Etienne
Balibar - Şiddet ve Medenilik -
Notlar
Wellek Library Konferansları ve Diğer Siyaset Felsefesi
Denemeleri
Violence et civilite, The Welleck Library Lectures et autres
essais de philosophie politique, Mütercim: Sevgi Tamgüç, İletişim Yayınları, 2014
Önsöz
Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm 1996 yılında
Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'da sunulan "Wellek Library Lectures"
konferanslarıdır. O dönemde "On Politics and History: The Issue of Extreme
Violence and the Problem of Civility" (Siyaset ve Tarih: Aşırı Şiddet ve
Medenilik Sorunu Hakkında) başlığıyla sunulan bu konuşmalar, kitapta alt başlık
olarak korunmuştur.
Kitabın ikinci bölümü "11 Eylül" etrafında dönen
güncel olaylara, dilbilimsel tartışmalara ve siyasetin iç savaş modeliyle
ilişkisine yönelen dört denemeden oluşuyor.
…
Şiddet ve Siyaset: Bazı Sorular
Şiddetsizlik, bir anlamda şiddetlerin en kötüsüdür.
Klasik siyaset teorisinde siyaset, şiddeti tamamen ortadan
kaldırma ya da en azından sınırlandırıp (kanunsuzluk, kabile intikamı/vendetta
zincirini keserek) yönetilebilir kılma iddiasındadır. Siyaset, şiddetin
"yerini alan" bir aygıt olarak kurgulanır.
Hukuk devleti şiddeti yasa dışı ilan eder ama bu hedefe
ulaşmak için "meşru şiddet tekelini" (Max Weber ve Hobbes vurgusu)
elinde toplar. Yani şiddeti engellemek için kurumsal/merkezi bir karşı-şiddet
uygular.
Eğer siyaset şiddetin yerini alamıyorsa ve araçları zorunlu
olarak şiddetin devamı şeklinde işliyorsa, siyaset idealine ve kurumlara olan
güven sarsılır.
Şiddet, "benliğin sınır taşlarına" tecavüz
edilmesi anlamına geldiği için kamusal ve özel alan sınırlarını sürekli ihlal
eder. Ayrıca, şiddeti uygulayanlar ile ona maruz kalanları kesin çizgilerle
ayırmak imkansızdır; şiddet uygulayanlar da eninde sonunda şiddete maruz
kalmaktadır.
Şiddet, tarihsel dönüşümün ve devrimin kaçınılmaz bir
aracıdır.
Eşit iki hak arasında kararı şiddet/güç (Gewalt) verir
Siyaset, ezilenlerin direnişi olmaksızın var olamaz; bu
durum bireysel özgürlük koşullarını kolektif olarak yaratma girişimiyle
"siyaset ile evrensel hukuk" etiğini birbirine bağlar.
Özgürlük olmadan eşitlik, eşitlik olmadan özgürlük olmaz.
Birey ancak kendisi özgürleşebilir, ancak başkaları olmadan bu imkânsızdır.
Kapitalizmin "ilkel birikim" sürecinden itibaren
fabrika despotluğu (yabancılaşmış emek) ve yedek sanayi ordusu (kitlesel
işsizlik) gibi mekanizmalar, şiddet ile hukukun ayrılmaz bir biçimde bir arada
işlediğini gösterir. Hukuk, çıplak şiddeti meşrulaştırıp yasallaştırırken;
fiziksel şiddetin aşırılığı da hukukun varlık koşulunu oluşturur.
Marx'ın bu çözümlemesi sonraki Marksistlerde bir felce yol
açmıştır. Zira devrimci siyaset, "hukuka karşı hukuk" veya
"şiddete karşı şiddet" biçiminde bir kısırdöngüye
(Makyavelci/Leninist hat) sürüklenebilir.
Siyasetin en çaresiz kaldığı noktalar, küresel kapitalist
ekonomi-politik zorlamalar ile etnik-dinsel-kültürel kimlik zorlamalarının tam
olarak üst üste bindiği anlardır.
Yugoslavya’daki trajedi ne tek başına köklü etnik/dinsel
nefretlerle (ideoloji) ne de tek başına küresel pazarın ve uluslararası
tahakkümün baskısıyla (ekonomi) açıklanabilir. Bu iki alanın iç içe geçmesi,
siyasal çözümü imkânsız kılacak radikal bir şiddet patlaması yaratmıştır.
Aşırı-Nesnel Şiddet
Şiddetin adeta "doğal" ve "evrensel"
süreçlerin arkasına saklanarak toplumsal bir özneden kopartılmasıdır.
Salgın hastalıklar, kıtlık, çölleşme, önüne geçilemeyen sömürü
düzeni… Bütün bunların sosyo-ekonomik açıklaması mümkündür ancak hiçbirinin
toplumsal öznesi yoktur (herkes ve hiç kimse).
Aşırı-Öznel Şiddet
Günümüzde şiddet kurumların işleyişinin genel bir koşulu
("evrensel doğallığı") haline gelmiştir. Bu durumda bireylerin
özgürlük arayışları, umutları da şiddet sarmalıyla kuşatılmış olur ve insanlar
çaresiz kalır.
…
Aşırı Şiddetten Medenilik Sorununa
(Wellek Library Lectures, 1996)
Siyaset ve şiddet
Kurumların işleyişinin basit bir parçası olmayan,
"istisna hali" olarak adlandırılan ve toplulukların inşasını,
iktidarın elde edilmesini, toplumsal ilişkilerin dönüşümünü engelleyen
"aşırı" bir şiddetin varlığı, siyaset algımızı kökten sarsmaktadır.
Şiddetle çevrili ortamda hangi koşullarda siyasetten söz
edilebilir / hangi koşullarda siyasi açılım mümkündür?
"Anti-şiddet" ve "Medenilik Siyaseti"
Anti-Şiddet:
"Şiddetsizlik" (saptırma/korunma) veya "karşı-şiddet"
(şiddete şiddetle yanıt verme) kavramlarından farklıdır. "Anti"
takısı; ölçüsüz ve sınırsız olanla doğrudan boy ölçüşme, ona karşı durma
hareketini ifade eder.
Fransızcadaki "medenilik" (civilite) kavramı;
"uygarlık" (civilisation) ve "nezaket" (politesse)
terimlerinden farklı olarak, tarihsel süreçte yurttaşın erdemlerinden ortak
yararın korunmasına, hatta çatışma ile barış arasındaki ara bölgeyi yönetme
niteliğine (Machiavelli'nin vivere civile kullanımı) kadar esnek anlamlar
kazanmıştır.
Foucault'nun "yönetimsellik" kavramı da bu anlamda
medenilik biçimlerinin araştırılmasıdır.
Birinci Konferans: Hegel, Hobbes ve "Şiddetin Dönüşmesi"
Günümüz dünyası, "herkesin herkesle savaşı"
durumuna geri dönmüş gibidir.
Hobbes'ta egemen güç (Leviathan) "meşru şiddet
tekeli" olarak kurulur ve toplumsal barışı ancak tebaasıyla
"düşüncede savaş halinde kalarak" koruyabilir.
Hobbes'ta doğa durumu ölüm karşısında bir eşitlik sunar.
Günümüz dünyası şiddetle ağırlaşan yapısal ve radikal
eşitsizliklerle tanımlanır.
Günümüz siyasal gerçekliğinde şiddet, tüm kamusal ve özel
süreçlerin sabit bir ufku haline gelmiştir.
Hegel'i Hobbes ve Marx arasında köprü kılan unsur, şiddeti
diyalektiğin ("olumsuzun gücü") ana motoru kılarak
tarihselleştirmesidir.
Hobbesçu modelde siyaset kurumu, doğa durumundaki şiddeti
hukuk devleti ve egemen güç aracılığıyla bastırarak siyasal alanın dışına
atmayı hedefler. Ancak bu bastırma tam anlamıyla başarılı olamaz; bastırılan
şiddet dini tutkular, kitle hareketleri ve ideolojik çatışmalar şeklinde
siyaset sahnesine geri döner.
Bu durum, meşru şiddet tekelini elinde tutan devletin
kendisini korumak için cebir kullanmasını kaçınılmaz kılar.
Hegelci modelde devlet, şiddeti diyalektik bir biçimde dikey
olarak dönüştürmeyi (Aufhebung) ve onu kurumların içsel enerjisine dönüştürerek
tarih içindeki etik ereğine (Sittlichkeit) ulaşmayı hedefler.
Hegel'e göre siyaset, şiddetin tarih içindeki kademeli
dönüşüm sürecinden ibarettir.
Hegel'in Tarihte Akıl derslerinde "dünya-tini"nin
bir tarihsel aşamadan diğerine geçerken "büyük adamları" (örneğin
Sezar'ı) bir araç olarak kullandığını anlatır.
Dünya tarihinin gidişatında eski kurumlar ve yapılar
şiddetle yıkılır. Bu süreçte traditional/biçimsel hakları savunan
"ahlaklı" bireyler ile yıkımı gerçekleştiren ve "suç
işleyen" tarihsel aktörler karşı karşıya gelir. Hegel'e göre dünya tarihi
bireysel ahlak yasalarının ötesindedir; büyük adamların yıkıcı eylemleri dünya
tarihsel mantık açısından doğrulanır ve bireysel erdemler bu tarihsel
zorunluluğun önüne geçemez.
Sosyalist gelenekte, özellikle Engels'te bu şema tersine
çevrilmiştir: Şiddeti dönüştüren ve tarihi ilerleten özne "büyük
adam" değil, sömürülen sınıfların (kitlelerin) kolektif hareketidir.
Marx'ta da "mülksüzleştirenlerin
mülksüzleştirilmesi" süreci benzer bir tarihsel dönüşüm mantığı taşır.
Walter Benjamin, tarihteki mağlupların maruz kaldığı
şiddetin hiçbir bilançoya dahil edilemeyeceğini savunarak bu dönüşüm/ilerleme
şemasını reddeder; kurtuluş ancak "Mesihçi" bir kesintiyle mümkündür.
Georges Bataille ise yararsız ve verimsiz olan
"heterojen" şiddetin (kutsalın ve yıkımın) hiçbir zaman rasyonel bir
sisteme dönüştürülemeyeceğini ileri sürer.
Bataille, şiddeti "heterojenlik" ve saf olumsuzluk
(faydasız harcama/tüketim) olarak ele alır. Uygarlık ve kutsal, diyalektik bir
sentezle değil, telafisi imkansız yıkımlar pahasına var olur.
Hegel’e göre tarih, tinin (tarihsel aklın) kendini
gerçekleştirme sürecidir. Bu süreçte şiddet, ilkel/barbar doğayı uygarlığa
dönüştüren bir araç (kurban etme mantığı) olarak meşrulaştırılır. Şiddet;
tiyatro (tarih sahnesi) ve mahkeme (Weltgeschichte ist Weltgericht)
eğretilemeleriyle evrensel hukuka ve devlete evrilir. Devlet teşekkül ettiğinde
ise artık "kahramanlara" ihtiyaç kalmaz; şiddet kurumsallaşır ve
evcilleştirilir.
Fakat / Modern dünyadaki aşırı şiddet biçimleri artık
siyaset veya tarih tarafından "dönüştürülemez" ve araçsallaştırılamaz
bir nitelik kazanmıştır.
Aşırı Nesnel Şiddet
Küreselleşmiş piyasa mantığı, bazı nüfus kitlelerini
("poblacion chatarra" / ıskarta nüfus) doğrudan öldürmez, onları
"kendi kaderine terk ederek" (salgınlar, dışlamalar yoluyla) dolaylı
olarak imha eder.
Sistemin temsil edemediği ve gözden çıkardığı
bireyler/gruplar üzerinden işler.
Aşırı Öznel Şiddet
Fethi Benslama'nın Yugoslavya iç savaşındaki "etnik
arındırma" uygulamaları üzerinden analiz ettiği durumdur. Burada hedef
alınan "Öteki", dışarıdan gelen bir yabancı değil; "Kendi"
benliğinin ayrılmaz bir parçası gibi iç içe geçmiş olandır. Kimlik bunalımının
yarattığı öfke, bu içsel yabancıyı bedenden söküp atmak için kurbanı sakatlama
ve yok etme şeklinde kendini yok edici (mimetik) bir kudurganlığa dönüşür.
İki yüzyıl boyunca sermaye sisteminin getirdiği
öldürücü/yıkıcı karşıtlıklar; ulusal-sosyal devletin reformları (işçi
hareketlerinin kurumsallaştırılması) veya komünist devrimler gibi siyasal
mücadeleler aracılığıyla yumuşatılmış ve gizlenmiştir.
Modern piyasa mantığı; Latin Amerika'daki adlandırılmasıyla
"poblacion chatarra" (çöp/ıskarta/artık nüfus), Hegel'in Pöbel (ayak
takımı/temsil edilemeyen yoksul kitle) dediği veya Foucault’cu biyopolitikanın
küresel kapitalizmde ürettiği "elden çıkarılabilir / harcanabilir
insan" kitlelerini yaratır.
Bu kitlelerin kendilerini özgürleştirecek siyasi özneler
olarak ortaya koyma imkânı ellerinden alınmıştır.
Öznel şiddette ulusal, dinsel veya ırksal kimlik
fetişleştirilir ve nesneleştirilir. Kendi öz-kimliğini "her şey"
sanan özne; en küçük ötekilik izini, melezleşmeyi ve kendi içindeki çoğulluğu
yok etmek ister. Ötekini sadece öldürmez; insani türün temel antropolojik
farklarından (cinsiyet, dil, soy ağacı, aile) ve simgesel bağlarından söküp
atmayı hedefler.
…
"Dönüştürülemez" Bir Şiddet mi? Bir Başlık Denemesi
Modern siyaset ve tarih anlayışı (Aydınlanma ve 18. yüzyıl
sonu burjuva devrimlerinden bu yana), şiddeti yok saymak yerine onu tarihsel
ilerlemenin bir motoru veya "dönüştürülebilir" bir unsuru olarak
görmüştür.
Wallerstein'ın analizine göre; modern dünyayı şekillendiren
üç temel ideoloji (muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizm), Fransız ve Sanayi
devrimlerinin yarattığı geri dönülmez tarihsel değişimin ürünleridir.
Muhafazakârlık bu değişimi yavaşlatmak/sınırlamak ister;
Sosyalizm iradeyle hızlandırmak ve eşitlik hedeflerine
taşımak ister;
Liberalizm ise sürekli reformla ilerlemeyi normlaştırır.
Her üç modern ideoloji de en nihayetinde tarihi ve siyaseti
"ilerleme" fikri üzerinden eklemleyen liberalizmin ortak zemininde
(sorunsalında) buluşur.
Hobbes, ilerlemeci büyük anlatının çöküşünü anlamakta güncel
bir araç sunar.
Tutkuların ve şiddetin geri dönüşü, devletin "önleyici
karşı-şiddet" (meşru şiddet tekeli) olarak ortaya çıkmasını zorunlu kılar.
Hegelci modelde tarihsel ilerleme, şiddetin kurumsal
iktidara/devlete dönüştürülmesi (yükseltilmesi - Aufhebung) yoluyla mümkündür.
Hegel dönüştürülemez gibi görünen şiddeti devletin gücünü
tesis eden tarihsel bir araca çevirmek ister.
Geleneksel siyaset kuramları/ideolojiler küreselleşme
çağındaki yeni şiddet biçimlerini kavramakta yetersiz kalmaktadır.
Aşırı-nesnel ve aşırı-öznel şiddet biçimleri pratik yaşamda
ve ırkçılık gibi olgularda iç içe geçer. Özne ve nesne arasındaki ayrım bu
sınır deneyiminde duraksar.
İnsanların "faydasız nesneler/atıklar" olarak
temsil edilmesi ile onları kurbanlaştıran nefret söylemleri birlikte işler.
Medya şiddet kurbanlarını insan olmaktan çıkarıp yalnızca
acı çeken, pasif "nesnelere" dönüştürür.
Foucault, iktidarı yalnızca devletin merkezi, olumsuz ve
baskıcı bir egemenliği olarak gören klasik Marksist ve Lacancı/Freudcu şemaları
("baskıcı varsayım") eleştirir.
İktidar sadece bastırmaz; disipline eder, üretken kılar ve
özneler inşa eder.
Siyaset felsefesi geleneğinde "egemenlik", yasa
ile şiddetin ikili tekelini elinde tutar.
Yasanın mutlaklığını ve kutsallığını teyit etmek için
iktidarın her zaman bir "iç düşmana" ihtiyacı vardır. Egemen
iktidarın adaleti, şiddet ve kurban ritüelleri (idam cezası, işkence)
aracılığıyla kendini görünür kılmak zorundadır.
İktidar, meşru şiddet tekelinden önleyici karşı-şiddete ve
buradan kurumsal kıyıcılığa (cruauté / Grausamkeit) doğru genişleme
eğilimindedir.
Marx’tan önce de egemenlerin tabi olanlara şiddet
uyguladığını belirten mülkiyet kuramları vardı; ancak şiddeti kendi iç
çelişkileri ve içkin çatışmalarıyla sürekli yeniden üretilen bir yapının ögesi
olarak tanımlayan ilk kuramcı Marx olmuştur.
Kapitalist döngü, insan emeğini (işgücünü) bir
"metaya" (şeye) dönüştürerek özne ile nesne arasındaki antropolojik
ilişkiyi altüst eder; bu süreçte sermaye "otomat ve otokrat olan yeni
Leviathan" haline gelir.
Kapital'in son bölümlerinin üç farklı yorumu
Sosyal Demokratik (Reformist) Yorum: Sınıf savaşımının
kapitalist sistem içinde yasal düzenlemeler ve reformlar yoluyla
"sivilleştirilmesini" savunur.
Devrimci (Teleolojik) Yorum: Kapitalizmin iç çelişkilerinin
zorunlu olarak "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine" (devrimci
karşı-şiddet) varacağını öngörür.
Sömürgeci (Rosa Luxemburgçu) Yorum: "İlkel
birikimin" sadece başlangıçta yaşanmadığını, kapitalizmin varlığını
sürdürmek için sürekli olarak dışarıdaki ve içerideki kapitalizm-öncesi
toplulukları "çamur ve kan içinde" yıkarak sömürgeleştirmek zorunda
olduğunu savunur.
Şiddet, sermayenin kendisini çamur ve kan içinde sürekli
yeniden üretmesinin asli unsurudur.
…
Medenilik Stratejileri
Hegemonyacı Strateji (Hegemonic Strategy)
Hegel'in Sittlichkeit (törellik/etik yaşam) doktrinine ve
bunun Antonio Gramsci tarafından "hegemonya" ve
"entelektüel-ahlaki reform" olarak yeniden yorumlanmasına dayanır.
Bu stratejide devlet, bireyi ilkel/etnik aidiyetlerinden
(aile, klan) kopararak onu evrensel hukukun öznesi (yurttaş) haline getiren
pedagojik bir "eğitici" işlevi üstlenir.
Bu stratejinin önkoşulu "normalitedir"; yani
bireylerin, cinsel rollerin ve toplumsal işbölümünün kamusal-özel ayrımı
çerçevesinde normalleştirilmesidir.
Çoğunlukçu Strateji (Majority Strategy)
Ezilen kitlelerin (çoğunluğun) kendi kendilerini yönetme,
"gönüllü kölelikten" kurtulma ve egemenlerin tahakküm aygıtlarını
dönüştürme mücadelesidir (Kant'ın Aydınlanma tanımı, Marx'ın sınıf mücadelesi
ve Gramsci'nin tabi sınıfların birliği analizi).
Çoğunlukçu medenilik, çeşitli kurtuluş hareketlerinin
(işçiler, kadınlar, sömürge halkları) kendi iç çelişkilerini aşarak ortak bir
"halk" iradesi etrafında demokratik bir ittifak kurmasını gerektirir.
İktidara aynı araçlarla karşılık verme arzusu, çatışmayı
Clausewitz’ci anlamda "en uç noktaya" tırmandırır. Bu simetrik şiddet
sarmalında radikal bir kaçış yolu kalmaz; özgürleşme arzusu, mücadele edilen
tahakküm mekanizmalarına bağımlı hale gelir.
Makro-politika; devleti ele geçirmeyi, hegemonyacı bir proje
yürütmeyi ve toplumu kesin sınırlarla bölünmüş (sınıflar, kamplar) bir bütün
olarak temsil etmeyi hedefler. Bu yaklaşım, ne kadar eşitlikçi veya demokratik
görünürse görünsün, şiddeti ve kini idealleştirme riskinden tamamen muaf
olamaz.
Azınlıkçı Strateji (Minority Strategy)
Gilles Deleuze ve Félix Guattari'nin geliştirdiği
"azınlık-oluş" (becoming-minority) ve "mikro-politika"
kavramlarına dayanır.
Siyasal mücadele, çoğunluk (iktidar) konumunu ele geçirmeyi
değil, başat kimlik kodlarından sapan kaçış çizgileri yaratmayı hedeflemelidir.
Çünkü faşizm sadece devlet düzeyinde değil; ailede, okulda, mahallede işleyen
"mikro-faşizmlerden" (küçük kara deliklerden) beslenir.
Azınlık-oluş, kimlikleri sabitlemek yerine onları sürekli
akışkanlaştırarak tahakküm makinelerini işlevsiz kılmayı amaçlar.
Foucault'nun "Kendilik Estetiği" (Aesthetics of Existence)
Foucault'nun son dönem çalışmalarında geliştirdiği
"kendilik kaygısı" (souci de soi) ve yaşam sanatı, iktidar
ilişkilerinin kılcallarında bireyin kendi üzerindeki iktidarını kurarak meşru
sınırları aşmasını ve özgürleşmesini sağlayan bir diğer anti-şiddet/medenilik
pratiğidir.
Kişinin kendi yaşamına bir üslup vermesi, kendini yönetmesi
üzerinden başkalarını yönetme/iktidara direnme olanağı doğar.
Her iki medenilik stratejisi de (hem azınlıkçı hem
çoğunlukçu yaklaşımlar) birbirinin eksik ve tehlikeli noktalarını eleştirerek
kendini haklı çıkarmaya çalışır.
Çoğunlukçu yaklaşım aşırı öznel şiddete gebedir. Çünkü
mücadele ettiği yapıyı taklit etmesi neredeyse kaçınılmazdır.
Azınlıkçı yaklaşım aşırı nesnel şiddete gebedir. Çünkü kimliksizleşmenin
araçsallaşması bu sonu kaçınılmaz kılar.
Ekler
Lacan
Lacan, özne ile nesne arasındaki ilişkiyi ve kaygının
sınırlarını açıklamak için "Moebius Şeridi" topolojisini kullanır.
Bu şerit tek yüzeylidir; üzerinde gezinen özne, kenardan
geçmeden bir yüzeyden diğerine geçer. Bu topoloji, aşırı öznel şiddet ile aşırı
nesnel şiddetin yapısal olarak nasıl birbirinin "öteki yüzü" olduğunu
ve ayrılmaz bir biçimde iç içe geçtiğini kavramamızı kolaylaştırır.
Faye
Jean-Pierre Faye, Weimar Cumhuriyeti'ndeki totaliter
dillerin topografyasını çıkarmak için "At Nalı" şemasını önerir.
Bu şemaya göre, aşırı uçlar (sağ ve sol) birbirine
yaklaştıkça söylemler dalgalanır ve anlam düzeyinde birbirinin içine geçer; bu
durum nasyonal sosyalizmin "muhafazakar devrim" söylemiyle hegemonya
kurmasını sağlamıştır.
Habermas
Jürgen Habermas, geç kapitalizmde sistem rasyonelliğinin
(para ve bürokratik iktidar) geleneksel yaşam değerlerini ve günlük iletişim
alanlarını tahrip etmesini "iç sömürgeleştirme" (internal
colonization) olarak tanımlar.
Bu süreç, bireyleri kendi yaşam dünyalarından kopararak
parçalanmış bir bilince ve kültürel yoksullaşmaya sürükler.
…
İstisnalar, Savaşlar ve Devrimler
Savaş ve Siyaset: Clausewitzci Çeşitlemeler
Günümüzde, çatışmaların asimetrik ve ulus-ötesi karakter
kazanması nedeniyle "post-Clausewitzci" bir çağa girildiği kabul
edilmektedir.
Özellikle Soğuk Savaş sonrasında "düşük yoğunluklu
çatışmalar" (low intensity conflicts) ve ulus-devlet dışı aktörlerin
yürüttüğü "yeni savaşlar", Clausewitz’in Vom Kriege (1832) adlı
yapıtındaki modeli sarsmıştır.
Clausewitz’in kuramının analizi
Savaşın Siyasetin Devamı Olduğu Tezi
Bu tez, savaşın siyasal hedefleri izlemenin ve şiddet
araçlarını devreye sokmanın bir biçimi olduğunu savunur. Bu ilişki diyalektik
bir gerilim barındırır.
Dolayısıyla savaş, siyasal ilişkileri kesmez, onları başka
araçların eklenmesiyle sürdürür. Ancak siyaset, şiddet araçlarını devreye
soktuğunda kendi doğasını kökten değiştirme riskini de göze alır.
Savunmanın Saldırı Karşısında Stratejik Üstünlüğü Tezi
Clausewitz’e göre savunma konumu, taktik veya siyasi düzeyde
değil, stratejik düzeyde saldırıdan üstündür. Bu
üstünlük, ahlaki ya da teolojik bir meşruiyete (jus ad bellum / haklı savaş)
dayanmaz, tamamen askeri amaçlarla ilgilidir.
Bu tezin en uç sınırını partizan (gerilla) savaşları
oluşturur; Mao Zedong bu düşünceyi en üst düzeye çıkaran isimlerden biri
olmuştur.
"Mutlak Savaş" ile "Sınırlı Savaş"
Arasındaki Fark
Tarihteki gerçek savaşlar genellikle sınırlı olsa da,
"mutlak savaş" ampirik savaşların sınırlarını aşan bir potansiyeli ve
eğilimi ifade eder. Fransız Devrimi'nden sonra ortaya çıkan
"halk savaşları" (Volkskriege), ulusların bizzat varoluş mücadelesi
verdiği ve şiddetin en uç noktalara tırmandığı mutlak savaşların tarihsel
gerçeğidir.
"Manevi" Etmenlerin Önceliği
Savaşın sonucunu belirlemede cesaret, askeri deha, devlet
aklı ve halkın yurtseverliği gibi manevi güçler en üstün rolü oynar. Ancak bu etmenler, "düşmana duyulan nefret"
(Feindschaft) gibi kontrol edilemez halk tutkularına dönüştüğünde siyasal aklı
ve devleti tehdit eder.
…
Engels, Clausewitz'e büyük hayranlık duymuş ve askeri
sorunlarla yakından ilgilenmiştir.
Komünist Manifesto (1848), sınıf mücadelesini örtük ya da
açık bir "iç savaş" (Bürgerkrieg) olarak niteler. Sınıf mücadelesinde proletaryanın bir "sınıf
ordusu" ya da "parti" olarak örgütlenmesi hedeflenir.
Lenin, Birinci Dünya Savaşı döneminde Clausewitz'i
derinlemesine inceleyerek "emperyalist savaşın devrimci iç savaşa
dönüştürülmesi" taktiğini geliştirmiştir.
Mao Zedong ise Clausewitz’in en tutarlı takipçisi olarak
"uzatılmış partizan savaşı" kuramını oluşturmuş; savunma stratejisini
zayıf olanın güçlü olanı yok edeceği bir diyalektik tersine çevirme aracına
dönüştürmüştür.
“Gewalt” Marksist Kuram Tarihinde Şiddet ve İktidar
Marksizmin şiddetle ilişkisindeki temel çelişki; sömürü,
tahakküm ve sömürgecilik gibi yapısal şiddet biçimlerini derinlemesine
açıklamasına rağmen, siyaset ile şiddeti trajik bir "zıtlıklar
birliği" içinde bütünleştiren bağ üzerine düşünmekten kaçınmış olmasıdır.
Bu kaçınma; sömürünün tek sömürü biçimi olarak
mutlaklaştırılması, ilerleme anlayışındaki antropolojik iyimserlik ve
"yadsımanın yadsınması" sürecine dayanan tarih metafiziğinden
kaynaklanır.
Engels, Tarihte Zorun Rolü (1895)
Almancadaki "Gewalt" sözcüğü, başka dillerde tam
karşılığı olmayan bir derinliğe sahiptir; hem yıkıcı "şiddet" hem de
kurumsal "güç/iktidar" anlamlarını bir arada barındırır.
Engels, Bismarck'ın "tepeden inme devrim"
(Revolution von oben) olarak gerçekleştirdiği Alman birliğini analiz eder.
Bismarck'ın realpolitik hamlelerini, burjuvazinin
"içine işlemiş hukuki ve ahlaki yanılsamaları yıkan bir gerçeklik
siyaseti" olarak görür.
Siyasette yalnızca iki belirleyici güç vardır: Devletin
örgütlü gücü, yani ordu ve örgütsüz temel güç, yani halk yığınları…
Engels, Dühring'in mülkiyet ve sömürüyü "şiddete"
(Gewalttaten) dayandıran öznelci tezini çürüterek, şiddetin her zaman iktisadi
üretim araçlarına bağlı olduğunu ve ekonomik gelişmeye hizmet ettiği ölçüde
etkin olabileceğini savunur.
Marx: Aşırı Şiddetin Tarihsel Yapıları ve Anları
Marx'ın düşüncesinde, aşırı şiddetin yapısını ve sonuçlarını
değerlendirmede güçlü bir gerilim vardır. Bir yandan şiddet, sınıf
mücadelesinin rasyonel ve tarihsel bir motor gücü olarak konumlandırılırken,
diğer yandan insanı nesneleştiren, hesaplanamaz ve yıkıcı "aşırı
şiddet" yapıları çözümlenir.
Şiddet, "yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun
ebesidir."
Komünist Manifesto'da sınıf mücadelesinin nihilist boyutu
vurgulanır: Sömürü mantığı, burjuvaziyi işçilerin yaşam ve yeniden üretim
koşullarını yok etmeye iter. 1848 devrimlerinin yenilgisinin ardından Marx,
burjuva ve proletarya diktatörlüklerinin nihai çatışmasını "kesintisiz
devrim" ve devlet mekanizmasının (Staatsmaschinerie) yıkılması temelinde,
dramatik bir devrimci katastrofizmle ele almıştır.
Kapital sadece bir ekonomi-politik eleştirisi değil,
aynı zamanda kapitalizmin kurduğu yapısal şiddetin incelemesidir.
İşgününün sınırsızca uzatılması, çocuk emeği ve sömürüsü,
sermayenin işçiler üzerindeki tahakkümü genel bir "Gewalt durumu"
(şiddet/iktidar durumu) yaratır. Sınıf mücadelesinde haklar çatıştığında son
sözü şiddet söyler.
"Eşit haklar arasında son kararı veren
Gewalt'tir." Yasallık ile şiddet iç içedir.
Sermaye birikiminin kökenindeki "ilkel birikim"
(ursprüngliche Akkumulation), "halk kitlesinin zorla
mülksüzleştirilmesi" (gewaltsamer Expropriationsprozess der Volksmasse)
sürecine dayanır.
Rosa Luxemburg, bu şiddetin kapitalizmin tarih öncesine ait
geçici bir aşama olmadığını, onun sürekli olarak çevre ülkelere ihraç ettiği
modern sömürgeci bir aşırılık olduğunu kanıtlamıştır.
Sermayenin işgücünü "reel kapsamına" (Subsumption)
alması, bireylerin zorla normalleştirilmesine ve denetlenmesine yol açar. Proletaryanın
hem maruz kaldığı hem de kullanmaya çalıştığı şiddet, onun siyasal bir özne
olma iddiasını sarsan, dönüştüren ve zaman zaman yıkan bir güçtür.
Gewalt ile Medenilik Arasında Marksizm ve Post-Marksizm
20. yüzyıl tarihi, Marksizmin öngördüğü krizlerden ziyade
faşizm, Nazizm, reel sosyalizmin kıyıcı türevleri ve antiemperyalist
mücadelelerin diktatörlüklere dönüşmesi gibi "gerçek felaketleri"
ortaya çıkarmıştır.
Georges Sorel: Burjuva erki ile kendiliğinden
proleter şiddet arasında keskin bir ayrım yaparak "genel grev"
taktiğini etik ve mitolojik bir başkaldırı olarak kuramsallaştırmıştır.
Eduard Bernstein: "Proletarya diktatörlüğü"
aracılığıyla kapitalizmin aniden yıkılacağı (Zusammenbruch) fikrini arkaik bir
ütopya olarak eleştirmiş ve "Demokrasi hem araç hem amaçtır" demiştir.
Lenin: Şiddet ile siyasetin zamansallığı arasındaki
ilişkiyi kurmuş, devlet aygıtının devrimci biçimde yıkılmasını (Devlet ve
Devrim) ve proletarya diktatörlüğünün çelişkili yapısını kuramsallaştırmıştır.
Antonio Gramsci: "Mevzi savaşı" olarak
devrim anlayışını geliştirmiş, hegemonya kuramıyla kültürel süreçlerin de güç
ilişkilerinin ve şiddetin bir parçası olduğunu göstermiştir.
Hükümranların egemenliklerini sürdürmek için ürettikleri
"edilgen devrim" stratejilerine karşı, kitleleri "ast"
konumdan "hegemonik" bir konuma taşıyacak bir "entelektüel ve
manevi reform" gerekliliğini vurgulamıştır.
1968 Sonrası Tartışmalar
İtalyan operaismo (işçicilik) akımı içinde Mario Tronti,
Carl Schmitt’in etkileriyle "siyasetin özerkliği" kavramını
savunurken; Antonio Negri, "planlamacı devletin" krizinden yola
çıkarak "işçi özerkliği" altında kolektif işçinin sürekli isyanını
kuramsallaştırmıştır. Bu dönemde Marx’ın Kapital’deki analizleri, Michel
Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda ele aldığı "disipliner
mekanizmalar" ve devletteki yasa dışılıkların "stratejik"
kullanımı çerçevesiyle kesiştirilmiştir.
Theodor W. Adorno: Aydınlanmanın Diyalektiği'nde Nasyonal
Sosyalizmin Almanya’da biçimsel olarak sona erse de psişik ve toplumsal
yapılarda yaşamaya devam ettiğini belirtir. Toplumun şeyleşmesi (Marx/Lukács)
ve otoriteye bağımlı kişiliklerin kaba güçle özdeşleşmesi (Freud) üzerinden
totalitarizmin kaynağını açıklar. Adorno, antiemperyalist hareketlerin içinde
barındırdığı tepkisel milliyetçilik ile faşist arzu arasındaki tehlikeli
yakınlaşmaya dikkat çeker.
Hakim ekonomik düzen ve ona denk düşen ekonomik örgütlenme,
çoğunluğu, üzerinde hiçbir etki yaratamayacağı koşullara bağımlı kılar ve onu
ergin olmamaya iter / totalitarizmi doğuran budur.
Frantz Fanon: Sömürgecinin aşırı şiddetine karşı
yürütülen kurtuluş mücadelesinde şiddetin kurbanlar için "zehirlerden
arındırıcı" ve özgürleştirici bir praxis olduğunu savunur: Şiddetin
aydınlattığı halk bilinci her türlü uzlaşıya isyan eder.
Mao Zedong, Che Guevara ve Régis Debray gibi isimler halk
savaşı ve gerilla stratejileriyle şiddeti nesnel/askeri süreçlerin düzenlenmesi
olarak ele almışlardır.
Georges Bataille: Devleti, toplumun homojen kısmını
heterojen (kutsal, aşağılık, asimile edilemeyen) şiddet öğelerinden ayırma
aracı olarak tanımlamış; faşizmin bu heterojen öğeleri kurbanlar yaratarak
kullandığını göstermiştir.
Walter Benjamin: Kurumsal şiddetin tekelini
eleştirerek karşısına hukuku yıkan ve başka bir tarihin kapısını aralayan
devrimci bir "kutsal şiddet" (kurtarıcı şiddet) koyar.
Mahatma Gandhi: Şiddetsizlik (Satyagraha/Ahimsa)
ahlaki bir ilkeden öte, "araçları ve amaçları dönüştürerek" sömürgeci
güç ilişkilerini yıkmayı hedefleyen devrimci bir kitle siyaseti pratiğidir.
…
Lenin ve Gandhi: Gerçekleşmemiş Bir Karşılaşma mı?
Lenin ve Gandhi, 20. yüzyılın ilk yarısında toplumu
değiştirmeyi hedefleyen en büyük iki devrimci figürdür. Her iki liderin de
kitle hareketleri örgütlemede ve yerleşik devlet yasallığını aşarak
"itaatsizlik/başkaldırı" pratikleri geliştirmede ortaklaştığı görülür.
İzledikleri yöntemler tamamen zıttır. Lenin, egemen burjuva
diktatörlüğünün ve devlet aygıtının şiddet yoluyla yıkılmasını ve kitlelerin
bilincine "şiddetli devrim düşüncesinin" sistemli bir şekilde
yerleştirilmesini savunur. Savaş ortamının yarattığı aşırı şiddeti devrimci bir
iç savaşa dönüştürür.
Gandhi ise "şiddet içermeyen sivil itaatsizlik"
(satyagraha) ve "düşmanın nefretine karşılık vermeme" (ahimsa)
ilkelerine dayanır.
Bu yöntem, kitle eyleminin sınırlandırılmasını ve kast
sistemindeki paryaların/dokunulmazların ve kadınların ilkesel eşitliğinin kabul
edilmesini (kurucu şiddetsizlik) öngörür. Gandhi modelinin içsel çelişkisi,
kitleleri birleştiren "karizmatik ve azizlik" bağında yatar; bu bağ
tıkandığında Gandhi şiddeti durdurabilmek için "ölüm orucuna"
başvurmak zorunda kalmıştır.
Her iki model de kamusal alana otonom biçimde müdahale eden,
kurumların denetiminden kaçabilen çoğunlukçu kitle hareketlerine dayanır.
Demokrasinin yalnızca "temsil"den ibaret olmadığını gösterirler.
Her iki model de mevcut hukuki/devletsel yasallığı ihlal
eder veya aşar (Lenin'de "proletarya diktatörlüğü", Gandhi'de
"sivil itaatsizlik").
İki model de dünya genelindeki ezilenler, ulusal bağımsızlık
mücadeleleri, ırk eşitliği ve yurttaşlık hakları hareketleri için evrensel
birer örgütlenme ilhamı haline gelmiştir.
…
Schmitt'in Hobbes'u, Hobbes'un Schmitt'i
Carl Schmitt'in yapıtlarına yönelik entelektüel ilgi,
parlamentarizme ve liberalizm ilkelerine yönelik neo-romantik bir muhalefeti
canlandırabilir.
Ancak Schmitt'in Nazizme verdiği açık destek ve Führer'in
olağanüstü hal kararlarını meşrulaştırması, onun metinlerini yadsımayı değil,
"bunu bilerek" yeniden çözümlemeyi gerektirir.
Schmitt'in düşünsel evreni Nazizmi aşar. Temel kavramları
(karar, egemenlik, olağanüstü hal) "siyasal teoloji" paradigmasında
birleşir.
Schmitt, sekülerleşmiş modern hukuki kavramların aslında
ilahi aşkınlığın ve egemen kararın (auctoritas, non veritas facit legem)
dünyevi yansımaları olduğunu savunur.
Schmitt'in Leviathan (1938) üzerine kitabı, devletin
bütünleştirici işlevinin sınandığı yerdir.
Hobbes, egemen devlet iktidarını mutlaklaştıran
"kararcılığın" kurucusudur. Ancak Hobbes'un sisteminde, bireyin iç
vicdan özgürlüğünü ("inanç" ile "itiraf" ayrımı) koruması,
liberal çoğulculuğa ve sivil toplumun özgürleşmesine (özellikle
"Yahudi" düşünürler eliyle) yol açan ölümcül bir çatlak barındırır.
Hobbes, devlet iktidarını kurmak için Eyüb Kitabı'ndaki
"Leviathan" canavarı simgesini seçmiştir. Bu simge; büyük hayvan,
büyük insan, canlı organizma ve yapay makine/robot figürlerinin çelişkili bir
birleşimi olan, uyruklar üzerinde saygı dolu korku (awe) ve terör (terror)
yaratan mitsel bir totalitedir.
İnsanlar arasındaki "herkesin herkesle savaşı"
durumunun anarşik şiddetini durdurmak için devletin "terör" (önleyici
karşı şiddet) tekelini elinde bulundurması gerekir. Tebaa, kendisini barış
adına terörize etmesi için devlete rıza göstererek korkunun yönünü değiştirir.
Leviathan, insanların doğasındaki kibri kırarak eşitliği kuran ölümlü bir
tanrıdır.
Schmitt, liberalizmin savunduğu "kuvvetler
ayrılığı" ve parlamenter "çoğulculuğu", devletin siyasal
birliğini kemiren dolaylı güçler (potestas indirecta) olarak niteler.
Schmitt’e göre, bir birliğin var olabilmesi için çoğulcu
yapıların ya devrimle ya da karşı devrimle tasfiye edilmesi gerekir. Siyasal
olanın özü, düşmanı tanımlama gücünde yatar: Bu dost ve düşman ayrımının
anlamı, bütünleşmenin ve ayrışmanın, bir araya gelmenin ve çözülmenin en üst
düzeydeki ifadesidir.
Hobbes, toplumdaki tüm kolektif yapıları (dernekler,
kiliseler, siyasi partiler) "tabi örgütler" (sistemler) olarak
tanımlar.
Devlet, bu örgütlerin meşru olup olmadığına karar veren tek
sınırsız güçtür. Yurttaşlar, egemen otoriteye "tam yabancılaşma"
(total submission) yoluyla bağlanır, böylece çokluk tek bir halk haline gelir.
Schmitt, Weimar Cumhuriyeti'nin çoğulcu krizine karşı
Hobbes'un kararcılığını savunmuş olsa da Hobbes'un sistemindeki "yasa
önceliği" (hukuki pozitivizm) ve bireyin iç vicdan özgürlüğü, Schmitt’in
hayal ettiği "somut düzen" ve "ırksal homojenlik"
ideallerine direnen, aşılamaz bir sınır (bir direnme noktası) olarak kalmıştır.
Siyasal Antropolojinin Sınırları Üzerine
Aşırı şiddet, insanı her türlü direnme olanağından yoksun
bırakarak "kadavraya" ya da "şeye" dönüştürür.
Simone Weil'in belirttiği gibi, güç, kendisine tabi olan
herhangi bir kişiyi, şey haline getirir.
Sömürgecilik ve sömürge-sonrası dönemde bu aşırı şiddet,
"ölümün çoğalması" ve bireylerin yaşamla ölüm arasında asılı kaldığı
bir "yaşayan ölüler" durumunu yaratır.
Toplama kamplarında uygulanan aşırı şiddet, rasyonel bir
faydadan bağımsız olarak, kurbanların ruhunu yok etmeyi ve onları cellatların
suç ortağı haline getiren "gri bir bölgeye" çekmeyi hedefler.
Spinoza, despotik iktidarların insanı nesneleştirme çabasına
rağmen, her bireyin kendini koruma (conatus) ve düşünme konusunda "yok
edilemeyecek bir asgari"ye sahip olduğunu savunur.
Kant ise radikal kötülük kavramıyla, kötülüğün bizzat aklın
ve yasanın bir aracı haline gelebileceğini (kötülüğün sıradanlığı) gösterir.
Siyasetin ve insanlığın yıkımı; insanı nesneleştiren
"aşırı nesnel şiddet" ile egemen güç coşkusuna kapılan "aşırı
öznel şiddetin" birleştiği sınırda gerçekleşir.
Demokratik "yurttaşlık", hakların karşılıklılığını
ve "eşit-özgürlük" (égaliberté) ilkesini savunurken;
"medenilik" ise her türlü kimlik baskısına ve şiddete karşı bir
mesafe koyma, şiddeti sınırlama pratiğidir.
Hannah Arendt'in belirttiği gibi, "haklara sahip olma
hakkı" (right to have rights) ancak kurucu ve siyasal bir topluluk içinde
var olabilir.
Albert Camus da devrimci nihilizme karşı, şiddeti
sınırlayacak bir "ölçü duyusu" ve "sınır düşüncesi" olarak
medenilik ahlakını öne sürmüştür.
Siyasetin özünde trajik bir boyut vardır; bu boyut, gücün
içerdiği ölçüsüzlük ve en haklı başkaldırının bile kendi karşıtına (teröre)
dönüşme riskidir.
İsyan etmenin yolundan sapma riski, isyan etmemek için asla
yeterli bir neden değildir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder