10 Şubat 2026 Salı

Franz Rosenthal - İbnü'l-Arabi - Notlar

Franz Rosenthal - İbnü'l-Arabi - Notlar

Felsefe ile Tasavvuf Arasında

Mütercim: Ercan Alkan, Pinhan Yayınları, 2021

 

Sunuş

Franz Rosenthal’ın felsefe ve mistisizm temalı bir organizasyon için hazırladığı, “Ibn Arabi befcveen Philosophy and Mysticism” başlıklı yazısının birtakım tasarruflarla yapılan çevirisidir.

 

Rosenthal 1950'li yıllarda İstanbul'a gelerek Hellmut Ritter vasıtasıyla Ahmet Ateş ve Fuat Sezgin gibi Türk akademisinin kurucu devleriyle tanışmış.

 

Rosenthal’a göre tasavvuf sadece duyusal bir tecrübe değil, "ilim" (sistematik-teorik yön) ve "nur" (mistik-tecrübî, işrâkî yön) kavramlarının birbirini tamamladığı bütüncül bir yapıdır.

 

İbnü’l-Arabî kendisini bir "filozof" olarak adlandırmasa da, Rosenthal onu fizik, metafizik ve mantığı dışlamayan, adanmış ve bağımsız bir "muhakkik" ve entelektüel olarak konumlandırır. Onun sistemini tanımlamak için en uygun kavramın "monizm" veya "gnostik monizm" olduğunu savunur.

 

Başlangıç: Sûfiler, Filozoflar, Kelâmcılar

İslam dünyasında tasavvuf, soyut bir mistisizmden farklı olarak, halk kitlelerinin yanı sıra entelektüelleri ve seçkin sınıfı etkileyerek her yere nüfuz eden çok yönlü bir dinî ve toplumsal hareket için kullanılan bir isimlendirmeydi.

 

Ubbâd (Âmiller/Zâhitler): En yüksek ahlaki niteliklere sahip, amel odaklı zümredir.

Sûfiler: Amel bakımından zâhitlere eşdeğer olsalar da onlardan farklı olarak yalnızca Tanrı ile ilgilenirler; fütüvvet, haller, makamlar, sırlar, keşifler ve kerametler sahibidirler. Bu grup Allah adamlarının tamamının önderi olduklarını iddia ederler ve kendilerini ayrıcalıklı kimseler olarak görürler.

Melâmiyye: Dini vecibelere aşırı bir titizlikle uyan ancak kendilerini sıradan insanlardan asla ayırmayan, kınanmayı göze alan zümredir.

 

Muhakkik sûfi, doğru kavrayışı -burada harflerin sırlarına ilişkin kavrayışı- aşk ile birleştiren ve sıradan sûfilerden üstün olan kişidir.

 

İbnü’l-Arabî, tasavvufu ilimler hiyerarşisinde akli ilim (ilmu’l-akl) ile en yüce ilim olan sırlar ilmi (ilmu’l-esrâr) arasında yer alan ve zevk yoluyla elde edilen haller ilmi (ilmü’l-ahvâl) kategorisine yerleştirir.

 

Unvanların İma Ettikleri

İbnü’l-Arabî, kendisini asla bir filozof olarak görmediği gibi eserlerinin adlarında ya da kendi bakış açısını tanımlarken felsefe kelimesini kullanmamıştır.

 

İbnü’l-Arabî, dışarıdan yakıştırılan felsefi etiketlerin aksine, kendi manevi otoritesini ve zamanın ruhu olduğunu şu dizelerle iftiharla ilan eder:

 

"Ben 'Muhyî'yim, benim ne bir künyem ne de bir yere atfen nisbem var. Ben el-Arabî, el-Hâtimî, Muhammed'im."

 

Felsefi Tasavvuf Nitelemesi Üzerine

Ebü'l-Alâ Afîfî, İbnü’l-Arabî’yi sûfiler içinde bir istisna görerek onun "sisteminin her parçasında kendini gösteren bir tür felsefi panteizm öğretisine" ve formel bir diyalektiğe sahip olduğunu savunur.

 

Miguel Asin Palacios, İbnü’l-Arabî kozmolojisini Aristotelesçi ve Yeni-Eflatuncu unsurların İslam ile bağdaştırılmasından oluşan bir sudurcu panteizm ve senkretizm olarak okur.

 

Henrik Samuel Nyberg de benzer şekilde sistemi sürekli bir akış olarak görür ve "teosofi" kavramına işaret eder.

 

İbnü’l-Arabî’nin yapısını tanımlamak için "monizm" veya "monistik gnostisizm" kavramlarının daha tatmin edici olabilir.

 

Seyyid Hüseyin Nasr İbnü’l-Arabî’ye yönelik panteist veya varoluşçu monist gibi ithamları kesin dille reddeder. Nasr'a göre İbnü’l-Arabî’nin metafizik öğretilerini felsefe ile karıştırmışlar ve marifet yolunun ilahi lütuf ve velayetten ayrılmayacağı gerçeğini göz önünde bulundurmamışlardır.

 

Louis Gardet, İbnü’l-Arabî özelinde tecrübeden bağımsız bir felsefeden söz edilemeyeceğini, durumun tamamen manevi bir tecrübenin hükmettiği bir "irfânî hikmet (gnose sapientiale)" durumu olduğunu savunur.

 

Hak’a Yolculukta Keşf ve Fikir

İbnü’l-Arabî, şeriatın sınırlarına sadık kalarak, akli delillerin ötesinde bir yöntem (tarik) benimser. Dîvân'ında zevk ilminin rasyonel yöntemlerle elde edilemeyeceğini şöyle ifade eder:

Zevk ilimlerinin akıllar için getirilen delillerin belirlediği bir metodu yoktur. Şeriatın verdiği bilgiye göre amel etmek ve kabule eşlik eden nâmûsu muhafaza etmek bunun dışındadır.

 

İbnü’l-Arabî, hakikat arayışındaki yolcuları iki kesin sınıfa ayırır:

Fikirleriyle Sefer Edenler: Yönlendirici olarak yalnızca kendi akıllarını rehber edinen ve bu yüzden "yoldan sapmaları kaçınılmaz" olan filozoflar, Mu'tezililer ve mütekellimler.

Amelleriyle Sefer Edenler: Resuller, nebiler ve Cüneyd-i Bağdâdî, Hasan-ı Basrî gibi doğrudan ilahi keşif ve ilhamla doğru kavrayışa ulaşan muhakkik sûfiler.

 

Fikir beşeri ve doğal bir sıfat olarak ahlaki gayeler için gereklidir; ancak müfekkire (düşünce) gücü Tanrı’nın zatını kavramada yetersizdir.

 

Akli ilimler sabitleşemez, çünkü düşünen ve akıllı kimsenin mizacını takip ederler.

Ledünnî bilgi ile şer'î bilgi tek bir tada sahiptir. Peygamberler ve keşf sahipleri temel ilkelerde asla ayrışmazlar, şüpheye düşmezler; çünkü keşf ve şühûd yöntemi tartışma kaldırmaz. Felsefe ise doğası gereği tartışmaya muhtaçtır.

 

Peygambere Varis Olmak ve Metafizik Bilgi

Filozofların bilgisinin tamamı yanlış değildir ve bu problem onların sahip olduğu bazı gerçekleri de içeriyor olabilir. Bu durum özellikle (filozofların) hikemi sözler ve ahlaki itidal konusunda yazdıkları ile ilgili olduğu zaman böyledir.

 

Hikmet Kavramı

İbnü’l-Arabî’nin zihninde fikir ve nazar gibi kelimeler beşerî, ilham-dışı uğraşı tarzlarının bütününü çağrıştırır.

Hikmet kelimesini İbnü’l-Arabî bazen felsefe ile yakın anlamlı, bazen de bilmenin en üst formu olarak kullanır.

Hakim, metafizik, fizik, matematik (riyâzî ilimler) ve mantık ilimlerini toplayan kimse anlamına gelmektedir ve ilimlerin yalnızca bu dört dalı vardır.

Hakiki hikmet Tanrı’nın bir ihsanı olarak doğaüstü güçlerden (ledünnî ilim) gelir.

 

İtibar, Fikir, Zevk

Sadece fiziksel olaylarla ilgilenen ve tümevarımsal aklı kullanan bilginler (ehl-i rüsum), tasavvufi zevki inkâr ederler. İbnü’l-Arabî’ye göre onlardan bir kimsenin tasavvufi hallerde zevkinin olması pek nadir bir durumdur.

Hükemâ arasında bu zevke sahip olanlardan birisi Eflâtûn-ı İlâhîdir (Platon). Onun mizacının keşf ve vücûd ehli ile aynı olduğu görülür.

Filozofların en büyük hatası, ulaştıkları hükümleri peygamberlerin vahiyleriyle karşılaştırmaları ve kendi akıllarına güvenmeleridir.

 

Literatüre Referanslar

Özlü sözler derlemesi olan Muhâdarâtü’l-Ebrâr adlı eserinde Hipokrat, Aristoteles, Sokrates ve Platon gibi isimlere açıkça atıf yaparken, İbn Sînâ gibi Müslüman filozofların isimlerini zikretmekten kaçınır.

 

Siyasetin ve Tabiatın Bağlamları

el-Fütûhât’ın girişinde, evrenin yapısını dört unsurun ötesinde beşinci bir mevcutla açıklayan doğa bilimcilerden bahseder

 

İbnü'l-Arabî daha sonra beşinci tabiat (esîr/ether) kavramını apaçık bir mesele olarak ele alır ve şöyle der: Dört anaya dair daha önceden bir bilgimiz olmasa idi beşinci tabiat olan feleklerin doğasını asla bilemeyecektik... [hava ve] esirde gerçekleşen ulvî hareketten beşinci tabiatın varlığını anlarız... Doğru bakış açısının, dört unsurun ilkesini şekillendiren "tabiat" isimli beşinci bir temel ilkenin varlığı olduğunu savunur.

 

Râzî’ye Hitap

Mesela tıp bilgisine yalnızca hastalıklar ve marazların bulunduğu bir ortamda gereksinim duyarsın. Hastalık ve marazın olmadığı bir ortama gittiğin zaman bu bilgi ile kimi tedavi edeceksin?

Akıllı insanın, bu dünyadan ayrıldığında kendisiyle gelebilecek olan bilgiyi araması gerekir.

Marifetullah ve ahiretteki mevzuların bilgisi.

 

Aristoteles’in on kategorisini kabul eder ancak bunların gerçeğin özünü ihtiva etmediğini belirtir. Tanrı hakkında, O’nun bir benzeri yoktur, ayeti gereği sadece olumsuzlama yapılabileceğinden, ilk sekiz kategori (nasıl, nerede, ne zaman vb.) Tanrı için geçerli olamaz. Geriye sadece «kesin bir edilgenlik [infiâl] ya da belirli bir fail kalır.

 

Ahlakın Kadim Anlatımlarına Bakış

İbnü’l-Arabî, filozofların "nefs-i nâtıka" dediği yapıyı kabul eder. Bu nefs, insanın tabiî arzularına karşı çıkmasını sağlar ve hem bu dünyada hem de öte dünyada mutluluğu amaçlar.

 

Yasaların Gerçekliği ve Şeriatın Önceliği

Hikemî Nevâmis (Beşerî Yasalar)

Şeriat indirilmemiş bölgelerde düzensizliği önlemek için akıllı insanların koyduğu yasalardır.

Bu kuralları koyan büyük insanlar, ölümden sonraki hayatı veya bedensel dirilişi bilmezler.

Bu kanunlar insanı ne cennete ne de ahirete ulaştırabilir.

İlahi yasa (şeriat) geldikten sonra seküler kuralların hükmü kalkmıştır.

 

Bilimlere Yönelik İlgi

Maddi âlemi dört unsur (analar/rüknler) teorisiyle açıklar. Ona daha çekici gelen kavram ise her sureti kabul eden aşkın bir cevher olarak gördüğü heyûlâdır.

Heyûlâ, İbnü’l-Arabî'nin mistik dilinde maddi alem ile Tanrı arasındaki geçişi sağlayan anahtar kelimedir.

 

Aristotelesçi Zaman Kavrayışının Uzantıları

Zaman, mekân ve hareket varlığın analarıdır ancak İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde zaman mekândan daha büyük bir rol oynar.

 

Zamanın sonucu tamamen kavransaydı, onun vehimlerin sonucu olarak bilinir olduğu hakkıyla kavranabilirdi.

Zamanın aslı ezeldedir.

 

Nübüvvet Ufku

İbnü’l-Arabî'ye göre filozof, duyulur âlemdeki tikellere ilişkin ilâhî bilgiyi reddeder. Zihnî sınırlarından ötürü filozof ve Mu'tezilî benzer şekilde Tanrı'nın herhangi bir şekilde görülmesini reddederler, dahası filozoflar «(ilâhî) fiilleri de inkâr eder.

 

Allah ile bilmek süsleme ve güzelleşmeyi sağlar. Fikir ile bilmek ise teşbih ve dalâlete sebebiyet verir.

Fikir ile bilmek sınırlı ve soyut bir bildirmedir. Allah ile bilmek ise halleri ve velayeti sağlar.

 

Konunun Zorlukları ve Genel Değerlendirmeler

İbnü’l-Arabî genç yaşlarından itibaren metafizik müşahedeyi sağlayan tek değerli bilginin doğrudan ilâhî “keşf” yoluyla elde edileceğine inanmıştır.

 

İbnü'l-Arabî paradoksal bir dehadır.

 

Ekler

Evet ile Hayır Arasında: İbnü’l-Arabî ile İbn Rüşd’ün Buluşması

İbn Rüşd, halvetinde ilahi fetihlere ulaştığını duyduğu İbnü'l-Arabî ile tanışmak ister. Henüz sakalı bitmemiş bir delikanlı olan İbnü'l-Arabî huzuruna girdiğinde, İbn Rüşd sevgiyle kalkıp onu kucaklar ve "Evet!" der. İbnü'l-Arabî de "Evet!" diye karşılık verir. İbn Rüşd’ün sevinci artınca, İbnü'l-Arabî bu kez "Hayır!" der. Bu cevap üzerine İbn Rüşd’ün keyfi kaçar ve rengi atar.

 

İbn Rüşd’ün, «Keşf ve ilâhî feyiz konusundaki işi nasıl elde ettiniz? O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir?» sorusuna İbnü'l-Arabî, «Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden, boyunlar cesetlerinden uçup gider.» şeklinde sarsıcı bir cevap verir. Bu cevap karşısında İbn Rüşd titrer ve bağdaş kurup oturur.

 

İbn Rüşd, Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah’a hamdolsun ki ben o hale sahip -kapalı kapıların kilitlerini açan- bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum.

 

Nazar ile Keşf Arasında: İbnü’l-Arabî’den Fahreddin er-Râzî’ye Mektup

İbnü'l-Arabî, Râzî'nin entelektüel gücünü takdir etmekle birlikte, gerçek er kişinin (racül) kendi kazancı (kesb) ile değil, «yukarı yönden [ilahi bağış/vehb ile] beslenen kimse» olduğunu belirtir. Kâmil verasetin peygamberlere her yönüyle varis olmakla mümkün olduğunu söyler.

 

Fikir ancak kendi bakış açısından (me'haz) bilebilir, ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir. Allah, aklın fikir ve nazar yoluyla kendisini bilmesinden münezzehtir.

 

Kalbi fikirden arındırmak gerekir. Hakiki ilim keşf yoluyla yalnızca Allah’tan alınmalıdır.

 

Otuz yıldır [doğruluğunu] kabul ettiğim bir mesele vardı. Şimdi elde ettiğim bir delil sayesinde fark ettim ki o meselede kabulümün tam aksi bir durum doğru imiş... Şimdi oluşan kanaatimin bir öncekinin benzeri olmasından da endişe duyuyorum. İbnü'l-Arabî, Râzî'yi bu akli çıkmazı bırakıp nebevi riyazet, mücahede ve halvet yoluna davet eder.

 

Nebevi İlim ile Nazari İlim Arasında: Felsefe ve Filozoflara Dair

Filozofun dininin olmaması, söylediği her şeyin yanlış olduğu anlamına gelmez.

 

Nazari Akıl İlmi: Yazıya (ibâre) aktarıldığında anlamı güzel olan, dinleyicinin zihnine mâkul gelen ve aklın üzerinde düşünerek müstakil olarak idrak edebileceği ilimlerdir.

 

Sır İlimleri: Yazıya aktarıldığında çirkinleşen, zihinlerin idrak etmekte güçlük çektiği, zayıf ve mutaassıp akılcıların faydasız diye kenara attığı ilimlerdir. Akıl idrakinin dışındadır. Bu yüzden sır sahibi, bilgisini «örneklendirmeler ve şiirsel söyleyişler» ile ifade eder. Masum (Hz. Peygamber) bildirirse kalpler ferahlar, onun dışında sadece zevk sahibi tat alır.

 

Hal İlimleri: Sır ilimleri ile akıl ilimleri arasında yer alır. Tecrübeye dayalıdır. Akli ilimlerden zarûriyyâta (zorunlu bilgilere) benzer fakat akıllar buna ancak nebi ve velilerin bildirmesiyle erişir. Müşahede eden kimse için bu bilgi zorunludur.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder