Muhammet
Emin Ünal - Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin
Varlık-Siyaset Düşüncesi ve Selçuklu Anadolu’sundaki Tesirleri -
Notlar
Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları
Enstitüsü, 2025
Önsöz
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin varlığı ve siyaseti nasıl
yorumladığını ve bu yaklaşımın Selçuklu Anadolu’sundaki yansımalarını
incelemektir.
Vahdet-i vücûd nazariyesine göre varlık birdir (Hakk'ın
varlığıdır) ve kâinat bu varlığın göründüğü bir ayna mesabesindedir.
Alemdeki her bir sıfat Hakk’ın sıfatlarının birer yansımasıdır.
Siyaset ve hükümdarlık olgusu da bu minvaldedir.
Kaynaklar ve Araştırmalar
İbn Bîbî (el-Evâmirü’l-Alâ’iyye): Mecdüddin İshak,
İbnü’l-Arabî ve Sultan I. Gıyâseddin Keyhüsrev arasındaki siyasi-sosyal ağları
aydınlatmak için kullanılmıştır.
Kerîmüddîn Aksarâyî (Müsâmeretü’l-Ahbâr): Müellifin şahsi
bürokratik tecrübelerine dayanan bu eser; İbnü’l-Arabî’nin Konya günlerini,
Evhadüddin Kirmânî ile temaslarını ve Anadolu’da kaleme aldığı metinleri
belgelemek adına kritik önemdedir.
İbnü’l-Arabî Metinleri
Sadreddin Konevî (Miftâhu Gaybi’l-Cem’, el-Fukûk,
en-Nefehât): Varlık mertebelerini ve İbnü’l-Arabî sistemini Anadolu’da
kurumsallaştıran ilk şarih metinleri.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (Mesnevî, Fîhi Mâ Fîh): Varlık
tecellilerini ve kesret-vahdet ilişkisini işleyen, Şeyh-i Ekber’den ilham alan
eserler.
Necmeddîn-i Dâye (Mirsâdü’l-İbâd): Sultan I. Alâeddin
Keykubad'a sunulan ve son bölümü doğrudan sûfî siyasetnamesi olarak tasarlanan
eser.
Ahmed Eflâkî (Menâkıbü’l-Ârifîn) & Ferîdûn b. Ahmed-i
Sipehsâlâr (Sipehsâlâr Risalesi): 13. ve 14. yüzyıl Selçuklu Anadolusu’nun
dini, iktisadi ve sosyal haritasını çıkaran en canlı şahitlik metinleridir.
M. Asín Palacios: İbnü’l-Arabî üzerine ilk monografileri
üreten isimdir. Ancak Şeyh-i Ekber’in sistemini Aristocu/Yeni-Platoncu kökenli
cüretkar bir "panteizm" olarak okumuş; Dante’nin İlahi
Komedya’sındaki İslam etkilerini ortaya koymuştur.
H. S. Nyberg: Tedbîrât dahil İbnü’l-Arabî’nin küçük siyasi
risalelerini ilk neşreden (1919) batılı araştırmacıdır.
R. A. Nicholson & A. E. Afîfî: İbnü’l-Arabî’nin felsefi
sistemini ("İnsan-ı Kâmil" ve "Kutub" teorileri dahil)
Helenistik kökenlere dayandırma eğiliminde olan Neo-Platonist okumalar
gerçekleştirmişlerdir.
H. Corbin, W. Chittick, M. Chodkiewicz, C. Addas: Batı
merkezli monist/panteist indirgemeciliğe karşı çıkan, İbnü’l-Arabî’yi kendi iç
irfani bağlamında anlayan modern ekoldür.
…
Giriş
İslam siyaset düşüncesinde (özellikle fıkıh geleneğinde)
asıl odak mükemmel bir rejim veya sistem inşa etmek değildir; şahsın ehliyet,
liyakat ve adaletidir. Sistem ne kadar kusursuz olursa olsun, başındaki idareci
liyakatsiz ise yapının bozulacağı savunulur.
Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar devletin varlık nedenini,
kökenini ve yasaların gerekliliğini tartışırken; fıkıh alimleri mevcut
realiteden hareket ederek şeriatın siyasete tatbikine ve fitneyi (kaosu)
önlemeye odaklanmışlardır.
Mâverdî, Ahkâmu’s-Sultâniyye
Halife ile Sultan arasındaki yetki sınırlarını ilk kez
teorik bir sözleşme zeminine oturtmaya çalıştı. İmâmeti (devlet başkanlığını)
toplumsal bir zorunluluk (farz-ı kifâye) olarak gördü.
Cüveynî, el-Gıyâsî
Siyasette Kat’iyyât (kesin ilkeler: adalet, meşru lider) ve
Zanniyyât (yoruma açık alanlar: liderin nasıl seçileceği) ayrımı yaptı. Bu
esneklik, sonraki asırlarda farklı siyasi kurumların meşrulaşmasını sağladı.
Gazzâlî, İhyâ / el-İktisat
"Din ve mülk (devlet) ikiz kardeştir" formülünü
kurdu. Din esastır, sultan ise onun koruyucusudur. Koruyucusu (sultanı) olmayan
din yıkılır; esası (dini) olmayan devlet ise yok olur. Güçlü bir sultanın
varlığını kaosu engellemek için zorunlu gördü.
Fârâbî
Siyaset felsefesi tabirini ilk kullanan isimdir. Yeni
Eflâtunculuğun sadece "ahiret saadeti" odaklı eksik yönünü
tamamlayarak, dünya ve ahiret saadetini bir arada hedefleyen
realist/metafiziksel bir denge kurmuştur.
İbn Rüşd
Platon’un Devlet’ini şerh ederken (Telhîs) mitolojik
hikayeleri eleştirmiş; kesinliğin ölçütü olan burhânı (kesin delil) esas
almıştır. Döneminin siyasi gerçekliğini felsefi ilkelerle yorumlayarak realist
bir tavır sergilemiştir.
Alâeddin Keykubad döneminde Zencânî’nin
el-Letâifü’l-‘Alâiyye’si gibi eserlerde Hint-İran etkisi sürse de, Muhyiddin
İbnü’l-Arabî’nin varlık doktrini ve velî anlayışı siyasete yeni bir boyut
kazandırır.
İbnü’l-Arabî
Siyasi terimleri mikro-makro kozmos düzeyinde (kâinat,
insan-ı kâmil ve beden) çok katmanlı sembollerle yeniden okur. Sultanı
"kalp" ve "ruh", veziri ise "akıl" olarak
konumlandırarak adaleti mülkün ruhu yapar.
Birinci Bölüm - İbnü’l-Arabî’nin Hayatı ve Varlık Düşüncesi
Tam künyesi Muhyiddin Muhammed b. Ali b. Muhammed
İbnü’l-Arabî el-Hâtimi’t-Tâî, Hicrî 17 Ramazan 560 (Milâdî 28 Temmuz 1165)
senesinde Endülüs’ün Mursiya şehrinde dünyaya geldi.
Çocukluk yılları zengin kültürel atmosferde şekillendi.
Kur’an-ı Kerim dersleri almış, Ahmed İbnü’l-Esir adında bir
sûfî ile kurduğu dostluk ise tasavvuf yoluna ilk adımı atmasını sağlamıştır.
1198
Rüyasında aldığı manevi bir işaretle, bir daha Endülüs’e
dönmemek üzere doğuya hareket etti. Fes şehrinde, hayatı boyunca adeta bir
gölge gibi kendisinden ayrılmayacak olan hadimi Abdullah Bedr Habeşî ile
tanıştı.
1201 - 1202
Tunus üzerinden büyük mutasavvıf Ebû Medyen’in şehri
Bicâye’ye vardı. Şeyh vefat ettiği için onun öğretilerini Ebu Yakup el-Kûmî’den
tahsil etti.
1202
Mekke’de
1204
Anadolu’ya geçti. Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus’un
davetiyle Konya sarayına geldi.
Evhadüddin Kirmânî ile dostluk kurdu. Dostu Mecdüddin
İshak’ın vefatı üzerine dul kalan hanımıyla evlenerek Sadreddin Konevî’yi
manevi oğlu ve baş talebesi olarak yetiştirdi.
1229 - 1240
Şam’a yerleşti.
8 Kasım 1240’ta vefat ederek Kasiyun Dağı eteğindeki aile
kabristanına defnedildi.
Eserlerini rasyonel bir tümdengelimle değil, ilahi ilham,
keşf ve ledünnî bilgiyle (doğrudan kalbe doğan aracısız bilgi) yazdığını
sıklıkla vurgulaması, modern ve klasik dönem eleştirmenlerince inandırıcılık
bağlamında sorgulanmıştır. Şeyh’e göre beşeri akıl; havâss-ı sâlime (sağlıklı
duyular), muhayyile ve mütefekkire gibi dış etkenlere muhtaçtır ve bu verileri
işlerken kaçınılmaz olarak hata yapar. Akıl, metafizik sahada hakikati örten ve
sınırlayan bir yapıya sahipken; ledünnî bilgi her türlü beşerî tahriften uzak,
en saf bilgi formudur.
Varlık düşüncesi (ontoloji), İbnü’l-Arabî’nin teolojik,
kozmolojik, psikolojik ve hatta siyasi teorilerinin merkez üssüdür.
Alem, ilahi isimlerin aynalardaki akislerinden ibarettir. Bu
sistem, onun Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) anlayışının temelidir.
Vahdet-i Vücûd Allah’tan gayrı hiçbir varlık kabul etmeyen
ve bütün varlıkları Mutlak varlık olan Allah’ın isim ve sıfatlarının tezahürü
kabul eden tasavvufî anlayıştır.
Âlemdeki sair eşyâlar varlık olmaları bakımından, Hakk’ın
varlığından başka bir şey değildir.
Yaratılmışlar Mutlak Varlık’a olan yakınlık ve uzaklıklarına
göre sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir.
Allah'ın dışındaki varlıkların Vücûd üzerinde dört temel
mertebesi vardır: zatındaki, ilimdeki, sözdeki ve yazıdaki varlığı. Allah'ın
izâfî vücûddaki mertebesi ise üçtür (zâtî, lafzî ve yazılı).
Ahâdiyyet
Allah vardı, O’nunla beraber başka bir şey yoktu.
Vahdet
Varlık mertebelerinin ikinci basamağıdır.
Her şey Mutlak Varlık içinde potansiyel (bilkuvve) olarak
yer alır.
Vâhidiyet
Varlığın ilmî boyutta ayrışmaya (temeyyüz etmeye) başladığı
ve çokluğun ilk kez kendisini gösterdiği mertebedir. İlk tecelli burada
gerçekleşir
Ahâdiyet mertebesinde Hakk’ı bilmek mümkün değilken,
yaradılışın bu mertebede gerçekleşmesi sebebiyle yarattıkları sayesinde Hakk’ı
bilmek mümkün hale gelir.
A’yân-ı Sâbite
Henüz dış dünyada var olmamış varlıkların ilahi ilimdeki
"yaratılmamış hakikatlerini" ifade eder. Varlıklar bu mertebede henüz
yoklukta (ma'dûm) sayılırlar.
Buradaki ilk ilahi taşma (feyz-i akdes), varlıkların
istidatlarını belirler; dış dünyaya çıkış ise ikinci tecelli (feyz-i mukaddes)
ile olur.
Ervâh
İlahi isimlerin ve a'yân-ı sâbitenin nüzul ederek (aşağı
doğru inerek) ruh kazandığı, somutlaşmaya bir adım daha yaklaştığı evredir. Bu
mertebedeki unsurlar (ervah/ruhlar) bölünme kabul etmeyen, maddesel olmayan
yalın cevherlerdir.
Misâl
Bu alan; ruhani (soyut) boyut ile cismani (somut) boyut
arasında bir köprü vazifesi gördüğü için "Berzah" ya da "Hayal
alemi" olarak adlandırılır. Ne tam anlamıyla ruhani ne de tam anlamıyla
maddidir.
Şehâdet
İçinde yaşadığımız duyular, cisimler dünyasını ifade eden
mertebedir.
Esmâ- i ilâhiyye’nin daimî suretteki değişim ve dönüşümünden
ötürü şehâdet âlemi de bir oluş ve bozuluş hâlindedir. Bundan dolayı tecelliler
sürekli olarak yenilenir.
İkinci Bölüm - İbnü’l-Arabî’nin Siyaset Düşüncesi ve Sûfî Siyasetin
İlkeleri
Aristoteles’e atfedilen Sırru’l-Esrâr isimli siyasetname
Eseri sadece devlet idaresine odaklandığı için eksik bulan
İbnü’l-Arabî, siyaseti insanın fiillerinin alanı ve ilahi isimlerin konusu
olarak yeniden tanımlamıştır. Böylece felsefe, fıkıh ve nasihat temelli klasik
İslam siyaset yaklaşımlarının yanına tasavvufî yaklaşımı eklemiştir.
Siyasî alan mutlak manada ontolojik (varlıksal) ilkelerle
tanzim edilir. Devlet ve saltanat, ilâhî isimlerin zorunlu tecelli makamıdır.
Âlemdeki tüm varlıklar ilâhî isimlerin hakikatleriyle var
olur.
"Sultan", her varlık mertebesinin en üst
hakikatidir ve ilahi isimlerin en yetkin mazharı (yansıma yeri) olarak varlık
alanının en tepesinde, yeryüzünün en üstünde konumlanır. Yönetim kademelerinde
sultandan aşağıya doğru inildikçe çokluk ve memur sayısı artar, tecelli eden
ilahi isim sayısı ve yetkinliği ise azalır.
Sultanlık mertebesi; el-Kâdir ismiyle kudret, el-Hâkim
ismiyle hüküm ve el-Aliyy ismiyle yücelik sahibidir.
Metafizik âlemdeki bu düzen siyasî düzende de aynen ortaya
çıkar.
Büyük âlem (Âlem-i Kebîr) yeryüzünden Arş’a kadar olan
kâinattır; küçük âlem (Âlem-i Sagîr) ise ferd ferd her bir insandır. Büyük
âlemde olan her şeyin bir benzeri küçük âlemde de vardır.
Siyasi Istılahların Metafizik Karşılıkları
Hükümdar / Halife: Kalp, insan-ı kâmil, arş, ruh-ı cüz’î.
Vezir: Akl-ı küllî, akl-ı evvel, akıl.
Memleket: Cisim, beden, arz.
Tebaa / Reâyâ: Beş duyu, zâhir ve bâtın duyular.
Düşman: İblis, şeytan, hevâ.
Halife zâhiren kendi iradesiyle hareket ediyor gibi görünse
de aslında Hakk’ın iradesiyle hareket eder. Allah ile halife arasındaki ilişki
usta ile alet arasındaki münasebet gibidir; aletin işlev görmesi için ustanın
onu kullanması gerekir.
Sultanlık mertebesi, Allah’ın müdebbir sıfatının ve ilahi
isimlerinin şehadet alemindeki en üst tecelli ve tezahür makamı olarak
konumlandırılır.
İktidar makamına liyakat için 6'sı doğuştan (vehbî: buluğ,
akıl, hürriyet, erkek olmak, Kureyş nesebi, salim duyu organları) ve 4'ü
sonradan kazanılan (kesbî: necdet/şecaat, ilim, kifayet, vera) olmak üzere
toplam 10 şart öngörülmüştür.
Âlemde yalnız dört vasfı haiz melik türünden biri
imam/halife olur. Hukemâ nezdinde bu yöneticiler şu şekilde sınıflandırılır:
Birincisi hem reâyâsına (tebaasına) hem de nefsine cömert, ikincisi hem nefsine
hem reâyâsına cimri, üçüncüsü nefsine cömert reâyâsına cimri, dördüncüsü ise
nefsine cimri reâyâsına cömert olandır.
Aynı zaman diliminde iki halifenin birden bulunması şer’an
ve aklen imkânsızdır.
Hukemâya göre hükümdarlar ilim ve amel yönünden dörde
ayrılır: Hem nefsine hem halkına cömert (en üstün), her ikisine cimri (en
düşük), nefsine cömert halkına cimri, nefsine cimri halkına cömert.
İdareci, akıl makamındaki vezir vasıtasıyla halk nezdinde
bir otorite kurmalıdır. Tebaa ile olan münasebet, ne mutlak bir korkuya ne de
laubali bir cürete dayanmalıdır.
Devlet mekanizmasında sultan kalbi/ruhu temsil eder. Baş
nereye yönelirse azalar da oraya gideceğinden, hükümdarın hasletleri devlet
ricaline sirayet eder.
Hükümdar, halkın malına göz dikmeyerek gerçek cömertliği
sergilediğinde toplumsal bir rıza ve bütünleşme silsilesi doğar.
Devletin bekası, bereketin artması ve nizamın korunması
adlin tesisiyle mümkündür.
Vezirlik mertebesi, halifenin yanında “güneşin yanındaki ay”
mesabesindedir. Sultanın bizzat hazır bulunduğu meclislerde vezir görünmez;
ancak sultan perdelendiğinde onun adına icraatta bulunur.
Üçüncü Bölüm - İbnü’l-Arabî’nin Düşünce Sisteminin Anadolu Selçuklu
Ulemasındaki Tesirleri
İbnü’l-Arabî’nin Anadolu Selçuklu coğrafyasına gelişi,
sadece tasavvufi düşüncenin değil, aynı zamanda bölgedeki entelektüel ve
felsefi arayışların da yönünü tayin eden dönüm noktalarından biridir.
Sadreddin Konevî
Konevî’ye göre evren, Mutlak Varlık’ın isim ve sıfatlarının
tecelligâhıdır ve bu tecelliler rastgele değil, mükemmel bir hiyerarşik düzen
içerisinde (merâtibü’l-vücûd) gerçekleşir.
İnsan-ı kâmil, varlık hiyerarşisinin hem nihayeti hem de
koruyucu sütunudur; evren onun varlığıyla ayakta durur ve ilahi irade dünyaya
onun kalbi vasıtasıyla nazil olur.
Necmeddîn-i Dâye
Mirsâdü’l-İbâd
Dâye’nin yaklaşımı Konevî kadar teorik/metafizik değil, daha
çok ameli, ahlaki ve siyasi-öğretiseldir.
Dâye’ye göre saltanat, ameli gerektiren ve gerektirmeyen
olmak üzere iki yönlüdür. Adaletle hükmeden bir hükümdarın bir günlük adaleti,
yetmmiş yıllık nafile ibadete eşdeğerdir; çünkü o, ilahi sıfatlardan olan 'Adl'
sıfatının yeryüzündeki tecellisidir.
Siyaset, eğer sufi terbiyenin süzgecinden geçmezse, nefsin
ve şehvetin oyuncağı haline gelerek zulme dönüşür. Bu yüzden sultanın zahiri
gücü, batıni bir züht ve takva ile dengelenmelidir.
Dâye, toplumu bir bedene benzetir; padişahı bu bedenin
"kalbi" olarak görürken, veziri ise "akıl" makamına
yerleştirir. Padişahın beden ülkesinde tasarrufta bulunabilmesi için akıl
makamındaki vezire ihtiyacı vardır.
Padişahın ülke idaresinde başarılı olabilmesi akıllı ve
hüner sahibi bir vezirle çalışmasına bağlıdır. Kâmil bir vezir sayesinde
padişahın yükü hafifler; aksi takdirde padişahın saltanatın şartlarını yerine
getirmesi mümkün olmaz, işler yavaşlar ve halkın durumu bozulur.
Sonuç
XIII. yüzyılın başlarında Moğol istilası ve Anadolu Selçuklu
Devleti'nin (özellikle Sultan Alâeddin Keykubâd’ın gayretleriyle) sağladığı
istikrar, farklı coğrafyalardan tasavvufî ve entelektüel birikimin Anadolu'ya
taşınmasını sağlamıştır.
Ekberî gelenek (İbnü’l-Arabî ve takipçileri), mevcut siyasi
düzeni körü körüne meşrulaştırmak yerine, kut anlayışında olduğu gibi siyasetin
ve devletin ortaya çıkış nedenlerini, özünü ve mahiyetini anlamaya çalışmıştır.
Sûfî siyaset nazariyesinin temel gayesi nizâm-ı âlem’dir
(dünya düzeni). Bunun şartı ise devletin Hakk’ın tecellilerine mazhar
olmasıdır.
Varlık nazariyesi, âlemin bizzat kendisine siyasi bir çehre
kazandırır.
Bu yapının merkezinde Sultan/Halife/Ruh yer alır.
Sultan "teklik" makamını, reâyâ (halk) ise ilahi
isimlerin farklı tezahürlerinden oluşan "çokluk" makamını temsil
eder.
Sultanın hâkimiyeti ona verilen bir emanettir. Sultanın
görevi çokluğu tekliğe ulaştırmak, yani onu daha da "çok" hale
getirmektir.
İktidar tek bir merkezde toplanmamış, varlığın tüm
katmanlarına dağıtılmıştır. Her varlık, Allah'ın kendisine tasarruf yetkisi
verdiği ölçüde kendi alanının sultanı veya halifesidir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder