Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2026 Salı

Ümit Kurt, Güney Çeğin - Kıyam ve Kıtal - Notlar

Ümit Kurt, Güney Çeğin - Kıyam ve Kıtal - Notlar

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet

Tarih Vakti Yurt Yayınları, 2015

 


Takdim

Şiddet sadece savaşın bir yan ürünü değil; savaş, şiddetin aldığı tezahürlerden yalnızca biridir.

 

Kıyam ve Kıtal, şiddeti devletin ve toplumun kurucu bir unsuru olarak masaya yatırır.

 

Giriş Yerine: "Ya Ölüm Ya Hürriyet!"

Ümit Kurt-Güneyçegin

Kitlesel şiddet ve tehcir 19. ve 20. yüzyıl çok-uluslu imparatorluklarının (Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusyası) ortak kriz yönetimi stratejisidir.

 

Kitabın içeriği

Aviel Roshwald: Etnisite ve İmparatorluk"

İmparatorluğu idare etme"den "ulusu yönetme"ye geçişte etno-dinsel dinamiklerin karşılaştırılması.

Michael Reynolds: Çatırdayan İmparatorluklar (1908-1918)

Çöküşü salt milliyetçilikle değil, küresel jeopolitik rekabet ve güvenlik kaygıları üzerinden okuma.

Donald Bloxham: Büyük Söküm (1875-1949)

Avrupa kolonyal şiddetinin kıtaya dönüşü; etnik temizlik ve soykırım kavramlarının pratikteki muğlaklığı.

Christian Gerlach: İştirak ve Vurgun (1915-1923)

Ermeni imhasında mülklere el koyma (ekonomik şiddet) ve toplumsal katılım/iştirak boyutunun tahlili.

G. Çeğin & Ü. Kurt: Politik Şiddetin Tedrici Tekamülü

Tilly'nin "devlet cebri" ile Gerlach'ın modelini birleştirerek Ermeni ve Kürt vakalarında dikey/yatay şiddet incelemesi.

Ayşe Özil: Osmanlı Ekonomik Boykotu (1908-1914)

Boykotların fiziksel olmayan bir "ekonomik şiddet" biçimi olarak Rum toplumu üzerindeki etkileri.

G. G. Öztan & Ö. Turan: 1915 ve Devlet Aklı

1980 sonrası inkar mekanizmaları, "güvenlikleştirme" (securitization) ve ASALA-PKK söylemsel sürekliliği.

Ümit Kurt: Antep Kaymakamı Necmeddin Bey Vakası

II. Meşrutiyet sonrası yerel otorite tutumları üzerinden devlet ricalinin yeknesak olmayan zihniyet yapısı.

Janet Klein: Kürt Milliyetçileri ve Milliyetçi Olmayan Kürtler

Azınlık milliyetçiliğini yeniden düşünme; Kürt milliyetçiliğinin imparatorluğu destekleyen boyutları.

Cuma Çiçek: Kürt Coğrafyasında Şiddet Rejiminin İnşası

Merkezileşme, Türk-İslamlaşma ve bölgenin çevre ekonomisi olarak inşasında politik/iktisadi şiddet.

Serdar Şengül: Halidi-Nakşibendilik ve Medreseler

Dinsel alanın devlet eksenli düzenlenmesi ve medreselerin kurumsal dönüşümündeki sembolik iktidar.

Ahmet Özcan: Türk Ulus-Devlet Söyleminde Suçlu Vatandaş/Terörist

Devlet söyleminde "adi suçlu" ile "siyasi suçlu" ikiliğinin araçsallaştırılması.

Oğuz Dilek: Şiddetin Anatomisi ve Balkanlar

Balkanlar'daki kolektif şiddetin arkasındaki bağımlı büyüme ve yapısal ekonomik nedenler.

Ebru Sönmez: Kimlik Siyaseti, Şiddet ve Mezarlar

Ulus-devletleşme sürecinde mahremiyetin teritoryalleşmesi ve mezarlıklara dönük simgesel/fiziksel şiddet.

Emre Can Dağlıoğlu: Osmanlı-Türk Oryantalizmi ve Araplar

Fiziksel şiddeti meşrulaştıran oryantalist fikriyatın ve Arap imgesinin Türk medeniyetçiliğince üretimi.

 

BÖLÜM 1: İMPARATORLUKTAN ÇIKIŞ: İKTİDAR MÜHENDİSLİĞİ VE ETNİSİTELER

 

Etnisite ve İmparatorluk: Tarihsel Bir Giriş

Aviel Roshwald

Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları…

Her üç imparatorluk da yüzyıllar süren toprak iktisapları ve tek bir hanedanın yönetimiyle şekillenmiştir. Batılı devletlerin (İngiltere, Fransa, ABD, Almanya) askeri ve ekonomik gücüne ulaşmak için teknolojik, endüstriyel ve idari reformlar yapma ihtiyacı duymuşlar; ancak bu modernleşme adımları mevcut monarşik meşruiyeti ve toplumsal hiyerarşiyi tehdit etmiştir.

 

Devletin halk kimliğinin bir ifadesi olduğu (halk egemenliği) fikri, otoriteryen monarşizmle bağdaşmamış; ancak toplumsal enerjiyi harekete geçirme ihtiyacı bu rejimleri kitle politikalarına (seçilmiş parlamentolar vb.) başvurmaya zorlamıştır.

 

Halkta yurtseverlik duygularını canlandırma çabaları etnik-kültürel kimliklere vurgu yapılmasını gerektirmiş, bu da farklı etnik grupların birbirine yabancılaşmasına yol açmıştır.

Komşu imparatorlukların birbirlerinin sınırları içindeki etnik sorunları ve ayrılıkçı hareketleri kışkırtması gerilimi daha da artırmıştır.

 

Avusturya-Macaristan

1848 Devrimleri ve askeri yenilgilerin (1859 İtalya, 1866 Prusya) ardından Habsburglar, Macar elitleriyle anlaşarak devleti Avusturya İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı olarak iki özerk yapıya böldü.

Macarlar geniş özerklik kazanırken kendi sınırları içindeki azınlıklara (Romenler, Sırplar, Slovaklar) karşı baskıcı bir Magyarlaştırma politikası izlediler; sadece Hırvatistan-Slovenya'ya sınırlı bir özerklik (1868 Nagodba) tanıdılar.

 

Avusturya kanadı yönetim ve orduda baskındı. Galiçya’da Polonyalı soylular (szlachta) yönetimi elinde tutarken Doğu Galiçya'daki Ukraynalı köylüler marjinalleşti.

Bohemya ve Moravya’da Çeklerin özerklik talepleri, bölgedeki yoğun Alman azınlığın tepkisiyle karşılaştı.

Bosna-Hersek'in ilhakı Sırbistan ile ilişkileri germiş; Sırp milliyetçisi örgütlerin Bosnalı gençler üzerindeki etkisi, 1914'te Arşidük Franz Ferdinand'ın Saraybosna'da suikasta uğramasıyla I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine zemin hazırlamıştır.

 

Çekler veya Polonyalılar gibi "tarihsel uluslar", geçmiş krallık haklarına dayanarak toprak talep ederken, aynı topraklar üzerinde yaşayan diğer etnik grupların (örneğin Sudetenland Almanları veya Galiçya Ukraynalıları) halkçı/demokratik kendi kaderini tayin haklarını görmezden gelmişlerdir.

 

1899'daki Brünn (Brno) Kongresi'nde Avusturyalı Sosyal Demokratlar, imparatorluktaki ulusal sorunların çözümü için sınırların ötesinde bir özerklik fikrini tartıştılar.

Sosyalistler, ekonomik ve siyasi merkezileşme ile etnik grupların kendilerini ifade etme hakkını uzlaştırmak adına "sınırların dışında bir özerklik formülü" tasarladılar.

Ancak Alman ve Almanlaştırılmış Yahudi liderler, Almancanın medeniyetin ana dili olduğu inancından vazgeçmediler.

1907'de erkeklere genel oy hakkı tanınması etnik kutuplaşmayı engelleyemedi; aksine parlamentodaki (Reichsrat) partiler etnik bloklara dönüştü.

Habsburg yönetimi, anayasal ve demokratik unsurlara şüpheyle yaklaşarak etnik gruplar arasında klasik bir "böl ve yönet" stratejisi izledi.

 

Rus İmparatorluğu

Rus İmparatorluğu’nun etnik çeşitliliği Habsburg Devleti'nden daha genişti.

Rusya, 16. yüzyıldaki Moskof Devleti'nden itibaren savaşlar ve fetihlerle sürekli genişleyen bir yapıya sahipti.

Yönetim, fethedilen bölgelerdeki toplumsal seçkinlere pragmatik tavizler verdi. Örneğin 1916'da kadar Orta Asya Müslümanları askerlikten muaf tutuldu; din değiştiren ya da çarlığa bağlı kalan Rus olmayan soylular aristokrasiye kabul edildi.

Nüfusun çoğu fakir köylülerden oluşuyordu. Baltık eyaletlerinde Alman seçkinler, Batı bölgelerinde ise Polonyalı toprak sahipleri üst sınıftı.

1863 Polonya Ayaklanması sonrasında Ruslaştırma politikaları hız kazandı.

Ukrayna ve Beyaz Rusya'daki yerel kültür ve dili canlandırma çabaları Polonya etkisi sayılarak tehdit olarak görüldü; eğitim ve yayıncılık faaliyetlerine yasaklar getirildi.

Polonya'da okullarda Rusça dayatması direniş üzerine terk edildi. Baltık eyaletlerinde (Estonya ve Letonya) ise çarlık rejimi, sosyal düzeni korumak için başlangıçta yerel Alman aristokrasisine dayandı. 1890'larda merkezileşme ve Rusça dayatmasıyla Alman hakimiyeti zayıflatılmak istendi; ancak 1905 Devrimi'ndeki kırsal huzursuzluk rejimi tekrar Alman baronlarıyla ittifaka itti.

 

Çarlık rejimi, bazı halkları (Slav/Ortodoks) imparatorluğun hayati parçaları olarak görürken, diğerlerini dışlayarak veya baskı altında tutarak (örneğin Çerkezlerin sürgünü, Yahudilere uygulanan pogromlar ve kısıtlamalar) çok-etnili yapıyı otoriter bir sistemle yönetmeye çalıştı.

 

Bu tutarsız ve baskıcı yöntemler, etnik grupları yabancılaştırarak milliyetçi hareketleri tetikledi.

Polonya milliyetçiliği 1830 ve 1863'teki başarısız isyanların ardından sanayileşme ve ekonomik kalkınmaya odaklanarak kitle temeline ulaştı.

Ukraynalı, Litvanyalı ve Beyaz Rus aydınlar ise kendi ulusal bilinçlerini oluşturmak için geçmiş devlet geleneklerini (Kazak Hetmanlığı, Büyük Litvanya Dükalığı) yeniden canlandırmaya çalıştılar.

 

Ermeniler köklü kilise gelenekleri, güçlü tarihsel bağları ve kentlerdeki ticari/endüstriyel varlıklarıyla öne çıktılar.

 

Buhara ve Hiva gibi hanlıklar vasıtasıyla yarı-sömürge bir yapıda yönetildi. Pamuk üretimi ve tekelci tüccarlar yüzünden topraksız köylü sınıfı doğdu.

 

Volga (Kazan) Tatarları: 1552'den beri Rus yönetimi altında olduklarından çarlık sistemine en çok uyum sağlayan Müslüman gruptu. Zengin ticari sınıfları ve Rus düşüncesine erişimi olan aydınları sayesinde, pan-Türkist ve pan-İslamist fikirlerin gelişmesinde öncü rol oynayarak Orta Asya, Azerbaycan ve Osmanlı'daki aydınları etkilediler.

 

1905 Devrimi ile gelen kısa süreli liberalleşme, sansürün kalkması ve Duma'nın kurulması, Ruslar ve Rus olmayan halklar arasında siyasi bilinci artırarak ideolojik bir canlılık yarattı. Sonradan sansür geri getirilip oy hakkı sınırlandırılsa da toplumsal hareketlilik durdurulamadı.

 

Kendi sınırları içindeki özerklik taleplerine karşı çıkan çarlık rejimi, rakip imparatorlukları zayıflatmak için dışarıdaki milliyetçi hareketleri ve pan-Slavist unsurları (Galiçya'daki Ukraynalılar, Bosna ve Sırbistan'daki Sırp milliyetçileri) desteklemekten çekinmedi.

 

Osmanlı İmparatorluğu

Romanov veya Habsburg yönetimlerine kıyasla çok daha kozmopolit bir idari seçkine sahipti. Yönetici sınıf ve saray dili (Osmanlıca), tek bir etnik gruba ait olmaktan ziyade klasik İslam medeniyeti, Türkçe, Arapça ve Farsça bileşiminden doğan elit bir kültür aracıydı. Devletin temel meşrulaştırıcı ilkesi etnisite değil, Sünni İslam birlikteliğiydi.

 

Gayrimüslim topluluklar dini kurumları üzerinden "millet" sistemi şeklinde örgütlendi. Kendi içlerinde özerk olan bu topluluklar, ticaret ve finans sektöründe kilit roller üstlendiler. Ancak 19. yüzyılda Avrupalı Büyük Güçler ve Rusya, bu gayrimüslim halkların haklarını gerekçe göstererek Osmanlı'nın iç işlerine müdahale etti ve Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetinin aşamalı olarak çökmesine zemin hazırladı.

 

1839'da başlayan Tanzimat reformları bürokrasiyi, orduyu ve eğitim kurumlarını (Mülkiye, Harbiye, Tıbbiye) modernize etse de beklentileri tam karşılayamadı. Kırsalda toprak reformu zengin Müslüman toprak sahiplerinin gücünü pekiştirirken köylüyü mülksüzleştirdi; ticarette ise Batı ile ilişkili gayrimüslim azınlıklar öne geçti.

 

II. Abdülhamid, 1876 Anayasası'nı ve parlamentoyu askıya alarak otokratik yönetime geri döndü. Tanzimat'ın kapsayıcı Osmanlıcılık anlayışı yerine halifelik makamını öne çıkaran Pan-İslamcı propaganda yürütüldü.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı devasa yıkım ve toplumsal sarsıntı, henüz gelişme aşamasındaki milliyetçi hareketleri aniden radikalleştirerek imparatorlukların kaçınılmaz çöküşünü hazırladı.

…

 

Çatırdayan İmparatorluklar: (Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının Çatışması ve Çöküşü, 1908-1918)

Michael Reynolds

Kendini koruma içgüdüsü her iki imparatorluğu da aynı alınyazısına mahkûm etti: Çöküş. Parçalanma korkusu Osmanlı Devleti'nin kendi imparatorluk düzenini yok etmesine yol açarken daha kapsamlı bir güvenlik arzusu ve dengesiz güney sınırının neden olduğu endişe, Rus Devleti'ni imkanlarının ötesinde bir gayrete ve nihayetinde kendi çöküşü ile imparatorluğunun yıkılışına sürükledi.

 

23 Temmuz 1908'deki Jön Türk Devrimi ile II. Abdülhamid'in anayasayı (Kanun-ı Esasi) yeniden yürürlüğe koyması / bu gelişmeler “Avrupa'nın Hasta Adamı" için büyük bir ümit yaratmıştır.

 

1908'deki birlik hayali, 1918'e gelindiğinde tam bir yıkımla sonuçlanmıştır.

Balkan toprakları kaybedilmişti. Arap toprakları ya yabancı işgali altında ya da isyan halindeydi. Bir zamanlar medeniyetler beşiği olan Anadolu bir kavimler mezarlığına dönüşmüştü.

 

Benzer bir yıkım Rusya'da da yaşanmıştır. Çar II. Nikolay 1913'te hanedanının 300. yılını büyük bir debdebe ile kutlamış olsa da, Rus-Japon Savaşı ve 1905 Devrimi'nin de gösterdiği üzere rejim içten içe kırılganlaşmış; neticede Rusya da devrime, kargaşaya ve iç savaşa gömülmüştür.

 

Tilly'nin ortaya koyduğu gibi savaş devleti, devlet de savaşı üretir.

 

Devletler tek başlarına özerk birimler değildir; dahil oldukları sistem, aktörlerin niyetlerinden bağımsız sonuçlar üretir.

Devletlerin diğer devletlerle kurduğu "yatay" bağlar, tebaasıyla tesis ettiği "dikey" bağlardan davranış kalıplarını anlamak açısından çok daha belirleyicidir.

Küresel sistemde devletlerin üstünde onları koruyacak merkezi bir güç yoktur. Bu anarşik ortamda devlet seçkinleri sürekli dış tehditlere ve nispi güç dengelerine odaklanırlar.

 

Milliyetçilik doktrini Batı Avrupa'da ortaya çıkmış ve Avrupa'nın küresel hakimiyetiyle birlikte bir dünya düzeni kriterine dönüşmüştür.

Milliyetçiliğin Balkanlar'da sanayileşme veya okuryazarlık gibi sosyoekonomik şartlardan ötürü doğduğu tezi zayıftır.

Bulgaristan yaratıldığı esnada köylülerin büyük kısmı Bulgarcadan ziyade Türkçe okuryazardı ve çok büyük bir kısmı kendilerini din temelinde 'Yunan' olarak görüyordu.

 

Berlin Kongresi (1878)

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası toplanan 1878 Berlin Kongresi, Düvel-i Muazzama'nın kendi arasındaki rekabeti tanzim etme işlevi gördü. Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya devredildi; Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın bağımsızlığı tanındı; Bulgaristan kuruldu.

Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Osmanlı'ya Doğu Anadolu'daki Ermeniler lehine reform zorunluluğu getirdi ve dış müdahaleye kapı araladı.

Bu madde sosyoekonomik şartları veya dini değil, doğrudan etnisiteyi esas aldı.

Büyük Güçler azınlık haklarını kendi jeopolitik rekabetlerinde bir araç olarak kullandı.

 

Düvel-i Muazzama, Osmanlı'yı çok-etnili yapısından ötürü mahkûm edip ulus-devlet ilkesini dayatırken, kendi sömürge imparatorluklarında bu ilkeleri çiğnedi.

 

Milliyetçilik, sosyoekonomik yapılardan kendiliğinden doğan bir durum değil, bir jeopolitik olgudur.

 

Milliyetçilik, devletlerarası rekabetin sebebi değil de bir yan ürünü olarak anlaşılmalıdır.

 

Tehcir ve Savaş: Büyük Söküm ve Avrupa'da Halkların İzalesi 1875-1949

Donald Bloxham

1914-1945 yılları, faşizm, komünizm ve liberal demokrasinin üç taraflı savaşı için Avrupa iç savaşı, Avrupa'nın ikinci otuz yıl savaşları ya da topyekûn savaş dönemi olarak adlandırılır.

Bu topyekûn savaş dönemi, halkların sayısal anlamda modern Avrupa tarihinde emsalsiz boyutlara ulaşan zorla yerinden edilmeleri için uygun ortamı sağladı.

 

Etnik temizlik ve soykırım

Etnik temizlik, belirli bir politik ve coğrafi alandan yok etme arayışıdır ve buna bağlı olarak, bazen öldürme yerine basitçe yerinden etme şeklinde de uygulanır

Karşılıklı anlaşmalarla yapılan "nüfus mübadelesi" de etnik temizliğin bir varyantıdır.

 

İdeoloji ve Pratik

1875-78 "Doğu Krizi" sırasında Hristiyan devletler ve devletçikler bağımsızlık kazanırken, yüz binlerce Müslüman, yol boyunca öldürülerek ve imha edilerek, bu eski Osmanlı topraklarından sürüldü.

Bu acılar Türklerin etnik hafızasına felaket veya "söküm" olarak kazınmıştır. 1912-13 Balkan Savaşları'nda "heterojen nüfuslarını görece homojen ulus bütününe dönüştürmeye girişen devletler tarafından kitlesel etnik milliyetçilik" zirve yapmıştır.

(Ermeni tehcirini “soykırım” olarak niteliyor bu eleman)

 

Yunan-Türk Savaşı'nın ardından Lozan Antlaşması ile 1,25 milyon Ortodoks Rum ve 356 bin Müslüman yerinden edildi.

Lozan çözümü, daha sonra Winston Churchill, Edvard Benes, David Ben-Gurion ile İtalyan faşistleri ve Nazi nüfus bilimcileri için kitlesel nüfus mühendisliğine emsal teşkil etti.

 

Savaş halindeki devletler iç güvenlik kaygılarıyla "sorunlu unsurları" tanımlama ve onlara karşı eyleme geçme kabiliyetlerini artırır, böylece radikal önlemler "acilen gerekli, haklı ve dolayısıyla mantıklı görünür hale" gelir.

 

Barışı Yönetmek

Uluslararası sistemin belirleyicileri, büyük azınlıkları istikrarsızlığın ve devletlerarası savaşın kaynağı olarak gördü.

Azınlık meselelerini yatıştırmak amacıyla iki seçenek uygulandı: azınlıkların korunması (azınlık antlaşmaları) ve azınlıkların yerinden edilmesi (mübadele).

Lozan çözümü ve Almanların tehcirinde yaşanan sürgünler boyunca yaklaşık 500 bin ölüm gerçekleşti.

Nüfus mühendisliği kararları saf bir ilkeden ziyade "uluslararası sistemin belirleyicilerinin iktidar-politik çıkarları" çerçevesinde şekillendi.

…

 

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Politik Şiddetin Tedrici Tekamülü: Dikey ve Yatay Mekanizmalar Hakkında Bir Çerçeveleme Denemesi

Güney Çeğin - Ümit Kurt

Christian Gerlach'ın "aşırı şiddete eğilimli toplumlar" kavramı, belirli kriz dönemlerinde muayyen toplulukların diğer bir topluluğun geniş fiziksel şiddetine maruz kaldığı formasyonları tarif eder.

Devlet, bu tür aşırı şiddet eylemlerini tek başına değil, "farklı toplumsal grupların veya aktörlerin geniş desteğine ve rızasına yaslanarak" gerçekleştirir.

Bu kavram soykırım kavramına alternatif, nüanslı bir analitik çerçeve sunar.

Michael Mann ise bu tür cinai temizlik eylemlerinin modern bir olgu, "demokrasinin karanlık yüzü" olduğunu savunur.

 

Charles Tilly ise devlet iktidarının merkezileşmesiyle şiddet tekelinin uzmanlaştığını ve "üniter bir şiddet düzeni" kurulduğunu ileri sürer.

 

Ermenilerin imhasında, Ermeni mallarını ele geçirme arzusu, Ermenilerin kitlesel olarak imhasında toplumun değişik kesimlerini bir araya getiren önemli bir motivasyon unsuru olmuştur.

Türk-Müslüman bir burjuvazi yaratarak ekonomiyi Türkleştirmek hedeflenmiştir.

Ermenilerin geride bıraktıkları mallar, çıkarılan bir dizi "Emval-i Metruke Kanunları" ile hukuki mevzuata uydurularak ellerinden alınmıştır.

Bu anlamda Cumhuriyet ve onun hukuk sistemi, bir anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir.

 

Devlet Cebri ve Kürtler

Kemalist devlet ile İttihatçılık arasında "politik şiddet repertuvarlarındaki tedrici tekamüle" dayanan organik bir süreklilik mevcuttur.

Cumhuriyet rejimi (özellikle Takrir-i Sükûn Kanunu sonrası) egemenlik mekanizmalarını konsolide etmiş ve Kürt isyanlarına karşı "toplumüstü bir pratik" aracılığıyla rejimi tahkim etmiştir.

Şeyh Said (1925) ve Ağrı (1927-30) isyanları askeri cebir ve nüfus mühendisliği pratikleriyle bastırılmış, Kürt kırsalı yoğun imhaya uğramıştır.

Dersim Tedibi'nde (1937-38) ise cumhuriyet tarihi boyunca sivillere dönük en şiddetli kıyım yaşanmış ve "yaklaşık 40.000 insanın canına mal olan katliam" gerçekleştirilmiştir.

…

 

Cihan Savaşı'nın Eşiğinde Siyaset, Toplum ve Gündelik Şiddet: Osmanlı Ekonomik Boykotu, 1908-1914

Ayşe Ozil

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Türk-Müslüman milliyetçiliği ile Helenizmin yükselişi ve toprak kayıpları Anadolu'da yeni gerilimler doğurmuştur.

Osmanlı dünyasını yeni bir siyasi eylem biçimiyle tanıştıran boykot uygulaması ilk olarak 1908'de Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'a, 1909'da Yunanistan'a ve 1911'de İtalya'ya karşı başlatılmıştır.

 

Savaş öncesi dönemdeki boykot ve şiddet eylemleri Kurtuluş Savaşı'nın gölgesinde kaldığı için detaylıca incelenmemiştir.

Boykota maruz kalan kesimlerin kendi deneyimlerinin ve verdikleri yanıtların izini sürmek önemlidir.

 

Boykotların en uzunu 1908'den Cihan Harbi sonuna kadar süren Yunan boykotudur; bu boykot sadece Yunan vatandaşlarını değil, Osmanlı Rum nüfusunu da etkilemiş.

Boykotun yasal temeli kapitülasyonlar ve vatandaşlık (extra-territoriality) kriteridir. Batı Anadolu sahillerinde dil ve din ortaklığı üzerinden yaşanan karışma ve iç içelik nedeniyle Rum ve Yunan grupları tek bir hedef haline gelmiştir.

 

Boykot, Rumların ekonomik olarak güçlü ve üretimin zengin olduğu liman kentleri ile kıyı kasabalarında (İzmir, İstanbul, Ayvalık vb.) yoğunlaşmıştır.

Ancak buralarda Rumların bu bölgelerde sahip oldukları ekonomik güç ve de toplumsal hakimiyet nedeniyle boykotu buralarda uygulamak hiç de kolay olmamıştır.

Rumların çoğunlukta olduğu yerlerde boykotun başarısı yine Rumların katılımına bağlı kalmıştır.

Örneğin, Ayvalık ve Gömeç arasındaki zeytinliklerde tüccar Trikupis'in tarlalarında boykot uygulanmış, hasat değerinin çok altında Gömeç boykot heyetinin dayattığı fiyatla bir başka Ruma satılmıştır.

 

Milli İktisat politikası açısından boykot, üretici bir grubun ürününün, üretimde payı olmayan bir diğer grup tarafından zor yoluyla ele geçirilmesi mücadelesidir. Ayrıca Rum-Yunan grupları yekpare değildir, aralarında yoksul ve mütevazı kesimler de mevcuttur.

 

Boykot, Rumları yerlerinden çıkaramamış ve toplumsal düzeni tamamen altüst edememiştir. Ancak savaştan hemen önce başlayan zorunlu göçler ve asıl olarak "Mübadele ile halkların geri dönememek üzere fiziksel olarak yer değiştirmesi" bu toplumsal çöküşü tamamlamıştır.

 

BÖLÜM 2: "MİLLET-İ SADIKA"DAN KOLEKTİF ŞİDDETİN NESNESİNE: ERMENİLER

İştirak ve Vurgun: Ermenilerin İmhası, 1915- 1923

Christian Gerlach

1877'de Osmanlı maliyesinin iflası ve Düyun-u Umumiye'nin kurulması devlet egemenliğini sınırlamıştır.

 

Tehcirden sonra / Sürgün edilen Ermenilerin mülklerinin kaydı ve tasfiyesi için "Emval-i Metruke Komisyonları" kuruldu.

Tasfiye satışları keyfi fiyatlar ve rüşvetçi yetkililerin eliyle "zimmete geçirme" ve "yolsuzluk" ağlarına dönüştü.

 

Hayatını kaybeden Ermenilerin çoğu açlık, yorgunluk ve salgın hastalıklardan (tifüs, kolera vb.) kırılmıştır.

 

1915 ve Devlet Aklı: Erken Cumhuriyet Döneminden Günümüze İnkarcılığın Yeniden Üretim Biçimleri

Güven Gürkan Öztan - Ömer Turan

Devlet aklının temel amacı devletin bekası ve selametidir, bu uğurda her şeyi mubah ve yasaların üstünde görür.

Foucault'ya göre devlet aklı neyin "devlet sırrı" olacağına karar verir ve insanların bilincine müdahale ederek doğru veya yanlış inançlar dayatır.

 

Devlet aklının temel amacı devletin bekası ve selametidir, bu uğurda her şeyi mubah ve yasaların üstünde görür.

Foucault'ya göre devlet aklı neyin "devlet sırrı" olacağına karar verir ve insanların bilincine müdahale ederek doğru veya yanlış inançlar dayatır.

 

Ulusal direniş hareketi İttihatçılıkla arasına mesafe koymaya çalışmıştır.

Sivas Kongresi'nde delegeler İTF'yi ihya etmeyeceklerine yemin etmişlerdir.

Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de mecliste 1915 olaylarını "fazahat" (alçaklık, utanılacak iş) olarak nitelendirmiştir.

 

Mustafa Kemal, Şubat 1921'deki Public Ledger-Philadelphia söyleşisinde Ermeni çetelerin ihanetini öne sürerek tehciri zorunlu bir karar olarak savunmuştur.

14 Eylül 1922 tarihli "Redd-i Emval Kararnamesi" ile malların iadesi durdurulmuş ve İttihatçı mülksüzleştirme mevzuatına geri dönülmüştür.

 

1950'de Esat Uras'ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi adlı kitabı resmi tezin en önemli müracaat kaynağı olmuştur.

ASALA'nın diplomatlara yönelik terör eylemleri, meselenin tamamen "güvenlikleştirilmesine" ve popüler milliyetçi reaksiyonun yükselmesine neden olmuştur.

 

12 Eylül askeri darbesinden sonra Ermeniler tarafından katledilen Türklerden söz edilmeye başlandı.

Bu dönemde toplu mezar kazıları yapıldı, Kenan Evren 1986'da Alaca Şehitliği'ni açtı.

Karabağ Savaşı ve Hocalı katliamı, Ermeni "vahşeti" söylemini perçinledi.

 

2000'li yıllarda Dışişleri Bakanlığı "arşivleri açalım, tarihçiler karar versin" tezini geliştirdi.

…

 

Hasıraltı Edilmiş Mümkünler Evreninden Bir Kesit: II. Meşrutiyet, 'Necmeddin Bey’in Dayak Vakası Üzerinden İttihat ve Terakki ve Ermeni Meselesini Okumak

Ümit Kurt

Necmeddin Bey Arap kökenli, Antep'e büyük hizmetleri olmuş, liyakatli ve sevilen bir memurdur. Anayasa'nın getirdiği reformları uygulamak ve belediye meclisini toplamak istememiştir.

Eylül 1908'de İttihatçı Ali Rıza Bey liderliğindeki Müslüman ve Ermeni kalabalık hükümet konağını (Sera) basmış, kaymakamı feci şekilde döverek Emirali Hanı'nın ahırına hapsetmiş ve şehirden kovmuştur.

İstanbul'dan gelen İttihatçı müfettişler eylemi gerçekleştiren 3 Türk ve 2 Ermeni göstericiyi tutuklayıp Halep'e göndermiştir. Ancak Taşnaktsütyun'un devreye girmesiyle mahkumlar kurtulmuş ve Antep'te coşkuyla karşılanmıştır.

 

Dönemin tanığı Şakir Sabri Yener bu olayı "1908 Ayaklanması" olarak tanımlar.

Mitingi Avukat Ali Rıza Bey ve Mennanzade Mustafa Bey'in örgütlediğini, kaymakamın halk tarafından dövülerek Emirali Hanı'na kapatıldığını, Hancı Ali Efendi'nin onu linçten kurtardığını belirtir.

 

Necmeddin Bey Antep'ten sonra İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından Kilis kaymakamlığına atanmıştır.

Kaymakamı darp edenlerin yargılanması için Halep'e sevkleri yerelde büyük protestolara neden olmuş, adli makamlar davanın Halep'te görülmesini istemiştir. İttihat ve Terakki Hükümeti, asileri cezalandırırken, Meşrutiyet karşıtı olan Necmeddin Bey'i devletin ve merkezi hükümetin otoritesini, düzenini korumak refleksleriyle görevde tutmuştur. Çünkü o dönemde taşrada büyük bir otorite boşluğu ve siyasileşme yaşanmaktadır.

İttihatçılar elinde yeterli idari kadro olmadığı için eski rejimin kadrolarıyla uzlaşmak zorunda kalmışlardır.

Necmeddin Bey daha sonra Çölemerik, Merc-i Uyun, Nebk ve son olarak Selimiye kaymakamlığı yapmıştır.

 

Necmeddin Bey, 7 Mart 1915'te sürgün yeri olan Suriye'nin Selimiye kazasına kaymakam olur. Sürgün edilen Antepli Ermenilerden Krikor Boğaryan ve Nerses Tavukciyan günlüklerinde Necmeddin Bey'in buradaki Ermenilere büyük iyilikler yaptığını anlatır. Necmeddin Bey, zanaatkar Ermeni ailelerini Selimiye'ye yerleştirerek onların Hama'ya veya Deyr-i Zor'daki ölüm kamplarına gönderilmesini engellemiştir.

Ermeniler veda ederken ona minnetlerini sunmuş, Boğaryan günlüğüne "Necmeddin Bey'in erdemli davranışını unutmamalı ve hakkını teslim etmeliyiz... birkaç bin Ermeninin kurtulmasına vesile oldu" yazmıştır.

…

 

BÖLÜM 3: KÜRT COGRAFYASININ SOSYOPOLİTİK RESTORASYONU VE ŞİDDETİN MOBİLİZASYONU

Kürt Milliyetçileri ve lvii1Jiyctçi Olmayan Kürtler: Azınlık Milliyetçiliğini ve Osmanlı İmparatorluğu 'nun Dağılışını Yeniden Düşünmek 1908-1909

Janet Klein

Bu çalışma... azınlık milliyetçiliğiyle ilgili bildiklerimizi yeniden ele almaya yönelik ortaklaşa bir çabanın, yalnızca kullandığımız terimleri yeniden kavramlaştırmayı değil, belki de bununla birlikte soruna yaklaşımda da bir değişiklik içerebileceğini öne sürmektedir.

 

1908 Jön Türk Devrimi ile 1876 Anayasası yeniden yürürlüğe girmiş ve Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmiştir. Devrimin ardından, eski hanedan ailelerine mensup olup başkentte "sürgün" yaşayan Kürt entelektüelleri İstanbul'da Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti'ni (KTTC) kurmuşlardır. Cemiyetin yayın organı olan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi (KTTG), anayasal rejime bağlılığı, eğitim düzeyinin artırılmasını, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü ve Ermenilerle dostluğu savunuyordu. Ancak Kürdistan taşrasında (Bitlis, Diyarbakır, Van vb.) kurulan ve KTTC'nin "şubeleri" sanılan derneklerin gündemi tamamen farklıydı.

 

Diyarbakır Kürt Derneği'nin 13.000 kişinin katılımıyla ve dini dervişlerin geçit törenleriyle yapılan açılışında, yeni anayasal düzene karşı İslami şeriatın uygulanmasını talep eden ve 3.000 kişi tarafından imzalanan bir bildiri sunulmuştur. Taşra dernekleri, II. Abdülhamid döneminde Hamidiye Alayları üzerinden büyük güç, cezasızlık ve imtiyaz elde eden; İTC'nin Hamidiye komutanı Zeki Paşa'yı görevden almasıyla, tüfeklerin iadesini istemesiyle ve Ermenilerden gasp edilen toprakların iade edilmesi mücadelesiyle sarsılan hoşnutsuz Kürt reislerinin protesto komiteleriydi.

 

I. Dünya Savaşı'nın yıkıcı koşullarında imparatorluğun dağılması an meselesi haline gelince, başkentteki entelektüel damar ile taşradaki eylemci damar milliyetçiliğin ortak dilini paylaşmaya başlamıştır.

Ancak Kürt milliyetçiliği, esas olarak savaşı izleyen yıllarda Irak, Türkiye ve Suriye devletlerinin sınırlarının çizilmesi ve bu yeni devletlerin uyguladığı asimilasyoncu ve dışlayıcı Kürt karşıtı politikalar neticesinde Osmanlıcılık ve pan-İslamcılıktan koparak bağımsız bir hareket halinde sahneye çıkmıştır.

 

Kürt entelektüelleri I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Osmanlı vatanseverliğini ve imparatorluğun toprak bütünlüğünü savunmaya devam etmişlerdir. Devlet yetkilileri için asıl tehdit yaratan unsur, başkentteki eğitimli Kürtlerin marjinal milliyetçi söylemleri değil, taşra eyaletlerinde güç ve toprak imtiyazlarını geri kazanmak isteyen milliyetçi olmayan "Kürtçü" asayişsizlik ve direnç hareketleriydi.

…

 

Devlet, Egemenlik, Kolektif Kimlikler ve Şiddet Rejimleri: Türkiye'nin Kürt Coğrafyasında Şiddet Rejiminin İnşası

Cuma Çiçek

Türkiye'de Kürt meselesinin ele alınmasında güvenlik politikaları ve devlet şiddeti tarih boyunca kurucu ve merkezi bir yer edinmiştir.

Siyasal şiddet yerel Kürt iktidar odaklarının tasfiyesi üzerine yükselen merkeziyetçilik; kültürel şiddet Kürtlüğün medenileştirilerek Türklüğe asimile edilmesi; ekonomik şiddet ise bir yandan gayrimüslimlerin kıyımı ve tehciri üzerinden mülkün Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi, öte yandan Kürt bölgesinin bir çevre ekonomisi olarak kurulması şeklinde tezahür etmiştir.

 

Etnisite, gruplar arasındaki etkileşim, "biz ve ötekiler" ayrımı ve dışlayıcı/içerici toplumsal süreçler neticesinde kurulan dinamik bir "grup olma hali" (groupness) ve etnikleştirilmiş bir inşadır.

 

Devlet, toplumsal yapıdan etnik kimlikler ve sınır çizgileri inşa eden en kudretli "etno-politik girişimcidir". Devlet; eğitim, resmi dil, ordu, ekonomi ve yargı gibi araçlarla kurucu bir baskın etnik grup inşa ederken diğerlerini ötekileştirir. Sünni-Müslüman kimliğin ve mülkiyet yapısının Ermeni tehcirinin sunduğu mülksüzleştirme süreçleriyle inşa edilmesi bu devlet girişimciliğinin kurucu bir örneğidir.

 

Devletin iki temel iktidar kaynağı / Zor ve rıza.

 

Bu anlamıyla, devletin aslında şiddet rejimi üzerine inşa olduğunu ve şiddet rejimin araçları ve mekanizmalarıyla işlev gördüğünü iddia edebiliriz.

 

Kürt coğrafyasında egemenliğin inşası siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri şiddet olmak üzere dört temel ayak üzerinden yürütülmüştür.

 

Osmanlı modernleşmesinin teritoryal merkezileşme politikası sonucunda 19. yüzyılda otonom Kürt mirlikleri askeri şiddetle tamamen tasfiye edilmiştir.

Bu dolaylı yönetimden doğrudan yönetime geçiş, sancak ve vilayet nizamnameleriyle kalıcı hale getirilmiştir.

Cumhuriyet rejimi bu merkezileşmeyi devralmış, 1921 Anayasası'ndaki vilayetlere özerklik tanıyan maddeler 1923'te kaldırılmış ve 1925 Şeyh Said İsyanı'nın kanlı biçimde bastırılmasıyla yerel egemenlik boşlukları tümüyle ortadan kaldırılarak merkezin doğrudan idaresi mutlak kılınmıştır.

 

Kültürel ve ekonomik şiddet… (bu iki fasılda tez/hipotez bile değil adeta “zorlama” denebilecek lakırdılara yer verilmiş; mesela deniyor ki Kürtlerin yaşadıkları bölgenin (çevre) kaynakları merkeze aktarılarak Kürt bölgelerin ekonomisi çökertilmiş… Elektrik faturalarını dahi merkeze ödeten bölge için böyle şeyler söylemiş…)

…

 

Halidi-Nakşibendilik ve Medreselerde İlim Anlayışının Dönüşümü

Serdar Şengül

Nakşibendiliğin Kürtler arasında yükselişi; mirliklerin tasfiyesiyle oluşan otorite boşluğu, Hristiyan-Müslüman dengesindeki sarsılmalar, seyyidlik dışı halife atama sistemi ve toprak mülkiyetinin şeyh ailelerinin eline geçmesiyle bir tarikat aristokrasisi oluşmuş…

 

Mevcut sosyolojik literatür (Barth, Beşikçi), mirliklerin çöküşünden sonra şeyhlerin medreseleri himayelerine alıp aynı zamanda medrese fıkıh eğitimi alarak elde ettikleri hukuki/fetva yetkisini (Kitabın otoritesi) ve bunun getirdiği hegemonik dönüşümü analiz dışı bırakmıştır.

 

Kürt coğrafyasındaki mele ve şeyh mücadeleleri, sosyopolitik altüst oluşlar bağlamında şekillenen birer simgesel iktidar ve kültürel sermaye edinme mücadelesidir.

…

 

Eşkıya'dan '"Suçlu Vatandaş'a" ve "Terörist'e" Türk Ulus-Devlet Söyleminde (Kürt) Adi ve Siyasi Suçlu

Ahmet Özcan

Hukuk sistemlerinde devlete ve kurulu düzene doğrudan tehdit oluşturan "siyasi suçlar" ile sıradan yasaları ihlal eden "adi suçlar" arasında kadim bir ayrım bulunmaktadır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt meselesi tarihinde, devlet söylemi bu iki suç türünü kendi hegemonik ihtiyaçları doğrultusunda birbirine indirgemiş veya dönüştürmüştür.

Kürtlerin etno-politik başkaldırıları "adi eşkıyalık" potasında eritilirken, 1950'lerden itibaren Kürt bölgelerindeki sıradan adi suçlar da doğrudan siyasal tehlike addedilerek mücrimleştirilmiştir.

 

Cumhuriyet döneminde gerçekleşen ve çoğunluğu Kürt kökenli olan ayaklanmalar (Ağrı, Dersim vb.) resmi devlet söyleminde ve ulusal basında asla siyasal birer talep veya ulusal başkaldırı olarak yansıtılmamış; "dış mihrakların kışkırttığı cahil aşiretlerin adi şekaveti/çapulculuğu" olarak resmedilmiştir.

 

BÖLÜM 4: OSMANLI-TÜRK COGRAFYASINDA ŞİDDETİN FARKLI DÖNEMLERİ VE KESİTLERİ

Şiddetin Anatomisi, Bağımlı Büyüme ve 19. Yüzyılda Balkanlar

Oğuz Dilek

Şiddet eylemleri, kurbanın "öteki" veya "düşman" suretinde zihinsel olarak inşasıyla başlar ve failler açısından geçmişte ellerinden alınan hakların bir "rövanşı" ve şahs-ı müdafaa psikolojisiyle meşrulaştırılır.

Güvensizlik duygusu şiddeti tetiklerken, bireylerdeki güvensizliği artıran/doğuran esas yapısal faktör ekonomik düzendeki ani, derin ve uzun vadeli dönüşümlerdir.

 

Balkanlar dışarıdan bir el değmedikçe kendiliğinden daha geniş bir insan nüfusunu besleyecek... bir maddi düzenekten başlangıçta yoksundur.

 

Osmanlı idaresinin yerelleşmesi ve 17. yüzyılda tımar sisteminin yerine iltizam sisteminin geçmesiyle Balkanlar'da ilk kez yerel sermaye sahibi tüccarlar ve toprak sahipleri (ayanlar) sınıfı boy göstermiştir. Avusturya ve Batı Avrupa sanayi kentlerinin besin talebine (tahıl, mısır ve özellikle domuz eti) hammadde ihraç eden bu zengin Sırp ve Bulgar toprak soyluları, ilerleyen dönemde Balkan ulus-devletlerinin kurucu çekirdeğini oluşturmuşlardır.

 

Bulgar tüccarları 1850-1870 arasında Batı'ya büyük tahıl ihracatı yapmış ve Osmanlı pazarında tekstil ticaretiyle güçlenmiştir.

Ancak Osmanlı'nın borç krizleri yüzünden Bulgaristan üzerindeki merkeziyetçi vergi baskısını artırması ve Amerikan tahılının küresel rekabeti, Bulgar sermayedar ve modernist aydınlarını Osmanlı'dan koparak radikal milliyetçi bir bağımsızlık mücadelesine yöneltmiştir.

 

Balkan devletlerindeki etnik şiddet, "kadim nefretler"den değil, modernite vaatlerinin bağımlı büyüme sarmalı altında hayal kırıklığına uğramasından doğmuştur.

…

 

Ölüleri Sayıp Tekasürle Övünmek: 19. Yüzyılda Kimlik Siyaseti, Şiddet ve Mezarlar

Ebru Sönmez

19. yüzyıldan itibaren egemen güçlerin homojen dini-etnik yapılar oluşturma mesaisi, insan ile mekan arasındaki en mahrem "hafıza mekanları" olan mezarlıklara müdahale edilmesine yol açmıştır. Erken modern dönemde mezarlıklar geçişken sınırlara sahip, bazen farklı inançların ortak niyaz ettiği sade ve karma alanlarken; 18. ve 19. yüzyıldaki sosyopolitik statü geçişleri, nüfus artışı ve göç hareketleri sonucunda mezar taşları statü teşhiri, aile soy ağacı belgeleme ve mülkiyet sınırlarının tescil aracına dönüşmüştür.

 

Din, mezhep ve etnisite birliği çabalarının artmasıyla mezarlıklar, sınırları keskin biçimde ayrılmış teritoryal birimlere dönüştü.

 

Mezar taşları ve kilise kalıntıları, o topraklardaki tarihsel varlığı ve nüfus çoğunluğunu kanıtlamak için arkeolojik ve siyasi birer mücadele nesnesi (hafriyat alanı) haline geldi. Kayseri'de mezar taşlarındaki Ermeni harflerinin kazınarak Rumca yazılması, Demre'de Müslüman mezarlığındaki tarihi bir erene ait taşın Rum papazı tarafından manastıra kaçırılması bu gerilimlere örnektir.

 

Mezarlıkların tahrip edilmesi, "öteki"nin o topraklardaki tarihsel hafızasını silmenin en radikal şiddet yöntemidir.

 

19. yüzyıl boyunca güvensizlik ortamı, mezarlıkları kutsiyeti ve mahremiyeti artan teritoryal sınırlara çevirmiştir. Mezarlıklara yapılan müdahaleler, sivil halk arasındaki toplumsal ve yerel bağları kopararak devlet ile toplum arasındaki zımni sözleşmeyi sarsmıştır.

…

 

Bir Şiddet Formu Olarak Osmanlı-Türk Oryantalizmi ve Araplar

Emre Can Dağlıoğlu

Edward Said'in oryantalizm teorisine göre Garp, Şark'ı "pasif, durağan, gayritarihi, rasyonel olmayan" bir öteki olarak inşa ederek onu yönetme hakkını kendinde görür. Bu anlamda oryantalizm, epistemik ve özcü bir şiddet biçimidir.

 

II. Abdülhamid döneminde İslamcılık ve Hilafet söylemiyle Arap coğrafyası entegre edilmeye çalışılmış, göçebe aşiretleri "medenileştirmek" ve devlete sadık kılmak için İstanbul'da Aşiret Mektebi kurulmuştur. Jön Türkler (İTC) döneminde ise Türk unsurunu merkeze alan katı bir merkezileşme ve asimilasyon politikası izlenmiş, Türkçe zorunlu kılınmıştır. I. Dünya Savaşı'nda Suriye Valisi Cemal Paşa'nın Arap aydınlarını idam etmesi ve binlerce aileyi Anadolu'ya sürmesi bu şiddet politikalarının zirvesidir.

 

Osmanlı oryantalizmi, Avrupa'nın geri Osmanlı imgesine karşı İslam'ı modernleşmenin özgün kaynağı olarak sunarken, içeride Arap coğrafyasını medenileştirilmeye muhtaç, kendinden daha geri bir Şark olarak kurgulamıştır. Bu söylem, Türkleri imparatorluğun "asli unsuru" ve "millet-i hakime"si olarak konumlandırmıştır.

 

Kemalizm, muasır medeniyete ulaşma performansıyla yüzünü Batı'ya dönerken, kendi Şarklılığını ve geçmişini (Osmanlı, Arap ve İslam unsurlarını) "miskin, cahil, atıl ve ilkel" bir öteki olarak dışlamıştır. Bu yeni "Türk oryantalizmi", homojen bir ulus kurma ve laiklik ilkeleriyle donatılmıştır.

 

Türk oryantalizmi, Cumhuriyet tarihi boyunca arabeskin aşağılanmasından, Arap kelimesinin bir hakaret olarak kullanılmasına kadar geniş bir kültürel ve siyasal alanı topyekun simgesel şiddetle kaplamaktadır.

…

 

2 Nisan 2026 Perşembe

Doğan Avcıoğlu - Osmanlı'nın Düzeni - Notlar

Doğan Avcıoğlu - Osmanlı'nın Düzeni - Notlar

Türklerin Tarihi: Altıncı Kitap

Yayına Hazırlayan: Doğan Yurdakul, Kırmızı Kedi Yayınları, 2013

 


Sunuş

Bu kitap, Doğan Avcıoğlu’nun bıraktığı araştırma notlarının, onun ölümünden sonra incelenip düzenlenerek hazırlanmasından oluşmuş bir çalışmadır. Yani, Batıda Latince ismiyle ünlenmiş deyimiyle “postmortem” bir kitaptır.

 

İlk başta tek bir "Harita Metot" defteriyle başlayan süreç, Ankara'daki evde bulunan bir sandık dolusu malzeme (53 defter ve 100'den fazla daktilo/saman kâğıdı) ile devasa bir arşiv çalışmasına dönüşür.

 

Prekapitalist bir üretim tarzına sahip olan Osmanlı’nın kendi iç dinamiğiyle kapitalizme geçebilecek, sanayileşmeyi başarabilecek ekonomik ve sosyal bir altyapısı vardı... Osmanlı’nın İngilizlerle 1838’de yaptığı ticaret anlaşması idam fermanı oldu...

 

Avcıoğlu, Osmanlı’nın tarihine klasik şemada olduğu gibi “Yükselme-Duraklama-Gerileme dönemleri” biçiminde bakmıyordu. Notlarından çıkardığıma göre onun şeması “Kuruluş ve Fetihler Çağı-Cihanşümul İmparatorluk Çağı-Süleyman Sonrası Çağ” biçimindeydi...

 

1. Osmanlı’nın Toprak Mülkiyeti Düzeni

Tımar Sistemi

Tımar sistemi, belirli bir asker veya memura, hizmet karşılığında vergi toplama yetkisi verilmesidir.

 

Tımar, bir ırk ya da uygarlığın imtiyazı ya da büyük devlet adamlarının icadı olmayan, kendiliğinden ortaya çıkmış bir sistemdir.

Osmanlı tımarının sadece Bizans’tan (Pronoia) miras kaldığı görüşü doğru değildir.

 

Tımarın Çekirdeği: Kılıç

Tımarın temel birimi “kılıç” olarak adlandırılır. Sistem, tımar sahiplerinin bu toprakları bir aile mülküne dönüştürmesini engelleyecek şekilde tasarlanmıştır.

 

Osmanlı, tımarın miras yoluyla aynen intikalini engelleyerek bir aile mülkü halinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimselerin elinde kalmasını ve büyümesini önlemiştir.

 

Bazı özel durumlarda devlet, çeşitli hak ve resimleri toplama yetkisini, tımar sahibine bütün hayatı boyunca, sonra da mirasçılarına tam bir mülk halinde tasarruf edilebilecek bir gelir halinde bırakır.

Ancak devlet, zamanla mülk sahiplerine askerlik (sefere bizzat katılma veya cebelu gönderme) şartını zorunlu kılmıştır. Mülk sahibi bu askeri yükümlülüğü yerine getirdiği sürece devlet mülküne el koymaz.

 

Kayıtlar, bu uygulamanın Osmanlı’ya Anadolu beyliklerinden geçtiğini göstermektedir. Osmanlı Devleti, Anadolu beyliklerinden devraldığı köklü soylara ait bu tımarları, özellikle Doğu Anadolu ve Rumeli (Bosna gibi) bölgelerindeki Hristiyan beyler ile yerel soyluların elinde aile mülkü tımarları olarak korumuştur.

 

Yurtluk ve Ocaklık: Doğu Anadolu’da eski yerel emirlere, sadakatleri karşılığında verilen ve miras yoluyla geçen imtiyazlı sancak ve has düzenidir.

 

Hıristiyan Sipahiler

Osmanlı fetih stratejisinin bir parçası olarak, Balkanlar’daki Hıristiyan beylerine tımar vererek onları sisteme entegre etti.

 

Osmanlı yüksek soyluların direncini kırmak için küçük Hıristiyan feodalleri destekledi

İslamiyet’e geçmenin daha yüksek gelirli tımar elde etmek için sıkça başvurulan bir yol olduğu görülür.

 

Hizmetleri ne kadar büyük olursa olsun Hıristiyan reayadan seçilip sipahi olan yoktur.

 

Üretimi Koruma Amaçlı Vergiler

Devlet üretimi sürdürmek için köylüyü toprağa bağlamaya çalıştı. Toprağı terk edenlerden “çift bozan” resmi aldı.

 

Gerdek Vergisi (Başlık Parası) Sipahiye Verilir

Tımar sahibi, tımarına mensup kadınların evlenmeleri ile arus, gelin veya gerdek resmi alır.

 

Tımarlı Sipahi Feodal Bir Sınıf Mıdır?

Sipahiler devlet tarafından sıkı biçimde denetleniyordu. Denetimler ve tımarların sık el değiştirmesi, Batı’daki gibi “mahalli bir soy ve toprak asaleti” oluşmasını engelledi.

 

Yüksek Mevkiler Saray ve Ocak Mensuplarının Tekelindedir

Beylerbeyliği gibi üst makamlar yerli sipahi sınıfına değil, saraydan yetişen “kul ve devşirmelikten yetiştirilme” kapıkullarına verilirdi.

 

Reayanın tımar alabilmesi için tek yol kahramanlıktır.

 

Osmanlı sipahisi Avrupa’daki gibi devasa çiftliklerin işletmecisi değil, daha çok vergi toplayıcı bir memur niteliğindedir.

 

Namaz Kılmayanları Cezalandırmak Sipahinin Görevidir

Sipahilerin sadece askeri değil, aynı zamanda halkın dini ve ahlaki yaşamını denetleme yetkisi de vardır.

 

Derebeyine Çalışan ve Azap Denilen Marabalar Reaya Yapılır

1589 / Anadolu’da müsellem, piyade, canbay ve azap gibi askerî teşkilatlar lağvedilmiştir. 26.500 müsellem/piyade ile 2.280 canbay reaya statüsüne geçirilmiştir. Bu değişimle yaklaşık 58 bin vergi mükellefi erkek nüfus oluşmuş; 574 zaim ve 565 sipahi tımarı yeniden teşkil edilmiştir.

 

Osmanlı Toprak Düzeni Açısından Asya Üretim Tarzı

Osmanlı Devleti'nin merkezi gücü ve gelişmiş para ekonomisi, dış pazar ilişkileri ve şehirleşmesi göz önüne alındığında; Osmanlı'yı mülkiyet fikri gelişmemiş, durağan bir "Asya Tipi Üretim Tarzı" olarak tanımlamak gerçekleri yansıtmamaktadır.

Maxime Rodinson, Maurice Godelier'nin ATÜT yaklaşımını eleştirerek bu tür sistemleri "sömürücü üretim tarzı" veya prekapitalist sömürü sistemleri olarak adlandırmayı uygun görür.

 

“Devşirmelikten Yetişen Soysuz Yöneticiler” Beysoylulara Karşı

Devşirme veya köle kökenli bürokratların yüksek gelirli tımarları ele geçirmesi, eski yerli askerî sınıf ve beyler arasında huzursuzluk yaratmıştır.

Kölelikten ya da devşirmelikten yetişme, soysuz idareciler sınıfı çeşitli imtiyazlar elde eder. Yüksek gelirli tımarları ellerine geçirirler veya kendi adamlarına verirler.

 

Emekli/Açıkta Kalan Sipahiler

Tımar kadrosu bulamayıp açıkta kalan "mütekait" veya "sipahizade" grupları için özel kanunlar düzenlenmiştir.

İlk başlarda muaf tutulan bu gruplara zamanla nöbetleşe sefere gitme (eşkincilik), ardından güherçile imalathanelerinde çalışma veya muafiyet bedeli ödeme gibi yeni mükellefiyetler getirilmiştir.

 

2. Kuruluş Dönemi Üretim İlişkileri ve Fetihler

Kuruluş Tartışmaları

Osmanlı’nın kökeni ve kuruluşu üzerine tarihçiler arasında büyük tartışmalar sürmektedir. J. Marquart’ın "Osmanlıların Kayı boyundan gelen Türkleşmiş Moğollar" olduğu tezi, M. Fuad Köprülü tarafından sert bir dille reddedilmiştir.

 

Kayı Boyu Tezi “Romantik Bir Uydurma” Mı?

Paul Wittek, Osmanlıların Kayı boyundan geldiği iddiasının XV. yüzyılda uydurulmuş bir "romantik akım" olduğunu savunur.

Köprülü ise buna karşı çıkarak, "Osmanlı sülalesi Kayı boyuna mensup küçük bir aşiret parçasının başında bulunan Osman tarafından kurulmuştur" yargısına varır.

 

Osmanlı Devleti Anadolu’da mı Kuruldu, Rumeli’de mi?

Gibbons, Osmanlıların ancak Balkan fetihlerinden sonra güçlendiğini ve "Osmanlı ırkının doğduğu yerde mevcut unsurların (Müslüman Türkler ve Hıristiyan Rumlar) birbiriyle kaynaşmasından oluşan karışık ve yeni bir ırk" olduğunu iddia eder.

Wittek ise genişlemenin ana nedenini "uç kültürü ve gazi karakteri" olarak görür.

 

“Anadolu’ya Hâkim Olan Boğazlara Hâkim Olur”

Tarihçi Steven Runciman, Anadolu merkezli bir devletin Boğazlara da sahip olacağını belirtir.

Runciman, Osmanlıların Orta ve Doğu Anadolu’da tam hâkimiyet kurmadan Avrupa’ya geçmelerini stratejik bir risk olarak değerlendirir.

 

Rumeli Fethinin Püf Noktası: Genişlemede Balkan Katkısı

Osmanlıların Balkanlardaki başarısı, feodalleri tasfiye edip yerli halkla (köylüyle) birleşmesine ve onların dinine dokunmamasına bağlanır.

İorga’ya göre Osmanlılar, Balkanlara "monarşik birliği ve mutlakıyetin sulh ve sükûnunu, bir tek efendinin hükmünü" getirmiştir.

 

Rumeli’nin Fethinde Bizans Feodalizminin Rolü

Ostrogorsky, Osmanlıların yerleşmesini "Bizans kudretinin Balkanlar’da çözülmesinin tabii bir neticesi" olarak görür.

Osmanlı Tımar sistemi, toprak mülkiyetine izin vermeyerek ekonomik gelişmeyi feodalizmin ilk aşamasında tutmuştur.

 

Bizans’ın Ekonomik Zayıflığı Türklerin Avrupa’ya Yerleşmesine Yarar

Mustafa Akdağ, Türklerle Rum halkı arasında bir "Marmara İktisadi Ünitesi" oluştuğunu savunur.

"Osmanlı İmparatorluğu’nun doğmasına ait sosyal-ekonomik bir zemin hazırlanmakta idi" tespitiyle ekonomik bağlara vurgu yapar.

 

Rumeli’ye Yerleşirken “Kâfirleri İncitmediler”

Osmanlı fetih siyaseti, yerli halkın dini ve sosyal haklarını korumaya dayanıyordu.

Âşık Paşazade, "Bu yerlerin kâfirlerini incitmediler, belki küfürlerine dahi ihsan ettiler" diyerek bu ılımlı politikayı aktarır.

Osmanlı, ağır angaryaları kaldırarak köylünün desteğini kazanmıştır.

 

Osman’ın Başarısının Nedenleri

Osman Bey; Gazi, Bey, Emir gibi unvanlar kullanmıştır.

Selçukluların zayıflamasıyla Bizans sınırındaki uç bölgeleri İslam gazilerini çekmiştir. Osman Bey, Germiyan baskısı nedeniyle Bizans sınırının en ileri ucunda (Söğüt/Sakarya çevresi) hareket etmek zorunda kalmış, bu stratejik konum ilerideki başarısının önünü açmıştır.

 

Kastamonu Emiri Ali Bey gaza faaliyetlerini bırakınca gaziler Osman Bey’in sancağı altında toplanmıştır. İznik’i tehdit eden Osman Bey, 1301/1302’de Bizans ordusunu Yalakova Zaferi ile mağlup etmiş; bu zaferden sonra ilk kez "Bey/Sultan" olarak tanınmıştır.

 

Osman Fethettiği Toprakları Yakınlarına Dağıtır

Osman zamanında toprakların hanedan üyelerine ve askeri önderlere dağıtıldığı görülür.

Bu ilk dönemdeki toprak bağışları doğrudan klasik "tımar" sisteminden ziyade mülk/hizmet vakfı ve ikta niteliğindedir.

 

Orhan’ın Bastırdığı Sikkede Kayı Damgası Var Mı?

Orhan Bey’in 1327’de bastırdığı sikke, bir uç beyinin kestirdiği ilk paradır ve üzerinde Kayı damgasının olup olmadığı tartışmalıdır.

 

Orhan’ın Divanında Resmi Dil Türkçe

Orhan Bey, devlet yönetiminde Selçuklu ve İlhanlı modellerini örnek alarak Divan kurmuş ve resmi dili Türkçe yapmıştır.

 

Marmara Fetihleri ve Pelekano Zaferi

Bursa (1326): Fethedilerek başkent yapılmış ve "Darül Sultan" unvanını almıştır.

Pelekano (Maltepe/Eskihisar) Savaşı (1329): Bizans İmparatoru III. Andronikos mağlup edilmiş, Bizans’ın Türkleri Bitinya’dan çıkarma ümitleri son bulmuştur.

İznik (1331) ve İzmit (1337): İznik teslim alınmış, şehri terk etmeyen halka din ve gelenek hürriyeti tanınmış, kocasız kalan Rum kadınlar gazilerle evlendirilmiştir.

 

İbn Batuta’nın Gözlemleri

1333’te bölgeyi gezen İbn Batuta, Orhan Bey’i Türkmen hükümdarlarının en ulusu olarak nitelendirmiş; hiçbir şehirde bir aydan fazla durmayıp sürekli gazayla meşgul olduğunu ve İznik’i dindar eşi Bayalun (Buyun) Hatun’un yönettiğini belirtmiştir.

 

Gelibolu’nun Fethi

Bizans’taki taht kavgalarında İoannes Kantakuzenos’u destekleyen Orhan Bey, oğlu Süleyman Paşa komutasındaki kuvvetlerle Sırp-Yunan-Bulgar müttefiklerini mağlup etmiştir (1352). Yardımların karşılığı olarak Gelibolu'daki Çimpe Kalesi Osmanlılara verilmiş, 1354'te Gelibolu’nun fethiyle Rumeli’de kalıcı yerleşim başlamıştır.

 

Osmanlı’da İlk Saltanat Mücadeleleri

Murat I, tahta çıkınca kardeşleri Halil ve İbrahim’i öldürerek ilk saltanat mücadelesini sonlandırmıştır.

 

Murat Hıristiyanlara Papa’dan Daha İyi Davranır

Gibbons’a göre Murat, Hıristiyanlara Papalıktan daha iyi davranmakla teveccüh ve muhabbetlerini kazanmıştır.

 

Askeri ve Mali Örgütlenme

Yeniçeri ocağı ve "Pençik vergisi" (savaş esirlerinden alınan vergi) bu dönemde kurulmuştur.

Tımar sistemi geliştirilmiş ve askeri sınıf ile halk kıyafetlerle birbirinden ayrılmıştır.

 

Kosova Savaşı ve Murat’ın Ölümü

1389’daki Kosova zaferinden sonra Murat I bir Sırp tarafından öldürülmüştür.

Murat, babasından bir beylik olarak teslim aldığı ülkeyi bir imparatorluk halinde oğluna bırakmıştır.

 

Yıldırım Bayazıt’ın Politikaları

Bayazıt, Anadolu beyliklerini tasfiye ederek merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışmış ve Bizans’a karşı sertleşerek İstanbul’u kuşatmıştır.

 

Timur’la Çatışma ve Ankara Savaşı

Timur ile Bayazıt arasında birbirlerini aşağılayan mektuplar gidip gelmiştir; Timur, Bayazıt’ı "Gemici bir Türkmen neslinden geldiği" iddiasıyla küçümser.

1402 Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusu, Anadolu beylerinin taraf değiştirmesiyle yenilmiş ve Bayazıt esir düşmüştür.

 

Ankara Savaşı’nın Sonuçları

İstanbul’un fethi yarım asır gecikmiş, ancak Tımar sistemi sayesinde Osmanlı devleti tamamen parçalanmaktan kurtulmuştur.

 

Fetret Devri

Bayazıt’ın oğulları arasında uzun süren taht kavgaları yaşanmıştır. Musa Çelebi, "aşiret savaşçılığını ve akıncılığı" temsil ederek sert bir gazilik yürütmüştür.

 

Evrenos’tan Mehmet’e: “Beyler Musa’dan Nefret Ediyor”

Çelebi Mehmet, Musa Çelebi’yi yenmek üzere Bizans İmparatoru Manuel II. Palaiologos, Dulkadiroğulları, Sufi şeyhleri ve Sırp Kralı Stefan ile ittifak kurar.

Musa Çelebi'nin izlediği politikalar Rumeli beylerini kendisinden uzaklaştırmıştır. Evrenos Bey, Mehmet’e bir mektup göndererek bütün beylerin Musa’dan nefret ettiğini bildirir, yeni bir plan önerir

 

1413'te Viloşa'daki yenilgisinin ardından kaçan Musa Çelebi yakalanıp boğulur. Çelebi Mehmet, 5 Temmuz 1413’te Edirne’de tek hükümdar olarak tahta çıkar.

 

Bedrettin Ayaklanması

İznik'e sürülen Şeyh Bedrettin'in müritlerinden Börklüce Mustafa Karaburun'da, Torlak Kemal ise Manisa'da feodal yapıya karşı başkaldırır.

Mehmet I, ayaklanmanın feodal devletini hedef aldığını, sosyal eşitlik kurmayı deneyeceğini, her türlü sınıflı topluma düşman olduğunu anlar.

Şehzade Murat ve Bayazıt Paşa komutasındaki ordular isyanı kanlı bir şekilde bastırır. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal katledilir; Şeyh Bedrettin ise Mart 1420'de Serez pazarında asılır.

 

Yörükler ve Ulahlar, Yıldırım Bayazıt ve Çelebi Mehmet dönemlerindeki feodalleşme baskılarına karşı direnmiş, muhalif aktörlerin (Musa Çelebi, Düzmece Mustafa) yanında yer almışlardır.

 

Sultanlar yörükleri imtiyazlı kılar, zira Sipahi ve Yeniçeri yeterli güçte değildir, vurucu güç olarak onlara gerek vardır.

 

Düzmece Mustafa ve Cüneyt Bey, reaya statüsüne düşmek istemeyen Azaplardan halk milisleri kurarak feodal karşıtı mücadeleyi sürdürürler.

Çelebi Mehmet'in baskısıyla Bizans'a sığınan ikili, Çelebi Mehmet ile Bizans arasında yapılan anlaşma gereğince Limni (Lemnos) Adasına sürgüne gönderilir.

II. Murat 17 yaşında tahta geçtiğinde Bizans tarafından serbest bırakılan Mustafa ve Cüneyt Bey, Yörükler ve Azapların desteğiyle tekrar harekete geçerler. Mustafa Edirne’ye girer.

II. Murat, Cüneyt Bey'e İzmir ve Aydın'ı vaat ederek Mustafa'nın ordusunu böler. Yakalanan Mustafa idam edilir.

Cüneyt Bey ve sülalesi 1425'te karadan ve denizden kuşatılarak tamamen yok edilir.

 

Arnavut İskender Bey İsyanı

Sarayda yetişip tımar sahibi olan İskender Bey, Macar Kralı'nın da kışkırtmasıyla toprak düzeninden duyduğu memnuniyetsizlik sonucu Arnavut beyleriyle birlikte ayaklanır.

Venedik ve Napoli Kralı V. Alfons ile karmaşık ittifaklar kurulur. İskender Bey 1444'te Hıristiyanlığa dönerek asi ilan edilir.

 

Gezginlerin aktarımlarına göre II. Murat mütevazı ve eğlenceye düşkün bir yapıya sahiptir.

 

Top geniş ölçüde II. Murat döneminde kullanılsa da kayıtlara göre Mehmet I veya daha öncesinde de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Selanik, Belgrad ve Akçahisar kuşatmalarında ağır toplara yer verilmiştir.

 

Osmanlılar, Macarların arabaları zincirleyerek oluşturduğu savunma düzeninden etkilenerek "Tabur Cengi" stratejisini ve tüfek kullanımını benimsemişlerdir.

II. Murat, Kosova Meydan Muharebesi'nde yeniçeri, top, tüfek ve arabalarla tabyalar oluşturarak ilk kez meydan savaşında tabur cengini başarıyla uygular.

 

1444’ten sonra Edirne'de paşalar arasında ciddi rekabetler baş gösterir. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile Fatih’in etrafındaki kul kökenli paşalar (Şehabeddin Şahin, Zağanos Paşa) karşı karşıya gelir.

Kentte 22 Eylül 1444'te kanlı Hurufi ayaklanması ve yangınlar çıkar. Çandarlı'nın kışkırttığı Yeniçeri isyanı ulufe artırımı ile bastırılır. Bu süreç II. Murat'ın Ağustos 1446'da yeniden tahta çıkmasıyla sonuçlanır.

 

3. Cihanşümul İmparatorluk

Fatih Sultan Mehmet, tahta çıkışından itibaren babası II. Murat ve Çandarlı Halil Paşa'nın aksine, geleneksel feodalizmle yetinmek yerine merkeziyetçi bir iktidar kurmayı hedeflemiştir.

Mehmet'e göre, merkezi iktidar lehine feodalleşme süreci çok yavaş ilerlemekteydi.

 

1451’de 19 yaşında ikinci kez padişah olduğunda ilk iş olarak kardeşi Ahmet’i boğdurttu.

 

Ulema Fatih’ten Hoşnutsuz

Fatih'in ikinci saltanatının başında ücret artışlarını onaylamaması üzerine ilk yeniçeri isyanı çıkmıştır.

Bu dönemde ulema da Fatih'ten hoşnutsuzdur; özellikle Padişah'ın "Tebrizli Hurufi Fadullah yanlısı olarak bilinmesi" ve Fars büyücülüğüne ilgi duyması tepki çekmiştir.

 

Osmanlı Yöresel Derebeyliğe Son Verir

Osmanlı, Balkanlar’da yerleşmeye başlayan yöresel senyörlerin (tekfur) angaryaya dayalı sistemine son vererek toprakları "miri arazi" adıyla devlet denetimine sokmuştur.

Bu süreçte yerli Ortodoks halk, Katolik Latinlerin baskısına karşı Osmanlı’yı bir koruyucu olarak görmüştür.

Osmanlı her gittiği yerde metropolitlikleri tanımakta, himaye etmekte, üstelik onlara tımar vermekte ve böylece doğrudan doğruya devlet memuru durumuna getirmektedir.

 

Rumeli Hisarı’nın Yapımına 3-4 Bin Kişi Katılır

İstanbul'un fethi için stratejik bir adım olan Rumeli Hisarı, 4 ay gibi kısa bir sürede 3-4 bin kişinin katılımıyla inşa edilmiştir.

 

Fetihten Önceki İstanbul

Fetihten önce Bizans ekonomisi çökmüş, nüfus 40-50 bine kadar gerilemiştir.

Şehir halkı, İtalyan ticaret kolonilerinin baskısı altında ezildiğinden Osmanlı egemenliğine daha sıcak bakmaya başlamıştır.

Hatta Bizanslı bir memurun "Şehrin ortasında Latin papazlarının ayin taçları yerine Türk sarığı görmeyi yeğlerim" dediği rivayet edilir.

 

Fatih’ten Askere: “Şehir 3 Gün Sizindir!”

Kuşatmanın kritik anlarında Fatih, ordusunun moralini yükseltmek için büyük bir ganimet vaadinde bulunmuştur: Bütün şehir üç gün süre ile sizin olacaktır... her yaştan erkek ve kadın ne varsa ganimet olarak toplayabilirsiniz.

29 Mayıs 1453’te şehir fethedilmiş; İmparator Konstantin savaş meydanında ölmüştür.

 

Fatih Kendini Dünya Egemenliğine Aday Bir Hükümdar Gibi Görür

Fetihten hemen sonra Çandarlı Halil Paşa tutuklanıp idam edilmiş, devlet yönetiminde eski ailelerin nüfuzu kırılarak "kul aslından" gelen vezirler dönemi başlatılmıştır.

Fatih artık kendini Roma İmparatorluğu'nun meşru vârisi olarak görmeye başlamıştır.

 

Uç Beylerinin Nüfuzu Kırılıyor

Fatih, merkezi otoriteyi güçlendirmek için Mihaloğulları ve Evrenosoğulları gibi köklü akıncı ailelerinin (uç beyleri) imtiyazlarını kısıtlayarak onları merkezi yönetime bağlamaya çalışmıştır.

 

İstanbul Sürgünlerle Gerçek Başkent Yapılmak İstenir

İstanbul’un nüfusunu ve ekonomisini canlandırmak için Anadolu ve Rumeli’den binlerce aile zorla şehre göç ettirilmiştir. Padişah, "gelmek istemeyenlerin idam edileceğini" bildirerek sert tedbirler almıştır.

 

Kim Nereye, Hangi Mahalleye Yerleştirildi?

Şehirdeki mahalleler, göçmenlerin geldikleri yerlerin adlarını almıştır (Aksaray, Üsküp, Çarşamba gibi).

Fatih, Yahudilere geniş özgürlükler tanıyarak İstanbul’u onlar için "gettosuz ve pogromsuz yeryüzü cenneti" haline getirmiştir.

 

Fetih Esasları

Osmanlı, doğrudan ilhak yoluyla merkeziyetçi iktidarı gerçekleştirme yoluna gitmiştir.

Ancak bu fetihler sadece yağma amaçlı değil, yerel halkı sisteme entegre etmeye yönelik sosyal bir strateji içermektedir.

 

Rumeli Fütuhatı Köylü Sınıfları Lehine Sosyal Bir Devrimdir

Osmanlı yönetimi, yerli asillerin angaryalarını kaldırarak köylü sınıfı lehine reformlar yapmıştır.

Köylülerin idareci sınıflarla birlikte direndiği görülmez, çünkü Osmanlı düzeni onlara daha istikrarlı bir yaşam sunmuştur.

 

Osmanlı Genişlemesinin Sırrı

Genişlemenin sırrı, yerli askeri sınıfların (Hıristiyan sipahiler dahil) Osmanlı askeri teşkilatına alınmasıdır.

Fatih'in ordusunda önemli miktarda Hıristiyan tımarlı sipahi bulunmaktadır.

 

Fatih: Köylünün Yeri Köylüye

Padişah, tarım arazilerinin korunmasına büyük önem vermiş, "süvari çiftliğinden ziyade yer tutmaya, râiyyet yerin râiyyete vere" ilkesini yasalaştırmıştır.

Ancak vergi ve angarya yükümlülükleri nedeniyle toprağını terk eden köylülere karşı ağır yaptırımlar da uygulanmıştır.

 

Deniz Devletlerine Farklı Siyaset

Haçlı ittifaklarını önlemek için Venedik gibi deniz devletlerine ticari imtiyazlar verilmiş, ancak Osmanlı'nın egemenlik hakları her zaman korunmuştur.

 

Osmanlı Şehirleri

Fatih döneminde madencilik ve zanaat teşvik edilmiş, özellikle Balkanlar'daki maden ocaklarının (Novo Brdo gibi) yeniden çalıştırılması için özel düzenlemeler yapılmıştır.

Şehirlerin ekonomik gücü, merkezi otoritenin desteğiyle artırılmıştır.

 

Balkanlar Osmanlı Yüzünden Geri Mi Kaldı?

Bu iddialara karşı, Osmanlı egemenliğinin ülkeyi birleştirdiği ve Latin istilalarına karşı koruduğu görüşü savunulur.

Fatih, Balkan soylularını İslamlaştırarak veya hizmetine alarak fetihlerini kalıcı kılmıştır.

Ancak Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) gibi isimlerle yaşanan çatışmalar oldukça kanlı geçmiştir.

 

Fatih Anadolu Birliğini Kurarken Selçuklu Geleneğini Değiştirir

Anadolu birliğini sağlamak için Karamanoğulları ve Akkoyunlular (Uzun Hasan) ile uzun mücadeleler verilmiştir.

Fatih, Anadolu’yu sadece gaza alanı değil, imparatorluğun asli parçası olarak görmüştür.

 

Uzun Hasan Sorunu

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile yaşanan rekabet, 1473’teki Otlukbeli Savaşı ile Osmanlı zaferiyle sonuçlanmıştır.

Uzun Hasan, Fatih için "adı dünyadan ebediyen kalksın" dese de, Osmanlı’nın teknik üstünlüğü galip gelmiştir.

 

Fatih’in Kişiliğinde Türk, İran, İslam Ve Roma Geleneklerinin Birleşmesi

Fatih; Türkçe, Arapça, Farsça, Slavca ve Yunanca bilen, Batı kültürüne ve Rönesans’a ilgi duyan bir hükümdardır.

Fatih’in kişiliğinde Türk, İran, İslam ve Roma hükümdarlık geleneklerini mezceden ‘Osmanlı Padişahı’ doğmuştur.

 

Hazine Altınla Dolar

Fatih döneminde ticaret ve sanayi gelişmiş, İstanbul bir dünya ticaret merkezi haline gelmiştir.

Ancak artan askeri giderler, paranın değerinin düşürülmesi (tağşiş) ve yeni vergiler halkta hoşnutsuzluk yaratmıştır.

 

Soyluluğa Karşı Sipahiyle İttifak

Fatih, mülk ve vakıf sahiplerinin gücünü kırmak için büyük bir toprak reformuna girişmiş; 20 bin kadar köy ve mezrayı devletleştirerek tımarlı sipahilere dağıtmıştır.

Bu durum ulema ve eski Türk aileleri arasında büyük bir huzursuzluk doğurmuştur.

 

Cem Sultan Olayı: Tutucu Güçler Reformu Hükümsüz Bırakır

Fatih'in ölümünden sonra reformlardan zarar gören kesimler II. Bayazıt'ı desteklemiş, Fatih'in siyasetini sürdürmek isteyen Cem Sultan ise yenilerek Rodos şövalyelerine sığınmıştır.

Tutucu güçler reformu hükümsüz bırakır; Bayazıt II, özel kişilerin elinden alınan toprakları iade etmiştir.

 

Anadolu’da Şii Türkmenler Ayaklanır

II. Bayazıt döneminde Safevi etkisi altındaki Türkmenler, Osmanlı’nın mali ve idari politikalarına tepki olarak Şahkulu öncülüğünde büyük bir isyan çıkarmıştır.

 

Selim’in Akıncılığı!

Şehzade Selim (Yavuz), babasının pasif siyasetine karşı çıkarak ordunun ve halkın desteğini almış, kardeşlerini ve yeğenlerini bertaraf ederek tahta çıkmıştır.

 

Alevilere Karşı Cihat İlanı

Yavuz, İran seferi öncesinde ulemadan fetvalar alarak Şiilere karşı sert bir mücadele başlatmıştır.

1514 Çaldıran zaferiyle Safevi tehdidi durdurulmuş, ardından Memluk Devleti yıkılarak hilafet Osmanlı’ya geçmiştir.

 

Süleyman Daha Şehzadeyken Toprak Meselesiyle İlgilidir

Kanuni Sultan Süleyman, daha şehzadeliği döneminde toprak ve vergi konularında deneyim kazanmıştır.

Tahta çıktığında Pargalı İbrahim’i sadrazamlığa getirerek merkezi otoriteyi daha da pekiştirmiştir.

 

Toprak Mülkiyetinin Yol Açtığı İsyanlar (1526-1528)

Kanuni döneminde Anadolu’da Kalenderoğlu gibi büyük isyanlar çıkmıştır.

Bu isyanların temelinde, mülklerin hazineye ilhak edilmesi ve tımar sistemindeki düzensizlikler yatmaktadır.

 

Sipahinin Değer Yitirmesi

XVI. yüzyılda ateşli silahların önem kazanmasıyla piyade (yeniçeri) sayısı artırılmış, geleneksel sipahi sınıfı önemini kaybetmeye başlamıştır.

 

Rüstem Paşa ve Ekonomik Bunalım

Sadrazam Rüstem Paşa döneminde rüşvet ve iltizam sistemi yaygınlaşmış, bu durum "âlemin düzeninin bozulması" olarak eleştirilmiştir.

Kanuni, Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla tüm arazileri "arazi-i emiriye" (devlet toprağı) statüsüne sokmuştur.

 

Şehzade Mustafa’nın Katli ve

Ordunun ve halkın çok sevdiği Şehzade Mustafa, babası Kanuni tarafından 1553’te boğdurtulmuştur.

İran Şahı Tahmasp’ın Ahlat’ı alıp Erzurum’a yürümesi üzerine Rüstem Paşa serdar tayin edilir. Asker ve halk tarafından çok sevilen Amasya Sancakbeyi Şehzade Mustafa'nın isyana kalkıştığı iddia edilir; Sadrazam Rüstem Paşa bu durumu Sultan’a bildirir.

Bu olayın hemen ardından küçük şehzade Cihangir de vefat eder.

 

Bu olay büyük bir huzursuzluk yaratmış, Yeniçerilerin idamdan sorumlu tuttukları Rüstem Paşa görevden alınır, yerine Ahmet Paşa sadrazamlığa getirilir.

 

Türk-İran Savaşlarının Yıkıcılığı

Taraflar arasında karşılıklı mektuplar, fetvalar ve fetihler yaşanır (Revan, Nahcivan alınıp Tahran yağmalanır). Tebriz şehri tarih boyunca defalarca işgal edilir.

İran'ın en temel savunma stratejisi Osmanlı ordusunu erzaksız bırakmak için toprağı tahrip etmektir.

29 Mayıs 1555’te Amasya’da barış imzalanır. Aynı yıl Ahmet Paşa idam edilerek Rüstem Paşa yeniden sadrazamlığa getirilir.

 

Kanuni Evlatlarını Neden Öldürdü?

Anadolu tımar sahipleri ve huzursuz çevreler, saraylı zümreye ve imtiyazlı kapıkullarına karşı Şehzade Mustafa’yı desteklemişlerdir.

Mustafa’nın katlinden sonra hoşnutsuz sınıflar Şehzade Bayazıt’ın etrafında toplanır. Sancak değişimini hakaret sayan Bayazıt, etrafına topladığı güçlerle harekete geçer. Ebussuud Efendi’den alınan fetvanın ardından yapılan Konya Savaşı’nda Bayazıt yenilir.

 

Bayazıt İran'a kaçar. Şah Tahmasp ile yapılan büyük paralar karşılığı pazarlıklar sonucunda 1562’de Kazvin’e giden Osmanlı heyeti Bayazıt ve oğullarını teslim alıp hemen öldürür.

 

Bayazıt tarafını tutan sipahilerin dirliklerinin ellerinden alınması huzursuzluğu artırır. Bu durum 16. yüzyıldaki Celali İsyanları’nın temelini atar.

 

4. Post Süleyman Çağı: Çöküş

Devlet İcraatına Şer’i Hukuk Hâkim Olur

Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemindeki Türk devlet gelenekleri yerini zamanla dinsel bir yapıya bıraktı.

Başlangıçta örfi hukukun (Sultan'ın iradesi) baskın olduğu sistem, özellikle Selçuklulardan itibaren İslam hukukunun etkisi altına girdi.

 

Osmanlı'nın ilk iki asrında örfi hukuk güçlüyken, sonrasında "şer’i hukuk devletin her türlü icraatına hâkim olur" ve bu durum şeyhülislamların her devlet kararı için fetva vermesiyle somutlaşır.

Kamu hukuku kuralları padişah fermanlarıyla (kanunnamelerle) yönetilirken, özel hukuk alanı tamamen şeriat hükümlerine bağlı kalmıştır.

 

Şeriatın Örf ve Âdeti Sınırlar

II. Bayazıt'tan itibaren padişahların devlet anlayışı şeriata daha uygun hale getirilmiş, padişahın geleneksel yetkileri sınırlanmıştır.

Gerileme döneminde şeriatın alanı genişlerken, Yavuz Selim'in devlet işlerine karışmasına tepki gösterdiği şeyhülislamlık makamı, XVIII. yüzyılda her türlü devlet işinde fetva alınan, hatta meclislere başkanlık eden bir konuma yükselmiştir.

Öyle ki, XVII. yüzyıldan itibaren padişahlar "şeriata aykırı hareket ettiklerine dair şeyhülislam tarafından verilen fetvalarla" tahttan indirilmeye başlanmıştır.

 

Selim Iı Sefere Katılmayan İlk Padişah

II. Selim dönemi, padişahın bizzat ordunun başında sefere çıkmadığı bir dönemin başlangıcıdır.

Bu dönemde devlet idaresi büyük ölçüde Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'ya bırakılmıştır; kaynaklarda Sokullu için "Padişah-ı manevi" nitelemesi kullanılır.

Dönemin dikkat çeken olayları arasında Yemen isyanları ve 1569'da Fransa'ya tanınan kapitülasyonların yenilenmesi yer alır.

 

Karadeniz-Hazar Kanalı Projesi

Sokullu Mehmet Paşa, Rusların güneye inmesini engellemek ve Safevileri sıkıştırmak amacıyla Don ve Volga nehirlerini birleştirmeyi amaçlayan bir kanal projesi hazırlamıştır.

1569'da kazı çalışmalarına başlanmış olsa da, lojistik zorluklar ve Rus saldırıları nedeniyle proje başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Kaynaklar bu durumu, "stratejik bakımdan sağlam olduğu halde, lojistik ve taktik bakımdan başarısızlığa uğrar" şeklinde açıklar.

 

Kıbrıs'ın Fethi ve İnebahtı Hezimeti

Venedik kontrolündeki Kıbrıs, 13 aylık bir kuşatmayla fethedilmiştir.

Ancak bu zafer, Avrupa'da bir haçlı ittifakına yol açmış ve Osmanlı donanması İnebahtı’da ağır bir yenilgiye uğramıştır.

Ayrıca bu dönemde, İstanbul maliyesinde Yahudi bankacıların etkisinin artmasıyla "Türk altınının Avrupa piyasalarına geniş olarak intikaline" ve ekonomik dengelerin bozulmasına yol açan mali yolsuzluklar baş göstermiştir.

 

İran-Doğu Meseleleri

III. Murat döneminde, hanedan içi çekişmeler (19 kardeşin öldürülmesi) ve İran ile uzun süren savaşlar yaşanmıştır.

Sokullu'nun nüfuzunun kırılması ve ardından öldürülmesiyle devlet yönetimi sarsılmıştır.

İran seferlerinde kazanılan Çıldır ve Meşale Savaşları ile Şirvan ve Tebriz bölgeleri ele geçirilmişse de, bu savaşlar hazineyi tüketmiş ve askerlerin hoşnutsuzluğunu artırmıştır.

 

Tımar Sisteminin Yozlaşması

XVI. yüzyılın sonlarından itibaren tımar sistemi rüşvet ve kayırmacılık nedeniyle bozulmuştur.

Tımar gelirlerinin azalması sipahilerin seferlere gidememesine, bu tımarların ise ehliyetsiz kişilerin veya saray mensuplarının eline geçmesine neden olmuştur.

Paranın değerinin düşürülmesi (mağşuş sikke), 1589'da "Beylerbeyi Vakası" olarak bilinen büyük bir sipahi ayaklanmasına yol açmıştır.

Hammer’e göre, III. Murat harem hayatına aşırı düşkünlüğüyle tanınır; öyle ki cariye fiyatı İstanbul’da yüz misline çıkmıştı.

 

Mehmet III On Dokuz Kardeşini Öldürtür

III. Mehmet, tahta çıkar çıkmaz 19 kardeşini idam ettirerek en büyük kardeş katliamlarından birini gerçekleştirmiştir.

Savaş alanında (Haçova) başarılar kazanmış olsa da, devlet içindeki yolsuzluklar ve askerlerin dirlikler üzerindeki usulsüzlükleri devam etmiştir.

 

İşadamı Vasfındaki Tımar Sahipleri

Tımar sistemi artık gerçek askerlerden ziyade, sefer zahmetinden kaçan "işadamı vasfındaki" kişilerin eline geçmiştir.

Bu kişiler, savaş zamanlarında dirliklerini başkalarına devrederek kâr ve kazanç peşinde koşmaya başlamışlardır.

 

Celalilik Başlıyor

Eşkıyalık hareketleri olan Celali isyanları (Karayazıcı, Deli Hasan) Anadolu'yu sarsmaya başlamıştır.

Karayazıcı'nın kendini "Halim Şah" ilan etmesiyle büyüyen isyanlar, halkın ağır vergiler ve asker tecavüzleri altında ezilmesine yol açmıştır.

 

Kardeş Katlı Usulü Değişir

I. Ahmet döneminde, kardeş katli geleneği terk edilerek hanedanın en yaşlı üyesinin tahta geçmesi (Ekberiyet) sistemi fiilen uygulanmaya başlanmıştır.

Genç Osman (II. Osman), Lehistan seferindeki disiplinsizliği nedeniyle yeniçeri ocağını kaldırmayı düşünmüş, ancak bu fikri hayatına mal olmuştur; padişah Yedikule’de katledilmiştir.

 

Murat IV: "Zikri Bile Müstehcen" İşret, Sefahat, Rezalet

IV. Murat, çocuk yaşta tahta çıkmış ve başlangıçta annesi Kösem Sultan'ın vesayeti altında kalmıştır.

Ancak 1632'den itibaren yönetimi sert bir şekilde eline almış; zorbaları, içki ve tütün kullananları şiddetle cezalandırmıştır.

Bağdat'ı tekrar fethederek Kasr-ı Şirin Antlaşması ile sınırları belirlemiştir.

Kaynaklarda onun dönemi için "şehir halkı ve yeniçeriye de aynı usulü (şiddeti) uygular" ifadesi kullanılır.

 

Hanedanın Kırım’a Geçmesini Kösem Sultan Önler

IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta geçen I. İbrahim (Deli İbrahim), dengesiz davranışları ve kürk-mücevher tutkusuyla tanınır.

Bu dönemde Kösem Sultan'ın iktidarı devam etmiş, ancak rüşvet ve yolsuzluklar zirve yapmıştır. Sonunda ulema ve yeniçeriler birleşerek padişahı tahttan indirip öldürmüşlerdir.

 

Ocak Ağalarının Devleti Ele Geçirmesi

IV. Mehmet'in çocuk yaşta tahta çıkmasıyla devlet idaresi "Ocak Ağaları"nın eline geçmiştir.

Bu dönemde Kösem Sultan ile Turhan Sultan arasında büyük bir iktidar kavgası yaşanmış ve Kösem Sultan harem ağaları tarafından öldürülmüştür.

 

"Vak’a-i Vakvakiye" ve Köprülüler

Saray ağalarının tahakkümüne karşı çıkan yeniçeriler, 1656'da devlet adamlarının çınar ağacına asılmasıyla sonuçlanan "Vak’a-i Vakvakiye" olayını başlatmışlardır.

Kaosu sona erdiren ise şartlı olarak sadarete gelen Köprülü Mehmet Paşa olmuştur; orduyu disipline etmiş ve yolsuzlukları temizlemiştir.

 

İkinci Viyana Kuşatması ve Sonrası

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın 1683'teki başarısız Viyana Kuşatması, büyük bir toprak kaybı sürecini başlatmıştır.

Bu yenilgi IV. Mehmet'in tahttan indirilmesine yol açmıştır.

Sonraki dönemlerde zorba tahakkümü artmış, ancak halkın sancak altında toplanarak zorbalara karşı durmasıyla (Sancak Vakası) düzen yeniden sağlanmaya çalışılmıştır.

 

Bakırdan Mangır Basma Yüzünden Kalpazanlık Artar

Hazine sıkıntısı nedeniyle bakır mangır basılması ekonomiyi felç etmiş, kalpazanlık ve kıtlık baş göstermiştir.

II. Mustafa döneminde orduda ıslahat hayalleri kurulsa da Karlofça Antlaşması ile Macaristan dahil geniş topraklar kaybedilmiştir.

 

Lale Devri ve Patrona Halil İsyanı

III. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa döneminde başlayan Lale Devri, eğlence, sanat ve batıdan alınan teknolojik hamlelerle (matbaa) tanınır.

Ancak halkın ekonomik sıkıntıları ve saraydaki lüks yaşam, Patrona Halil İsyanı ile bu dönemi kanlı bir şekilde sona erdirmiştir; padişah feragat etmiş, sadrazam boğdurulmuştur.

 

Mustafa III ve Selim III Reformları

III. Mustafa ve ardından III. Selim, ordunun (özellikle topçu sınıfının) ıslahı için çalışmışlardır.

III. Selim, "Nizam-ı Cedit" adıyla yeni bir ordu ve düzen kurmaya çalışmış ancak bu yenilikler ulema ve yeniçerilerin sert tepkisiyle karşılaşmıştır.

Padişahın, "Allah aşkına devlet elden gidiyor... bu batacak geminin içindesiniz" diyerek devlet ricaline isyan ettiği kaynaklarda aktarılır.

Eflak-Boğdan’ın Ruslar tarafından işgali ve İngiliz donanmasının Boğazlar ile İskenderiye’ye girmesiyle savaşlar patlak verir. Bu sırada Nizam-ı Cedit yöneticileri büyük servetler edinerek avrupai bir lüks içine dalarlar.

 

Selim Tahttan İndirilir ve Vaka-yı Hayriye

III. Selim, Kabakçı Mustafa isyanıyla tahttan indirilmiş ve sonrasında öldürülmüştür.

Rumeli Kavağı'ndaki yamakların Nizam-ı Cedit elbisesi giymeyi reddedip memurları öldürmesiyle isyan başlar. Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ve Şeyhülislam Ataullah Efendi'nin el altından desteklediği asiler İstanbul'a yürür.

 

IV. Mustafa, yeniçeri ve yamaklara tıpış tıpış paralar dağıtır. Yamaklar şehirde cinayet, yağma ve bina basma gibi zorbalıklar yaparlar.

Alemdar 15 bin kişilik gücüyle Babıali'ye gelir. Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa'dan mührü alıp III. Selim'i yeniden tahta çıkarmak için saraya haber gönderir.

Durumu anlayan IV. Mustafa, rakipleri olan III. Selim ve Şehzade Mahmud'un öldürülmesini emreder. III. Selim haremde katledilir. Şehzade Mahmud ise bir cariyenin cellatların gözüne kül atması ve adamlarının kaçırması sayesinde mucizevi bir şekilde kurtulur.

 

II. Mahmud Alemdar'ı sadrazam yapar. Ancak yeniliklere karşı 1808'de tekrar ayaklanan yeniçeriler Babıali'yi basınca Alemdar Mustafa Paşa cephaneliği patlatıp intihar eder. Yeniçerilerin baskısıyla IV. Mustafa öldürülür. Kurulan Sekban-ı Cedit ordusu da yeniçeri isyanlarıyla ilga edilmek zorunda kalınır.

 

Yıllarca süren asayişsizlik, Bükreş Barışı ve Mora İsyanı devleti zorlar. Mora'daki isyan ancak Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın disiplinli ordusu sayesinde bastırılabilir.

 

Yeniçerilerin artık devlet için bir yük ve engel olduğunu gören II. Mahmud; halkın, ulemanın ve topçuların desteğini alarak kışlaları topa tutturur.

 

Mehmet Ali Paşa İsyanı

1827'de müttefik Avrupa donanması Navarin'de Osmanlı ve Mısır gemilerini batırır. Ardından çıkan Rus savaşında Ruslar Edirne'ye kadar gelir ve 1829 Edirne Anlaşması imzalanır.

 

Mora'daki kayıpları ve kendisine Suriye'nin verilmemesini gerekçe gösteren Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusunu Anadolu'ya sürer. Osmanlı ordusu Konya'da yenilince tahtı korumak için Rusya'dan yardım istenir.

 

Gâvur Padişah

Asker ve vergi kaynağını tespit etmek için 1831'de ilk nüfus sayımı yapılır (yaklaşık 8 milyon Müslüman, 4 milyon Hıristiyan). Mustafa Reşit Paşa gibi elçiler vasıtasıyla Avrupa tarzı bürokrasi incelenir.

 

Tekel (yed-i vahid) usulü kaldırılır, karantina ve posta teşkilatı kurulur.

 

İlköğretim zorunlu hale getirilir; Harbiye, Tıbbiye ve Mızıka-i Hümayun açılır.İlk resmi gazete (Takvim-i Vekayi, 1831) yayımlanır.

 

Sadrazamlığa "Başvekillik", Reisülküttaplığa "Hariciye Nazırlığı" gibi modern bakanlık isimleri verilir.

 

Yenilikler Bosna-Hersek ve Arabistan’da isyanlara yol açar. Mahmud II’ye İstanbul’da bile ‘Gâvur padişah’ denir.

 

Tanzimat İngiliz Dayatmasıdır

16 Ağustos 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile gümrük duvarları indirilir ve yerli sanayi sanayileşmiş Avrupa karşısında savunmasız bırakılır.

Büyük Reşit Paşa, Türkiye’nin idam fermanını, kalkınma yolunu açacak bir belge diye imzalayacaktır!

 

Gülhane Hatt-ı Hümayunu (3 Kasım 1839), Mustafa Reşit Paşa tarafından okunur. Tanzimat, Batı kapitalizminin ihtiyaç duyduğu açık pazar düzeninin idari ve hukuki altyapısını hazırlama amacını taşır.

 

Reşit Paşa, yabancı bir devlete dayanarak iktidar olma çığırını açmıştır.

 

1856'da yabancılara toprak satın alma hakkı tanınır. Devlet, yerleşimi teşvik etmek için muafiyetler sağlasa da bu durum gelecekte siyasi ve egemenlik krizlerine yol açacaktır.

 

Kırım Savaşı (1853-1856)

Rusya'nın Ortodoksların hamisi olma iddiası ve ültimatomları üzerine savaş başlar. Sinop Baskını (1853) sonrası İngiltere ve Fransa, Osmanlı yanında savaşa girer.

 

Tanzimat ve Islahat reformları hakiki bir Batılılaşma değil, hukuk yoluyla Batı'nın yarı-sömürgesi olma sürecidir.

…

 

Doğan Avcıoğlu’nun Yaşam Öyküsü

Doğan Avcıoğlu, 13 Mart 1926’da Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde doğmuştur. Baba tarafı Bulgaristan’dan göç edip İstanbul Laleli’ye yerleşmiştir. Dedesi Defterdar Ali Raif Bey’in babasının av merakı nedeniyle aile "Avcıoğlu" soyadını almıştır. Anne tarafı ise Kazasker Hafız İbrahim Bey ile Buhara asıllı Şükriye Hanım’a dayanır.

 

Babası öğretmen Celal Bey, Yunan işgali sırasında okula Türk bayrağı çekmiş ve eşi Pakize Hanım'ın yardımıyla Yunan askerlerinden saklanarak direniş göstermiştir.

 

Gençliğinde aruz vezniyle şiirler yazmıştır. 1944'te başladığı İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bırakarak askere gitmiş ve 1947'de tank teğmen olarak terhis olmuştur.

 

Fransa’da Paris Siyaset ve Ekonomi Bilimleri Fakültesi’nde tez hocasıyla tartışarak Strasbourg’a geçmiş ve diplomasını buradan almıştır. 1954’te ise London School of Economics’e gitmiştir.

 

1955’te Türkiye’ye dönerek Merkez Bankası ve TODAİE’de görev almış, ilk evliliğini Gülgün Gönenç ile yapmıştır. Metin Toker’in Akis dergisinde "beyin takımının en parlaklarından biri" olarak öne çıkmış ve 1958’den itibaren CHP Araştırma Bürosu Müdür Yardımcılığı yürütmüştür.

 

1961 / CHP kontenjanından Kurucu Meclis üyesi seçilmiş, Anayasa'nın ekonomik/sosyal içeriğine katkı sağlamıştır. Ancak yetkilerin yetersizliği gerekçesiyle Anayasa'ya kabul oyu vermeyen üyelerden biri olmuştur.

 

20 Aralık 1961’de çıkan Yön dergisi, 1.042 kişinin imzaladığı bildiriyle yayın hayatına başlamıştır. Avcıoğlu, azgelişmiş ülkeler için tek çıkar yolun sosyalizm olduğunu savunmuş ve 1962'de Sosyalist Kültür Derneği'ni kurmuştur.

Yön, Nazım Hikmet’in şiirlerini ve Kurtuluş Savaşı Destanını yayımlayarak şairi yeniden gündeme taşımış; ayrıca "Kürt Meselesi" başlığıyla bu konudaki tabuları da yıkmıştır.

10 Ekim 1963’te Sevil Yurdakul ile evlenmiş; bu evlilikten Ahmet ve Murat adında iki oğlu olmuştur. Günde 14 saati bulan, uykusuz ve son derece disiplinli çalışma temposuyla tanınmıştır.

 

Türkiye’nin Düzeni (1968): Yön kapandıktan sonra kaleme aldığı bu eser, dönemin en çok satan kitabı olmuş ve 1968-69 Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmıştır.

 

18 Mayıs 1971'de gözaltına alınarak Mamak Tutukevi'ne götürülmüş; cezaevinde dahi aralıksız okuyup notlar almaya devam etmiştir. Yargılandığı ilk davadan beraat etmiştir.

 

Serbest kaldıktan sonra tekrar tutuklanarak Kontrgerilla üssü olarak kullanılan Ziverbey Köşkü’ne götürülmüştür. Ağır kalp hastası olmasına rağmen zincirlenmiş ve psikolojik/fiziksel baskılara maruz kalmıştır. Avcıoğlu buradaki durumu şu sözlerle aktarır:

 

“Kontrgerillada bana yöneltilen ve yazılı cevap istenen belli başlı sorulardan biri, Amerika’yı neden eleştirdiğimiz idi…”

 

1972'de Gülseli Kırkbir ile evlenmiştir. 1973'te 4 ciltlik Milli Kurtuluş Tarihi, 1978-1982 arasında ise 5 ciltlik Türklerin Tarihi eserlerini yayımlamıştır.

Osmanlı dönemi ve Atatürk üzerine kapsamlı bir eser yazmayı hedeflemiş ancak ömrü elvermemiştir.

 

4 Kasım 1983'te vefat etmiş ve Büyükada’da toprağa verilmiştir.

…