan "Kün" (Ol) kelimesinden dolayı makamı başlangıç makamıdır.

Dad (ض): Sayı değeri 800’dür. Unsuru sudur, hayvanlarda zahir olur.

Cim (ج): Sayı değeri 3’tür. En büyük unsuru toprak, en küçüğü ateştir. Cinlere tesir eder.

Şin (ش): Sayı değeri 300’dür. Unsuru sudur. Suyun sesinde bu harfin duyulması ve Allah'ın "Şafi" esmasıyla ilişkisi sebebiyle şifahanelerde su sesiyle yapılan terapilere kaynaklık eder.

Ya (ي): Sayı değeri 10’dur. En büyük unsuru ateştir. Canlılar unsuru su olan bu harften meydana gelir.

Lam (ل): Sayı değeri 30’dur. En büyük unsuru ateştir, hayvanlarda tezahür eder.

Ra (ر): Sayı değeri 200’dür. Unsuru ateştir, cansızlar üzerinde etkilidir.

Nun (n): Sayı değeri 50’dir. Tesiri İlahi Hazrettedir. Tabiatı soğukluk ve kuruluktur.

Tı (ط): Sayı değeri 9’dur. Unsuru sudur, cansız varlıklarda görülür.

Dal (د): Sayı değeri 4’tür. Unsuru topraktır, hayvanlarda muayyen olur.

Te (ت): Sayı değeri 400’dür. Unsuru topraktır, cansızlarda etkindir.

Sad (ص): Sayı değeri 90’dır. Unsuru havadır. Doğruluk ve korunmuşluk harfidir; Sad Suresi bu harfle başlar. Dairesel şeklinden ötürü başka şekillere dönüşebilir.

Za (ز): Sayı değeri 7’dir. Unsuru ateştir, hayvanlara tesir eder.

Sin (س): Sayı değeri 60’tır. Unsuru ateştir, hayvanlar üzerindedir.

Zı (ظ): Sayı değeri 900’dür. En büyük unsuru su, en küçüğü havadır. Cansızlarda etkindir.

Zal (ذ): Sayı değeri 700’dür. Unsuru havadır, hayvanlarda açığa çıkar.

Se (ث): Sayı değeri 500’dür. Unsuru topraktır, cansızlarda etkilidir.

Fa (ف): Sayı değeri 80’dir. En büyük unsuru sudur. Bitkilerde etkindir.

Ba (ب): Sayı değeri 2’dir. Unsuru ateştir, cansızlar üzerinde etkilidir.

Mim (م): Sayı değeri 40’tır. Unsuru topraktır; otoritesi ve tesiri direkt insan üzerinde ortaya çıkar.

Vav (و): Sayı değeri 6’dır. Unsuru havadır, cinler üzerinde tezahür eder.

 

Dil bilgisinde sözcüklerin yapılarını bozan ve istisnalara yol açan illet harfleri (Vav, Ya, Elif); insanda bulunan vesvese, şüphe ve ümitsizlik gibi illetli hallere benzetilir.

 

Sayılar

Sayılar evrenin kozmik dili ve ilahî hazret ile şehadet âlemi arasındaki bir berzah (ara geçiş) olarak görülür.

 

Sıfır (0): Sûfî ontolojisindeki "adem" (yokluk) kavramıyla ilişkilidir.

 

Bir (1): Sayıların başlangıcıdır; 1 dairesel düzende hem çember hem de dairenin merkezi mesabesindedir.

 

İki (2): Çokluğu ve zıttı ifade eder; mülk âleminde zıtlık olmadan bir şey zuhur etmez.

 

Üç (3): Yaratılışın (tekvin) sayısıdır; Allah'ın "Ol" emrindeki üçlü yapıya (Zât, İrade, Emir) işaret eder.

 

Zaman-Mekân

Zaman, sabit bir gerçeklikten ziyade hayalî bir sıfat taşır ve kendi başına mevcut değildir.

 

Sûfîler için asıl olan "hâl"dir (şimdiki zaman).

Vakit, kişinin o an için istidadıdır.

 

İlâhî Günler: Yedi temel esmaya (Semi, Hayat, Basar, İrade, Kudret, İlim, Kelam) göre pazar gününden cumartesiye kadar yaratılış süreçlerini temsil eder.

 

Pazar Günü

Arapça karşılığı "el-Ahad" (Bir)

Allah'ın "Semi" (İşitme) sıfatından yaratılmıştır.

Yaratılışın ilk gününde "Nûr" isminin tecellisiyle Güneş var kılınmıştır. Güneş, 4. gökte yer alır ve bu göğe denk gelen peygamber Hz. İdris (a.s.)’dir; bu feleğin hareketiyle "Nun" harfi var edilmiştir.

 

Pazartesi Günü

Allah Teâlâ’nın "Hayy" (Canlılık/Hayat) sıfatından yaratılmıştır

Yaşam bu günle başlamıştır.

Göksel cismi Ay'dır.

Bu göğün hareketi sonucu "Dal" harfi meydana gelmiştir.

En alçak seviyedeki bu sema, insanlığın atası ve ilk nebi olan Hz. Âdem (a.s.) ile ilişkilidir.

 

Salı Günü

Allah’ın "Basar" (Görmek) sıfatından yaratılmıştır.

Basar sıfatının yanında Allah’ın "Kahir" esması, üçüncü göğün mevcudiyetini ve yıldızını (Mars) zahir kılmıştır.

Bu gök Hz. Harun (a.s.) ile ilişkilidir ve feleğin hareketi sonucu "Lam" harfi meydana gelmiştir.

 

Çarşamba Günü

Allah’ın "İrade" sıfatının tecelli etmesi sonucu var olmuştur.

Altıncı sırada olan bu gökte Merkür bulunur. Bu gök, Allah’ın "Muhsi" (her şeyi hesap eden, sayan) isminin tecellisiyle; yıldızı, feleği ve beşeri formuyla var olmuştur.

Altıncı gök Hz. İsa (a.s.) ile ilişkilidir ve feleğin hareketiyle "Tı" harfi meydana gelmiştir.

Perşembe Günü

Allah’ın "Kudret" sıfatının bir sonucudur

Göksel cismi Jüpiter’dir ve bu küre Allah’ın "Âlim" (her şeyi bilen) isminin tecellisiyle var olmuştur.

Beşinci gün, Jüpiter, "Dad" harfi ve bu semanın peygamberi olan Hz. Musa (a.s.) birbiriyle bağlantılı olarak yaratılmıştır.

 

Cuma Günü

Allah Teâlâ’nın "İlim" sıfatından var kılınmıştır. Cuma günü ile ilişkili gök cismi Venüs yıldızıdır (ikinci sema) ve Allah'ın "Musavvir" (şekil veren) isminin tecellisiyle varlık kazanmıştır.

Bu sema "Ra" harfi ve Hz. Yusuf (a.s.) ile ilişkilidir.

 

Cumartesi Günü

Allah Teâlâ’nın "Kelam" (Konuşma) sıfatından varlık bulmuştur.

Cumartesi ile ilişkili yıldız Satürn (yedinci gök), ilişkili peygamber ise Hz. İbrahim (a.s.)’dir.

Yedinci sema varlığını Allah’ın "Rabb" isminden alır.

 

Dil, kalpteki hakikati yansıtmada çoğu zaman yetersiz kalır.

 

Sükût (Sessizlik)

Kulağımız kalmadı, ama baştan aşağı kulağız. Ağzımız söylemiyor... ama baştanbaşa sözüz.

 

Aşk

Halk arasında beşerî ilişkiler için kullanılan aşk ifadesi mantıksal olarak sevginin zirvesi olamaz; gerçek aşk ancak ilahî olanda zirveye ulaşır.

Sevgi, Allah'ın kendisini tavsif ettiği "Vedud" isminden ötürü kutsal bir mahiyete sahiptir.

 

Tasavvufta sevgi üç sınıfa ayrılır.

İlâhî Sevgi

Allah’ın insana duyduğu karşılıksız sevgi ve insanın Allah’a duyduğu aşkınlık hali.

İlahî sevginin iki boyutu vardır: Allah’ın kendisi için olan sevgisi (Kenz-i Mahfi / Gizli Hazine) ve Allah’ın bizim için bize duyduğu sevgidir.

 

İnsan için ilahî sevginin dört tecellisi bulunur:

Allah'ı kendisi için sevmek.

Allah'ı Allah için sevmek.

Hem kendisi hem Allah için sevmek.

Sayılanların hiçbiri olmadan, irade dışı ve idraksizce sevmek (içsel aşkınlığın zirvesi).

 

Ruhanî Sevgi

Muhatap merkezli; sevenin sevileni hoşnut etmeye çalıştığı, akıl ve ilmin birleştiği bilgece sevgi.

Ruhanî sevgide âşık; hem sevgilisi hem kendisi için sever.

Bu sevginin nihai gayesi vuslat, yani "bir olmak"tır (Tanrı'nın insana hulul ettiğini iddia edenlerin idrak edemediği asıl sır budur).

 

Tabii Sevgi

Ben merkezli; tamamen haz almaya, nefsanî arzuların tatminine yönelik sevgi (Hayvanlarda sadece bu bulunur).

Bencil bir muhtevaya sahiptir. Bu sevgide aşık, sevgiliyi sevgilinin kendisi için değil, kendi nefsindeki huzur, menfaat ve haz için sever

 

Sevginin Makamları

1. el-Hubb (Tohum/Öz Sevgi): Kalpteki en saf, arınık ve duru haldir. Seven, iradesini tamamen sevgilinin iradesine bağlar; arızi/geçici sevgilerden azat olur. Bulanık suyun içindeki pislikler dibe çöksün ve su berraklaşsın diye konulan kaba da "el-Hubb" denir.

 

2. el-Vedd (Süreğen Sevgi): Allah'ın "Vedud" isminden türemiştir. Bu makam; hubb, ışk ve heva makamlarının kesintisiz ve daimi olmasını sağlar. Dünyadaki vuslatlar (kavuşmalar) normalde sevgiyi söndürürken, Vedd makamındaki sevgi vuslat gerçekleşse dahi asla sönmez, sarsılmaz.

 

3. el-Işk (Aşırı Sevgi / Aşk): Muhabbetin aklın önüne geçecek kadar aşırıya kaçan, insanı mecazen kör eden zirve halidir. Aşık, baktığı her yerde ve duyduğu her seste sadece sevgiliyi duyumsar. Züleyha Yusuf aşkından damarını kestiğinde kanıyla yere "Yusuf", Hallâc-ı Mansûr ise "Allah" yazmıştır. Bu makamdakiler aşkta fena bulmayı (yok olmayı) arzular.

 

4. el-Heva (Kalbe Düşen Sevgi): İradenin ilk an (ilk görüş, bakış, tadış veya bir haber alış) itibariyle bütünüyle sevgiliye bağlanmasıdır. Halk arasındaki "ilk görüşte aşk" budur. Sevginin gayb âleminden şehadet âlemine inzal olup gönle "düşmesi" anlamına gelir. Meşru dairede tutulmazsa harama meyledip dalalete götürebilir; bu yüzden iradeyle aslına (Allah'a) rücu ettirilmelidir.

 

Heva makamını tetikleyen üç unsur vardır: Duymak, bakmak ve ihsan. En tesirlisi bakmaktır (görmektir). Çünkü görülen suret hayaldeki formla birebir uyuşur ve sevgi değişmez. Ancak duymakta, insan zihninde bir suret hayal eder; sevgiliyi kanlı canlı gördüğünde o hayal kırılır ve sevgide bir nebze azalma meydana gelebilir.

 

Âşığın Yedi Hali

1. Nühul (Erime): Duyuların sınırlarını kırma; serap gibi olan nefsî arzulardan geçip dolaylı yoldan ilahi aşka ulaşma hali.

2. Zübu’l (Harap Olma): Yemeden içmeden kesilme, uykusuzluk (bedensel) ve hakikat karşısında önceki beşerî bilgilerin boşa çıkması (ruhsal).

3. Garam (Helak Olma): Sevgiliye borçlu gibi kopamaz bir bağla sürekli bağlanarak onda yok (fena) olmayı talep etme durumu.

4. Şevk (Coşku): Vuslat anında yaşanan hem ruhani hem cismani büyük bir haz; ardından gelen "sevgiliden ayrılma korkusu".

5. Hıyam (Çılgınlık): Ne yapacağını bilememe, kararsızlık. Allah'a aşık olanların hıyamı sönmez; çünkü yöneldikleri her yerde Hakk tecelli eder.

6. Zefrat (Derin İç Çekişler): Kalpteki yıkıcı bir ateş ve nur sebebiyle, yanan odunun çıkardığı sese benzer inlemelerle derin iç çekme hali.

7. Kemed (Sevda): Gözyaşı olmasa da kalbin derininde duyulan, kalbi diğer her şeye kapatan en şiddetli hüzün ve bocalama hali.

 

Zihinsizlik

(Fena ve Egonun Sessizliği)

Tasavvuftaki "zihinsizlik" hali, zihnin içsel ve dışsal tüm kayıtlardan, bireysel tercih ve isteklerden arınarak "kendi boşluğunda yüzmesi" durumudur.

Kalp nefsin taklitçi sesinden arındığında, zâhiren çelişki gibi görünen "sessizlikten gelen ses" işitilir ve kul Allah’ta yok (fena) olur.

Hayattaki kavgalar, inatlaşmalar ve hatta bazen "din adına" yapıldığı iddia edilen münakaşalar tamamen egodan (nefs) kaynaklanır.

 

İnsan fıtrat üzere doğar; toplum ise ona yapay kimlikler ve egolar yükler. Ego, etki-tepki mekanizmasıyla çalışır; ikilikten ve sürekli "gelecek hedefleri" koyarak insanı "An"dan koparmaktan beslenir.

 

Yokluk

Sûfiler için bu evren "hayal içinde bir hayalden" ibarettir.

…mal mülk, rüyada bulunan bir hazine gibidir; uyanınca (ölünce) hiçbir hükmü kalmaz. Eğer dünya bir rüyaysa, başımıza gelen olaylar (hastalıklar, imtihanlar) da uyanmamız için birer "rüya tabiri" niteliğindedir.

 

Evrenin Arkesi

Thales: Su

Anaksimenes: Hava

Herakleitos: Ateş

Anaksimandros: Apeiron (Sonsuzluk)

Modern Bilim / Kuantum: Titreşim / Frekans (Rezonans Kanunu)

Tasavvuf / İslam: İlâhî Ses ("Kün!" / Ol emri)

 

Modern bilimin maddeyi incelediğinde bulduğu en temel şey "titreşim"dir (Rezonans Yasası). Her varlığın kendine has bir frekansı vardır. Titreşim ise doğası gereği bir sesin sonucudur.

 

Sonuç

Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî gibi sufiler dile ve doğrudan anlatıma sığmayan ilâhî hakikatleri somutlaştırmak ve akıl sahasına çekebilmek için metaforları sanatsal bir boyutta kullanmışlardır.

 

Harflerde: "Elif" olmadan diğer harfler var olamaz.

Sayılarda: "1" sayısı olmadan diğer sayılar meydana gelemez.

Zamanda: Zamanın aslı, bölünemez en küçük parça olan "An"dır.

Varlıkta: Tüm kâinat, tek bir sesten (Allah'ın "Kün! / Ol" emrinden) zuhur etmiştir.

Sevgide: Tüm muhabbetlerin aslı tek bir bağa, yani İlâhî Aşk'a dayanır.

…

 

İbn Arabi'de Miraç Fenomeni - Notlar

Sadık Acar - İbn Arabi'de Miraç Fenomeni - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016

 

Giriş

Çalışma, miracın sadece tarihsel bir olay değil, insanın kendi yaşantısına ve kavrayışına göndermede bulunan bir "kendilik deneyimi" olduğunu vurgular.

 

Arabî'nin yaklaşımı, Hakk’ın tezahürlerinden (fenomenlerinden) hareketle O’nu bilmeye çalıştığı için fenomenolojik olarak nitelenir.

Miraç da onun düşüncesinde bir kendilik deneyimi olarak Hakk’ın kendini kendi sınırlılığında, kulluğunda bilmesinin yolculuğu olarak değerlendirilir.

 

Miraç Fenomeni

Miraç "yükseliş" demektir; ancak her yükseliş miraç değildir. Bir deneyimin miraç sayılması için yükselişin ölümden önce gerçekleşmesi ve dünyevi hayata bir mesajla geri dönülmesi şarttır.

 

Miracın temel amacı ilahi mesajın alınmasıdır. Bunun yanı sıra kralların kutsanması, tanrısal olanla özdeşleşme (Fenafillah) ve "tinsel bir yeniden doğuş yaşamak" gibi amaçlar da mevcuttur.

 

Miracın Araçları: Dağ, mabet, ağaç, merdiven, binekler (Burak) ve melekler (Cebrail) en yaygın araçlardır.

Mistik geleneklerde ise araçlar içseldir: "Beden ve nefes teknikleri, ritim ve müzik destekleri, zikr ayinleri ve Aşk" yükselişin hazırlayıcılarıdır.

 

Miraç edenler seçkin karakterli kişilerdir. Bu yolculukta Tanrı, melekler, peygamberler ve kişinin kendi "aşkın benliği" müşahede edilir.

 

Dönüş, toplumsal bir dönüşümün başlangıcıdır; alınan ilahi haber toplum düzenini yeniden inşa eder.

 

Farklı İnanışlarda Miraç Fenomeni

İlk İnanışlar

İlk kabile inanışlarından itibaren insanlıkta başka bir varoluş düzeyine inanç hep var olmuştur.

Üç katlı evren tasavvurunda (gök, yer, yeraltı) merkezi bir eksen bulunur ve bu eksendeki bir delik, şamanın tanrılar ve ölüler katmanına yolculuk yapmasına imkan tanır. Şaman, "Dünya Ağacı" veya "Dünya Direği" sembolizmini kullanarak ritüelistik olarak yeraltına iner veya göğe yükselir.

 

Mezopotamya

Mezopotamya'da kralların kutsallığı ve yetkilerini tanrılardan aldıkları inancı hakimdir. Krallık yetkisini alabilmek için tanrıların huzuruna yükselme veya gökten inme gibi mitsel anlatılar mevcuttur.

Tufan, kurtuluş, ölümsüzlük arayışı gibi mitsel sunumlar yükseliş fenomenine kaynaklık sağlayan unsurlar olmuştur.

Babil Kralı Hammurabi’nin kanunlarını tanrı Şamaş’tan alması, Sippar kralı Enmeduranki’nin krallık yetkisini alabilmek için tanrıların huzuruna yükselmesi aynı düşünce içerisinde aktarılır.

 

Hint

Vedalar döneminde kurban yoluyla elde edilen geçici "tanrısallaşma", Upanişadlar döneminde yerini kurbanın içselleştirilmesine ve içrek bilginin (irfan) ön plana çıkmasına bırakmıştır. İnsanı samsara (yeniden bedenlenme döngüsü) içinde tutan cehaletin (avidya) ortadan kaldırılması amaçlanır.

Budizm ise "Dört soylu gerçek" ve "orta yol" öğretisiyle uyanışı ve acıdan kurtulmayı (nirvana) hedefler. Budha yaratıcı bir tanrıyı kabul etmez; asıl olan "Evrensel boşluk" veya hiçliktir. Son olarak Bhagavat Gitâ'da, dünyadan elini eteğini çekerek inzivaya ayrılma zorunluluğuna karşı, dünyadaki eylemlere katılma ancak "davranışların meyvelerinden vazgeçme" fikri (eylem yogası) yeni bir yol olarak ortaya konmuştur.

 

İran

Avesta geleneğinde mistik aydınlanma öncesinde demonlarla (kötülük güçleriyle) mücadele öne çıkar. Zerdüşt'ün efsanevi hayatında pek çok erginlenme sınavı bulunur ve nihayetinde bir esrime deneyimiyle Ahura Mazda'nın huzuruna çıkıp ilahi emri alır.

İran geleneğinde yükseliş fenomeni tinsel bir kurban ritüeli ve ateş sembolizmasıyla bağdaştırılır; buradaki kurban teolojik bir meditasyon dayanağıdır ve kişinin kendisidir. Ritüeli gerçekleştiren rahip, tinsel özünü bedensel doğasından ayırarak ilk saflığına ulaşır. Geleneğin devamı niteliğindeki Mithracılıkta ise yükseliş unsurları kral inisiyasyonları, inziva mağaraları, zorlu erginlenme dereceleri (kızgın demirle dağlanma, ellerin bal ile kaplanması) ve farklı madenlerden yapılmış yedi basamaklı göksel bir merdiven sembolüyle sürdürülür.

 

Zerdüşt inisiyasyonun sonucunda Hezekyel’in rüyetine benzer imgeler arasında (boğa, aslan, Kartal, insan) bir taht üstüne Ormudz’u(Ahura Mazda’yı) görür ve ondan ilahi emri alır.

 

Çin

Eski Çin geleneğinde yükseliş olgusu, "cennet nostaljisi" olarak adlandırılabilecek esrime yoluyla başlangıçtaki birlik haline ve kaosa (hun-tun) yöneliş arzusudur. Lao Tzu ve Çuang-Tzû’nin ezoterik ve inisiyatik nitelikteki Taocu öğretilerinde işlenen bu yükseliş, insanın "kutsal insan" (şeng-jen) veya "gerçek insan" haline gelerek nitelendirilemez olan Tao ile eksiksiz bir birlik kurmasını hedefler.

 

Taocu yükseliş, her türlü eylemsellikten uzak durmayı gerektiren ve yaşamın akışına aykırı eylemlere karışmamak anlamına gelen eylemsizlik (wu-wei) düşüncesine dayanır. Dönüşüm yolundaki insanın dünyadaki varoluşların bir rüyadan ibaret olduğunu anlaması, zihnin kalabalığından uzaklaşarak "oturarak unutmak" (tso wang) yoluyla içsel dinginliği ve "semavi eşitlemeyi" sağlaması gerekir. Bu esrime yolculuğu, ruhu zamandan ve mekandan kurtararak ezeli-ebedi bir şimdiki zamana taşır.

 

Antik Mısır

Mısır pramitlerinin ve tapınaklarının, ilk sulardan yükselen ilk tümsek fikrine bağlı olarak "kozmik dağ" işlevi gördüğü ve firavunların buralarda Güneş-Tanrıyla buluşmak için kral inisiyasyonlarından geçtiği düşünülür. Bu inisiyasyonlarda kabir veya mezar, insanın ruhunun aşkın bir görünüme (sakh) kavuştuğu dönüşüm yeridir.

 

Firavun, ilk yaratılışın mükemmelliği ve hakikat olan Ma'at kavramının somutlaşmış halidir ve tanrılarla buluşup insan soyundan farklılaşmak için şahin, yaban kazı gibi formlarda göğe yükselir veya bir merdivene tırmanır. Mısır ezoterizminde Osiris miti "ölüp tinsel olarak yeniden doğma"yı simgeler ve zamanla ölümü yenmek isteyen herkes için bir rol modele dönüşür. Ayrıca dinsel öğretilerde büyük iz bırakan Hermes Thot (Enoch / İdris peygamber) karakteri, tanrısal özdeşliğe ulaşmış, göğe yükseliş ve yeraltı yolculuklarıyla insan-tanrı ilişkisine aracılık eden bilge bir figür olarak yer alır.

 

Antik Yunan

Prometheus: İnsanların tarafını tutup Zeus’u aldatarak tanrılarla insanlar arasındaki o "kesin ayrılığı" ve mesafe dönemini başlatan figürdür.

Apollon: İnsanın ülküsünün mükemmellik (arete) olduğuna duyulan inancın simgesidir. Python ejderhasını öldürdükten sonra ihtiyaç duyduğu arınma, Yunan dinsel düşüncesinde suçun "lanetli bir kirlenme" (miasma) olmaktan çıkarılıp insani bir niteliğe bürünmesini sağlamıştır.

Hermes: Ruhların ölüler alemine götürülüp getirilmesinde rehberlik eden bir psikopomp (ruh lideri) ve gizli ilimlerin (gnosis) taşıyıcısıdır.

 

Yunan düşüncesinde "yukarı çıkmak için önce aşağı inmek" (cennete giden yolun cehennemden geçmesi) temel bir kuraldır. Persephone, Orpheus, Dionysos ve Parmenides’in yolculukları bu izleği taşır.

Persephone’nin yer altına kaçırılması (simgesel ölümü), Olympos ile Hades arasındaki aşılmaz mesafeyi yok ederek iki dünya arasında bir arabuluculuğu mümkün kılmıştır.

 

Eleusis Gizemleri: Temeli Demeter ve Persephone mitine dayanır. Hiyerarşik bir pedagojsi vardır. Adayın ulaştığı en yüce görüye epopteia denir; bu süreç kişiyi ölümün kaçınılmazlığı düşüncesiyle barıştırır.

 

Orfeizm (Orpheusçuluk): Dionysosçu esrime ile Apolloncu arınmayı (katharsis) sentezlemiştir. İnsandaki "Titan unsurunu" temizleyerek saf tanrısal özü (Bakhos) açığa çıkarmayı amaçlar.Pitagorasçılık: Bilgiyi ahlaki, metafizik ve bedensel tekniklerle bütünleştirmiştir. İnisiyasyon üç aşamadan oluşur: Novis (Giriş) / Akusmatik (Duygulardan Bağımsızlık) / Matematikoi (Evrensel Düzeni Kavrama).

 

Platon ve Plotinus: Platon'da bilmek, ruhun bedenlenmeden önce gördüğü ideaları hatırlamasıdır (anamnesis). Felsefe bir "ölüm hazırlığıdır". Plotinus ise ruhun arınarak "Bir" (Mutlak) ile vecd içinde birleşmesini (sudûr teorisinin tersine işleyişini) savunur.

 

Yahudilik

Yahudilikte yükseliş anlatıları Tanah (Eski Ahit) metinlerine dayanır.

 

Peygamberlerin Yükseliş Deneyimleri

Hz. Musa

Sina Dağı'nda bulutun içinde 40 gün 40 gece kalması.

 

Hanok (İdris)

"Tanrı ile yürüdü ve artık var olmadı."

Dünyadan canlı alınarak göksel rehber melek Metatron'a dönüşür.

 

Peygamber İlya

Kasırga içinde, ateşten araba ve atlarla göğe yükselmesi.

Geri dönmediği için bazı yorumcularca tam bir "miraç" sayılmaz, "göğe alınmadır".

 

Hz. Yakup

Harran yolunda gördüğü rüya.

Yeryüzünden göğe uzanan ve meleklerin inip çıktığı bir merdiven görüsü.

 

Kabala

Merkava Mistisizmi: Hezekiel peygamberin vizyonundaki "İlahi Taht Arabası" (Merkava) etrafında şekillenir. Çile, oruç ve zikirle ilahi tahta yükselen mistik, melekler hiyerarşisini aşarak Tanrısallığın mistik figürünü temaşa eder.

 

Sefer Yetsira ve Bahir: Sayı mistisizmi, kozmogoni ve gnostik ögelerin (Şehina, Ruhlar Ağacı) Yahudi düşüncesine entegre olduğu erken Kabalistik metinlerdir.

 

Sefer ha-Zohar: Tanrı'nın (En Sof) evrenle iletişime geçtiği 10 temel vasfı (Sefirot) açıklar. Sefirot, Adam Kadmon (Evrensel İnsan) veya mistik bir ağaç olarak düşünülür. Adem'in düşüşüyle bozulan ilahi birlik, kutsal birleşmeyle tamir edilmelidir.

 

Luria Kabalası (Yitshak Luria):

Tsimtsum: Tanrı'nın evrene yer açmak için kendi içine büzülmesi (ilahi sürgün).

Tikkun: Kırılan sefira vazolarının nur kaplarıyla yeniden onarılması, bütüne dönüş ve insanın içsel miracı.

 

Hasidilik: Bilgeliğin ve ritüelin ötesinde, manevi önderin (Zadik) kişiliğini ve içsel yenilenmeyi öne çıkarır. Kurucusu Baal Shem Tov'un vizyonunda Mesih, öğretinin "dünyanın en uzak uçlarına" yayılmasıyla geleceğini bildirerek evrensel bir vizyon sunmuştur.

 

Hıristiyanlık

Hıristiyanlıkta doğrudan İslam'daki gibi bir "miraç" kavramı olmasa da, Hz. İsa’nın çarmıhtan sonra dirilişi, göğe alınışı ve havarilerine görünüşü sonraki tüm mistik yükseliş tasavvurlarını etkilemiştir.

 

İncillerde (Matta, Markos, Luka) İsa'nın havarilerini Zeytin Dağı'na (Beytanya karşısı) çıkardığı ve onları mübarek kıldıktan sonra göğe alındığı aktarılır.

 

Katolik inancında (1950'de dogma haline gelmiştir) Meryem Ana'nın vefatından sonra bedenen göğe yükseltildiğine inanılır.

 

1945'te Mısır'da bulunan bu metne göre Aziz Pavlus, küçük çocuk suretindeki bir meleğin rehberliğinde semavi katları aşar.

Pavlus'un II. Korintoslular Mektubu: Pavlus kendi mektubunda da "üçüncü göğe, cennete kapılıp götürülen ve insana söylenmesi caiz olmayan sözler işiten" bir adamdan (muhtemelen kendisinden) bahseder.

 

Meister Eckhart

Mistik deneyimi demokratikleştirerek halkın içinde yaşarken de Tanrı ile ontolojik birliğe ulaşılabileceğini söyledi. Tanrı (Gott) ile Tanrısallık (Gottheit) ayrımı yaptı.

Ruhun Tanrı ile birleşmesini, okyanusa düşen ve onunla özdeşleşen su damlasına benzetir.

 

İslam’da Miraç Fenomeni

Kur’an ve Hadislerde Miraç

İsrâ suresinin ilk ayeti ve Necm suresindeki vizyonlar miracın temelidir.

Hadislerde Hz. Peygamber’in kalbinin yıkanması, Burak’a binmesi ve yedi semayı geçerek ilahi huzura varması anlatılır.

 

Tasavvuf, miracın her mümin için bir "seyr-i sülûk" modeli olduğunu savunur.

Gâzali ve Abdülkerim el-Cili gibi isimlerin görüşlerine yer verilir; miraç, beşeri unsurlardan sıyrılarak ruhsal mertebeleri kat etmektir.

 

İbn Arabi Düşüncesinde İki Kavs

İbn Arabî Ontolojisi ve Kavs-ı Nüzul

Hakk’ın kendi mutlaklığından aleme doğru inişidir. Bu süreçte Hakk, isim ve sıfatlarıyla alemi var eder.

 

Alem, Hakk’ın isimlerinin aynasıdır; insan ise bu aynanın cilasıdır.

İnsan Allah katında bakan bir gözde gözbebeği gibidir.

İnsan-ı Kamil, Hakk’ın tüm tecellilerini kendinde cem eden varlıktır.

 

İnsanın kendi nefsinden hareketle Hakk’a yükselişidir.

Bilginin İmkânı ve Yöntemi: Hakk’ın mahiyeti bilinemez ancak rububiyeti (isimleri) bilinebilir.

Bilginin yolu "Tenzih" (ayrıştırma) ve "Teşbih" (benzeştirme) birleştiren "Tevhid"dir.

 

Bilgi akıl değil, kalp ve keşf (manevi açılım) yoluyla elde edilir.

"Nefsini bilen Rabb’ini bilir" prensibi epistemolojinin merkezidir.

 

İbn Arabî’de Miraç Fenomeni

Miraç, Hakk’ın kuluna kendi ayetlerini isimleri vasıtasıyla göstermesidir.

İbn Arabî'ye göre peygamberler ruh ve bedenle, veliler ise sadece ruhla miraç eder.

 

İbn Arabî’nin Miraç Yolculuğu

Benim yolculuğum bende gerçekleşmişti, delaletim sadece kendimeyedi.

 

Yolculuğun Durakları

1. Sema (Âdem): Beşeriyetten sıyrılma.

2. Sema (İsa ve Yahya): Ruhun ve hayatın sırları.

3. Sema (Yusuf): Güzellik ve hayal (tevil) mertebesi.

4. Sema (İdris): Feleklerin kalbi ve hikmet.

5. Sema (Harun): Halifelik ve heybet.

6. Sema (Musa): Kelam ve adalet.

7. Sema (İbrahim): Gaye ve "Dostluk" (Haliliyet) makamı.

 

Sidretü’l-Münteha, Kürsi ve Kabe Kavseyn: Yolculuğun en üst noktalarıdır. Kabe Kavseyn (iki yay mesafesi), varlık dairesinin tamamlandığı, ayrımın vehimden ibaret olduğunun anlaşıldığı makamdır. İbn Arabî bu makamda "Muhammedi makam"ın varisi olduğunu idrak eder.

 

Sonuç

İbn Arabî miraç yaşantısı da ara ara örneklerle değinildiği üzere kendisine birçok hikmetin ve sırrın verildiğini bildirir.

Âlemdeki varlıkların bir kısmının bir kısmana musallat olmasına, isimlerin kendi aralarındaki kıskançlıkların sebebiyet verdiğini bu deneyimden öğrenir. Yine Hakkın yaratıkların suretiyle fiilde bulunmasının bilgisi, Kur’an’ın âlemdeki yeri, ilahi ikramın genişliği, dünya ve ahiretteki dercelenme arasındaki fark gibi birçok hakikat bilgisi bu deneyimden öğrenilir.

 

İbn Arabî’de Miraç deneyiminin, iki yayın, varlığın iki yüzü olarak kavs-ı nüzul ile kavs-ı uruc’un buluşması şeklinde düşünülmesi ve varlık dairesin tamamlandığı çizgide, insan faktörünün, varlığın şuuru olarak işaretlenmesi son derece kıymetlidir.

"Bilen kendini bildi”

…


  

10 Şubat 2026 Salı

Nil Aynalı - İbn Arabi'de Mekan - Özet / Notlar

Nil Aynalı - İbn Arabi'de Mekan - Notlar

Doktora Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2024

 

Çalışma, İslam kültüründe önemli bir tasavvuf! kişilik olmasının yanı sıra, düşünce tarihinde “tasavvuf metafiziği” olarak anılan bir ontoloji inşa etmiş olan Ibn Arabi’nin, mimarlığın konusu olan maddi çevreyi ve insan-mekân ilişkisini bu ontoloji zemininde nasıl ele aldığına odaklanır. Bu bağlamda, hem gündelik hayatın parçası olan mekânların ontolojik yönünü, hem de insan ile mekân arasındaki fenomenolojik ilişkinin bu paradigma çerçevesindeki niteliğini ortaya koymayı amaçlar.

 

Giriş

Mimarlıkta mekân kavramı, yüzyıllar boyunca çoğunlukla mekânın fiziksel niteliğine odaklanan bir yaklaşım içerisinde ele alınmıştır.

 

Mekânı bir “nesne” ve bir estetik imge olarak görme durumu, (insanın) mekâna ve zamana gömülü olarak yaşadığı pre-modern varoluş halinden, zaman ve mekândan giderek ayrıştığı modern varoluş haline doğru geçiş ile kendini göstermiştir

 

Bu değişimin kökeni ise Aydınlanma dönemi ile ve özellikle Descartes felsefesi üzerinden gelişen Kartezyen paradigma ile ilişkilendirilir

 

…mekânın nitelikten ziyade nicelik odaklı olarak üretilmesi, ekonomik değişim değerinin ön plana alınması ve giderek bir meta haline gelmesi durumunu doğurmuştur. İnsanın yeryüzü, doğa ve varlıkla ilişkisi ile mekân aidiyeti gibi insanî değerlerin yaşatılmasının giderek güçleştiği bu bağlamda, insanın mekân ile kurduğu ilişki gitgide derinliğini kaybetmiş; mekânın yalnızca bir estetik nesne, bir statü sembolü ve imaj haline geldiği yüzey-odaklı bir kültür ortaya çıkmıştır. Bu hâkim kültür için mekân, bugün bir fiziksel “nesne” ve bu nesne üzerinden üretilerek dolaşıma sokulan imgelerden ibarettir.

 

Heidegger / Ona göre artık insanlar dünya üzerinde mesken tutamamakta, sadece barınabilmektedir. Oysa ona göre insanın yeryüzündeki mekânsallaşması yalnızca bir barınma sorununa indirgenemeyecek kadar ontolojik bir durumdur.

 

Aristoteles ve Platon ile İbn Arabi’nin teorik çerçevesi arasındaki benzerlikler bulunur.

“vahdet-i vücud” (Varlığın birliği) düşüncesi / “modern yarılma” öncesi pre-modern dönemde hakim olam metafizik odaklı bütünsel yaklaşımının karakteristik bir örneğidir.

 

Mimarlıkta Maddi Olmayan

Tez, İbn Arabi düşüncesinin mimarlığı maddeye dayalı bir yaklaşımla ele alan, özne- nesne ayrımına dayalı pozitivist /materyalist sınırların ötesinde düşünmek için teorik bir zemin oluşturabileceği öngörüsü üzerine kuruludur.

 

 

Pozitivist/Materyalist Paradigmadaki Maddi Olmayan

Maddi olmayanı; ses, ışık, koku gibi fiziksel ama "elle tutulmayan" unsurlar veya "algısal etkiler" (demateryalizasyon) olarak ele alır.

Pozitivist-materyalist paradigmanın temel özelliği metafiziği devredışı bırakarak yalnızca fiziğe odaklanmış olmasıdır. Materyalist tahayyülde madde dışında bir varlık alanı yoktur.

 

Varoluşsal/Ontolojik Paradigmadaki Maddi Olmayan

Maddi olmayanı "madde ötesi" (metafizik) anlamıyla ele alır

“mimarlıkta maddi olmayan”, özne-nesne bütünselliği üzerinden tarif edilmiştir. Bu bütünsellik, ontolojik bir yapı içerisindeki varoluşsal tecrübeye dayanmaktadır.

Bu paradigma mimarlık literatüründe özellikle Heidegger, Merleau-Ponty ve Bachelard’ın varoluşsal fenomenolojiye dayanan felsefeleri üzerinden gelişmiştir.

 

Heidegger

Heidegger’de yerleşme (dwelling), insan-mekân arasındaki ontolojik bütünsellik içerisinden ortaya çıkan, mekâna dair maddi olmayan bir niteliktir.

Heidegger’in mekâna dair bu varoluşsal yaklaşımı, mekâna sadece uzamsal boyutlarından hareketle ve insanla olan ilişkisinden uzak bir şekilde yaklaşan kartezyen düşünceyi aşmayı amaçlar

Heidegger yerleşmenin gerçek anlamını yeniden hatırlatmayı amaçlar. Yerleşmek fiziksel bir “orada bulunma” hali yani bir evi veya bir ikametgahı işgal etmek değildir. Yerleşmek insanın dünya üzerindeki ontolojik varoluş halidir, sadece bir mekânda ikamet etmek değildir

 

Heidegger ontolojisinin temel unsurlarından olan dörtlü adını verdiği varoluşsal yapı, onun felsefesinde insan-mekân ilişkisini kavramak için önemli bir kavramsallaştırmadır. Heidegger’de dörtlü “yeryüzü, gökyüzü, tanrısallar ve ölümlüler”den oluşur. Dörtlünün bir araya toplanması, “şey”i oluşturur

 

Kara Orman’daki çiftlik evi, köprü, testi gibi örnekler (mimari) şeylerin dörtlüyü nasıl biraraya getirdiğini, gökyüzü, yeryüzü ve tanrısalların nasıl ölümlülerin himayesinde bir birliğe ulaştığını gösterir. İnsanlar, dörtlüyü muhafaza ederek varlıkların var olmasına imkan verir. Heidegger’e göre ölümlüler yerleşmeleri sayesinde dörtlü içindedirler. Yerleşmenin en temel niteliği dörtlüyü muhafaza etmedir. Bu muhafaza etme haline inşa etme (building) denir. Ölümlüler dörtlünün özünde bulunanı açığa çıkararak onu muhafaza etmek suretiyle yerleşirler. Yerleşme, şeylerle bir arada olma ve şeylerde dörtlüyü muhafaza etmenin bir halidir.

 

Heidegger’e göre insanın kendisini saran fiziksel çevre ile içinde bulunduğu ontolojik mekânsal ilişki, bizatihi Dasein’ın kendi dünya-içinde-varoluşu itibariyle “mekânsal” olması dolayısıyla mümkündür. Dasein’ın mekânsallığı, yalnızca bir yerde “mevcut olma” değildir. Dünya-içinde-varolanlar olarak tanımlanan fiziksel çevre, kendi “yer”lerinde Dasein’ın mekânsallığına bağlı ve onunla ilişkili şekilde bulunmaktadırlar. Dasein, dünya-içinde bulunan varolanlarla birlikte dünya “içinde”dir. Dasein’ın söz konusu mekânsallığı nesnelerin arasındaki mesafeleri kaldırmasıyla ve onları şey haline getirerek yakınlaştırmasıyla ortaya çıkar. Dünya- içinde-varolanlar bu sayede erişilebilir bir hale gelir. Heidegger’de insan olmadan mekânın hiçbir anlamı yoktur.

 

Merleau-Ponty

Merleau-Ponty ontolojisinde insan ve mekânın ortak ontolojik/varoluşsal tözü olarak tanımlanan “et” (flesh) kavramı ile insan-mekân arasındaki ontolojik ilişkiselliğin zemini olan “yaşanan beden” (lived body) kavramı, Merleau-Ponty’de insan-mekân ilişkisi bir özne-nesne bütünselliği olarak kuran kavramsallaştırmalardır.

 

Merleau- Ponty’ye göre insan öznenin varoluşsal yapısı yalnızca dünya-içinde-olmak şeklinde tanımlanabilir. Merleau-Ponty bu terimi Heidegger’den ödünç almıştır

 

Flesh (et) kavramı bizim gündelik manada kendimizi nesneler dünyasından ayrı bir şekilde onları deneyimleyen özneler olarak gören halimizin, algının başladığı değil bittiği yer olduğunu işaret eder.

Beden- özne mekân içinde bir nesne olarak bulunmaz ve mekân tarafından tamamen kapsanamaz. Beden-öznenin dünya içindeliği bardağın içindeki su gibi değildir.

 

Bachelard

Bachelard ontolojisinde mekânın maddi olmayan yönü yaratıcı imgelem üzerinden ortaya çıkar.

 

Bachelard’ın yaşam alanlarının (inhabiting) imgelerine yönelik araştırmasına göre bir ev ve içindeki odalar geometrik formlara indirgenemez niteliktedir, zira ontolojik mekân geometrik mekânı aşmaktadır. Kartezyen mekân anlayışının aksine insan ile mekânların ilişkisi muğlak ve düşsel bir şiirsellik olarak yaşanmaktadır

 

Varoluşsal fenomenolojinin insanı merkeze alan bu tutumu ile İbn Arabi arasında dikkat çekici bir paralellik bulunur, zira İbn Arabi düşüncesinde de insan tüm varlığın merkezi unsuru olarak tanımlanır. İbn Arabi’de insanda oluşan tüm bilgiler esas itibarıyla fenomenolojiktir. Var olanlara ve mekâna dair nitelikler insandaki fenomenolojik bilinç içerisinden kendini ortaya çıkarmaktadır. İbn Arabi’de de insan ile dış dünya arasındaki bütünsellik, insanın haricinde ve insandan bağımsız bir mekânın düşünülmesini olanaksız kılar.

 

İbn Arabi Ontolojisinde Özne-Nesne Bütünselliği

İbn Sînâ’nın metafiziğin konusu yaptığı “mutlak varlık”, İbn Arabi’de bir önermeye dönüşerek “Varlık olmak bakımından varlık Hak’tır” şeklini alır. “Varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır” önermesi İbn Arabi’nin vahdet-i vücûd düşüncesinin en önemli dayanağını teşkil eder.

Vahdet-i vücud düşüncesinde her şey mutlak varlığın tecellî ve görünümünden ibarettir.

Varlık birdir ve o da Hakk'tır; dış dünyadaki çokluk ise bu birliğin farklı mertebelerdeki yansımalarıdır.

İbn Arabi’de Mutlak Varlık teriminden sonra gelen en önemli kavram, Mutlak Varlığın tüm niteliklerini kendinde toplayan varlık olarak tanımlanan “İnsan-ı Kâmil”dir.

 

İnsan (İnsan-ı Kâmil), varoluşun merkezindedir ve "âlemin ruhu" olarak nitelendirilir. Mekân, insanla canlılık kazanır.

 

İbn Arabi’de Mutlak Varlık dereceli bir yapı içerisinde sınırlanarak göreli çokluğu dış dünyada görünüşe çıkarır. Bu dereceli yapıya İbn Arabi literatüründe varlık mertebeleri adı verilir.

Sınırlanmamışlık/bilinmezlik (Lâtaayyün mertebesi): Mutlak Varlığın hiçbir sınırlanma göstermediği ve varlığa çıkışın hiçbir halinin bulunmadığı Mutlak bilinmezlik düzlemi.

İlk sınırlanma (Hakîkat-i Muhammediyye veya insan-ı kamil mertebesi): Mutlak Varlık’tan var olanları/maddi varlığı açığa çıkaracak derecelenmenin başlangıcı olan ilk sınırlanma. Mutlak Varlık’ın, maddi varlıklara dair bilgiyi potansiyel olarak barındıran “kendindeki özellikler”inin (ilahi isimler/sıfatlar) ontolojik bir bilgi halinde bulunduğu mertebedir. Başka bir deyişle, Mutlak Varlık’ın sınırlanmamış kendiliğinden, kendindeki özellikleri bilme mertebesine inişi demektir.

Bu bilgi, Mutlak Varlık’ın kendine dair bilgisidir. Bu bilgi aynı zamanda bütün var olanlara dair bilgiyi henüz ayrışmamış olarak potansiyel halde içerir. Literatürde bu mertebeye ilk akıl (akl-ı evvel), ilk nur, bütünsel ruh (rûh-ı küllî), Hakk’ın aynası (mir’at-ı Hak) gibi isimler verilmiştir. Bu isimlerden en önemlisi ise “insân-ı kâmil”dir.

 

İkinci sınırlanma (Vâhidiyet, âlem-i melekût, nefes-i rahmânî): Var olanlara dair, ilk sınırlanma mertebesinde ayrışmamış bir Bir’lik halinde bulunan potansiyel bilginin ayrışmaya başladığı ilk mertebedir. Maddi düzlemde açığa çıkacak olan her şeye dair bilgi ve nitelikler bu mertebede birbirinden ayrışmaya başlamış halde ama yine soyut bir ontolojik bilgi şeklinde bulunur. Bunlar, Mutlak Varlığın basit Bir’lik halinden, bileşik çokluğun görünüşe çıkmasını sağlayan ontolojik bilgilerdir (hakikat). Maddi dünyadaki tüm var olanlar buradaki bilginin Mutlak düzlemden varlık alarak açığa çıkmış bir tür “gölge”sidir.

 

“Soyut varlıklar” mertebesi (Ruhlar âlemi): Ontolojik düzlemde bilgi halinde bulunan niteliklerin, görülür düzlemde açığa çıkmaya bir adım daha yaklaşarak basit ve soyut (latif) varlıklar halini aldığı mertebedir.

 

“Benzer örnekler” mertebesi (Misâl âlemi): Bir üst sınırlanmadaki basit ve soyut (latif) varlıkların bu defa bileşik ve soyut varlıklar haline geldiği düzlemdir.

 

“Görünürler” mertebesi (Şehâdet âlemi, maddi âlem): Bir üst sınırlanmadaki bileşik ve soyut varlıkların bu defa hem bileşik hem de somut ve algılanabilir varlıklar haline geldiği düzlemdir. Tüm göksel cisimlerle birlikte kainatın, maddi unsurların (hava, su ateş, toprak) ve canlı ve cansız varlıkların bulunduğu maddi düzlemdir. İbn Arabi bu mertebeye görünüşler (suretler) âlemi, oluş ve bozuluş âlemi, cisimler âlemi gibi isimler vermiştir.

 

İnsan mertebesi (İnsan âlemi): Maddi düzlemde insanın fiziksel bir bedenle ortaya çıkmasıyla Mutlak Varlık’ın derecelenerek sınırlanması tamamlanır.

 

İnsan, İbn Arabi kozmolojisinde sadece dünyada yaşayan şahısların her birine verilen bir tür ismi olarak değil, varoluşun başlangıcını ve sonunu oluşturan bir varlık mertebesi olarak tanımlanmıştır.

 

İbn Arabi ontolojisinde insan var oluşun ontolojik ilkesi olması bakımından oluşun başlangıcı, maddi düzlemde en son ortaya çıkan olması bakımından da var olanların sonuncusudur

İnsan bu sebeple sınırlanmamışlık (lataayyün) mertebesi dışındaki tüm mertebeleri içerir ve Mutlak Varlık’ın tüm “kendindeki özellikleri”ni (sıfatlar) kendinde taşır

 

İnsanın “Varlığın bütünü” olarak tanımlanmasının mantıksal sonucu, insanın varlığa dair bilgisinin kendine dair bilgisi olmasıdır. Başka bir deyişle, insanın kendine dair bilgisi arttıkça varlığa ve varolanlara dair bilgisi de aynı oranda artış gösterir.

 

Keşf, kalpte hasıl olan bir bilgi türüdür

Tasavvufta düşünmek ve anlamak anlamındaki akletme faaliyeti kalbin bir işlevi olarak tanımlanmıştır

Bu anlamda kalp bilinç, algı ve deneyim merkezi olan epistemolojik bir araçtır.

 

İnsanın dış dünyaya dair bütünsel deneyimi mekânın somut ve soyut yönlerini yani maddi, maddi olmayan ve Mutlak düzlemlerinin bütünsel deneyimidir.

 

Mekân adını verdiğimiz fiziksel çevre, en genel anlamıyla insanın yeryüzü üzerinde ve gökyüzü altında bulunduğu konumun duyularla algılayabildiği kadarıdır.

 

İbn Arabi Ontolojisinde Mekâna Dair Maddi Olmayan

…bölümün amacı, İbn Arabi düşüncesine özgün kavramsallaştırmaların ve paradigmatik farkların ortaya çıkarılmasıdır. İbn Arabi’nin paradigmasında mekâna dair maddi olmayan niteliklerin varoluşsal fenomenoloji paradigmasına nazaran farklarının sebepleri şöyle sıralanabilir: Maddi olmayana dair anlayışı tasavvufi dilin kendine özgü terimleri içerisinden kurması, ontolojik yapıyı teosentrik (Tanrı-merkezli) bir şekilde ele alması; vahdet-i vücud adı verilen düşünsel sistemin “Varlık olmak bakımından Varlık HaMtır” önermesine dayanması, maddi dünyanın varlığını Mutlak Varlık’tan alan, izafi varlıklara sahip unsurlar olduğu önermesi; vahdet-i vücud düşüncesinin insanı odağa alan teosentrik bir anlayış olması dolayısıyla insan-mekân ilişkisinin de kaçınılmaz olarak insan-Mutlak Varlık (Tanrı) ilişkisi çerçevesinde ele alınması.

 

Bu bölüm "Yakınlık", "Nitelik Geçişliliği" (Mekânın nitelik alması ve vermesi) ve "Canlılık" olmak üzere üç ana başlık altında kurgulanmıştır.

 

Yakınlık

Yakınlık, insanın maddi düzlemdeki sınırlı bilincinden Mutlak düzlemdeki bütünsel bilince geçiş sürecini ifade eder.

İnsan ve mekânlar da dahil olmak üzere tüm var olanlar, varlıklarını ve görünüşe çıkan niteliklerini Mutlak Varlık düzleminden alıyor olmaları dolayısıyla (bilinç durumlarından bağımsız olarak) ontolojik durum itibarıyla “Mutlak yakınlık" halindedirler.

Söz konusu yakınlık var olanların kendileri açısından içinde bulundukları bir tür “yokluk" halini de işaret eder, zira görünüşe çıkan Varlık ve nitelikler yalnızca Mutlak Varlığın varlığı ve nitelikleridir. Görünüşteki maddi varlıklar Mutlak Varlık sayesinde var, kendileri yönünden ise “yok”turlar.

 

Bu yakınlık durumu bir tür özdeşliği (aynîlik) içinde barındırır.

…insan-ı kâmil (bütünsel insan) bu özdeşliğin ontolojik zeminidir.

 

Ziya, saf ışığın karanlıklaşmış halidir.

İnsan dış dünyayı kaynağından ayrı algıladığında, nesneler “uzağa atılmış” ve birbirlerinden ayrık, geçirimsiz unsurlar olarak görülür.

…uzaklık, var olanların görünüşe çıkmalarını sağlayan geçici bir durum olmakla birlikte maddi düzlem ile sınırlı bireysel bilince sahip insanın algısına konu olan tek durum budur.

 

(Deneyim) insanın duyu, akıl, fikir, hayal ve kalp ismi verilen algı araçları aracılığıyla oluşur.

…mekâna dair fenomenolojik deneyim de insanın maddi ve maddi olmayan bu algı araçları ile oluşmaktadır. Mekânın maddi niteliklerini algılamada duyu ve akıl aktifken, maddi olmayan niteliklerinin algılandığı bütünsel bilinç durumunda kalp de bir deneyim aracı olarak aktif hale gelir. Mekânın Mutlak yakınlık niteliğini algılayabilecek yegane algı aracı da yine kalptir

 

İbn Arabi’de yakınlık, mekânın maddi olmayan niteliklerinden biridir.

…insanın bir mekândaki mekânsal deneyimi, maddi düzlemden Mutlak düzleme doğru bir bilinç artışına sebep oluyor ise söz konusu mekân / yakın mekân olarak nitelenir.

 

İbn Arabi, yeryüzünde bu niteliğe en fazla sahip olan yerin Mekke ve Kabe olduğunu belirtir ve Kabe’yi “varlığın kalbi” olarak nitelendirir.

İbn Arabi bir insanın Mekke şehrindeyken “mekân bakımından” Mutlak varlık düzlemine en yakın halde olduğunu ifade eder.

Ayrıca kutsal mekânlar (Mescid-i Nebevi, Aksa vb.) ve içinde ibadet edilen mescitler de yakınlık niteliği kazanmış, yani “yükseltilmiş” mekânlardır.

 

…mekânın yakınlık niteliğinin göstergesi, insanda yakınlaşmaya yol açan bir bilinç durumu ortaya çıkarmasıdır.

İbn Arabi’ye göre mescit yani “secde edilen yer” sıfatına sahip bir mekânlar yakınlık niteliği kazanmış durumdadır.

 

Yakın mekânların maddi/fiziksel nitelikleri

İbn Arabi’ye göre vadi, biçimsel şekilleniş itibarıyla “tevazu” özelliğinin bir yansımasıdır zira vadiler yeryüzünün en alçak bölgeleridir.

…yakın mekânların bir başka fiziksel özelliği “perdeleyici olmamak’”tır.

İbn Arabi kozmolojisinde gökyüzü; yüksek olması, maddi dünyanın çokluğundan (kesret) uzak oluşu ve sınırlanmamışlığı dolayısıyla Mutlak varlık düzleminin niteliklerine benzeyen bir fiziksel özelliğe sahiptir.

İbn Arabi’ye göre boş alanlarda insan ile bu yönelişin doğrultusu olan gökyüzü arasında bir perde bulunmamaktadır

İbn Arabi bu noktada bir mimari eleman olarak çatının yokluğundan olumlu bir özellik olarak bahseder. Bu özelliklerinden dolayı boş alanlar inşa edilmiş alanlara nazaran daha yakın mekânlar olarak nitelenir.

İnsanın kendi inşa etmediği bir çevre olan doğada sebeplere bağlanma hissi daha zayıftır. İnsan tarafından imar edilmemiş fiziksel çevre, ilk yaratılış haline daha yakın durumdadır.

İbn Arabi’ye göre hamam, fiziksel özellikleri ile insanın kendi ontolojik niteliğine dair bilincine katkıda bulunurken varlığın ontolojik yapısı ile ilgili okumalara imkan verir

(Hamam) Sıcaklık ve yaşlık gibi özellikleriyle insanın ontolojik kökenini hatırlatan bir “dost” (hamim) olarak görülür.

Taşlar / Hareketsizlikleri ve geçirimsizlikleri ile “emînlik/güvenilirlik” niteliği taşırlar.

 

Uzak

İbn Arabi’de bir mekân insanın bilincinde maddi düzlemin göreli çokluk haline yönelen bir azalma ve sınırlanma oluşturuyor ise, bu deneyime uzaklaşma ismi verilir

Uzak mekânlar; kirlilik (necislik), ayrışmışlık (fitne) ve perdelilik gibi niteliklerle anılır.

“Şeytan zaten tanım itibariyle uzaklık demektir” ve bulunduğu mekânda manevi bir kirlilik üretir.

 

İbn Arabi’nin şehir hakkında kullandığı süfli sıfatı aşağı ve düşük olan anlamına gelip yüce ve yüksek manasına gelen ulvî kelimesinin karşıtıdır. İbn Arabi şehrin dışındaki bir mekândan şehre gidilmesini şehre “inmek” olarak niteler. İbn Arabi’ye göre şehirdeki binaların “dünyayı imar etme şehvetiyle yapılmaları” mekâna uzaklık niteliği veren durumdur.

 

Şehrin perdeleyicilikle nitelenmesinin nedenlerinden biri, binaların tektonikliğinin ürettiği yanılgıdır. Maddi düzlemden bakıldığında binalar, bir taşıyan-taşınan ilişkisi ile ayaktadırlar.

Şehrin uzak mekân niteliğini almasının bir başka sebebi de maddi düzlemin ve dış dünyanın geçiciliğini perdelemesidir

İbn Arabi’ye göre yapıların perdeleyiciliğinin başka bir yönü de insan ile gökyüzü arasında bir perde olmasıdır

 

…mekân, insan onu deneyimlemediği sürece yalnızca maddi sınırlanmalardan ibarettir. Burada insandan kasıt insan-ı kamildir. Mekânın maddi düzlemle sınırlanmış “ruhsuz” görünüşüne, aslî ontolojik/maddi olmayan niteliklerini verebilecek olan varlık ancak insandır.

 

Mekândaki salih bir kişinin varlığı yakınlığı arttırırken, bilinci kapalı (müşrik) birinin varlığı manevi kirlilik ve uzaklık üretir. Ayrıca mekânda gerçekleştirilen namaz, secde ve zikr gibi eylemler mekânı “yükseltir” ve ona yakınlık niteliği kazandırır.

Yeryüzü, halihazırdaki Mutlak yakınlık hali dolayısıyla temizdir; eylemler bu temizliği açığa çıkarır.

 

Mekânlar da insanın bilincini etkiler. Mekke, kişiyi “kul” olmaktan başka bir şeye izin vermeyecek şekilde dönüştürürken; şehirler, insanı “sebeplere eğilmeye” ve manevi düşüklüğe (süflilik) sevk edebilir.

 

Kul, kelime karşılığı ile “efendiye en yakın olan” anlamına gelir. İbn Arabi’ye göre kul, efendiye yaklaştıkça acziyetini anlayarak küçülür ve bu küçülmenin sonunda da kendi varlığından sıyrılarak efendisiyle özdeşleşir

 

İnsan maddi düzlemde bir beden olarak yani “insan mertebesi”nde ortaya çıkışıyla, sahip olduğu canlılık niteliğini tüm var olanlara ulaştırır. Böylelikle, maddi düzlemdeki var olanlar ile Mutlak Varlığın canlılık niteliği arasındaki bağı kurmuş ve canlılık niteliğini onlara ulaştırmış olur. İnsanın maddi düzlemde ortaya çıkması ile varlık dairesi tamamlanır ve tüm âleme canlılık niteliği ulaştırılmış olur. İnsan varlıktaki bu berzah (ara unsur) konumuyla “aynanın cilası” ve “âlemin ruhu” olarak tanımlanmıştır

 

“ontolojik olan” ancak epistemolojik olarak (idrak) deneyimlendiği müddetçe görünüşe çıkmaya devam eder.

 

İbn Arabi yeryüzünün insana ait bir bedensel unsur olan “omuz sahibi” olarak nitelendiğini söyler ve insanın “yeryüzünün omuzlarında” yürümekte olduğunu ifade eder

 

Her şeyin canlılığı fikri İbn Arabi kozmolojisinin ana konularından biridir. Ona göre Mutlak Varlığın niteliklerinden biri olan canlılık (el-Hayy ismi) bütün âleme yayılmış durumdadır ve gerek cansız olarak nitelediğimiz maddi unsurlar, gerekse insan veya başka soyut varlıklar, kısaca var olan her şey, varlığını Mutlak Varlıktan almış olmak nedeniyle canlılık niteliğine sahiptir

 

Sonuç

Tez, İbn Arabi düşüncesinin mimarlığı özne-nesne ayrımına dayalı pozitivist/materyalist sınırların ötesinde düşünmek için bir teorik zemin oluşturabileceği öngörüsü üzerine kuruldu.

 

İbn Arabi düşüncesinde insan-mekân ilişkisi üç mertebeli bir yapı içerisinde incelenebilir:

Maddi/fiziksel ilişki

Mekân, bu düzlemde bedensel veya fiziksel araçlarla fiziksel unsurlar kullanılarak kurulur; insanın fiziksel algı araçları ile algılanır.

Kişinin ontolojik bilinç düzeyinin bu açıdan maddi ilişki bağlamında fark yaratmadığı söylenebilir.

 

Maddi Olmayan İlişki

Maddi olmayan ilişki, insanın da mekânın da maddi düzlemle sınırlı olmamasına dayanır.

İnsan, bu düzlemde yalnızca mekânı deneyimleyen değil aynı zamanda mekâna nitelik veren bir konuma sahiptir.

 

Mutlak/Ontolojik İlişki

İnsanın bu ilişkisel düzlemdeki kurucu niteliği onun ontolojik yönü itibariyledir. İnsan, mekânı ontolojik olarak kurar.

Görünür/maddi dış dünyadaki her unsurun ontolojik aslı insan-ı kamil adı verilen varlık tecellisidir.

İnsanın Mutlak Varlık ile maddi düzlem arasında berzah (ara unsur) olmasının anlamı budur.

İbn Arabi’ye göre maddi düzlemin ortaya çıkmasının gayesi de insandır. Maddi dünya Mutlak Varlık’ın niteliklerinin serimlendiği bir düzlem olarak ortaya çıkmış / insanın maddi düzleme gelmesiyle tüm nitelikler insanda toplanmış ve insan kendisinden önce ruhsuz bir beden gibi olan maddi düzlemin ruhu olmuştur.

Dolayısıyla insan hem ontolojik hem epistemolojik olarak “toplayıcı varlık”tır.

İnsanın maddi düzlemde ortaya çıkış sebebi, Mutlak Varlığın maddi düzlemde serimlenmiş olan niteliklerinin toplayıcı bir varlıkta kendi kendisine “görünmesidir.

 

Mekânın fiziksel görünümü, onun yalnızca sınırlı bir yönünü teşkil eder. Mekân; yukarıda açıklanmış olan maddi, maddi olmayan ve mutlak/ontolojik yönlerin bir aradalığı ile tanımlanır.

Mekânın maddi nitelikleri, ontolojik kaynak olan Mutlak varlık tecellisinin belli varlık mertebelerinde sınırlanarak görünür âlemde ortaya çıkmasıyla oluşur. Her mertebe, bir önceki mertebeyi içinde taşır.

 

Mekânın maddi yönü duyu ile algılanabilir ve ortak algıya konu olabilir nitelikteyken; maddi olmayan yönü dinamik, değişken, insan-mekân ilişkisi içerisinde farklı nitelikler kazanabilir durumdadır. Mekânın maddi olmayan bazı nitelikleri, içinde bulunanlar dolayısıyla oluşur.

İnsan, bir mekânda gerçekleştirdiği eylem ile o mekânın niteliğini değiştirir.

Mekâna dair mutlak/ontolojik yön ise değişime konu olmayan, her mekân için geçerli olan ontolojik durumdur.

insan bedeniyle mekân içinde gibi görünse de asıl itibarıyla mekân, aslında insandır.

Kalp onto-epistemolojik bir algı aracıdır ve hayal melekesi ile birlikte mekânın maddi olmayan niteliklerinin deneyimlemesini sağlar.

 

İbn Arabi’de mekân deneyimi tanımı, mekâna insanın dışında ve insandan ayrı bir varlık alanı bırakmayacak denli kapsayıcı bir fenomenoloji içerisinden şekillenir.

Zira en geniş mekân olan kainat İbn Arabi ontolojisinde insanın “bedeni”dir, insan ise bu bedenin “ruhu”dur.

 

İbn Arabi’ye göre mekân kurma, sadece fiziksel bir inşa değil; maddi, maddi olmayan ve mutlak boyutları olan üçlü bir yapıdır.

1- Mekânı İnşâ Etmek (Maddi Düzlem)

Fiziksel elemanlarla duyusal bir çevre oluşturma seviyesidir. Burada tevazu ve geçicilik esastır.

"Ontolojik açıdan yüksek bilinç düzeyine sahip kişiler mekânı inşa ederken konum, kütle ve görünüm itibarıyla tevazu sahibi olmasını... yapıların dünya hayatının geçiciliğini işaret edecek şekilde inşa edilmesini ön plana alırlar."

 

2- Mekânı İhyâ Etmek (Maddi Olmayan / Göreli Düzlem)

Mekâna "yakınlık" niteliği kazandırma eylemidir. Salih bir insanın varlığı veya zikir gibi eylemlerle mekânın ruhu canlandırılır.

"İnsan kendi onto-fenomenolojik deneyimi ile mekânı ontolojik kaynağına bağlayarak bir anlamda mekânda örtülmüş olan ontolojik nitelikleri onu bu bilinçle deneyimlemek suretiyle açığa çıkarır."

 

3- Mekânı İmâr Etmek (Mutlak / Ontolojik Düzlem)

İnsanın varlığıyla mekânın sürekliliğini sağlamasıdır. İnsan, mekânın varlık sahnesinde kalmasının temel koşuludur.

"İnsan mekânın direğidir, zira insanın mekândaki yokluğu mekânın tüm ontolojik ve maddi düzlemlerdeki çöküşü anlamına gelir."

 

İnsan ve mekân arasındaki ilişki tek taraflı değil, döngüseldir. İnsan mekânı kurarken, mekân da insanı şekillendirir.

 

Mekân, İnsanın Bedenini İnşâ Eder

Yeryüzü, insanın maddi varlığının kaynağıdır.

"İbn Arabi yeryüzünü 'insanın anası' olarak tanımlar... Yer insanın süfli ve bedensel yönünü, gök ise ulvi ve akli yönünün kaynağını temsil eder."

 

Mekân, İnsanın İdrâkini İhyâ Eder

Yüksek nitelikli mekânlar (Mekke gibi), insanın manevi bilincini yükseltir.

"Yakınlık niteliğine sahip olan mekânlar insanın bilinç düzeyini yükselterek insanın 'idrâkini ihyâ eder'."

 

Mekân, İnsanı İmâr Eder

İnsan, varlığın her katmanındaki mekânlarla "dolan" bir varlıktır.

"İnsan, ontolojik olarak tüm mekânlar tarafından; epistemolojik/fenomenolojik olarak da bilinç düzeyinin izin verdiği ölçüde deneyimleyebildiği mekânlar tarafından doldurulmaktadır."

 

İnsanca Mekân Kurmanın İlkeleri

Varoluşsal niteliğe uygun inşa: Yapıların ihtişamdan uzak, kırılgan ve geçici olması gerekir.

"Mekânların ve yapıların dünyanın varoluşsal aslî durumu olan kırılganlık ve geçiciliği bir ifade ve fiziksellik olarak üzerinde taşımasının makbul olduğu söylenebilir."

 

İnsanın Kendi Hakikati ile İmârı

Asıl mimarlık, fiziksel yapıdan ziyade insanın kendi iç dünyasında derinleşmesiyle başlar.

"İbn Arabi’nin mekâna ilişkin anlayışını tek bir cümle ile özetlemek gerekse, o cümle 'Mekân, insandır' olacaktır."

 

İbn Arabi’nin düşünceleri günümüzün "gerçeklik-sonrası" dünyasında naif görünebilir ancak halen canlı bir fenomenolojik imkan sunar.

Maddi koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun, mekânın "ihyâ" edilmesi her zaman mümkündür.

"Olumsuz niteliklerle ortaya çıkmış yapılar/mekânlar dahi hala bir etik-estetik nitelik olarak yakınlıktan payını alabilir haldedir."

 

Tasavvufi terimlerin mimarlık literatürüne indirgenmesinin getirdiği anlam kayıpları kabul edilir.

"Mimarlık ve tasavvuf disiplinleri arasında iletişim kurma kaygısı terimsel dil açısından belli indirgemeleri beraberinde getirdi."

 

İbn Arabi ontolojisinde “Mekân, insandır”. İnsan, bedeniyle mekânın içinde olsa da ontolojik olarak bütün âlemi (mekânı) kendinde barındıran kapsayıcı varlıktır. İnsanca mekân kurmak; mütevazı, dünyanın geçiciliğini perdelemeyen ve insanın kendi hakikatine (kulluğuna) ayna olan mekânlar inşa etmekle mümkündür. “Köprü üzerinde bina yapılmaz” ifadesiyle, yeryüzündeki mekânların geçiciliği ve asıl kalıcı olanın insanın kendi manevi inşası olduğu vurgulanır.

 

Mekân, insanın kendi bilinç düzeyini ve ontolojik derinliğini seyrettiği bir aynadır; ayna (mekân) aynı kalsa da, ona bakan kişinin (insan) gözündeki nur veya perdelilik, aynada gördüğü görüntünün (deneyimlenen mekânın) niteliğini belirler.

…