Franz Rosenthal - İbnü'l-Arabi - Notlar
Felsefe ile Tasavvuf
Arasında
Mütercim: Ercan Alkan, Pinhan Yayınları, 2021
Sunuş
Franz Rosenthal’ın felsefe ve mistisizm temalı bir
organizasyon için hazırladığı, “Ibn Arabi befcveen Philosophy and Mysticism”
başlıklı yazısının birtakım tasarruflarla yapılan çevirisidir.
Rosenthal 1950'li yıllarda İstanbul'a gelerek Hellmut Ritter
vasıtasıyla Ahmet Ateş ve Fuat Sezgin gibi Türk akademisinin kurucu devleriyle
tanışmış.
Rosenthal’a göre tasavvuf sadece duyusal bir tecrübe değil,
"ilim" (sistematik-teorik yön) ve "nur" (mistik-tecrübî,
işrâkî yön) kavramlarının birbirini tamamladığı bütüncül bir yapıdır.
İbnü’l-Arabî kendisini bir "filozof" olarak
adlandırmasa da, Rosenthal onu fizik, metafizik ve mantığı dışlamayan, adanmış
ve bağımsız bir "muhakkik" ve entelektüel olarak konumlandırır. Onun
sistemini tanımlamak için en uygun kavramın "monizm" veya
"gnostik monizm" olduğunu savunur.
Başlangıç: Sûfiler, Filozoflar, Kelâmcılar
İslam dünyasında tasavvuf, soyut bir mistisizmden farklı
olarak, halk kitlelerinin yanı sıra entelektüelleri ve seçkin sınıfı
etkileyerek her yere nüfuz eden çok yönlü bir dinî ve toplumsal hareket için
kullanılan bir isimlendirmeydi.
Ubbâd (Âmiller/Zâhitler): En yüksek ahlaki niteliklere
sahip, amel odaklı zümredir.
Sûfiler: Amel bakımından zâhitlere eşdeğer olsalar da
onlardan farklı olarak yalnızca Tanrı ile ilgilenirler; fütüvvet, haller,
makamlar, sırlar, keşifler ve kerametler sahibidirler. Bu grup Allah
adamlarının tamamının önderi olduklarını iddia ederler ve kendilerini
ayrıcalıklı kimseler olarak görürler.
Melâmiyye: Dini vecibelere aşırı bir titizlikle uyan ancak
kendilerini sıradan insanlardan asla ayırmayan, kınanmayı göze alan zümredir.
Muhakkik sûfi, doğru kavrayışı -burada harflerin sırlarına
ilişkin kavrayışı- aşk ile birleştiren ve sıradan sûfilerden üstün olan
kişidir.
İbnü’l-Arabî, tasavvufu ilimler hiyerarşisinde akli ilim
(ilmu’l-akl) ile en yüce ilim olan sırlar ilmi (ilmu’l-esrâr) arasında yer alan
ve zevk yoluyla elde edilen haller ilmi (ilmü’l-ahvâl) kategorisine
yerleştirir.
Unvanların İma Ettikleri
İbnü’l-Arabî, kendisini asla bir filozof olarak görmediği
gibi eserlerinin adlarında ya da kendi bakış açısını tanımlarken felsefe
kelimesini kullanmamıştır.
İbnü’l-Arabî, dışarıdan yakıştırılan felsefi etiketlerin
aksine, kendi manevi otoritesini ve zamanın ruhu olduğunu şu dizelerle
iftiharla ilan eder:
"Ben 'Muhyî'yim, benim ne bir künyem ne de bir yere
atfen nisbem var. Ben el-Arabî, el-Hâtimî, Muhammed'im."
Felsefi Tasavvuf Nitelemesi Üzerine
Ebü'l-Alâ Afîfî, İbnü’l-Arabî’yi sûfiler içinde bir istisna
görerek onun "sisteminin her parçasında kendini gösteren bir tür felsefi
panteizm öğretisine" ve formel bir diyalektiğe sahip olduğunu savunur.
Miguel Asin Palacios, İbnü’l-Arabî kozmolojisini
Aristotelesçi ve Yeni-Eflatuncu unsurların İslam ile bağdaştırılmasından oluşan
bir sudurcu panteizm ve senkretizm olarak okur.
Henrik Samuel Nyberg de benzer şekilde sistemi sürekli bir
akış olarak görür ve "teosofi" kavramına işaret eder.
İbnü’l-Arabî’nin yapısını tanımlamak için "monizm"
veya "monistik gnostisizm" kavramlarının daha tatmin edici olabilir.
Seyyid Hüseyin Nasr İbnü’l-Arabî’ye yönelik panteist veya
varoluşçu monist gibi ithamları kesin dille reddeder. Nasr'a göre İbnü’l-Arabî’nin
metafizik öğretilerini felsefe ile karıştırmışlar ve marifet yolunun ilahi
lütuf ve velayetten ayrılmayacağı gerçeğini göz önünde bulundurmamışlardır.
Louis Gardet, İbnü’l-Arabî özelinde tecrübeden bağımsız bir
felsefeden söz edilemeyeceğini, durumun tamamen manevi bir tecrübenin
hükmettiği bir "irfânî hikmet (gnose sapientiale)" durumu olduğunu
savunur.
Hak’a Yolculukta Keşf ve Fikir
İbnü’l-Arabî, şeriatın sınırlarına sadık kalarak, akli
delillerin ötesinde bir yöntem (tarik) benimser. Dîvân'ında zevk ilminin
rasyonel yöntemlerle elde edilemeyeceğini şöyle ifade eder:
Zevk ilimlerinin akıllar için getirilen delillerin
belirlediği bir metodu yoktur. Şeriatın verdiği bilgiye göre amel etmek ve
kabule eşlik eden nâmûsu muhafaza etmek bunun dışındadır.
İbnü’l-Arabî, hakikat arayışındaki yolcuları iki kesin
sınıfa ayırır:
Fikirleriyle Sefer Edenler: Yönlendirici olarak yalnızca
kendi akıllarını rehber edinen ve bu yüzden "yoldan sapmaları
kaçınılmaz" olan filozoflar, Mu'tezililer ve mütekellimler.
Amelleriyle Sefer Edenler: Resuller, nebiler ve Cüneyd-i
Bağdâdî, Hasan-ı Basrî gibi doğrudan ilahi keşif ve ilhamla doğru kavrayışa
ulaşan muhakkik sûfiler.
Fikir beşeri ve doğal bir sıfat olarak ahlaki gayeler için
gereklidir; ancak müfekkire (düşünce) gücü Tanrı’nın zatını kavramada
yetersizdir.
Akli ilimler sabitleşemez, çünkü düşünen ve akıllı kimsenin
mizacını takip ederler.
Ledünnî bilgi ile şer'î bilgi tek bir tada sahiptir.
Peygamberler ve keşf sahipleri temel ilkelerde asla ayrışmazlar, şüpheye
düşmezler; çünkü keşf ve şühûd yöntemi tartışma kaldırmaz. Felsefe ise doğası
gereği tartışmaya muhtaçtır.
Peygambere Varis Olmak ve Metafizik Bilgi
Filozofların bilgisinin tamamı yanlış değildir ve bu problem
onların sahip olduğu bazı gerçekleri de içeriyor olabilir. Bu durum özellikle
(filozofların) hikemi sözler ve ahlaki itidal konusunda yazdıkları ile ilgili
olduğu zaman böyledir.
Hikmet Kavramı
İbnü’l-Arabî’nin zihninde fikir ve nazar gibi kelimeler beşerî,
ilham-dışı uğraşı tarzlarının bütününü çağrıştırır.
Hikmet kelimesini İbnü’l-Arabî bazen felsefe ile yakın
anlamlı, bazen de bilmenin en üst formu olarak kullanır.
Hakim, metafizik, fizik, matematik (riyâzî ilimler) ve
mantık ilimlerini toplayan kimse anlamına gelmektedir ve ilimlerin yalnızca bu
dört dalı vardır.
Hakiki hikmet Tanrı’nın bir ihsanı olarak doğaüstü güçlerden
(ledünnî ilim) gelir.
İtibar, Fikir, Zevk
Sadece fiziksel olaylarla ilgilenen ve tümevarımsal aklı
kullanan bilginler (ehl-i rüsum), tasavvufi zevki inkâr ederler.
İbnü’l-Arabî’ye göre onlardan bir kimsenin tasavvufi hallerde zevkinin olması
pek nadir bir durumdur.
Hükemâ arasında bu zevke sahip olanlardan birisi Eflâtûn-ı
İlâhîdir (Platon). Onun mizacının keşf ve vücûd ehli ile aynı olduğu görülür.
Filozofların en büyük hatası, ulaştıkları hükümleri
peygamberlerin vahiyleriyle karşılaştırmaları ve kendi akıllarına
güvenmeleridir.
Literatüre Referanslar
Özlü sözler derlemesi olan Muhâdarâtü’l-Ebrâr adlı eserinde
Hipokrat, Aristoteles, Sokrates ve Platon gibi isimlere açıkça atıf yaparken,
İbn Sînâ gibi Müslüman filozofların isimlerini zikretmekten kaçınır.
Siyasetin ve Tabiatın Bağlamları
el-Fütûhât’ın girişinde, evrenin yapısını dört unsurun
ötesinde beşinci bir mevcutla açıklayan doğa bilimcilerden bahseder
İbnü'l-Arabî daha sonra beşinci tabiat (esîr/ether)
kavramını apaçık bir mesele olarak ele alır ve şöyle der: Dört anaya dair daha
önceden bir bilgimiz olmasa idi beşinci tabiat olan feleklerin doğasını asla
bilemeyecektik... [hava ve] esirde gerçekleşen ulvî hareketten beşinci tabiatın
varlığını anlarız... Doğru bakış açısının, dört unsurun ilkesini şekillendiren
"tabiat" isimli beşinci bir temel ilkenin varlığı olduğunu savunur.
Râzî’ye Hitap
Mesela tıp bilgisine yalnızca hastalıklar ve marazların
bulunduğu bir ortamda gereksinim duyarsın. Hastalık ve marazın olmadığı bir
ortama gittiğin zaman bu bilgi ile kimi tedavi edeceksin?
Akıllı insanın, bu dünyadan ayrıldığında kendisiyle
gelebilecek olan bilgiyi araması gerekir.
Marifetullah ve ahiretteki mevzuların bilgisi.
Aristoteles’in on kategorisini kabul eder ancak bunların
gerçeğin özünü ihtiva etmediğini belirtir. Tanrı hakkında, O’nun bir benzeri
yoktur, ayeti gereği sadece olumsuzlama yapılabileceğinden, ilk sekiz kategori
(nasıl, nerede, ne zaman vb.) Tanrı için geçerli olamaz. Geriye sadece «kesin
bir edilgenlik [infiâl] ya da belirli bir fail kalır.
Ahlakın Kadim Anlatımlarına Bakış
İbnü’l-Arabî, filozofların "nefs-i nâtıka" dediği
yapıyı kabul eder. Bu nefs, insanın tabiî arzularına karşı çıkmasını sağlar ve hem
bu dünyada hem de öte dünyada mutluluğu amaçlar.
Yasaların Gerçekliği ve Şeriatın Önceliği
Hikemî Nevâmis (Beşerî Yasalar)
Şeriat indirilmemiş bölgelerde düzensizliği önlemek için
akıllı insanların koyduğu yasalardır.
Bu kuralları koyan büyük insanlar, ölümden sonraki hayatı
veya bedensel dirilişi bilmezler.
Bu kanunlar insanı ne cennete ne de ahirete ulaştırabilir.
İlahi yasa (şeriat) geldikten sonra seküler kuralların hükmü
kalkmıştır.
Bilimlere Yönelik İlgi
Maddi âlemi dört unsur (analar/rüknler) teorisiyle açıklar.
Ona daha çekici gelen kavram ise her sureti kabul eden aşkın bir cevher olarak
gördüğü heyûlâdır.
Heyûlâ, İbnü’l-Arabî'nin mistik dilinde maddi alem ile Tanrı
arasındaki geçişi sağlayan anahtar kelimedir.
Aristotelesçi Zaman Kavrayışının Uzantıları
Zaman, mekân ve hareket varlığın analarıdır ancak
İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde zaman mekândan daha büyük bir rol oynar.
Zamanın sonucu tamamen kavransaydı, onun vehimlerin sonucu
olarak bilinir olduğu hakkıyla kavranabilirdi.
Zamanın aslı ezeldedir.
Nübüvvet Ufku
İbnü’l-Arabî'ye göre filozof, duyulur âlemdeki tikellere
ilişkin ilâhî bilgiyi reddeder. Zihnî sınırlarından ötürü filozof ve Mu'tezilî
benzer şekilde Tanrı'nın herhangi bir şekilde görülmesini reddederler, dahası
filozoflar «(ilâhî) fiilleri de inkâr eder.
Allah ile bilmek süsleme ve güzelleşmeyi sağlar. Fikir ile
bilmek ise teşbih ve dalâlete sebebiyet verir.
Fikir ile bilmek sınırlı ve soyut bir bildirmedir. Allah ile
bilmek ise halleri ve velayeti sağlar.
Konunun Zorlukları ve Genel Değerlendirmeler
İbnü’l-Arabî genç yaşlarından itibaren metafizik müşahedeyi
sağlayan tek değerli bilginin doğrudan ilâhî “keşf” yoluyla elde edileceğine
inanmıştır.
İbnü'l-Arabî paradoksal bir dehadır.
Ekler
Evet ile Hayır Arasında: İbnü’l-Arabî ile İbn Rüşd’ün Buluşması
İbn Rüşd, halvetinde ilahi fetihlere ulaştığını duyduğu
İbnü'l-Arabî ile tanışmak ister. Henüz sakalı bitmemiş bir delikanlı olan
İbnü'l-Arabî huzuruna girdiğinde, İbn Rüşd sevgiyle kalkıp onu kucaklar ve
"Evet!" der. İbnü'l-Arabî de "Evet!" diye karşılık verir.
İbn Rüşd’ün sevinci artınca, İbnü'l-Arabî bu kez "Hayır!" der. Bu
cevap üzerine İbn Rüşd’ün keyfi kaçar ve rengi atar.
İbn Rüşd’ün, «Keşf ve ilâhî feyiz konusundaki işi nasıl elde
ettiniz? O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir?» sorusuna
İbnü'l-Arabî, «Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden,
boyunlar cesetlerinden uçup gider.» şeklinde sarsıcı bir cevap verir. Bu cevap
karşısında İbn Rüşd titrer ve bağdaş kurup oturur.
İbn Rüşd, Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat
erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah’a hamdolsun ki ben o hale sahip -kapalı
kapıların kilitlerini açan- bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum.
Nazar ile Keşf Arasında: İbnü’l-Arabî’den Fahreddin er-Râzî’ye Mektup
İbnü'l-Arabî, Râzî'nin entelektüel gücünü takdir etmekle
birlikte, gerçek er kişinin (racül) kendi kazancı (kesb) ile değil, «yukarı
yönden [ilahi bağış/vehb ile] beslenen kimse» olduğunu belirtir. Kâmil
verasetin peygamberlere her yönüyle varis olmakla mümkün olduğunu söyler.
Fikir ancak kendi bakış açısından (me'haz) bilebilir,
ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir. Allah, aklın fikir ve nazar yoluyla
kendisini bilmesinden münezzehtir.
Kalbi fikirden arındırmak gerekir. Hakiki ilim keşf yoluyla
yalnızca Allah’tan alınmalıdır.
Otuz yıldır [doğruluğunu] kabul ettiğim bir mesele vardı.
Şimdi elde ettiğim bir delil sayesinde fark ettim ki o meselede kabulümün tam
aksi bir durum doğru imiş... Şimdi oluşan kanaatimin bir öncekinin benzeri
olmasından da endişe duyuyorum. İbnü'l-Arabî, Râzî'yi bu akli çıkmazı bırakıp
nebevi riyazet, mücahede ve halvet yoluna davet eder.
Nebevi İlim ile Nazari İlim Arasında: Felsefe ve Filozoflara Dair
Filozofun dininin olmaması, söylediği her şeyin yanlış
olduğu anlamına gelmez.
Nazari Akıl İlmi: Yazıya (ibâre) aktarıldığında anlamı güzel
olan, dinleyicinin zihnine mâkul gelen ve aklın üzerinde düşünerek müstakil
olarak idrak edebileceği ilimlerdir.
Sır İlimleri: Yazıya aktarıldığında çirkinleşen, zihinlerin
idrak etmekte güçlük çektiği, zayıf ve mutaassıp akılcıların faydasız diye
kenara attığı ilimlerdir. Akıl idrakinin dışındadır. Bu yüzden sır sahibi,
bilgisini «örneklendirmeler ve şiirsel söyleyişler» ile ifade eder. Masum (Hz.
Peygamber) bildirirse kalpler ferahlar, onun dışında sadece zevk sahibi tat
alır.
Hal İlimleri: Sır ilimleri ile akıl ilimleri arasında yer
alır. Tecrübeye dayalıdır. Akli ilimlerden zarûriyyâta (zorunlu bilgilere)
benzer fakat akıllar buna ancak nebi ve velilerin bildirmesiyle erişir.
Müşahede eden kimse için bu bilgi zorunludur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder