Erich
Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar
Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1995
Kırıcı Saldırganlık: Zalimlik ve Yıkıcılık
Görünür Yıkıcılık
Kan 'yaşam özsuyu' olduğu için, kan içme eylemi, birçok
durumda, kişinin kendi yaşam enerjisini artırması olarak algılanmıştır.
Kendiliğinden Biçimler
Uyuşuk durumdaki yıkıcı tepilerin olağandışı koşullarda
patlak vermesi…
Tarihsel kayıtlar, savaşlar ve toplu kırımlar bu tür
patlamaların en dehşet verici örnekleridir.
Kinci Yıkıcılık
Haksız yere uğranılan yoğun bir acıya verilen kendiliğinden
bir tepkidir.
Kan davası ve ceza hukuku bunun örnekleridir.
Esrik Yıkıcılık
İnsanın kendi güçsüzlüğünden ve yalıtılmışlığından kurtulmak
için bir esrime (vecde gelme) durumuna ulaşma çabasıdır.
Yıkıcılığa Tapınma
Bir kişinin tüm yaşamını sürekli olarak nefrete ve
yıkıcılığa adamasıdır.
Yıkıcı Karakter: Sadistlik
Sadistlik, cinsel bir sapkınlık olmanın ötesinde, başka bir
canlı üzerinde mutlak denetime sahip olma tutkusudur.
Stalin'in hoşuna giden
özel bir yöntem, insanları güvencede olduklarına inandırmak, ama bir iki gün
sonra tutuklatmaktı.
Sadistliğin özü, "bir canlı varlık üzerinde mutlak ve
kısıtlanmamış denetime sahip olma tutkusu"dur.
Sadist karakter genellikle "dışkıl-biriktirici"
(anal-hoarding) özellikler gösterir ve her şeyi denetlenebilir bir nesneye
dönüştürmek ister.
Güçsüzlüğün mutlak güçlülük deneyimine dönüşmesidir; ruhsal
sakatların dinidir.
Sadistliğin gelişimi bireysel ve toplumsal etmenlere
bağlıdır. Sömürücü denetime dayalı toplumlar ve bireyin kendisini güçsüz
duyumsamasına neden olan korku yaratıcı koşullar (yıldırıcı ceza vb.) bu
tutkuyu besler.
Heinrich Himmler: Klinik Bir Dışkıl-Biriktirici Sadistlik Olgusu
Dışkıl-biriktirici bürokratik, yetkeci karakterin aşırı
biçimleri ile sadistlik arasındaki bağlantı konusunda söylenen şeyleri açıkça
doğrulayan aşağılık, sadist karakterin eksiksiz bir örneği Heinrich
Himmler'dir.
Kıyıcı Saldırganlık: Ölüseverlik
Geleneksel psikoloji ve adli tıp literatüründe ölüseverlik
(necrophilia), genel olarak bir erkeğin kadın cesediyle cinsel ilişki kurma
isteği (cinsel ölüseverlik) veya cesetleri izleme, dokunma ve organlarını kesip
ayırma isteği (cinsel olmayan ölüseverlik) olarak iki temel sınıfta ele
alınmıştır.
Yunanca nekros sözcüğü, 'ceset', ölüler ya da yeraltı
dünyasında yaşayanlar anlamına gelir. Latince'de nex, necis, vahşi ölüm,
cinayet anlamına gelir...
(Vaka Örneği)
Veremden ölen sevgilisinin cenazesinde onunla gömülmek
isteyen ve morgda çalıştığı süreçte onlarca kadın cesediyle cinsel ilişkide
bulunan bir gencin vakası aktarılır. Bu kişinin sapkınlığı ilerleyerek cesedin
kanını içme ve etini ısırma (ölüyiyicilik/kanibalizm) boyutuna varmıştır.
Ölüseverliğin ikinci temel biçimi, cinsellik içermeyen
katıksız bir "yok etme" ve canlı yapıları parçalama arzusudur.
Bu eğilimdeki kişilerin (ölüsever katiller) asıl amacı
kurbanı öldürmekten ziyade organlarını kesip parçalamaktır.
"Ölüsever" terimini tıbbi bir sapkınlık olmanın
ötesinde bir "karakter özelliği" olarak ilk kullanan kişi, 1936'da
Salamanca Üniversitesi Rektörü İspanyol düşünür Miguel de Unamuno olmuştur.
İspanya İç Savaşı sırasında General Millan Astray'ın "Viva la
Muerte!" (Yaşasın Ölüm!) sloganına tepki gösteren Unamuno, bunu hastalıklı
bir zihniyet olarak nitelendirmiştir.
Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş,
kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yeğin ilgi olarak tanımlanabilir;
ölüseverlik, canlı şeyleri cansız şeylere dönüştürme, sırf yıkım olsun diye
yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağandışı ilgidir.
Kandaşıyla Cinsel İlişki ve Oedipus Karmaşası Üzerine Varsayım
Ölüseverliğin kökenlerinden biri…
Freud'un Belirlendiği Yaşam ve Ölüm İçgüdüleri ile Canlıseverlik ve
Ölüseverlik Arasındaki İlişki
Çocuk anneyle sağlıklı bir bireyleşme ve sevgi bağı
kuramadığında (içeyönelik/otistik eğilimler veya annenin soğukluğu nedeniyle),
anne nesnesi yaşam veren bir figür olmaktan çıkıp toprağın, kargaşanın,
karanlığın ve ölümün simgesi haline gelir.
Bu bağ, sıcak bir sevgi değil; kişiyi kendine çeken manyetik
bir çekim veya boğulma arzusu gibidir.
Ölüsever Tipler: Nüfusun küçük bir azınlığını oluştururlar
ancak terör, işkence ve yıkım düzenlerinin (örneğin diktatörlüklerin)
cellatları ve liderleri bu gruptan çıkar.
Toplumsal Tehlike: Toplumdaki canlısever eğilimlerin
baskılanması, ölüsever eğilimlerin güçlenmesine yol açar. Yalnızca bireysel
tutumları değil, toplumun bilinçdışı karakter yapısını ve insan enerjisinin
yönünü anlamak, toplumsal ve siyasal yıkımları önlemek açısından hayati önem
taşır.
Kıyıcı Saldırganlık: Adolf Hitler Klinik Bir Ölüseverlik Olgusu
Hitler'in Anne-Babası ve İlk Yılları
Klara Hitler: Hitler'in annesi sevecen, sorumlu ve
çocuklarına düşkün bir kadın
Klara'nın oğluna aşırı düşkünlük gösterdiği, onda eşsiz
olduğu duygusunun doğmasını özendirdiği yolundaki suçlama... belki de doğrudur…
Alois Hitler: Baba Alois, otoriter ama yıkıcı olmayan,
yaşamı seven ve arıcılık gibi yapıcı ilgileri olan bir memurdur.
Çocukluğunda Hitler annesinin gözbebeğidir, el üstünde
tutulur
Babasının emekli olması ve okul disipliniyle tanışmasıyla
Hitler'in "cenneti" sona erer.
Bu dönemde Hitler, özgürlüğü sorumsuzluk ve gerçeklikten
kaçış olarak algılamaya başlar; savaş oyunları ve çete yönetme tutkusu bu
yıllarda gelişir.
Hitler lisede (Realschule) ağır bir başarısızlığa uğrar.
Kendi anlatımında bunu babasına başkaldırı olarak sunsa da asıl neden Hitler'in
disiplinli çalışma yetisinden yoksun olması ve yaralanan özseverliğidir.
Sanat Akademisi'ne kabul edilmemesi (1907, Viyana) Hitler
için büyük bir yenilgi ve aşağılanma olur. Bir süre serseri hayatı yaşar.
Yenilgiye uğramış aşırı özsever kişiler... yüksek
düşlemlerinin gerçek olduğunu kanıtlayacak biçimde gerçekliği değiştirmeye
çalışabilirler.
Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi Hitler için bir
kurtuluş olur; başarısız sanatçı kimliğinden sıyrılıp "kahraman"
rolüne bürünür.
Ancak Almanya'nın yenilgisi ve devrim, onun yıkıcılığına
kesin ve önlenemez biçimini verir; artık tek amacı kendisine bu aşağılanmayı
yaşatanlardan öç almaktır.
Yöntem Üzerine Bir Yorum
Ölüsever bir kişi miydi?
Hitler, sahip olduğu ölüsever tutkuya ilişkin bilinci
olağandışı bir ölçüde ve birçok değişik biçimde bastırmıştır.
Hitler'in Yıkıcılığı
Hitler'in yıkım nesneleri sadece insanlar değil, şehirler ve
kültürdür.
Paris'i yıkma arzusu ve savaş sonunda ilan ettiği
"yakılıp kavrulmuş toprak" kararnamesi, onun Alman halkını bile yok
etmeye hazır olduğunu gösterir.
İnsanlıktan iğrenen, yaşamın kendisinden iğrenen bir kişiydi.
Yıkıcılığın Bastırılması
Hitler, yıkıcılığını rasyonalizasyon (ulusun bekası) ve
tepki geliştirme (vejetaryenlik, ceset görmekten kaçınma) yoluyla bastırmıştır.
Hitler'in Kişiliğinin Başka Yönleri
Hitler aşırı özseverdir; sadece kendi fikirleriyle ilgilenir
ve başka insanları sadece araç olarak görür.
Hiç arkadaşı yoktur ve sevecenlikten tamamen yoksundur.
Kadınlarla İlişkiler: Kadınlara karşı ya mesafeli ve utangaç
ya da (Eva Braun ve Geli Raubal örneğindeki gibi) sadist ve düşüncesizdir.
En büyük yeteneği demagoji ve insanları etkileme gücüdür.
Şaşırtıcı bir belleğe sahiptir ancak bilgisi derinlikten
yoksun, "yarı-eğitilmiş" bir adamın parçalı bilgileridir.
Hitler dışarıya karşı nazik ve düşünceli bir
"beyefendi" rolünü ustalıkla oynamıştır.
Hitler'in istenci rasyonel bir güç değil, irrasyonel
tutkuların esiri olan bir sürükleniştir.
Gerçeklik algısı kusurludur; stratejik kararlarında bile
nesnel verileri değil, kendi önyargılarını esas almıştır.
Sonsöz: Umudun Belirsiz Anlamı Üzerine
Saldırganlık, insanın genlerinde biyolojik olarak varolduğu
sürece, kendiliğinden bir tepki değil, insanın dirimsel çıkarlarına, bir başka
deyişle, gelişmesine, kendisinin ve türünün varlığına yönelik tehditlere karşı
bir savunmadır.
İnsandaki savunucu saldırganlık doğuştandır ve tehditlere
karşı koymayı amaçlar; sadizm ve ölüseverlik gibi kıyıcı saldırganlık biçimleri
ise doğuştan değil, insanı ruhsal kötürümlüğe iten toplumsal ve ekonomik sömürü
koşullarının bir ürünüdür. Dolayısıyla uygun insani koşullar sağlandığında
yıkıcılığın yeniden en alt düzeye indirilmesi mümkündür.
İyimserler: Teknik ilerlemeyi ve tüketim özgürlüğünü insani
gelişmeyle karıştırırlar. "Sürekli ileriye gidiş" dogmasına
inandıkları için eylemsizleşirler.
Kötümserler: "İnsan doğası kötüdür" diyerek
insanlığın geleceğini umursamazlar. Bu tutum, bir şeyler yapma sorumluluğundan
kaçmak için koruyucu bir kılıftır.
Ussal İnanç Sahipleri: Yanılsamalara kapılmadan, durumun
risklerini ve gerçek olasılıklarını açıkça görerek eyleme geçen kişilerdir.
Pasif veya sabırlı bir bekleme değil; bilginin,
sorumluluğun, eylemin ve en önemlisi yaşam sevgisinin (canlıseverliğin)
birleştiği insancıl bir köktencilik, insanlığın son ve kesin yıkımdan
kaçınmasının tek yoludur.
Ek: Freud'un Saldırganlık ve Yıkıcılık Kuramı
Freud'un saldırganlığa bakışı üç ana evreden geçmiştir:
1920 Öncesi (Erken Dönem): Freud, 1920'ye kadar insan
yıkıcılığına ve saldırganlığına bağımsız bir dürtü olarak neredeyse hiç yer
vermemiştir.
Saldırganlık ilk başta cinsel içgüdünün (örneğin sadizmin)
tali bir bileşeni olarak görülmüş, bağımsız bir "saldırganlık
içgüdüsü" fikri reddedilmiştir.
1915 Dönemi (Geçiş): İçgüdüler ve Gösterdikleri
Değişiklikler yapıtında Freud iki çelişik görüşü bir arada yürütmüştür:
Saldırganlığın cinsel gelişimin (ağızcıl/dışkıl sadist
aşamalar) bir parçası olduğu.
Nefret ve saldırganlığın, dış dünyadan gelen rahatsız edici
uyarılara karşı koyan benlik / özkorunma içgüdülerinden köken aldığı.
1920 ve Sonrası (İkinci Dönem - Dönüm Noktası): I. Dünya
Savaşı'nın yarattığı büyük yıkım ve "yineleme zorlanımı" gözlemleri
sonucunda Freud kuramını tepeden tırnağa değiştirtmiştir (Haz İlkesinin
Ötesinde, 1920).
Eski Benlik İçgüdüleri vs. Cinsel İçgüdüler ikiliği yerini
Eros (Yaşam İçgüdüsü) ve Ölüm İçgüdüsü (Yıkıcılık/Thanatos) ikiliğine
bırakmıştır.
Organizma kendisini yok etmemek için ölüm içgüdüsünü kas
sistemi ve libido yardımıyla dış dünyadaki nesnelere yöneltir. Engellenen
saldırganlık içeriye dönerek öz-yıkıma (mazoşizm) yol açar.
Freud'un düşünce yapısı her zaman ikici (dualist) olmuştur
(çatışan iki zıt güç). Özseverlik (narsisizm) kavramı geliştikçe, benlik
dürtüleri de "libido" (cinsel enerji) şemsiyesi altına girmiş ve
kuram tekçi (monist) bir yapıya kayma tehlikesi geçirmiştir. Freud, eski
öğrencisi ve rakibi Carl Jung'un "tek tip ruhsal enerji" fikriyle
aynı çizgiye düşmemek için libidoya karşıt yeni bir güce, yani "Ölüm
İçgüdüsüne" ihtiyaç duymuştur.
Freud’un ikici (dualist) modeli koruma çabası, sevgi
kapsamına girmeyen tüm davranışları (zalimlik, sadizm, yıkıcılık, üstünlük
kurma, güç istenci) tek bir "Ölüm İçgüdüsü" başlığı altında
toplamasına yol açmıştır.
Freud’a göre zihinsel aygıt uyarılma miktarını en alt
düzeyde ya da değişmez tutmaya çalışır.
Gerilimin yükselmesi → Hoşnutsuzluk
Gerilimin düşürülmesi/dengelenmesi → Haz
Gerilimin tamamen ortadan kaldırılması (inorganik duruma
dönme) → Nirvana / Ölüm İçgüdüsü
Freud, hem Hazzın hem de Ölüm İçgüdüsünün aynı ilkeye
(uyarılmayı sıfırlama/düşürme) dayanmasının yarattığı mantıksal çıkmazı fark
etmiş (Mazomizmde Ekonomik Sorun, 1924), ancak bunu tatmin edici bir kuramsal
temele oturtamayıp "Nirvana ilkesinin canlıda haz ilkesine dönüştüğü"
şeklinde bir kararla geçiştirmiştir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder