2 Haziran 2026 Salı

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar

Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1995

 


Kırıcı Saldırganlık: Zalimlik ve Yıkıcılık

Görünür Yıkıcılık

Kan 'yaşam özsuyu' olduğu için, kan içme eylemi, birçok durumda, kişinin kendi yaşam enerjisini artırması olarak algılanmıştır.

 

Kendiliğinden Biçimler

Uyuşuk durumdaki yıkıcı tepilerin olağandışı koşullarda patlak vermesi…

Tarihsel kayıtlar, savaşlar ve toplu kırımlar bu tür patlamaların en dehşet verici örnekleridir.

 

Kinci Yıkıcılık

Haksız yere uğranılan yoğun bir acıya verilen kendiliğinden bir tepkidir.

Kan davası ve ceza hukuku bunun örnekleridir.

 

Esrik Yıkıcılık

İnsanın kendi güçsüzlüğünden ve yalıtılmışlığından kurtulmak için bir esrime (vecde gelme) durumuna ulaşma çabasıdır.

 

Yıkıcılığa Tapınma

Bir kişinin tüm yaşamını sürekli olarak nefrete ve yıkıcılığa adamasıdır.

 

Yıkıcı Karakter: Sadistlik

Sadistlik, cinsel bir sapkınlık olmanın ötesinde, başka bir canlı üzerinde mutlak denetime sahip olma tutkusudur.

 

Stalin'in hoşuna giden özel bir yöntem, insanları güvencede olduklarına inandırmak, ama bir iki gün sonra tutuklatmaktı.

 

Sadistliğin özü, "bir canlı varlık üzerinde mutlak ve kısıtlanmamış denetime sahip olma tutkusu"dur.

Sadist karakter genellikle "dışkıl-biriktirici" (anal-hoarding) özellikler gösterir ve her şeyi denetlenebilir bir nesneye dönüştürmek ister.

Güçsüzlüğün mutlak güçlülük deneyimine dönüşmesidir; ruhsal sakatların dinidir.

 

Sadistliğin gelişimi bireysel ve toplumsal etmenlere bağlıdır. Sömürücü denetime dayalı toplumlar ve bireyin kendisini güçsüz duyumsamasına neden olan korku yaratıcı koşullar (yıldırıcı ceza vb.) bu tutkuyu besler.

 

Heinrich Himmler: Klinik Bir Dışkıl-Biriktirici Sadistlik Olgusu

Dışkıl-biriktirici bürokratik, yetkeci karakterin aşırı biçimleri ile sadistlik arasındaki bağlantı konusunda söylenen şeyleri açıkça doğrulayan aşağılık, sadist karakterin eksiksiz bir örneği Heinrich Himmler'dir.

 

Kıyıcı Saldırganlık: Ölüseverlik

Geleneksel psikoloji ve adli tıp literatüründe ölüseverlik (necrophilia), genel olarak bir erkeğin kadın cesediyle cinsel ilişki kurma isteği (cinsel ölüseverlik) veya cesetleri izleme, dokunma ve organlarını kesip ayırma isteği (cinsel olmayan ölüseverlik) olarak iki temel sınıfta ele alınmıştır.

 

Yunanca nekros sözcüğü, 'ceset', ölüler ya da yeraltı dünyasında yaşayanlar anlamına gelir. Latince'de nex, necis, vahşi ölüm, cinayet anlamına gelir...

 

(Vaka Örneği)

Veremden ölen sevgilisinin cenazesinde onunla gömülmek isteyen ve morgda çalıştığı süreçte onlarca kadın cesediyle cinsel ilişkide bulunan bir gencin vakası aktarılır. Bu kişinin sapkınlığı ilerleyerek cesedin kanını içme ve etini ısırma (ölüyiyicilik/kanibalizm) boyutuna varmıştır.

 

Ölüseverliğin ikinci temel biçimi, cinsellik içermeyen katıksız bir "yok etme" ve canlı yapıları parçalama arzusudur.

Bu eğilimdeki kişilerin (ölüsever katiller) asıl amacı kurbanı öldürmekten ziyade organlarını kesip parçalamaktır.

 

"Ölüsever" terimini tıbbi bir sapkınlık olmanın ötesinde bir "karakter özelliği" olarak ilk kullanan kişi, 1936'da Salamanca Üniversitesi Rektörü İspanyol düşünür Miguel de Unamuno olmuştur. İspanya İç Savaşı sırasında General Millan Astray'ın "Viva la Muerte!" (Yaşasın Ölüm!) sloganına tepki gösteren Unamuno, bunu hastalıklı bir zihniyet olarak nitelendirmiştir.

 

Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yeğin ilgi olarak tanımlanabilir; ölüseverlik, canlı şeyleri cansız şeylere dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağandışı ilgidir.

 

Kandaşıyla Cinsel İlişki ve Oedipus Karmaşası Üzerine Varsayım

Ölüseverliğin kökenlerinden biri…

 

Freud'un Belirlendiği Yaşam ve Ölüm İçgüdüleri ile Canlıseverlik ve Ölüseverlik Arasındaki İlişki

Çocuk anneyle sağlıklı bir bireyleşme ve sevgi bağı kuramadığında (içeyönelik/otistik eğilimler veya annenin soğukluğu nedeniyle), anne nesnesi yaşam veren bir figür olmaktan çıkıp toprağın, kargaşanın, karanlığın ve ölümün simgesi haline gelir.

Bu bağ, sıcak bir sevgi değil; kişiyi kendine çeken manyetik bir çekim veya boğulma arzusu gibidir.

 

Ölüsever Tipler: Nüfusun küçük bir azınlığını oluştururlar ancak terör, işkence ve yıkım düzenlerinin (örneğin diktatörlüklerin) cellatları ve liderleri bu gruptan çıkar.

 

Toplumsal Tehlike: Toplumdaki canlısever eğilimlerin baskılanması, ölüsever eğilimlerin güçlenmesine yol açar. Yalnızca bireysel tutumları değil, toplumun bilinçdışı karakter yapısını ve insan enerjisinin yönünü anlamak, toplumsal ve siyasal yıkımları önlemek açısından hayati önem taşır.

 

Kıyıcı Saldırganlık: Adolf Hitler Klinik Bir Ölüseverlik Olgusu

Hitler'in Anne-Babası ve İlk Yılları

Klara Hitler: Hitler'in annesi sevecen, sorumlu ve çocuklarına düşkün bir kadın

Klara'nın oğluna aşırı düşkünlük gösterdiği, onda eşsiz olduğu duygusunun doğmasını özendirdiği yolundaki suçlama... belki de doğrudur…

 

Alois Hitler: Baba Alois, otoriter ama yıkıcı olmayan, yaşamı seven ve arıcılık gibi yapıcı ilgileri olan bir memurdur.

 

Çocukluğunda Hitler annesinin gözbebeğidir, el üstünde tutulur

Babasının emekli olması ve okul disipliniyle tanışmasıyla Hitler'in "cenneti" sona erer.

Bu dönemde Hitler, özgürlüğü sorumsuzluk ve gerçeklikten kaçış olarak algılamaya başlar; savaş oyunları ve çete yönetme tutkusu bu yıllarda gelişir.

 

Hitler lisede (Realschule) ağır bir başarısızlığa uğrar. Kendi anlatımında bunu babasına başkaldırı olarak sunsa da asıl neden Hitler'in disiplinli çalışma yetisinden yoksun olması ve yaralanan özseverliğidir.

 

Sanat Akademisi'ne kabul edilmemesi (1907, Viyana) Hitler için büyük bir yenilgi ve aşağılanma olur. Bir süre serseri hayatı yaşar.

Yenilgiye uğramış aşırı özsever kişiler... yüksek düşlemlerinin gerçek olduğunu kanıtlayacak biçimde gerçekliği değiştirmeye çalışabilirler.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi Hitler için bir kurtuluş olur; başarısız sanatçı kimliğinden sıyrılıp "kahraman" rolüne bürünür.

Ancak Almanya'nın yenilgisi ve devrim, onun yıkıcılığına kesin ve önlenemez biçimini verir; artık tek amacı kendisine bu aşağılanmayı yaşatanlardan öç almaktır.

 

Yöntem Üzerine Bir Yorum

Ölüsever bir kişi miydi?

Hitler, sahip olduğu ölüsever tutkuya ilişkin bilinci olağandışı bir ölçüde ve birçok değişik biçimde bastırmıştır.

 

Hitler'in Yıkıcılığı

Hitler'in yıkım nesneleri sadece insanlar değil, şehirler ve kültürdür.

Paris'i yıkma arzusu ve savaş sonunda ilan ettiği "yakılıp kavrulmuş toprak" kararnamesi, onun Alman halkını bile yok etmeye hazır olduğunu gösterir.

İnsanlıktan iğrenen, yaşamın kendisinden iğrenen bir kişiydi.

 

Yıkıcılığın Bastırılması

Hitler, yıkıcılığını rasyonalizasyon (ulusun bekası) ve tepki geliştirme (vejetaryenlik, ceset görmekten kaçınma) yoluyla bastırmıştır.

 

Hitler'in Kişiliğinin Başka Yönleri

Hitler aşırı özseverdir; sadece kendi fikirleriyle ilgilenir ve başka insanları sadece araç olarak görür.

Hiç arkadaşı yoktur ve sevecenlikten tamamen yoksundur.

 

Kadınlarla İlişkiler: Kadınlara karşı ya mesafeli ve utangaç ya da (Eva Braun ve Geli Raubal örneğindeki gibi) sadist ve düşüncesizdir.

 

En büyük yeteneği demagoji ve insanları etkileme gücüdür.

Şaşırtıcı bir belleğe sahiptir ancak bilgisi derinlikten yoksun, "yarı-eğitilmiş" bir adamın parçalı bilgileridir.

 

Hitler dışarıya karşı nazik ve düşünceli bir "beyefendi" rolünü ustalıkla oynamıştır.

 

Hitler'in istenci rasyonel bir güç değil, irrasyonel tutkuların esiri olan bir sürükleniştir.

Gerçeklik algısı kusurludur; stratejik kararlarında bile nesnel verileri değil, kendi önyargılarını esas almıştır.

 

Sonsöz: Umudun Belirsiz Anlamı Üzerine

Saldırganlık, insanın genlerinde biyolojik olarak varolduğu sürece, kendiliğinden bir tepki değil, insanın dirimsel çıkarlarına, bir başka deyişle, gelişmesine, kendisinin ve türünün varlığına yönelik tehditlere karşı bir savunmadır.

 

İnsandaki savunucu saldırganlık doğuştandır ve tehditlere karşı koymayı amaçlar; sadizm ve ölüseverlik gibi kıyıcı saldırganlık biçimleri ise doğuştan değil, insanı ruhsal kötürümlüğe iten toplumsal ve ekonomik sömürü koşullarının bir ürünüdür. Dolayısıyla uygun insani koşullar sağlandığında yıkıcılığın yeniden en alt düzeye indirilmesi mümkündür.

 

İyimserler: Teknik ilerlemeyi ve tüketim özgürlüğünü insani gelişmeyle karıştırırlar. "Sürekli ileriye gidiş" dogmasına inandıkları için eylemsizleşirler.

 

Kötümserler: "İnsan doğası kötüdür" diyerek insanlığın geleceğini umursamazlar. Bu tutum, bir şeyler yapma sorumluluğundan kaçmak için koruyucu bir kılıftır.

 

Ussal İnanç Sahipleri: Yanılsamalara kapılmadan, durumun risklerini ve gerçek olasılıklarını açıkça görerek eyleme geçen kişilerdir.

 

Pasif veya sabırlı bir bekleme değil; bilginin, sorumluluğun, eylemin ve en önemlisi yaşam sevgisinin (canlıseverliğin) birleştiği insancıl bir köktencilik, insanlığın son ve kesin yıkımdan kaçınmasının tek yoludur.

 

Ek: Freud'un Saldırganlık ve Yıkıcılık Kuramı

Freud'un saldırganlığa bakışı üç ana evreden geçmiştir:

 

1920 Öncesi (Erken Dönem): Freud, 1920'ye kadar insan yıkıcılığına ve saldırganlığına bağımsız bir dürtü olarak neredeyse hiç yer vermemiştir.

Saldırganlık ilk başta cinsel içgüdünün (örneğin sadizmin) tali bir bileşeni olarak görülmüş, bağımsız bir "saldırganlık içgüdüsü" fikri reddedilmiştir.

 

1915 Dönemi (Geçiş): İçgüdüler ve Gösterdikleri Değişiklikler yapıtında Freud iki çelişik görüşü bir arada yürütmüştür:

Saldırganlığın cinsel gelişimin (ağızcıl/dışkıl sadist aşamalar) bir parçası olduğu.

Nefret ve saldırganlığın, dış dünyadan gelen rahatsız edici uyarılara karşı koyan benlik / özkorunma içgüdülerinden köken aldığı.

 

1920 ve Sonrası (İkinci Dönem - Dönüm Noktası): I. Dünya Savaşı'nın yarattığı büyük yıkım ve "yineleme zorlanımı" gözlemleri sonucunda Freud kuramını tepeden tırnağa değiştirtmiştir (Haz İlkesinin Ötesinde, 1920).

Eski Benlik İçgüdüleri vs. Cinsel İçgüdüler ikiliği yerini Eros (Yaşam İçgüdüsü) ve Ölüm İçgüdüsü (Yıkıcılık/Thanatos) ikiliğine bırakmıştır.

 

Organizma kendisini yok etmemek için ölüm içgüdüsünü kas sistemi ve libido yardımıyla dış dünyadaki nesnelere yöneltir. Engellenen saldırganlık içeriye dönerek öz-yıkıma (mazoşizm) yol açar.

 

Freud'un düşünce yapısı her zaman ikici (dualist) olmuştur (çatışan iki zıt güç). Özseverlik (narsisizm) kavramı geliştikçe, benlik dürtüleri de "libido" (cinsel enerji) şemsiyesi altına girmiş ve kuram tekçi (monist) bir yapıya kayma tehlikesi geçirmiştir. Freud, eski öğrencisi ve rakibi Carl Jung'un "tek tip ruhsal enerji" fikriyle aynı çizgiye düşmemek için libidoya karşıt yeni bir güce, yani "Ölüm İçgüdüsüne" ihtiyaç duymuştur.

 

Freud’un ikici (dualist) modeli koruma çabası, sevgi kapsamına girmeyen tüm davranışları (zalimlik, sadizm, yıkıcılık, üstünlük kurma, güç istenci) tek bir "Ölüm İçgüdüsü" başlığı altında toplamasına yol açmıştır.

 

Freud’a göre zihinsel aygıt uyarılma miktarını en alt düzeyde ya da değişmez tutmaya çalışır.

 

Gerilimin yükselmesi → Hoşnutsuzluk

 

Gerilimin düşürülmesi/dengelenmesi → Haz

 

Gerilimin tamamen ortadan kaldırılması (inorganik duruma dönme) → Nirvana / Ölüm İçgüdüsü

 

Freud, hem Hazzın hem de Ölüm İçgüdüsünün aynı ilkeye (uyarılmayı sıfırlama/düşürme) dayanmasının yarattığı mantıksal çıkmazı fark etmiş (Mazomizmde Ekonomik Sorun, 1924), ancak bunu tatmin edici bir kuramsal temele oturtamayıp "Nirvana ilkesinin canlıda haz ilkesine dönüştüğü" şeklinde bir kararla geçiştirmiştir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder