3 Haziran 2026 Çarşamba

Siniša Malešević - Örgütlü Vahşetin Yükselişi - Notlar

Siniša Malešević - Örgütlü Vahşetin Yükselişi - Notlar

Şiddetin Tarihsel Sosyolojisi

The Rise Of Organised Brutality, A Historical Sociology of Violence

Mütercim: Melih Pekdemir, Fol Yayınları, 2023

 


Giriş

İnsanlık tarihinde Ortaçağ veya antik dönemlerin (Çin, Aztek, Hint vb.) sürekli şiddet ve işkenceyle dolu olduğu algısı, Rönesans ve Aydınlanma düşüncesinin geçmişi "Ötekileştirme" ve kendisini "ilerlemeci/akılcı" konumlandırma çabasıyla abartılmıştır.

 

Steven Pinker veya Norbert Elias gibi yazarların iyimser yorumlarının aksine, uygarlığın gelişimi veya modernleşme şiddeti azaltmamıştır.

Toplumsal örgütler, bürokrasi ve ideolojik kapasite geliştikçe, örgütlü şiddetin kapsama alanı, meşruiyeti ve kitlesel imha gücü de artmıştır. 20. yüzyıldaki 250 milyondan fazla insan kaybı bunun en somut kanıtıdır.

 

Şiddet sabit bir olgu değildir; zamana ve mekâna göre biçim değiştirir. Modern dönem "beden bütünlüğünü" merkeze alırken, geçmişte toplumdan tecrit edilmek veya utandırılmak fiziki cezadan daha ağır kabul edilmekteydi.

 

Örgütlü şiddetin dönüşümü

1. Zor kullanımının birikerek bürokratikleştirilmesi (Devlet ve kurumların zor yetkisini tekelleştirmesi).

 

2. Merkezkaç ideolojikleştirme (İdeolojilerin toplumun en kılcal damarlarına kadar yayılması).

 

3. Mikro dayanışmanın sarmalanması (Küçük grup içi bağlılıkların örgütsel/ideolojik hedefler doğrultusunda kullanılması).

 

Kitabın içeriği

1. Bölüm (Kavramsal Çerçeve): Şiddet kavramı üzerindeki dar/geniş tanımlar ile Max Weber, Michel Foucault ve Norbert Elias'ın şiddet yaklaşımlarının eleştirisi.

 

2. Bölüm (Teorik Model): Örgütlü şiddetin dönüşümünü açıklayan longue durée (uzun dönem) modelinin ve üç temel sürecin tanıtımı.

 

3. ve 4. Bölüm (Tarihsel İnceleme): İlk insan topluluklarından günümüze şiddet verilerinin incelenmesi; şiddetin uygarlıkla azalmadığının kanıtlanması.

 

5. Bölüm (Savaş): Savaşın örgütsel/ideolojik kapasitesi ve devletlerarası savaşların azalmasının savaşın bittiği değil, günlük hayatın içine yerleştiği anlamına gelmesi.

 

6. Bölüm (Devrimler): Devrimlerin dinamikleri, örgütlenme kapasitesi ve ideolojik nüfuz ilişkisi.

 

7. Bölüm (Soykırımlar): Örgütlü şiddetin en uç biçimi olan soykırımların hukuki/etik alanın ötesinde sosyolojik ve longue durée analizi.

 

8. Bölüm (Terörizm): Terörizmin toplumsal boyutu, psikolojik/ekonomik indirgemeciliğin eleştirisi ve mikro dayanışma açısıyla incelenmesi.

 

9. Bölüm (Mikro Dayanışma ve Grup İçi Kaynaşma): İnsanların doğuştan şiddete veya birlikteliğe yatkın olmadığı; grup içi kaynaşmanın örgütsel ve ideolojik destekle sağlandığı tezi.

 

Sonuç/Değerlendirme (Arendt Eleştirisi): Hannah Arendt'in "şiddet, iktidarın/gücün yokluğudur" fikrine karşı çıkılarak; şiddetin gücün tam bir ürünü olduğu vurgulanır.

 

 

l. ÖRGÜTLÜ ŞİDDET NEDİR?

Şiddet Nedir?

Gündelik hayatta şiddet terimi birbirinden çok farklı durumları ifade etmek için kullanılır.

 

10.000 yıl önce de birini öldürmek şiddet olarak addediliyordu. Bu noktada şiddeti anlamak için hukuki ve sosyolojik yaklaşımlar arasındaki ontolojik farkı netleştirmek elzemdir:

Hukuki Şiddet: Bireysel sorumluluk, kasıt ve yasal tanımlara odaklanır. Vurgu, devlet otoritesine yönelik tehdidin cezalandırılması üzerinedir.

Sosyolojik Şiddet: Olayların karmaşık dinamiklerine, yapısal kısıtlamalara ve toplumsal deneyimlere odaklanır. Kasıtsız eylemleri ve sistematik eşitsizlikleri (yapısal şiddet) kapsar.

 

Şiddeti, bireylerin, grupların veya toplumsal örgütlerin, kendilerini, kasıtlı veya kasıtsız eylemlerinin, zorla bazı davranış değişiklikleri dayattığı veya fiziksel, zihinsel, duygusal hasara, yaralanmaya veya ölüme yol açtığı durumlarda buldukları, ölçeklenebilir bir toplumsal süreç olarak tanımlıyorum.

 

Şiddeti Örgütlemek

Mikro düzeydeki şiddet kaotik ve failin yetersizliğiyle şekillenirken; örgütlü şiddet rasyonel ve sistematik bir yapı sergiler.

70 milyon kişiye hükmeden Roma İmparatorluğu’nun toplam memur sayısı sadece 300-400 kişiyken, Ming Hanedanlığı 5.500 memurla devasa bir alanı yönetmeye çalışıyordu. Oysa günümüzde 600.000 nüfuslu Karadağ gibi küçük bir devletin dahi 50.000'den fazla memuru bulunmaktadır.

 

Modern devlet, şiddeti meşrulaştırmak için muazzam bir aygıt geliştirmiştir.

 

Örgütlü Şiddet ve Tarihsel Değişim

Max Weber

Weber için "tüm siyasetlerin özü çatışmadır" ve devlet "meşru şiddet kullanma tekeli"dir. Ancak Weber, bireylerin neden bu "demir kafes" içinde biat ettiklerini açıklayan ideolojik mekanizmaları yeterince formüle edememiştir.

 

Norbert Elias

Elias, "Uygarlaşma Süreci"nde özdenetimin şiddeti azalttığını savunur.

Uygarlık örgütlü şiddetin beşiğidir.

Elias, modern vahşeti bir "barbarlığa gerileme" olarak görür; oysa veriler bunun tam tersini kanıtlar. Einsatzkommando komutanlarının üçte ikisinden fazlası yükseköğrenim görmüş ve üçte biri doktora yapmıştı. Bu durum, modern gaddarlığın irrasyonel bir dürtü değil, yüksek eğitimli kadroların rasyonel tercihi olduğunu gösterir.

 

Michel Foucault

Foucault, disiplinci iktidarın (Panoptikon) şiddeti ikame ettiğini öne sürer.

Son 250 yılın, insan kayıplarının sayısında benzeri görülmemiş bir artışa tanık olduğu gerçeği hesaba katılırsa... o zaman fiziksel şiddetin azaldığı fikri de mantıksız görünecektir.

Bu dönemde en az 300 milyon ölüm gerçekleşmiştir; zira disiplinci iktidar, şiddeti azaltmamış, aksine toplu kıyımlar için gerekli mükemmel örgütsel araçları sağlamıştır.

 

2. UZUN VADEDE ŞiDDET

 

Zor Kullanımının Birikerek Bürokratikleşmesi: Bürokrasi şiddeti verimli, hesaplanabilir ve kalıcı kılar. Bürokratik yönetim modelinin başarısı, onun etkili zor kullanma kapasitesine bağlıdır.

 

Merkezkaç İdeolojikleştirme: Modern ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm), "soğuk" bürokratik rasyonalite ile "sıcak" mikro dayanışma arasında köprü kurar. İdeoloji, şiddeti toplumsal ilerleme adına kutsallaştırarak merkezden çevreye yayılır.

 

Mikro Dayanışmanın Sarmalanması: İnsanlar doğaları gereği gaddar değildir; bilişsel olarak ancak sınırlı sayıda (Dunbar Sayısı: 150) derin ilişki kurabilirler. Facebook istatistiklerinin de gösterdiği üzere (500 arkadaştan sadece 26'sı ile etkileşim), modern birey duygusal olarak küçük gruplara ihtiyaç duyar. Devlet bu noktada "hayali akrabalık bağları" (vatan evladı, din kardeşi) kurgular.

İdeoloji, örgütlenme ve mikro dayanışma başarılı biçimde kaynaşmış olur ve birey ailesini utandırmamak veya "kardeşlerini" korumak adına şiddete iştirak eder.

 

3. İNSAN VAHŞETİ NE KADAR ESKİDİR?

İnsanlar Diğer Hayvanlara Kıyasla Şiddete Daha Fazla mı Yatkındır?

İnsan şiddeti genellikle "insan doğası" üzerinden yanlış bir zeminde tartışılır. Oysa insan, biyolojik olarak şiddet için en donanımsız türlerden biridir; pençelerimiz, zehrimiz veya güçlü çenelerimiz yoktur.

 

Beş yaşındaki bir insan yavrusu doğada tamamen savunmasızdır; bu da bizi barışçıl bonobolara daha yakın bir biyolojik başlangıca yerleştirir.

 

Şiddet kültürel bir gen değil, "yapısal bir tercih"tir.

Semai halkı örneğinde görüldüğü gibi, hiyerarşisiz ve mülkiyetsiz toplumlarda şiddet marjinaldir. Semai halkı "becbaraa" adı verilen uzun süreli barışçıl meclisler ve rekabetçi olmayan oyunlarla anlaşmazlıkları çözer; çocuklara fiziksel ceza verilmez ve "mengalab" (boyun eğme) öğretilir. Öte yandan Yanomamö gibi "savaşçı" kabilelerin şiddeti dahi genetik değil, devlet yapılarıyla kurdukları temasın yarattığı baskıdan kaynaklanır: "Yanomamö, Batı kültürü mevcut olmadığı için değil, mevcut olduğu ve belirli biçimlerde mevcut olduğu için savaş yapar."

Şiddet, yerleşik yaşam, hiyerarşi ve kaynak kontrolü ile başlayan örgütsel bir evrimdir.

 

4. ÖRGÜTLÜ ŞİDDETİN YÜKSELİŞİ

Örgütlü şiddet modern dünyada azalmamış, aksine "prosopografi" ve "teleolojik etkililik" üzerinden daha rafine bir form kazanmıştır.

Şiddet artık vahşi bir patlama değil, dikkatle planlanmış bir toplum mühendisliği aracıdır.

 

Modernlik, bürokratikleşme ve ideolojik sarmalama yoluyla şiddeti "normalleştirmiş" ve kitlesel imha kapasitesini "meşruiyet" zırhıyla donatmıştır.

 

Örgütlü vahşetin yükselişi, tesadüfi bir gerileme değil, modern örgütsel gücün kaçınılmaz ve karanlık bir yansımasıdır.

 

Eldeki tarihsel verilerin kısaca incelenmesi bile şiddetin merkez üslerinin zamanda ve mekânda değişip ilerlemesine rağmen yönünün büyük ölçüde sabit kaldığını göstermektedir ve bu yükseliş kesintili değil süreklidir.

 

5. SAVAŞLAR

Savaş toplumsal hiyerarşilerin, iş bölümünün ve gelişmiş örgütlenme biçimlerinin bir ürünüdür. Modern çağda savaşın niteliği yapısal bir dönüşüm geçirmiş; şiddet, kurumsal bir rasyonaliteye bürünerek "toplumsal kafesleme" (social caging) mekanizmasının merkezine yerleşmiştir.

 

Geleneksel görüş, savaşı kuraklık veya hastalık gibi kaçınılmaz bir dışsal gerçeklik olarak kodlar. Ancak avcı-toplayıcı gruplar savaş başlatmak için gereken örgütsel ve ideolojik araçlara sahip değildi.

Savaş doğal bir gerçeklik değildir, toplumsal gelişmenin bir ürünüdür.

 

Savaşın "önemi" sadece can kaybıyla değil, yarattığı toplumsal değişimle ölçülmelidir.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantı Noktası ve ideoloji

Charles Tilly / savaş modern devletin en büyük mimarıdır.

 

Jeopolitik rekabet; yöneticileri maliyeyi yapılandırmaya ve idari yapıları genişletmeye zorlamıştır. Bu süreç, devletin güvenlik sağlama karşılığında toplumu vergilendirme, askere alma ve denetleme mekanizmalarıyla "kafese alması" (toplumsal kafesleme) ile sonuçlanmıştır.

Savaşın sanayileşmesi, toplumsal gelişme ile simbiyotik bir ilişki içinde ilerlemiş; parlamentarizm ve yurttaşlık hakları, kitle seferberliğine karşılık halka sunulan "siyasi haraçlar" olarak doğmuştur.

 

Modern savaş, şiddetin devlet eliyle tekelleştirildiği bürokratik bir süreçtir.

 

Modern devletler altyapı erişimlerini artırarak şiddeti, eğitimi ve meşruiyeti tekelleştirmiştir. Bu süreç, kitlesel üretim ve iletişimin kitle imhası için seferber edildiği iki dünya savaşında doruk noktasına ulaşmıştır.

 

Modern savaş tarzı, askeri riskleri düşman sivillere ve zayıf devletlere transfer etme üzerine kuruludur.

 

Örgütsel kapasite şiddeti uygulamak için gerekli altyapıyı sağlasa da, bu şiddetin sürdürülebilirliği için kitlelerin ideolojik olarak seferber edilmesi ve mikro düzeyde bir dayanışma hissinin inşa edilmesi kritik öneme sahiptir.

 

Modernlik öncesi savaşlar hanedan veraseti meseleyken, modern çağda "halk egemenliği" fikri savaşı toplum çapında bir normatif onay gereksinimine dönüştürmüştür.

 

Aydınlanma’nın "evrensel ahlak" ve "eşitlik" ilkeleri, paradoksal olarak düşmanı "insan olmayan canavarlar" (alt-insan) olarak tanımlayarak kitlesel imhayı meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Herkesin eşit olduğu bir dünyada, karşı tarafı öldürmenin tek yolu onun "insanlığını" reddetmektir.

 

Mikro Dayanışma ve Savaş Deneyimi

Askerleri motive eden unsur sadece ideoloji değil, Weber’in deyimiyle "fedakârlık toplulukları" yaratan mikro grup dayanışmasıdır.

 

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi ve Japon ordularının firar nedeniyle yaklaşık 20.000 askerini infaz etmesi, buna karşılık ABD’nin sadece 146 askeri idam etmesi, ideolojinin tek başına yeterli olmadığını; "ideoloji"nin aslında aşırı zorlama ile desteklenen örgütsel bir güç olduğunu kanıtlar.

 

6. DEVRİMLER

Devrimler, halkın kendiliğinden patlak veren öfkesinden ziyade, rakip toplumsal örgütlerin devlet aygıtını ele geçirme veya dönüştürme mücadelesidir.

 

1917 Rusya

Bolşevikler, Çarlık devletinin savaş nedeniyle yaşadığı "örgütsüzleşmeyi" fırsat bilen, başlangıçta halk desteği zayıf, fırsatçı bir azınlık elit grubuydu. İktidarı aldıktan sonra iç savaş yoluyla kendi bürokratik aygıtlarını inşa ettiler.

 

1989 Romanya

Her 30 kişiden biri Securitate muhbiriydi.

Devrim, halkın öfkesinden ziyade, ordunun ve parti içi hiziplerin taraf değiştirerek mevcut devlet araçlarını lidere karşı kullanmasıyla (kurum içi kayma) gerçekleşmiştir.

 

Devrimler, "yeni bir dünya" kurma iddiasıyla eski rejimi "asalak", "sülük" veya "canavar" olarak yaftalayarak şiddeti rasyonalize eder.

 

7. SOYKIRIMLAR

Soykırım, modernliğin bir gerilemesi değil; aksine, modern bürokratik kapasitenin ve ideolojik arındırma çabasının en aşırı ürünüdür.

 

Raphael Lemkin’in özgün tanımı, 1948 BM Sözleşmesi’nde siyasi bir manipülasyonla daraltılmıştır. BM tanımı, İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerini (Stalin’in tasfiyeleri, Mao’nun sınıfsal kırımları ve sömürgeci güçlerin eylemleri) korumak için "siyasi ve sınıfsal grupları" kapsam dışı bırakmıştır. Sosyolojik açıdan soykırım, bir grubun sadece fiziksel değil, toplumsal ve kültürel varlığının da (etnikkırım) hedef alınmasıdır.

 

Soykırımın gerçekleşmesi için yüksek altyapısal güç (devletin nüfusa ulaşabilme kapasitesi) ve derin ideolojik nüfuz (halkın ikna edilmesi) zorunludur. Bu iki güç birleştiğinde; siyasi kırım (muhalefet tasfiyesi), sınıfkırım (Kulaklar örneği) ve etnikkırım sistematik bir hal alır.

 

Soykırım her zaman doğrudan infazlarla gerçekleşmez. Amerika ve Avustralya’da yerli nüfusun yok edilişi, kasıtlı katliamların yanı sıra habitat tahribatı ve hastalıkların bilinçli yayılmasıyla sağlanan "dolaylı" bir süreçtir. Kaliforniya’daki altına hücum döneminde yerli nüfusun %95’inin yok olması, bu dolaylı ama sistematik vahşetin en çarpıcı örneğidir. 1904 Herero ve Nama Soykırımı ise, modern askeri rasyonalitenin Namib Çölü’nde kurbanları susuzluğa mahkûm ederek uyguladığı ilk planlı imha modelidir.

 

Soykırımlar, kendilerine özgü bir toplumsal mantığa sahip olan toplumsal olgulardır.

 

8. TERÖRİZM

Terörist saldırılar soykırımlara kıyasla çok daha az can kaybına neden olmalarına rağmen bazen daha fazla dikkat çekerler.

Örneğin 2003 yılında Darfur'da 400.000'den fazla can kaybına ve 2,5 milyon insanın yerinden edilmesine yol açan soykırım neredeyse haber değeri bile görmemiştir.

 

Terörizmin Anlamı

"Terörizm" terimi son derece siyasallaşmıştır ve devlet yetkilileri tarafından muhalifleri şeytanlaştırmak için kullanılır.

Soykırım mağduriyet iddiasında bulunmak için kullanılırken, terörizm başkalarının siyasi eylemlerini gayrimeşrulaştırmak için kullanılır.

 

Terörizmin ayırt edici yanı öngörülemeyen şaşırtıcı olaylara dayanması ve esas olarak belirli bir siyasi mesajı şiddet yoluyla iletme mekanizması olarak kullanılmasıdır.

 

11 Eylül'den sonra terör ve teröristlerle ilgili olarak psikolojik/psikanalitik (paranoya, narsisistik öfke), öğretisel fanatizm (propaganda, beyin yıkama) ve ekonomi merkezli (rasyonel tercih, yoksunluk) açıklamalar öne çıkmıştır. Fakat işin aslı, teröristler akıl hastası değil, iyi eğitimli ve maddi imkan bakımından “varlıklı” sayılabilecek kişilerdir.

 

Terörizmin Sosyolojisi: Kültür ve Şiddet

Durkheimcı Çözümlemeler

Bu yaklaşıma göre terörizm, maddi yönünden ziyade simgesel performansıyla analiz edilmelidir.

Jeffrey Alexander, terörizmi siyasi olanakların tükenişini yansıtan "siyaset sonrası performatif bir simgesel eylem" olarak görür.

 

Etkileşimcilik

Randall Collins, insanların şiddete doğal olarak yatkın olmadığını, yüz yüze etkileşimlerde şiddet uygulamanın yoğun duygusal rahatsızlık ve korku yarattığını savunur.

Şiddet içeren durumlar korku ve gerginlikle şekillendiğinden, başarılı bir şiddet eylemi bu duygusal gerilimi duygusal enerjiye dönüştürme yeteneğine bağlıdır.

 

Temelcilik Karşıtı Bakış Açıları

Foucault ve Derrida'nın izinden giden bu bakış açısı, tekil hakikat iddialarını şüpheyle karşılar ve baskın anlatıların yapısökümüne odaklanır.

Kopenhag Okulu (Buzan, Wæver), belirli bireylerin veya toplumsal ilişkilerin gerçekte tehdit oluşturmasalar bile devletin güvenliğine yönelik varoluşsal tehditler olarak çerçevelendiğini savunur.

 

Kültürelci Açıklamaların Ötesi: Uzun Vadede Terörizm

Terörizm, etkili bir toplumsal örgütlenme ve bürokrasi olmadan var olamaz. Günümüz terör örgütleri (PIRA, ETA, El Kaide, IŞİD) hiyerarşik, liyakate dayalı, profesyonelleşmiş ve kurallarla yönetilen yapılardır.

 

IŞİD, Suriye ve Irak'ta geniş toprakları yöneten bir gölge devlete (parastate) dönüşmüştür. Tepesinde "Halife İbrahim" bulunan, askeri konsey, yargı otoritesi, şura konseyi ve medya komitelerinden oluşan son derece hiyerarşik bir piramit şeklinde inşa edilmiştir.

 

İdeoloji ve Terörizm

İdeoloji, toplumsal eylemi yönlendiren değer, ilke ve uygulamalar dizisidir. Merkezkaç ideolojikleştirme, sadece şiddet kullanımını meşrulaştıran ideolojik anlatıların formülasyonu değil, bu düşüncelerin örgütsel olarak yönlendirilen uzun vadeli süreçlerle geniş halk kesimlerinde kök salmasıdır.

 

Metinler ve anlatılar kendi başlarına şiddet üretmez; ancak dinsel ve siyasi kaynaklar terör örgütleri bağlamında meşrulaştırıcı araçlar olarak kullanılır. IŞİD, Tekfirci/Selefi ideolojiyle vahşi kafa kesme eylemlerini ve esir pilot Yusuf el Kesasibe'yi diri diri yakmasını dinsel metinler ve "kısas" ilkeleri üzerinden rasyonalize etmeye büyük önem vermiştir.

 

İdeolojik mesajlar yeni katılımları sağlamada önemli olsa da terörizme giden en yaygın yollar akran gruplarından ve aile ağlarından geçer. Bireyleri şiddete ve fedakârlığa iten ana unsur mikro düzeydeki bu dostluk ve ahlaki bağlardır.

 

9. İNSANLAR NEDEN SAVAŞIRLAR?

Charles Ardant du Picq, cephede başarıyı belirleyen faktörün askerlerin manevi gücü ve grup motivasyonu olduğunu vurgulamıştır.

Araştırmalar askerlerin savaşma kararlılığının ideolojik fanatizmden ziyade askeri yoldaşlarına olan aidiyet ve sorumluluk duygusundan kaynaklandığını göstermiştir.

 

Şiddet ve Mikro Dayanışma

Sivil hayatta yıllar süren yoğun bağlar, şiddet içeren kriz veya savaş gibi tehlikeli ve "mutlak durumlarda" sadece aylar, hatta haftalar içinde gelişebilir.

 

Mikro dayanışma, tehlikeli durumlara verilen kendiliğinden bir tepki gibi görünse de aslında makro yapısal, örgütsel ve ideolojik araçlar tarafından yaratılan ve sürdürülen bir olgudur.

 

Japon Samurayları ve Mısır Memlûkleri son derece uyumlu ve sadık birimlerdi. Samuraylık, Taiho Kanunu ile kurulan hiyerarşik bir sistem ve "Buşido" ön-ideolojisiyle meşrulaştırılıyordu.

Memlûkler ise ailelerinden koparılan köle askerlerden oluşan, garnizonlarda birlikte yaşayan ve meşruiyetlerini İslam inancı üzerinden kuran bir yapıydı.

Sparta'daki "agoge" eğitim sistemi de şehir devletinin zorlayıcı gücü ve militarist ön-ideolojisiyle mikro dayanışmayı yapay olarak inşa ediyordu.

 

Modern Çağda Şiddet ve Toplumsal Kaynaşma

Modern öncesi dönemde şiddet kullanımı için meşrulaştırma ikincil plandayken, modern çağda şiddet kullanımı halk egemenliği, özgürlük gibi kavramlarla ilişkilendirilerek karmaşık ideolojik yapılarla meşrulaştırılmak zorundadır.

 

ABD ordusunun "COHORT" sistemi veya "silah arkadaşlığı sistemi" (buddy system), sivil sarsıntıyı azaltmak ve mikro düzeyde dayanışma oluşturmak amacıyla tasarlanmış bilinçli örgütsel politikalardır. Grup işbirliğiyle kullanılan silah sistemleri de (makineli tüfek vb.) esas olarak askerlerde ateş etme isteğini artıracak bir dayanışma havası yaratmak için kurgulanmıştır.

 

SONUÇ: ÖRGÜTLÜ ŞİDDETİN GELECEĞİ

Şiddet, bedenleri hedef alan fiziksel tezahürleriyle (cinayetler, yaralanmalar) modern dünyada halkın gözünden uzaklaştırılmıştır (sanayi tipi kapalı mezbahalar, tecrit edilmiş hastaneler, morglar ve görünmeyen insansız hava araçları). Ancak bu görünmezlik şiddetin azaldığı anlamına gelmez; aksine, zorlayıcı gücün (gözetleme, kitle denetimi, hapishaneler, sınır denetimleri) gündelik hayatın her noktasına yayılmasını ve kitlelerin denetlenmesini meşrulaştırır.

 

Gelecekte robotik, yapay zeka ve nanoteknoloji alanlarındaki gelişmelerle insanların bizzat savaşmasına gerek kalmayabilir (2035'te robotların robotlarla savaşması vb.).

Öldürücü olmayan silahlar (lazerler, Active Denial Systems - ADS) ve biyolojik/genetik/farmakolojik müdahaleler (kısırlığa yol açan, uyuşturucularla sanrılar gördüren seçici şiddet biçimleri) yoluyla kitleler öldürülmeden manipüle edilecektir.

 

Şiddet bir toplumsal eylem biçimidir; niteliği, yönü ve yoğunluğu değişebilir ama tamamen ortadan kaldırılamaz. İnsanlar şiddet içeren ortamlarda doğarlar ve ölürler...

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder