Siniša Malešević - Örgütlü Vahşetin Yükselişi -
Notlar
Şiddetin Tarihsel Sosyolojisi
The Rise Of Organised Brutality, A Historical Sociology of
Violence
Mütercim: Melih Pekdemir, Fol Yayınları, 2023
Giriş
İnsanlık tarihinde Ortaçağ veya antik dönemlerin (Çin,
Aztek, Hint vb.) sürekli şiddet ve işkenceyle dolu olduğu algısı, Rönesans ve
Aydınlanma düşüncesinin geçmişi "Ötekileştirme" ve kendisini
"ilerlemeci/akılcı" konumlandırma çabasıyla abartılmıştır.
Steven Pinker veya Norbert Elias gibi yazarların iyimser yorumlarının
aksine, uygarlığın gelişimi veya modernleşme şiddeti azaltmamıştır.
Toplumsal örgütler, bürokrasi ve ideolojik kapasite
geliştikçe, örgütlü şiddetin kapsama alanı, meşruiyeti ve kitlesel imha gücü de
artmıştır. 20. yüzyıldaki 250 milyondan fazla insan kaybı bunun en somut
kanıtıdır.
Şiddet sabit bir olgu değildir; zamana ve mekâna göre biçim
değiştirir. Modern dönem "beden bütünlüğünü" merkeze alırken,
geçmişte toplumdan tecrit edilmek veya utandırılmak fiziki cezadan daha ağır
kabul edilmekteydi.
Örgütlü şiddetin dönüşümü
1. Zor kullanımının birikerek bürokratikleştirilmesi (Devlet
ve kurumların zor yetkisini tekelleştirmesi).
2. Merkezkaç ideolojikleştirme (İdeolojilerin toplumun en
kılcal damarlarına kadar yayılması).
3. Mikro dayanışmanın sarmalanması (Küçük grup içi
bağlılıkların örgütsel/ideolojik hedefler doğrultusunda kullanılması).
Kitabın içeriği
1. Bölüm (Kavramsal Çerçeve): Şiddet kavramı üzerindeki
dar/geniş tanımlar ile Max Weber, Michel Foucault ve Norbert Elias'ın şiddet
yaklaşımlarının eleştirisi.
2. Bölüm (Teorik Model): Örgütlü şiddetin dönüşümünü
açıklayan longue durée (uzun dönem) modelinin ve üç temel sürecin tanıtımı.
3. ve 4. Bölüm (Tarihsel İnceleme): İlk insan
topluluklarından günümüze şiddet verilerinin incelenmesi; şiddetin uygarlıkla
azalmadığının kanıtlanması.
5. Bölüm (Savaş): Savaşın örgütsel/ideolojik kapasitesi ve
devletlerarası savaşların azalmasının savaşın bittiği değil, günlük hayatın
içine yerleştiği anlamına gelmesi.
6. Bölüm (Devrimler): Devrimlerin dinamikleri, örgütlenme
kapasitesi ve ideolojik nüfuz ilişkisi.
7. Bölüm (Soykırımlar): Örgütlü şiddetin en uç biçimi olan
soykırımların hukuki/etik alanın ötesinde sosyolojik ve longue durée analizi.
8. Bölüm (Terörizm): Terörizmin toplumsal boyutu,
psikolojik/ekonomik indirgemeciliğin eleştirisi ve mikro dayanışma açısıyla
incelenmesi.
9. Bölüm (Mikro Dayanışma ve Grup İçi Kaynaşma): İnsanların
doğuştan şiddete veya birlikteliğe yatkın olmadığı; grup içi kaynaşmanın
örgütsel ve ideolojik destekle sağlandığı tezi.
Sonuç/Değerlendirme (Arendt Eleştirisi): Hannah Arendt'in
"şiddet, iktidarın/gücün yokluğudur" fikrine karşı çıkılarak;
şiddetin gücün tam bir ürünü olduğu vurgulanır.
…
l. ÖRGÜTLÜ ŞİDDET NEDİR?
Şiddet Nedir?
Gündelik hayatta şiddet terimi birbirinden çok farklı durumları
ifade etmek için kullanılır.
10.000 yıl önce de birini öldürmek şiddet olarak
addediliyordu. Bu noktada şiddeti anlamak için hukuki ve sosyolojik yaklaşımlar
arasındaki ontolojik farkı netleştirmek elzemdir:
Hukuki Şiddet: Bireysel sorumluluk, kasıt ve yasal
tanımlara odaklanır. Vurgu, devlet otoritesine yönelik tehdidin
cezalandırılması üzerinedir.
Sosyolojik Şiddet: Olayların karmaşık dinamiklerine,
yapısal kısıtlamalara ve toplumsal deneyimlere odaklanır. Kasıtsız eylemleri ve
sistematik eşitsizlikleri (yapısal şiddet) kapsar.
Şiddeti, bireylerin, grupların veya toplumsal örgütlerin,
kendilerini, kasıtlı veya kasıtsız eylemlerinin, zorla bazı davranış
değişiklikleri dayattığı veya fiziksel, zihinsel, duygusal hasara, yaralanmaya
veya ölüme yol açtığı durumlarda buldukları, ölçeklenebilir bir toplumsal süreç
olarak tanımlıyorum.
Şiddeti Örgütlemek
Mikro düzeydeki şiddet kaotik ve failin yetersizliğiyle
şekillenirken; örgütlü şiddet rasyonel ve sistematik bir yapı sergiler.
70 milyon kişiye hükmeden Roma İmparatorluğu’nun toplam
memur sayısı sadece 300-400 kişiyken, Ming Hanedanlığı 5.500 memurla devasa bir
alanı yönetmeye çalışıyordu. Oysa günümüzde 600.000 nüfuslu Karadağ gibi küçük
bir devletin dahi 50.000'den fazla memuru bulunmaktadır.
Modern devlet, şiddeti meşrulaştırmak için muazzam bir aygıt
geliştirmiştir.
Örgütlü Şiddet ve Tarihsel Değişim
Max Weber
Weber için "tüm siyasetlerin özü çatışmadır" ve
devlet "meşru şiddet kullanma tekeli"dir. Ancak Weber, bireylerin
neden bu "demir kafes" içinde biat ettiklerini açıklayan ideolojik
mekanizmaları yeterince formüle edememiştir.
Norbert Elias
Elias, "Uygarlaşma Süreci"nde özdenetimin şiddeti
azalttığını savunur.
Uygarlık örgütlü şiddetin beşiğidir.
Elias, modern vahşeti bir "barbarlığa gerileme"
olarak görür; oysa veriler bunun tam tersini kanıtlar. Einsatzkommando
komutanlarının üçte ikisinden fazlası yükseköğrenim görmüş ve üçte biri doktora
yapmıştı. Bu durum, modern gaddarlığın irrasyonel bir dürtü değil, yüksek
eğitimli kadroların rasyonel tercihi olduğunu gösterir.
Michel Foucault
Foucault, disiplinci iktidarın (Panoptikon) şiddeti ikame
ettiğini öne sürer.
Son 250 yılın, insan kayıplarının sayısında benzeri
görülmemiş bir artışa tanık olduğu gerçeği hesaba katılırsa... o zaman fiziksel
şiddetin azaldığı fikri de mantıksız görünecektir.
Bu dönemde en az 300 milyon ölüm gerçekleşmiştir; zira
disiplinci iktidar, şiddeti azaltmamış, aksine toplu kıyımlar için gerekli
mükemmel örgütsel araçları sağlamıştır.
2. UZUN VADEDE ŞiDDET
Zor Kullanımının Birikerek Bürokratikleşmesi: Bürokrasi
şiddeti verimli, hesaplanabilir ve kalıcı kılar. Bürokratik yönetim modelinin
başarısı, onun etkili zor kullanma kapasitesine bağlıdır.
Merkezkaç İdeolojikleştirme: Modern ideolojiler
(milliyetçilik, sosyalizm), "soğuk" bürokratik rasyonalite ile
"sıcak" mikro dayanışma arasında köprü kurar. İdeoloji, şiddeti
toplumsal ilerleme adına kutsallaştırarak merkezden çevreye yayılır.
Mikro Dayanışmanın Sarmalanması: İnsanlar doğaları gereği
gaddar değildir; bilişsel olarak ancak sınırlı sayıda (Dunbar Sayısı: 150)
derin ilişki kurabilirler. Facebook istatistiklerinin de gösterdiği üzere (500
arkadaştan sadece 26'sı ile etkileşim), modern birey duygusal olarak küçük
gruplara ihtiyaç duyar. Devlet bu noktada "hayali akrabalık bağları"
(vatan evladı, din kardeşi) kurgular.
İdeoloji, örgütlenme ve mikro dayanışma başarılı biçimde
kaynaşmış olur ve birey ailesini utandırmamak veya "kardeşlerini"
korumak adına şiddete iştirak eder.
3. İNSAN VAHŞETİ NE KADAR ESKİDİR?
İnsanlar Diğer Hayvanlara Kıyasla Şiddete Daha Fazla mı Yatkındır?
İnsan şiddeti genellikle "insan doğası" üzerinden
yanlış bir zeminde tartışılır. Oysa insan, biyolojik olarak şiddet için en
donanımsız türlerden biridir; pençelerimiz, zehrimiz veya güçlü çenelerimiz
yoktur.
Beş yaşındaki bir insan yavrusu doğada tamamen
savunmasızdır; bu da bizi barışçıl bonobolara daha yakın bir biyolojik
başlangıca yerleştirir.
Şiddet kültürel bir gen değil,
"yapısal bir tercih"tir.
Semai halkı örneğinde görüldüğü gibi, hiyerarşisiz ve
mülkiyetsiz toplumlarda şiddet marjinaldir. Semai halkı "becbaraa"
adı verilen uzun süreli barışçıl meclisler ve rekabetçi olmayan oyunlarla
anlaşmazlıkları çözer; çocuklara fiziksel ceza verilmez ve "mengalab"
(boyun eğme) öğretilir. Öte yandan Yanomamö gibi "savaşçı"
kabilelerin şiddeti dahi genetik değil, devlet yapılarıyla kurdukları temasın
yarattığı baskıdan kaynaklanır: "Yanomamö, Batı kültürü mevcut olmadığı
için değil, mevcut olduğu ve belirli biçimlerde mevcut olduğu için savaş
yapar."
Şiddet, yerleşik yaşam, hiyerarşi ve kaynak kontrolü ile
başlayan örgütsel bir evrimdir.
4. ÖRGÜTLÜ ŞİDDETİN YÜKSELİŞİ
Örgütlü şiddet modern dünyada azalmamış, aksine
"prosopografi" ve "teleolojik etkililik" üzerinden daha
rafine bir form kazanmıştır.
Şiddet artık vahşi bir patlama değil, dikkatle planlanmış
bir toplum mühendisliği aracıdır.
Modernlik, bürokratikleşme ve ideolojik sarmalama yoluyla
şiddeti "normalleştirmiş" ve kitlesel imha kapasitesini
"meşruiyet" zırhıyla donatmıştır.
Örgütlü vahşetin yükselişi, tesadüfi bir gerileme değil,
modern örgütsel gücün kaçınılmaz ve karanlık bir yansımasıdır.
Eldeki tarihsel verilerin kısaca incelenmesi bile şiddetin
merkez üslerinin zamanda ve mekânda değişip ilerlemesine rağmen yönünün büyük
ölçüde sabit kaldığını göstermektedir ve bu yükseliş kesintili değil
süreklidir.
5. SAVAŞLAR
Savaş toplumsal hiyerarşilerin, iş bölümünün ve gelişmiş
örgütlenme biçimlerinin bir ürünüdür. Modern çağda savaşın niteliği yapısal bir
dönüşüm geçirmiş; şiddet, kurumsal bir rasyonaliteye bürünerek "toplumsal
kafesleme" (social caging) mekanizmasının merkezine yerleşmiştir.
Geleneksel görüş, savaşı kuraklık veya hastalık gibi
kaçınılmaz bir dışsal gerçeklik olarak kodlar. Ancak avcı-toplayıcı gruplar
savaş başlatmak için gereken örgütsel ve ideolojik araçlara sahip değildi.
Savaş doğal bir gerçeklik değildir, toplumsal gelişmenin bir
ürünüdür.
Savaşın "önemi" sadece can kaybıyla değil,
yarattığı toplumsal değişimle ölçülmelidir.
Savaş-Devlet-Toplum Bağlantı Noktası ve ideoloji
Charles Tilly / savaş modern devletin en büyük mimarıdır.
Jeopolitik rekabet; yöneticileri maliyeyi yapılandırmaya ve
idari yapıları genişletmeye zorlamıştır. Bu süreç, devletin güvenlik sağlama
karşılığında toplumu vergilendirme, askere alma ve denetleme mekanizmalarıyla
"kafese alması" (toplumsal kafesleme) ile sonuçlanmıştır.
Savaşın sanayileşmesi, toplumsal gelişme ile simbiyotik bir
ilişki içinde ilerlemiş; parlamentarizm ve yurttaşlık hakları, kitle
seferberliğine karşılık halka sunulan "siyasi haraçlar" olarak
doğmuştur.
Modern savaş, şiddetin devlet eliyle tekelleştirildiği
bürokratik bir süreçtir.
Modern devletler altyapı erişimlerini artırarak şiddeti,
eğitimi ve meşruiyeti tekelleştirmiştir. Bu süreç, kitlesel üretim ve
iletişimin kitle imhası için seferber edildiği iki dünya savaşında doruk
noktasına ulaşmıştır.
Modern savaş tarzı, askeri riskleri düşman sivillere ve
zayıf devletlere transfer etme üzerine kuruludur.
Örgütsel kapasite şiddeti uygulamak için gerekli altyapıyı
sağlasa da, bu şiddetin sürdürülebilirliği için kitlelerin ideolojik olarak
seferber edilmesi ve mikro düzeyde bir dayanışma hissinin inşa edilmesi kritik
öneme sahiptir.
Modernlik öncesi savaşlar hanedan veraseti meseleyken,
modern çağda "halk egemenliği" fikri savaşı toplum çapında bir
normatif onay gereksinimine dönüştürmüştür.
Aydınlanma’nın "evrensel ahlak" ve
"eşitlik" ilkeleri, paradoksal olarak düşmanı "insan olmayan
canavarlar" (alt-insan) olarak tanımlayarak kitlesel imhayı meşrulaştırmak
için kullanılmıştır.
Herkesin eşit olduğu bir dünyada, karşı tarafı öldürmenin
tek yolu onun "insanlığını" reddetmektir.
Mikro Dayanışma ve Savaş Deneyimi
Askerleri motive eden unsur sadece ideoloji değil, Weber’in
deyimiyle "fedakârlık toplulukları" yaratan mikro grup
dayanışmasıdır.
İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi ve Japon ordularının firar
nedeniyle yaklaşık 20.000 askerini infaz etmesi, buna karşılık ABD’nin sadece
146 askeri idam etmesi, ideolojinin tek başına yeterli olmadığını;
"ideoloji"nin aslında aşırı zorlama ile desteklenen örgütsel bir güç
olduğunu kanıtlar.
6. DEVRİMLER
Devrimler, halkın kendiliğinden patlak veren öfkesinden
ziyade, rakip toplumsal örgütlerin devlet aygıtını ele geçirme veya dönüştürme
mücadelesidir.
1917 Rusya
Bolşevikler, Çarlık devletinin savaş nedeniyle yaşadığı
"örgütsüzleşmeyi" fırsat bilen, başlangıçta halk desteği zayıf,
fırsatçı bir azınlık elit grubuydu. İktidarı aldıktan sonra iç savaş yoluyla
kendi bürokratik aygıtlarını inşa ettiler.
1989 Romanya
Her 30 kişiden biri Securitate muhbiriydi.
Devrim, halkın öfkesinden ziyade, ordunun ve parti içi
hiziplerin taraf değiştirerek mevcut devlet araçlarını lidere karşı
kullanmasıyla (kurum içi kayma) gerçekleşmiştir.
Devrimler, "yeni bir dünya" kurma iddiasıyla eski
rejimi "asalak", "sülük" veya "canavar" olarak
yaftalayarak şiddeti rasyonalize eder.
7. SOYKIRIMLAR
Soykırım, modernliğin bir gerilemesi değil; aksine, modern
bürokratik kapasitenin ve ideolojik arındırma çabasının en aşırı ürünüdür.
Raphael Lemkin’in özgün tanımı, 1948 BM Sözleşmesi’nde
siyasi bir manipülasyonla daraltılmıştır. BM tanımı, İkinci Dünya Savaşı’nın
galiplerini (Stalin’in tasfiyeleri, Mao’nun sınıfsal kırımları ve sömürgeci
güçlerin eylemleri) korumak için "siyasi ve sınıfsal grupları" kapsam
dışı bırakmıştır. Sosyolojik açıdan soykırım, bir grubun sadece fiziksel değil,
toplumsal ve kültürel varlığının da (etnikkırım) hedef alınmasıdır.
Soykırımın gerçekleşmesi için yüksek altyapısal güç
(devletin nüfusa ulaşabilme kapasitesi) ve derin ideolojik nüfuz (halkın ikna
edilmesi) zorunludur. Bu iki güç birleştiğinde; siyasi kırım (muhalefet
tasfiyesi), sınıfkırım (Kulaklar örneği) ve etnikkırım sistematik bir hal alır.
Soykırım her zaman doğrudan infazlarla gerçekleşmez. Amerika
ve Avustralya’da yerli nüfusun yok edilişi, kasıtlı katliamların yanı sıra
habitat tahribatı ve hastalıkların bilinçli yayılmasıyla sağlanan
"dolaylı" bir süreçtir. Kaliforniya’daki altına hücum döneminde yerli
nüfusun %95’inin yok olması, bu dolaylı ama sistematik vahşetin en çarpıcı
örneğidir. 1904 Herero ve Nama Soykırımı ise, modern askeri rasyonalitenin
Namib Çölü’nde kurbanları susuzluğa mahkûm ederek uyguladığı ilk planlı imha
modelidir.
Soykırımlar, kendilerine özgü bir toplumsal mantığa sahip
olan toplumsal olgulardır.
8. TERÖRİZM
Terörist saldırılar soykırımlara kıyasla çok daha az can
kaybına neden olmalarına rağmen bazen daha fazla dikkat çekerler.
Örneğin 2003 yılında Darfur'da 400.000'den fazla can kaybına
ve 2,5 milyon insanın yerinden edilmesine yol açan soykırım neredeyse haber
değeri bile görmemiştir.
Terörizmin Anlamı
"Terörizm" terimi son derece siyasallaşmıştır ve
devlet yetkilileri tarafından muhalifleri şeytanlaştırmak için kullanılır.
Soykırım mağduriyet iddiasında bulunmak için kullanılırken,
terörizm başkalarının siyasi eylemlerini gayrimeşrulaştırmak için kullanılır.
Terörizmin ayırt edici yanı öngörülemeyen şaşırtıcı olaylara
dayanması ve esas olarak belirli bir siyasi mesajı şiddet yoluyla iletme
mekanizması olarak kullanılmasıdır.
11 Eylül'den sonra terör ve teröristlerle ilgili olarak psikolojik/psikanalitik
(paranoya, narsisistik öfke), öğretisel fanatizm (propaganda, beyin yıkama) ve
ekonomi merkezli (rasyonel tercih, yoksunluk) açıklamalar öne çıkmıştır. Fakat
işin aslı, teröristler akıl hastası değil, iyi eğitimli ve maddi imkan
bakımından “varlıklı” sayılabilecek kişilerdir.
Terörizmin Sosyolojisi: Kültür ve Şiddet
Durkheimcı Çözümlemeler
Bu yaklaşıma göre terörizm, maddi yönünden ziyade simgesel
performansıyla analiz edilmelidir.
Jeffrey Alexander, terörizmi siyasi olanakların tükenişini
yansıtan "siyaset sonrası performatif bir simgesel eylem" olarak
görür.
Etkileşimcilik
Randall Collins, insanların şiddete doğal olarak yatkın
olmadığını, yüz yüze etkileşimlerde şiddet uygulamanın yoğun duygusal
rahatsızlık ve korku yarattığını savunur.
Şiddet içeren durumlar korku ve gerginlikle
şekillendiğinden, başarılı bir şiddet eylemi bu duygusal gerilimi duygusal
enerjiye dönüştürme yeteneğine bağlıdır.
Temelcilik Karşıtı Bakış Açıları
Foucault ve Derrida'nın izinden giden bu bakış açısı, tekil
hakikat iddialarını şüpheyle karşılar ve baskın anlatıların yapısökümüne
odaklanır.
Kopenhag Okulu (Buzan, Wæver), belirli bireylerin veya
toplumsal ilişkilerin gerçekte tehdit oluşturmasalar bile devletin güvenliğine
yönelik varoluşsal tehditler olarak çerçevelendiğini savunur.
Kültürelci Açıklamaların Ötesi: Uzun Vadede Terörizm
Terörizm, etkili bir toplumsal örgütlenme ve bürokrasi
olmadan var olamaz. Günümüz terör örgütleri (PIRA, ETA, El Kaide, IŞİD)
hiyerarşik, liyakate dayalı, profesyonelleşmiş ve kurallarla yönetilen
yapılardır.
IŞİD, Suriye ve Irak'ta geniş toprakları yöneten bir gölge
devlete (parastate) dönüşmüştür. Tepesinde "Halife İbrahim"
bulunan, askeri konsey, yargı otoritesi, şura konseyi ve medya komitelerinden
oluşan son derece hiyerarşik bir piramit şeklinde inşa edilmiştir.
İdeoloji ve Terörizm
İdeoloji, toplumsal eylemi yönlendiren değer, ilke ve
uygulamalar dizisidir. Merkezkaç ideolojikleştirme, sadece şiddet kullanımını
meşrulaştıran ideolojik anlatıların formülasyonu değil, bu düşüncelerin
örgütsel olarak yönlendirilen uzun vadeli süreçlerle geniş halk kesimlerinde
kök salmasıdır.
Metinler ve anlatılar kendi başlarına şiddet üretmez; ancak
dinsel ve siyasi kaynaklar terör örgütleri bağlamında meşrulaştırıcı araçlar
olarak kullanılır. IŞİD, Tekfirci/Selefi ideolojiyle vahşi kafa kesme
eylemlerini ve esir pilot Yusuf el Kesasibe'yi diri diri yakmasını dinsel
metinler ve "kısas" ilkeleri üzerinden rasyonalize etmeye büyük önem
vermiştir.
İdeolojik mesajlar yeni katılımları sağlamada önemli olsa da
terörizme giden en yaygın yollar akran gruplarından ve aile ağlarından geçer.
Bireyleri şiddete ve fedakârlığa iten ana unsur mikro düzeydeki bu dostluk ve
ahlaki bağlardır.
9. İNSANLAR NEDEN SAVAŞIRLAR?
Charles Ardant du Picq, cephede başarıyı belirleyen faktörün
askerlerin manevi gücü ve grup motivasyonu olduğunu vurgulamıştır.
Araştırmalar askerlerin savaşma kararlılığının ideolojik
fanatizmden ziyade askeri yoldaşlarına olan aidiyet ve sorumluluk duygusundan
kaynaklandığını göstermiştir.
Şiddet ve Mikro Dayanışma
Sivil hayatta yıllar süren yoğun bağlar, şiddet içeren kriz
veya savaş gibi tehlikeli ve "mutlak durumlarda" sadece aylar, hatta
haftalar içinde gelişebilir.
Mikro dayanışma, tehlikeli durumlara verilen kendiliğinden
bir tepki gibi görünse de aslında makro yapısal, örgütsel ve ideolojik araçlar
tarafından yaratılan ve sürdürülen bir olgudur.
Japon Samurayları ve Mısır Memlûkleri son derece uyumlu ve
sadık birimlerdi. Samuraylık, Taiho Kanunu ile kurulan hiyerarşik bir sistem ve
"Buşido" ön-ideolojisiyle meşrulaştırılıyordu.
Memlûkler ise ailelerinden koparılan köle askerlerden
oluşan, garnizonlarda birlikte yaşayan ve meşruiyetlerini İslam inancı
üzerinden kuran bir yapıydı.
Sparta'daki "agoge" eğitim sistemi de şehir
devletinin zorlayıcı gücü ve militarist ön-ideolojisiyle mikro dayanışmayı
yapay olarak inşa ediyordu.
Modern Çağda Şiddet ve Toplumsal Kaynaşma
Modern öncesi dönemde şiddet kullanımı için meşrulaştırma
ikincil plandayken, modern çağda şiddet kullanımı halk egemenliği, özgürlük
gibi kavramlarla ilişkilendirilerek karmaşık ideolojik yapılarla
meşrulaştırılmak zorundadır.
ABD ordusunun "COHORT" sistemi veya "silah
arkadaşlığı sistemi" (buddy system), sivil sarsıntıyı azaltmak ve mikro
düzeyde dayanışma oluşturmak amacıyla tasarlanmış bilinçli örgütsel
politikalardır. Grup işbirliğiyle kullanılan silah sistemleri de (makineli
tüfek vb.) esas olarak askerlerde ateş etme isteğini artıracak bir dayanışma
havası yaratmak için kurgulanmıştır.
SONUÇ: ÖRGÜTLÜ ŞİDDETİN GELECEĞİ
Şiddet, bedenleri hedef alan fiziksel tezahürleriyle
(cinayetler, yaralanmalar) modern dünyada halkın gözünden uzaklaştırılmıştır
(sanayi tipi kapalı mezbahalar, tecrit edilmiş hastaneler, morglar ve
görünmeyen insansız hava araçları). Ancak bu görünmezlik şiddetin azaldığı
anlamına gelmez; aksine, zorlayıcı gücün (gözetleme, kitle denetimi,
hapishaneler, sınır denetimleri) gündelik hayatın her noktasına yayılmasını ve
kitlelerin denetlenmesini meşrulaştırır.
Gelecekte robotik, yapay zeka ve nanoteknoloji alanlarındaki
gelişmelerle insanların bizzat savaşmasına gerek kalmayabilir (2035'te
robotların robotlarla savaşması vb.).
Öldürücü olmayan silahlar (lazerler, Active Denial Systems -
ADS) ve biyolojik/genetik/farmakolojik müdahaleler (kısırlığa yol açan,
uyuşturucularla sanrılar gördüren seçici şiddet biçimleri) yoluyla kitleler
öldürülmeden manipüle edilecektir.
Şiddet bir toplumsal eylem biçimidir; niteliği, yönü ve
yoğunluğu değişebilir ama tamamen ortadan kaldırılamaz. İnsanlar şiddet içeren
ortamlarda doğarlar ve ölürler...
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder