10 Şubat 2026 Salı

Şeyh Mekki Efendi / Ahmed Neylî - İbn Arabi Müdafası - Notlar

Şeyh Mekki Efendi / Ahmed Neylî - İbn Arabi Müdafası - Notlar

Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan

Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Halil Baltacı, İlk Harf Yayınları, 2011

 


Önsöz / Giriş

Çalışmanın ana gövdesi, Şeyh Mekkî (Ebu’l-Feth Muhammed b. Muzafferuddîn) tarafından Farsça kaleme alınan ve İbn Arabî’ye yönelik zâhir ehlinin itirazlarına cevap veren el-Cânibü’l-garbî fî halli müşkilâti’ş-şeyh Muhyiddîn İbni’l-Arabî adlı risaledir.

 

Kitap, bu Farsça risalenin Osmanlı döneminde şair ve devlet memuru olan Mirzâzâde Ahmed Neylî tarafından el-Fazlü’l-vehbî fî tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî ismiyle yapılan eski Türkçe (Osmanlıca) tercümesinin günümüz alfabesine aktarımı ve değerlendirilmesidir.

 

Birinci Bölüm

Ahmed Neylî Efendi

(1673/74 – 1748)

İstanbul doğumlu olan Ahmed Neylî Efendi, ulema sınıfına mensup bir aileden gelen (Mirzâzâde unvanıyla bilinir) ve hem müderrislik hem de İzmir, Mısır, Mekke mevleviyetlerinde yüksek kadılık yapmış saygın bir devlet adamıdır.

 

Şeyh Mekkî Efendi

(v. 1519–1520)

Yavuz Sultan Selim’in İran seferi dönüşünde Anadolu’ya getirdiği (veya kendi isteğiyle gelen) seçkin bilim ve sanat erbabından biridir.

İbn Arabî aleyhtarlarına ve "kışrî" (şekilci/zâhirî) ulemaya karşı, bizzat Yavuz Sultan Selim'in emriyle İbn Arabî’yi savunmak üzere görevlendirilmiştir.

 

el-Cânibü’l-Garbî ve el-Fazlü’l-Vehbî

Ahmed Neylî Efendi, Şeyh Mekkî'nin bu kıymetli eserini "el-Fazlü’l-vehbî fî tercemeti’l-cânibi’l-garbî" adıyla Türkçe'ye tercüme ederek Osmanlı entelektüel muhitinde daha geniş kitlelerce okunmasını ve anlaşılmasını sağlamıştır.

 

İkinci Bölüm

el-Fazlü’l-Vehbî’nin Muhtevası ve Değerlendirilmesi

el-Fazlü’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî adlı eser, iki bâb ve bir hâtime (sonuç) olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır:

 

Birinci Bâb: İbn Arabî ve eserlerine yöneltilen 24 adet itiraz zikredilir. Bu itirazların 16'sı vahdet-i vücûd anlayışı ile ilgiliyken, geri kalan 8'i vahdet-i vücûd dışındaki muhtelif meseleleri kapsar.

 

İkinci Bâb: Bu bâbda, ilk bölümde zikredilen itirazlara karşı delilleriyle birlikte verilen cevaplar yer alır.

 

Hâtime (Üçüncü Bölüm): Birkaç fasıldan meydana gelen bu kısımda İbn Arabî'nin menkıbeleri (12 adet menkıbe), velâyet silsilesi, tasavvuf hırkasını giydiği mürşidleri ve kerametleri anlatılır. Ayrıca İbn Arabî'nin itikadı açıklanarak onun kâmil bir ârif olduğu vurgulanır ve eserlerinin ehil olmayan kişilerce şuursuzca eleştirilmemesi gerektiği vasiyet edilir.

 

Vahdet-i vücûd görüşüne göre hakiki varlık yalnızca Allah'tır. Âlemin varlığı ise mutlak varlığa nisbetle bir gölge veya aynadaki suret gibidir.

 

İbn Arabî Hakkındaki Görüşler

Destekleyenler ve Savunanlar: Onun eşsiz bir veli ve kâmil bir ârif olduğuna inanan, eserlerini şerh eden gruptur. Sûfîler ve tasavvufa yakın ulema bu gruptadır (Örn: Celâleddin Suyûtî, Şeyh Mekkî, İbn Kemâl Paşa, İsmail Fennî Ertuğrul).

 

Karşı Çıkanlar ve Tekfir Edenler: Dinî savunma maksadıyla ya da onu anlayamadıkları için İbn Arabî'nin ifadelerini şiddetle eleştiren ve onu "küfürle" itham eden zâhir uleması ve fıkıhçılardır. (Örn: İbn Teymiye, Alâeddin el-Buhârî, İbrahim el-Halebî, Ali el-Kārî). Özellikle Ali el-Kārî'nin, Şeyh Mekkî’nin el-Cânibü’l-garbî risalesindeki cevapları çürütmek adına reddiyeler yazdığı belirtilir.

 

Mutediller (Ortada Duranlar): Bazı şathiyelerini (coşku halinde söylenen sıra dışı sözleri) veya görüşlerini eleştirmekle birlikte, onun büyüklüğünü, zekasını ve ilmini kabul edip saygı duyanlardır (Örn: Hâfız Zehebî).

 

İtirazlar

İnsanın Hak Teâlâ'ya insânu'l-ayn (gözbebeği) menzilesinde olması

Bu ifade teşbih ve mutlak uluhiyete aykırı bulunarak eleştirilmiştir.

Buradaki benzetme doğrudan Hz. Âdem'in şahsına değil, "insân-ı kâmil" hakikatine yöneliktir. İnsân-ı kâmil, halk (yaratılanlar) ile Hak (Yaratıcı) arasında bir ayna ve berzahtır. Gözbebeği insanın görmesine nasıl vesile oluyorsa, Allah da kâinata insân-ı kâmil aracılığıyla nazar eder ve rahmetini ulaştırır.

 

İnsan hâdis-i ezelîdir

Bu söz âlemin kadîm (ezelî) olduğu inancını doğurarak küfre kapı aralar.

İnsan, bu dünyadaki cismani varlığı ve sonradan yaratılması hasebiyle hâdistir; fakat Allah'ın ezelî ilminde bir suret/bilgi olarak var olması hasebiyle ezelîdir. İnsân-ı kâmil suretiyle hâdis, hakîkat-ı rûhiyyesi yönüyle ise ezelî ilme dayandığı için ezelî kabul edilmiştir.

 

İbn Arabî'nin "Ne zaman O'nu görsek kendimizi, ne zaman kendimizi görsek O kendi nefsini görür" sözünde apaçık bir küfür (Allah ile kulun birleşmesi/hulûl) iddia edilmiştir.

İnsan, kendi nefsinde var olan hayat, ilim, semî (işitme), basar (görme) gibi sınırlı sıfatlara bakarak, bu sıfatların mutlak hallerinin Hak Teâlâ'da bulunduğunu istidlal eder (anlar). Kul kendindeki ilahi tecellileri müşahede ettiğinde aslında Hakk'ın sıfat aynasını görmüş olur; Hak da kulu müşahede ettiğinde kendi isim ve sıfatlarının tecellisini görür. Burada kastedilen varlıksal bir birleşme değil, sıfatsal bir aynalık ilişkisidir.

 

İbn Arabî'nin kendisini Hâtem-i Evliyâ (altın kerpiç) olarak görmesi eleştirilmiştir.

 

İbn Arabî'nin, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban edeceğini görmesini bir sembol (koç) olarak yorumlaması ve "İbrahim rüyasını tabir etmedi, tabir etseydi oğlunu kesmeye kalkmazdı" demesi, bir peygambere "içtihat hatası ve vehim" nisbet etmek olarak görülüp saygısızlık sayılmıştır.

Hz. İbrahim rüyayı zâhirine hamlederek doğrudan uygulamaya koyulmuş, ancak Cenâb-ı Hak bir koç (zebh-i azîm) göndererek bu durumu asıl muradına (kurbana) tahvil etmiştir. Ayette geçen "Rüyayı tasdik ettin" ifadesi "Gördüğün şey tam olarak buydu" demek değil, "Gördüğün şeyi zâhiren yerine getirmeye azmettin" demektir.

İbn Arabî edebe riayet ederek "hata" yerine "vehim" kelimesini seçmiştir.

 

İbn Arabî'nin kafirlerin cehennemde ebedi kalacağını kabul etmekle birlikte, bir süre sonra azabın onlar için bir çeşit lezzete/tatlılığa (uzb) dönüşeceği yönündeki sözleri zâhir ulemasınca "apaçık küfür" ve nassları hafife almak olarak nitelendirilmiştir.

Bu görüş, ilahi rahmetin her şeyi kuşatması (Rahmetimin gazabımı geçmesi) esasına dayanır.

 

Kâfirler hakkında gelen ayet ve hadisler, onların yalnızca cennet nimetleri gibi "hâlis nimetlerden" mahrum kalacaklarına, cehennemden ebediyen çıkamayacaklarına ve cennete giremeyeceklerine delalet eder.

 

Nûh Fassı'nda Hz. Nûh'un kavmini tenzih ve teşbihi birleştirerek davet etmediği yönündeki iddia…

Hz. Nûh, putperestliğin egemen olduğu bir devirde zorunlu olarak saf ve katı bir tenzih ilkesine sarılmıştır. Ancak sırf tenzih de tek yanlıdır ve İlahi Varlığı sınırlandırır. En doğru dini yol, tenzih ve teşbihi birleştiren "Kur'an" yoludur

 

İbn Arabî’nin kişileri tek bir inanç (itikad-ı mahsus) ile sınırlı kalmaktan sakındırması, her inançta tecelli eden bir yön olduğunu savunması ve "Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır" ayetini bu eksende yorumlaması tenkit edilmiştir.

Şuhûd ehli dışındaki taklit ehli (kelamcılar, filozoflar vb.), kendi zihinlerinde kurguladıkları sınırlı bir "ilah tasavvuruna" taparlar ve başkalarının inancını inkâr ederler. Oysa Hak, her türlü kayıt ve sınırlamadan mutlaktır. Arifler ise Hakk’ı belirli bir inançla sınırlandırmayıp O'nu her şeyde müşahede ederler.

 

"Peygamberin veliliği peygamberliğinden üstündür" ifadesi, herhangi bir velinin peygamberden üstün olabileceği şeklinde anlaşıldığı için büyük mahzurlar barındırdığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

Velayet yönü peygamberin Hakka bakan (vasıtasız vahiy ve yakınlık) cihetidir; risalet ise halka bakan (tebliğ) cihetidir. Hakk'a yönelik olan cihet her zaman daha şereflidir.

 

Savunmaların ortak vurgusu; İbn Arabî’nin ifadelerinin vahdet-i vücud bağlamından koparılarak cımbızlandığı ve sıradan akılların bu yüksek irfan mertebesini hazmedemediği yönündedir.

 

Üçüncü Bölüm

el-Fazlü’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî

 

Velâyet Mertebeleri

Hz. Ali (r.a): Hem zahiri (siyasi/hilafet) hem batıni tasarrufu kendisinde toplayan ve hilafete mukrin olan velâyet-i Muhammediyye'nin hatemidir (Hatm-i Kebîr).

 

Hz. Mehdi: Ahir zamanda gelecek olan, zahiri ve batıni tasarrufu olup saltanata/hilafete siyaseten sahip olacak velâyetin hatemidir (Hatm-i Sağîr).

 

İbn Arabî (Şeyh Muhyiddin): Sadece batıni/manevi tasarrufa sahip olan, zahiri hilafeti bulunmayan muhammedi velâyetin hatemidir (Hatm-i Asğar). İbn Arabî, Mekke'de gördüğü Kâbe rüyasını anlatarak bu mertebeye işaret eder.

 

Hz. İsa (a.s): Ahir zamanda yeryüzüne inecek ve kendisinden sonra hiçbir veli gelmeyecek olan mutlak velâyetin en büyük mühürleyicisidir (Hatm-i Ekber).

 

Bu kitâbın musannıfı fakîr-i hâkî, Ebu'l-Feth Muhammed b. Muzafferuddîn… el-meşhûr bi'ş-Şeyhi'l-Mekkî, otuz yedi sene Hazret-i Şeyh-i Ekber'in kelâmına hizmet eyledi.

 

Her ilim sahibinin fevkinde bir kimse vardır. Doğru yola hidâyet eden Allah'tır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder