Şeyh
Mekki Efendi / Ahmed Neylî - İbn Arabi Müdafası -
Notlar
Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan
Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Halil Baltacı, İlk Harf Yayınları,
2011
Önsöz / Giriş
Çalışmanın ana gövdesi, Şeyh Mekkî (Ebu’l-Feth Muhammed b.
Muzafferuddîn) tarafından Farsça kaleme alınan ve İbn Arabî’ye yönelik zâhir
ehlinin itirazlarına cevap veren el-Cânibü’l-garbî fî halli müşkilâti’ş-şeyh
Muhyiddîn İbni’l-Arabî adlı risaledir.
Kitap, bu Farsça risalenin Osmanlı döneminde şair ve devlet
memuru olan Mirzâzâde Ahmed Neylî tarafından el-Fazlü’l-vehbî fî
tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî ismiyle yapılan eski Türkçe (Osmanlıca) tercümesinin
günümüz alfabesine aktarımı ve değerlendirilmesidir.
Birinci Bölüm
Ahmed Neylî Efendi
(1673/74 – 1748)
İstanbul doğumlu olan Ahmed Neylî Efendi, ulema sınıfına
mensup bir aileden gelen (Mirzâzâde unvanıyla bilinir) ve hem müderrislik hem
de İzmir, Mısır, Mekke mevleviyetlerinde yüksek kadılık yapmış saygın bir
devlet adamıdır.
Şeyh Mekkî Efendi
(v. 1519–1520)
Yavuz Sultan Selim’in İran seferi dönüşünde Anadolu’ya
getirdiği (veya kendi isteğiyle gelen) seçkin bilim ve sanat erbabından
biridir.
İbn Arabî aleyhtarlarına ve "kışrî"
(şekilci/zâhirî) ulemaya karşı, bizzat Yavuz Sultan Selim'in emriyle İbn
Arabî’yi savunmak üzere görevlendirilmiştir.
el-Cânibü’l-Garbî ve el-Fazlü’l-Vehbî
Ahmed Neylî Efendi, Şeyh Mekkî'nin bu kıymetli eserini
"el-Fazlü’l-vehbî fî tercemeti’l-cânibi’l-garbî" adıyla Türkçe'ye
tercüme ederek Osmanlı entelektüel muhitinde daha geniş kitlelerce okunmasını
ve anlaşılmasını sağlamıştır.
İkinci Bölüm
el-Fazlü’l-Vehbî’nin Muhtevası ve Değerlendirilmesi
el-Fazlü’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî adlı eser,
iki bâb ve bir hâtime (sonuç) olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır:
Birinci Bâb: İbn Arabî ve eserlerine yöneltilen 24 adet
itiraz zikredilir. Bu itirazların 16'sı vahdet-i vücûd anlayışı ile ilgiliyken,
geri kalan 8'i vahdet-i vücûd dışındaki muhtelif meseleleri kapsar.
İkinci Bâb: Bu bâbda, ilk bölümde zikredilen itirazlara
karşı delilleriyle birlikte verilen cevaplar yer alır.
Hâtime (Üçüncü Bölüm): Birkaç fasıldan meydana gelen bu
kısımda İbn Arabî'nin menkıbeleri (12 adet menkıbe), velâyet silsilesi,
tasavvuf hırkasını giydiği mürşidleri ve kerametleri anlatılır. Ayrıca İbn
Arabî'nin itikadı açıklanarak onun kâmil bir ârif olduğu vurgulanır ve
eserlerinin ehil olmayan kişilerce şuursuzca eleştirilmemesi gerektiği vasiyet
edilir.
Vahdet-i vücûd görüşüne göre hakiki varlık yalnızca
Allah'tır. Âlemin varlığı ise mutlak varlığa nisbetle bir gölge veya aynadaki
suret gibidir.
İbn Arabî Hakkındaki Görüşler
Destekleyenler ve Savunanlar: Onun eşsiz bir veli ve kâmil
bir ârif olduğuna inanan, eserlerini şerh eden gruptur. Sûfîler ve tasavvufa
yakın ulema bu gruptadır (Örn: Celâleddin Suyûtî, Şeyh Mekkî, İbn Kemâl Paşa,
İsmail Fennî Ertuğrul).
Karşı Çıkanlar ve Tekfir Edenler: Dinî savunma maksadıyla ya
da onu anlayamadıkları için İbn Arabî'nin ifadelerini şiddetle eleştiren ve onu
"küfürle" itham eden zâhir uleması ve fıkıhçılardır. (Örn: İbn
Teymiye, Alâeddin el-Buhârî, İbrahim el-Halebî, Ali el-Kārî). Özellikle Ali
el-Kārî'nin, Şeyh Mekkî’nin el-Cânibü’l-garbî risalesindeki cevapları çürütmek
adına reddiyeler yazdığı belirtilir.
Mutediller (Ortada Duranlar): Bazı şathiyelerini (coşku
halinde söylenen sıra dışı sözleri) veya görüşlerini eleştirmekle birlikte,
onun büyüklüğünü, zekasını ve ilmini kabul edip saygı duyanlardır (Örn: Hâfız
Zehebî).
İtirazlar
İnsanın Hak Teâlâ'ya insânu'l-ayn (gözbebeği) menzilesinde olması
Bu ifade teşbih ve mutlak uluhiyete aykırı bulunarak
eleştirilmiştir.
Buradaki benzetme doğrudan Hz. Âdem'in şahsına değil,
"insân-ı kâmil" hakikatine yöneliktir. İnsân-ı kâmil, halk
(yaratılanlar) ile Hak (Yaratıcı) arasında bir ayna ve berzahtır. Gözbebeği
insanın görmesine nasıl vesile oluyorsa, Allah da kâinata insân-ı kâmil
aracılığıyla nazar eder ve rahmetini ulaştırır.
İnsan hâdis-i ezelîdir
Bu söz âlemin kadîm (ezelî) olduğu inancını doğurarak küfre
kapı aralar.
İnsan, bu dünyadaki cismani varlığı ve sonradan yaratılması
hasebiyle hâdistir; fakat Allah'ın ezelî ilminde bir suret/bilgi olarak var
olması hasebiyle ezelîdir. İnsân-ı kâmil suretiyle hâdis, hakîkat-ı rûhiyyesi
yönüyle ise ezelî ilme dayandığı için ezelî kabul edilmiştir.
İbn Arabî'nin "Ne zaman O'nu görsek kendimizi, ne zaman
kendimizi görsek O kendi nefsini görür" sözünde apaçık bir küfür (Allah
ile kulun birleşmesi/hulûl) iddia edilmiştir.
İnsan, kendi nefsinde var olan hayat, ilim, semî (işitme),
basar (görme) gibi sınırlı sıfatlara bakarak, bu sıfatların mutlak hallerinin
Hak Teâlâ'da bulunduğunu istidlal eder (anlar). Kul kendindeki ilahi
tecellileri müşahede ettiğinde aslında Hakk'ın sıfat aynasını görmüş olur; Hak
da kulu müşahede ettiğinde kendi isim ve sıfatlarının tecellisini görür. Burada
kastedilen varlıksal bir birleşme değil, sıfatsal bir aynalık ilişkisidir.
İbn Arabî'nin kendisini Hâtem-i Evliyâ (altın kerpiç) olarak
görmesi eleştirilmiştir.
İbn Arabî'nin, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban
edeceğini görmesini bir sembol (koç) olarak yorumlaması ve "İbrahim
rüyasını tabir etmedi, tabir etseydi oğlunu kesmeye kalkmazdı" demesi, bir
peygambere "içtihat hatası ve vehim" nisbet etmek olarak görülüp
saygısızlık sayılmıştır.
Hz. İbrahim rüyayı zâhirine hamlederek doğrudan uygulamaya
koyulmuş, ancak Cenâb-ı Hak bir koç (zebh-i azîm) göndererek bu durumu asıl
muradına (kurbana) tahvil etmiştir. Ayette geçen "Rüyayı tasdik
ettin" ifadesi "Gördüğün şey tam olarak buydu" demek değil,
"Gördüğün şeyi zâhiren yerine getirmeye azmettin" demektir.
İbn Arabî edebe riayet ederek "hata" yerine
"vehim" kelimesini seçmiştir.
İbn Arabî'nin kafirlerin cehennemde ebedi kalacağını kabul
etmekle birlikte, bir süre sonra azabın onlar için bir çeşit lezzete/tatlılığa
(uzb) dönüşeceği yönündeki sözleri zâhir ulemasınca "apaçık küfür" ve
nassları hafife almak olarak nitelendirilmiştir.
Bu görüş, ilahi rahmetin her şeyi kuşatması (Rahmetimin
gazabımı geçmesi) esasına dayanır.
Kâfirler hakkında gelen ayet ve hadisler, onların yalnızca
cennet nimetleri gibi "hâlis nimetlerden" mahrum kalacaklarına,
cehennemden ebediyen çıkamayacaklarına ve cennete giremeyeceklerine delalet
eder.
Nûh Fassı'nda Hz. Nûh'un kavmini tenzih ve teşbihi
birleştirerek davet etmediği yönündeki iddia…
Hz. Nûh, putperestliğin egemen olduğu bir devirde zorunlu
olarak saf ve katı bir tenzih ilkesine sarılmıştır. Ancak sırf tenzih de tek
yanlıdır ve İlahi Varlığı sınırlandırır. En doğru dini yol, tenzih ve teşbihi
birleştiren "Kur'an" yoludur
İbn Arabî’nin kişileri tek bir inanç (itikad-ı mahsus) ile
sınırlı kalmaktan sakındırması, her inançta tecelli eden bir yön olduğunu
savunması ve "Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır" ayetini bu
eksende yorumlaması tenkit edilmiştir.
Şuhûd ehli dışındaki taklit ehli (kelamcılar, filozoflar
vb.), kendi zihinlerinde kurguladıkları sınırlı bir "ilah
tasavvuruna" taparlar ve başkalarının inancını inkâr ederler. Oysa Hak,
her türlü kayıt ve sınırlamadan mutlaktır. Arifler ise Hakk’ı belirli bir
inançla sınırlandırmayıp O'nu her şeyde müşahede ederler.
"Peygamberin veliliği peygamberliğinden üstündür"
ifadesi, herhangi bir velinin peygamberden üstün olabileceği şeklinde
anlaşıldığı için büyük mahzurlar barındırdığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
Velayet yönü peygamberin Hakka bakan (vasıtasız vahiy ve
yakınlık) cihetidir; risalet ise halka bakan (tebliğ) cihetidir. Hakk'a yönelik
olan cihet her zaman daha şereflidir.
Savunmaların ortak vurgusu; İbn Arabî’nin ifadelerinin
vahdet-i vücud bağlamından koparılarak cımbızlandığı ve sıradan akılların bu
yüksek irfan mertebesini hazmedemediği yönündedir.
Üçüncü Bölüm
el-Fazlü’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî
…
Velâyet Mertebeleri
Hz. Ali (r.a): Hem zahiri (siyasi/hilafet) hem batıni
tasarrufu kendisinde toplayan ve hilafete mukrin olan velâyet-i
Muhammediyye'nin hatemidir (Hatm-i Kebîr).
Hz. Mehdi: Ahir zamanda gelecek olan, zahiri ve batıni
tasarrufu olup saltanata/hilafete siyaseten sahip olacak velâyetin hatemidir
(Hatm-i Sağîr).
İbn Arabî (Şeyh Muhyiddin): Sadece batıni/manevi tasarrufa
sahip olan, zahiri hilafeti bulunmayan muhammedi velâyetin hatemidir (Hatm-i
Asğar). İbn Arabî, Mekke'de gördüğü Kâbe rüyasını anlatarak bu mertebeye işaret
eder.
Hz. İsa (a.s): Ahir zamanda yeryüzüne inecek ve kendisinden
sonra hiçbir veli gelmeyecek olan mutlak velâyetin en büyük mühürleyicisidir
(Hatm-i Ekber).
…
Bu kitâbın musannıfı fakîr-i hâkî, Ebu'l-Feth Muhammed b.
Muzafferuddîn… el-meşhûr bi'ş-Şeyhi'l-Mekkî, otuz yedi sene Hazret-i Şeyh-i
Ekber'in kelâmına hizmet eyledi.
Her ilim sahibinin fevkinde bir kimse vardır. Doğru yola
hidâyet eden Allah'tır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder