İbn
Arabi - Cenab-ı aşk -
Notlar
Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Gelenek Yayınları, 2020
İbn Arabî
Mürsiye’de (Murcia) doğan İbn Arabî, cömertliğiyle bilinen
Arap kabilesi Tayy’a mensuptur (isminin sonundaki el-Hâtimî, et-Tâî ibaresi
buradan gelir).
Delikanlılık çağında babası vasıtasıyla filozof İbn Rüşd ile
tanıştı.
20 yaşında Ebu’l-Abbas Ahmed el-Ureynî’nin meclisinde tövbe
ederek fiilen tasavvuf yoluna girmiştir.
İbn Arabî, Davud-i Zahirî’nin kurduğu Zahirî mezhebine
bağlıdır.
Mağrib’de (Meriye) inzivadayken rüyada ilhamla yazdığı
Mevâkiu’n-Nücûm eseri, "bir mürşide ihtiyaç duymadan" sülukünü
tamamlamak isteyen arifler için rehber niteliğindedir. Onun nazarında mutlak
mürşid, doğrudan doğruya ilahî tecelliler ve Hakikat-i Muhammediyye’dir.
Kâbe’de yaşadığı sayısız keşif ve tecelli, başyapıtı olan
Fütûhât-ı Mekkiyye’yi yazmaya başlamıştır. Aynı dönemde, mürşidesi ve ilham
perisi olan "Nizâm" hanımefendiyle tanışmış ve bu aşkı
Tercümânü’l-Eşvâk ile ölümsüzleştirmiştir.
1. İzzeddin Keykavus’un davetiyle Konya’ya gelmiş, Selçuklu
sarayında ağırlanmıştır. Burada, Ekberî öğretiyi sistematik bir felsefi ve
irfani ekole dönüştürecek olan en önemli talebesi (ve üvey oğlu) Sadreddin
Konevî’yi yetiştirmiştir. Konevî, Şeyh’in peygamber ruhlarıyla üç farklı boyutta
bağ kurabilme yeteneğini şehadetle aktarır.
Bağdat’ta Avârifu’l-Maârif müellifi Şeyh Şehabeddin
es-Sühreverdî ile bir araya geldiklerinde hiç konuşmadan sadece bakışmışlar;
ayrıldıktan sonra Sühreverdî onun için "O bir hakikatler ummanıdır"
demiştir.
Şam’da mukimken rüyasında Hazreti Peygamber’i görmüş ve onun
elindeki kitabı insanlığa ulaştırma emri üzerine, tasavvuf metafiziğinin kalbi
sayılan Fusûsu’l-Hikem’i kaleme almıştır.
10 Kasım 1240 (28 Rebiülahir 638) tarihinde Kadı İbn
Zekî’nin evinde vefat etmiş, Kâsiyyun dağının eteğindeki Salihiye köyüne
defnedilmiştir.
…
Cenab-ı Aşk
Hiç kuşkusuz aklın bir sınırı vardır
İlahlık akledilebilir; ama keşfedilemez. Zat ise
keşfedilebilir; ama akledilemez.
Ulûhiyet; nispetler, isimler ve sıfatlar alemidir (Yaratıcı,
rızık veren, kahreden). Akıl, yaratılmış mahlukattan (medlul) hareketle bir
"İlah" fikrine (delil) ulaşabilir. Ancak Zât, hiçbir nispete, bağa ve
tasavvura sığmayan Mutlak Varlık’tır.
Akıl kendi sınırını bilmeyip Zât alemine dalmaya kalkarsa,
basireti helak olur. Çünkü mukayyet (sınırlı) olan bir varlığın, Mutlak olanın
Zât'ını fikren kuşatması imkânsızdır.
Akılcı kelamcılar Tanrı'yı ispat ettiklerini sanırlar
Kendi içlerinde benimsedikleri, tasavvur ettikleri şeyden
başkasını ispat edecek değillerdir.
Her varlığın iki veçhi (yüzü) vardır:
Sebebine/Vesilesine Bakan Yüz: Bu yüzüyle mahlukata ve
dünyaya bakar, mukayyettir.
Doğrudan Hakk'a Bakan Özel Yüz (el-Vechu'l-Hâs): Bu gizli
hat sayesinde varlık, aradaki tüm sebepleri unutup doğrudan Yaratıcısına iltica
eder. Bu yüz açıldığında sebebin hükmü biter.
Evrende kime ve neye tapılırsa tapılsın, tapılan şey o
nesnenin kendisi değil, onun arkasında gizlenen ve o nesneyi var eden Ulûhiyet
vasfıdır.
Putperestlerin hatası, mutlak olan bu vasfı aciz, fani ve
sınırlı bir nesneye (puta, yıldıza) özgülemeleridir (tahsis). Bu tahsis hatası
onları dünyada ve ahirette "kör" ve "müşrik" yapar.
Teşbihten kaçıp tenzih yaptığını sananlar, aslında
lafızların zahirinden kaçarken kendi zihinlerindeki mahluk süzgecine
sığınırlar. Yani Tanrı'yı tenzih ederken aslında kendi nefislerini temize
çekmiş olurlar.
Arifler için Zât, kelimelerle aktarılamaz ama müşahede
edilir. Bu müşahede makamında ne tenzihin kuruluğu ne teşbihin sınırı kalır;
geriye sadece tecelli ve hür bir hayret kalır: "Lâ hüve illâ hüve"
(O'ndan başka O yoktur).
Hadise göre Cenab-ı Hak, mahşer ehline önce tanımadıkları
(inkâr ettikleri) bir surette tecelli edecek, her grup O'ndan kaçacaktır.
Mutlak olan Hak tektir; ancak kulun O'nu algılayış biçimi, kulun
kendi zihnî, kalbî ve itikadî sınırlarına (aynasına) göredir. Teşbihçi de
tenzihçi de Hakk'ı kendi kabı miktarınca görür.
Dünyaya ve sebeplere hırsla yönelenden eşya kaçar; onları
terk edip Hakk'a tevekkül edene ise eşya boyun eğer.
Evrendeki her şey (hayvan, bitki, maden, taş) canlıdır,
idrak sahibidir ve Allah’ı hamd ile tesbih etmektedir. Sadece bu hayatın bir
kısmı adete göre duyularımıza zahirdir (insan, hayvan), bir kısmı ise gizlidir
(taş, toprak). Bu gizli hayat, olağanüstü bir şekilde sadece Nebi ve Velilere
açılır (keşif).
Dünyadaki maddeler (cevherler) var olduktan sonra özleri
itibariyle yok olmazlar. Ancak onların üzerindeki renk, şekil, konum gibi
özellikler (arazlar) baki kalamaz, sürekli yok olur.
Hak Teâlâ, arazları her an durmaksızın yeniden yaratır
(Teceddüd-i Emsâl). Kul farkında değildir ama alem her an yok olup yeniden var
edilmektedir: Hak, devamlı olarak yaratandır; cevher ise devamlı olarak
muhtaçtır.
İnsan nefsi sahili olmayan bir denizdir. Kul kendi
derinliğine daldıkça gark olur ve anlar ki, mahlûkat kendi nefsini idrak
etmekte bu kadar yetersizken, kendini var edeni nasıl idrak etsin?
İman nuru bir akıl yürütme değil, müşahede (gözlem/deneyim)
ilmidir. Akıl için imkânsız olan veya adeti bozan şeyler (mucize, keramet, zıtların
birliği) iman nuru için doğaldır.
Ulûhiyet / Zat’ın mümkün
varlıklara yönelmesi
İlim / Varlık veya yokluk
hakikatlerine yönelmesi
İrade / İki alternatiften
birini tayin ve tahsis etmesi
Kudret / Evreni (kevn)
icat etmesi
Emir-Kelam / Oluşturulana seslenip
duyurması
Anlama / Kelamın içerdiği
anlamın bilinmesi
Basiret / Nurun keyfiyeti
Hayat / Tüm bu
taallukların hayat bulması için gerekli olan temel idrak
İlmu’l-Yakin / Kulun bizzat kendisinin, Allah’ın varlığına
bir delil (ayna) olduğunu bilmesidir.
Ayne’l-Yakin / Eğer kul kendi gözüyle baki kalıp görmeye
çalışırsa bu ham bir hayaldir. Kul bütünüyle yok (fena) olmalı ki, Hak kendini
kendi gözüyle müşahede etsin.
Hakka’l-Yakin / Kul fena bulup yok olduktan sonra, tekrar
varlık alemine (beka) döndüğünde, Ulûhiyeti o kulun zatına nispet etmektir.
Yakinin Hakikati / İlk üç mertebe Kur'an'dan (Kitap)
beslenirken, bu dördüncü mertebe Sünnet’ten beslenir. Bu makamda kul,
Hakka’l-Yakin iddialarından da sıyrılarak ilahi azamet içinde bütünüyle kaybolur
(Küllî Uzaklık / Tam Fena).
Esma ve Sıfat
Ezelî 8 sıfat (Hayat, İlim, Kudret, İrade,
Kıyam-Bınefsihi/Tekvin, Semî, Basar, Kelâm)
Bu 8 sıfatın içerisinde Hayat sıfatı başı çeker, çünkü
diğerlerinin tecelli edebilmesi için hayat zarurettir.
Varlık, canlılığın ve ezelî bir raksın (hareketin)
neticesidir. O hareketi ettiren de "Hayy" (Diri) olan Hakk'ın
kendisidir.
Zat sıfat ile ve sıfat isim ile meydana çıkar. İsim sıfatın,
sıfat zatın zahiridir (dış yüzüdür).
Esma-i Hüsna (99 İsim) küllî ilkelerdir, ancak evrendeki
atomlar ve olaylar sayısınca cüz'î isimler sonsuzdur.
Hadis-i şerifte geçen "Allah insanı kendi sureti üzere
yarattı" beyanı, insanın fiziksel olarak Tanrı'ya benzemesi değil;
Tanrı'nın tüm isim ve sıfatlarının (Alîm, Kadîr, Semî, Basîr vb.) insanda
minyatür (cüz'î) birer kopyasının bulunmasıdır.
Berzah dünyanın devamıdır
Dünyada manevi gelişimini/ibadetini eksik tamamlayarak vefat
eden müminler, Berzah aleminde tekmil olunmaya (olgunlaşmaya) devam ederler.
Halk Edilişin Başlangıcı
Allah'ın bilinmeyi istemesi, O'nun (hâşâ) bir eksiğini
tamamlamak için değildir. Bilinmek, potansiyel olan güzelliğin kuvveden fiile
çıkması, yani görünür olmasıdır.
Çekirdeğin içinde ağaç, dalları ve meyveleriyle zaten
"öz" (küllî) olarak mevcuttur (İlm-i İlahi). Ağacın büyümesi, yok
olan bir şeyin var olması değil; gizli olan ayrıntıların şehadet alemine
(fiziksel dünyaya) çıkmasıdır.
Mutlak Latif olan Zat, kendi güzelliğini izafi (göreli) bir
alemde görmek isteyince, bu muhabbetin hararetiyle bir "nefes"
salmıştır. Bu nefes, sonsuz uzaydaki sonsuz alemlerin heyulası (ilk maddesi)
olmuştur. Nefesin şiddetinden hareket, hareketten ısı (hararet) doğmuştur.
Halk Ediliş Aşamaları
Allah'ın "Zat"ı için mekân ve nitelik yokken,
"Rab" ismi ancak bir "terbiye edilen" (kul/mahlukat) var
olunca açığa çıkar. İşte bu ilk taayyün (belirme) Amâ mertebesidir.
Âlem büyük bir insandır, insan ise küçük bir âlemdir
(Zübde-i Âlem)
Büyük insanın (evrenin) kemale ermesi milyarlarca yıl
sürerken, küçük insanın (bireyin) anne rahminde kemale ermesi sadece 9 aydır.
"İnsan aceleden (aceleci) halk olundu"
Allah bir büyük beyaz inci halk etti, heybetiyle nazar
edince hayâdan eridi, yarısı su yarısı ateş oldu...
İlk Akıl, Hakikat-i Muhammediyye veya Vâhidiyyet
mertebesidir
Celal nazarı, perdelenme ve mutlaklıktan kayıtlılığa
(sınırlılığa) geçiştir.
Semâvât ve Arz’ın Halk Edilişi
Nefes-i Rahmânî'nin uzayda yoğunlaşmasıyla ilk
"hareket/titreşim" başlar. Bu hareket harareti (ısıyı) doğurur.
Evrenin oluşumu için geçen milyarlarca yıl, Allah'ın "Acele
şeytandandır, teenni (ağır davranmak) Rahmândandır" sırrına bağlanır.
Çünkü "şeytan" kelime kökeni itibarıyla uzaklığı (şutûn) ifade eder.
İnsan, uzağındaki şeye aceleyle koşar; ancak Rahmân her şeye her an en yakın
(akreb) olduğu için O'nun tecellisinde zamansal bir acele yoktur.
Semâvât ve Arzın Halkediliş Aşamaları
Ateş / Bu safhanın sakinleri dumansız ateşten yaratılan
Cinlerdir.
Su / Dünya soğudukça gazlar yoğunlaşır ve su açığa çıkar.
Toprak / Dünyada görülen hayat bu aşamada başlar.
Bitkiler ve Hayvanlar
Arşın mülkün idaresi ise 4 temel sütun üzerinde yükselir.
Suret sütununun yöneticisi İsrafil’dir. Temsilcisi Hz. Âdem’dir.
Hz. Âdem fiziksel formun atasıdır.
Ruh sütunu (Can / Bilinç) / yöneticisi Cebrail’dir.
Temsilcisi Hz. Muhammed’dir.
Gıda sütunu / Yöneticisi Mikail’dir. Tabiat olayları Mikail’in
sorumluluğundadır. Temsilcisi Hz. İbrahim’dir.
Son sütun mertebeleri belirler. Mertebeler Cennet ve
Cehennem’dir.
İlk Akıl / Kalem, Nurdan yaratılan ilk melektir.
Levh-i Mahfuz, Kalemin üzerine sarktığı ve kıyamete kadar
olacak her şeyin yazıldığı kozmik hafızadır.
Levhaya yazılan ilk ilim Tabiat İlmi'dir. Tabiat, nurlu
aleme ait olan "nefs"tir. Bu nur, zıddı olan "zulmet"
(karanlık/boşluk) üzerine yansıyınca, ortaya Arş (görünür fiziksel evren) çıkar.
Arş ve Arşın Taşıyıcıları
O gün Rabbinin Arşını sekiz melek taşır
Dünyada sistemin yürütücüsü olarak 4 sıfat/taşıyıcı (Suret,
Ruh, Gıda, Mertebe) zahirdir; ancak kıyamette (sistemin bütünüyle ifşa olduğu
evrede) 8 sıfat/melek birden görünecektir. Bu sekiz kurucu sıfat şunlardır:
Hayat
İlim
Kudret
İrade
Kelam
İşitme
Görme
İdrak
Kıyamet Günü ve Dirilme
Kıyamet günü mutlak adalet, hesap ve cehenneme sevk günüdür.
Bu yönüyle Hak, azamet ve gazap sıfatlarıyla tecelli eder.
Allah mahşer yerine "Rab" ismiyle gelir. Rab,
"terbiye eden, dönüştüren, ıslah eden ve olgunlaştıran" demektir.
İnsanların kusurlarını rahmet teçhizatı ile karşılamak, onları korkuyla helak
etmek için değil, nihai kemalata (ıslaha) ulaştırmak içindir.
Hesap öncesinde cehennemden uzanan "iki gözlü ve açık
ifadeli dili olan boyun" evrensel dengeyi bozan üç zümreyi (zalimler, Hakka
düşmanlık edenler, yaratıcılık/ilahlık iddiasında olar) bir kuşun susam
tanesini ayıklaması gibi şaşırtıcı bir hızla toplar
Kalbinde nifak, şirk, kin ve haset barındırmayan saf
bilinçler için Kıyamet çok kısa bir an gibi geçer. Nefsi kirlerle yüklü olanlar
için zaman esner, ağırlaşır ve her bir hücre 1000 yıllık birer zindana dönüşür.
İnsan öldüğünde berzaha geçer ve dünya hayatının bir rüya
olduğunu anlar. Fakat İsrafil Sur'a üfleyip ikinci neşet (ahiret yaratılışı)
başladığında, bu kez berzah hayatının da bir rüya/dalgınlık (yakaza) hali
olduğu anlaşılır.
Melekler, nebiler ve müminler şefaat ettikten sonra,
kalbinde zerre iman olanlar, hatta hayatta hiçbir şer'i iyilik yapmamış fakat
"Tevhid" (La ilahe illallah) bilincini (özünü) kirletmemiş olanlar
doğrudan "Rahman'ın Şefaati" ile cehennemden tahliye edilir.
Cennet Durakları ve Basamakları
Nefs-i Natık Gayb ve Şehadet alemlerini algılayan güçtür.
Yemek, evlilik, güzel sesler ve renklerden alınan zevk,
sanıldığı gibi sadece hayvani dürtülerden ibaret değildir.
Nefs-i Natık bu duyusal verileri estetik ve varoluşsal bir
lezzete dönüştüren güçtür.
Cennet hissi, insanın bu dünyadaki algı kapasitesinin ilahi
nizamda kusursuzlaşmış bir uzantısıdır.
Cennetler
İhtisas Cenneti
Amelsiz, tamamen İlahi Lütuf ve Seçim (İhtisas) ile verilen
makamdır. Çocuklar, deliler, fetret ehli (davet ulaşmayanlar) ve seçkin nebiler
bu cennete gider.
Miras Cenneti
Cennette bütün insanlar için yer var, cehennemliklerin
gidemediği ve boş kalan cennet, müminlere miras kalır.
Ameller Cenneti
Dünyadaki amellerin değerine göre şekillenen hakediş
makamıdır.
Marifetullah’ın İki Yolu
Keşif Yolu (Zaruri İlim)
Kulun ilahi tecelli ile hakikati doğrudan kendi nefsinde
bulmasıdır. Şüphe barındırmaz, ispata ihtiyaç duymaz
Burhan-ı Akli (Fikir Yolu)
Akıl yürütme ve felsefi delillerle neticeye ulaşmadır.
Cennetin nihai gayesi Cemalullah'ı müşahede etmektir.
Dünyada malı ve sağlığı olmadığı için cami yaptıramayan,
sadaka veremeyen ama kalbinden saf bir hasretle "Keşke olsaydı da
yapsaydım" diyen kişinin bu vehmi (temennisi), cennette somut bir nimete
dönüşür.
Cennette uyku yoktur. Uyku bir "gafil olma" veya
dinlenme halidir. Cennet ehli sürekli mutlak uyanıklık ve lezzet boyutunda
olduğundan uyku nimetinden (veya ihtiyacından) yoksundur.
Cehennem ve Ateş Ehlinin Mertebeleri
İblis’in insana tuzak kurması, kendi bağımsız gücünden
değil, Hak Teâlâ’nın ona verdiği kozmik bir izin ve emir nizamından dolayıdır.
İblis, insanın zaaflarını ortaya çıkaran adalet ve imtihan mekanizmasının bir
memurudur.
İblis'in insana dört yönden yaklaşması, cehennemde kalıcı
olacak dört temel inkârcı/suçlu zümrenin psikolojik zafiyet noktalarını
simgeler.
Ön (Görüş Yönü) / Müşrikler: Geleceğe ve görünene
odaklanırlar. Şeytan onların önüne perde çekerek evrendeki ilahi birliği
(Tevhid) görmelerini engeller, onları çokluğa (Şirk) boğar.
Arka (Kör Nokta) / Muattal Ehli (Ateistler): Arkaya
bakış yoktur. Şeytan onlara "arkadan" yanaşarak kökeni, yaratıcıyı ve
aşkınlığı inkâr ettirir; "Kâinatta aşkın bir Allah yoktur" vehmini
fısıldar.
Sağ (Güç Yönü) / Mütekebbirin (Kibirli Firavunlar):
Sağ yön gücü ve iktidarı simgeler. Kendini tanrılaştıran kibirlilere güç
kanadından yaklaşarak egolarını şişirir.
Sol (Zayıf Yön) / Münafıklar: İkiyüzlülerin korkak ve
kaypak tabiatını, kalbin zayıf ve karanlık tarafı olan sol yönden yakalayarak
manipüle eder.
İblis’in sızdığı 4 ana yön, cehennemin 7 kapısı ile
çarpıldığında 7 = 28 azap menzili ortaya çıkar.
28 sayısı, Ay’ın gökyüzündeki 28 menzili, feleklerin (Zuhal,
Müşteri, Merih vb.) hareketleri ve en önemlisi Arap alfabesindeki 28 harf ile
doğrudan ilişkilidir.
Cehennemin 100 katıyla bu 28 menzil çarpıldığında, insan
nefsinin üretebileceği kötü amellerin toplamı olan 2800 azap boyutu şekillenir.
Cehennemin yedi kapısı
Cahim Kapısı: Ahireti, hakikati bilerek ve inatla
yalanlayan, sınırı aşan mütecavizlerin kapısı.
Sakar Kapısı: İbadetten (namazdan) uzak duran,
yoksulu doyurmayan, dünya dalalet denizinde batıla dalanların kapısı.
Sair Kapısı: Çılgın alevlerin olduğu, körü körüne
inkâr üretenlerin makamı.
El-Hutama Kapısı: Mal yığıp onu başkalarına karşı bir
kibir ve ebedilik aracı sayanların, kalpleri kıranların kapısı.
Laza Kapısı: Hakka sırtını dönen, malı mülkü sadece
yığıp infat etmekten kaçınan egoistlerin kapısı.
Hamiye Kapısı: Kızgın, harareti içten dışa vuran
derin pişmanlıkların boyutu.
Haviye Kapısı: İçsel uçurum, mutlak boşluk ve
köksüzlük yaşayanların düştüğü en derin katman.
…
Tasavvufun Anahtar Terimleri
Akabe: Engel ve yokuş
anlamında Arapça bir kelime. Hakk'a giden yolda karşılaşılan zorluklar
demektir. Açlık, uykusuzluk, fakirlik, zillet vs. gibi.
Akl-ı Evvel: Ulûhiyyet mertebesi. Vücud bu mertebede
kendisindeki sıfat ve esmayı mücmel olarak bilir.
Arif: Alim, ilmi bir tahsil ve çalışma sonucu elde eder.
Arif ise, irfana, ilham ve hal ile ulaşır. Cenabı Hakk'ı keşif ve müşahede
yoluyla bilen kişi.
Avarız: Arapça, ilintiler demektir. Tasavvufa girmiş kişinin
salikin önüne çıkıp, Hakk'a giden yolda, kendisini alıkoyan manevî engeller.
Badi: Görünen, her şeyin başlangıcı, ortaya çıkan gibi
anlamları ihtiva eden Arapça ism-i fail. Hakk’ın tecellisi ve ortaya çıkışı.
Cabülka: Manevî eğitime başlamış bir talibin ayak bastığı
ilk menzildir.
Cabülsa: Sûfînin arzuladığı vuslata kavuştuğu menzilin adı.
Dîdâr: Farsça, yüz, göz, görme, seyretme gibi anlamları olan
bir kelime. Tasavvufi anlamı, sevgili, İlâhî güzelliği seyretmedir.
Ehadiyyet: Arapça, birlik demektir. Bir şeye nispeti
olmayan, bir şeyin de kendisine nispeti bulunmadığı şeye denir. Ehadiyyet
makamı, İlâhî sıfattan bir makamdır. Bu makam, akıl ve anlatmakla vasfa gelmez.
Fakd: Arapça, yokluk, eksiklik gibi manaları ihtiva eder.
Tasavvuf ıstılahında ifade ettiği mana; Kalbin, yaptığı müşahede sonucu,
hissedilecekleri hissedemez hale gelmesi.
Gaybet: Arapça, bir şeyin başka bir şeyde kaybolması hâli.
Kalbin, maddî âlem ile ilgisini kesmesi.
Hil’at: Arapça, hediye olarak verilen elbise demektir. Tam
olarak kaftan anlamına gelir.
Hillet: Arapça, dostluk demektir. Kulun kendi sıfatlarını
terk edip, Hakk’ın sıfatlarıyla süslenmesi.
İhbat: Alçak gönüllü, huşu sahibi olmak manasına Arapça bir
kelimedir.
İnâbe: Arapça, tevbe edip dönmeyi ifade eder. Manevî eğitim
almak isteyen kişinin, bir mürşide başvurup, tevbe ederek ona bağlanmasına
inâbe denir.
İstihlaf: Arapça, yerine geçmek, halef olmak demektir.
Şeyhin, olgunluk derecesini elde etmiş müridini, irşâd etmek üzere mezun
kılması.
İstihsan: Arapça, güzel saymak, güzel görmek demektir.
Lâhût: İlâhî âleme, lâhût âlemi denir. Arapçada lâhût
kelimesi ulûhiyyet anlamına gelir.
Lahz: Bir şeye göz ucu ile bakmak manasına gelir.
Laiha: Arapça, belirip, ortaya çıkan şey anlamına gelen bir
kelime. Çoğulu “Levâih”tir.
Ma’dûm: Lügatte yok olmuş, kaybolmuş, mevcut olmayan
anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir.
Nafile: Ganimet malı, bağış, hibe, gerek olmaksızın yapılan
anlamlarını ihtiva eder.
Rabıta: Arapça, bağlayan, rapteden demektir. Tasavvufi
olarak, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak
mürşidiyle “beraberlik” halinde olmasını ifade eder.
Tab: Tabiat, mizaç anlamlarında Arapça bir kelime. Her
şahsın hakkında, kendisiyle ilmin öne geçtiği şeye tab denir.
Tahallî: Arapça, terk etmek, boşlamak, yalnız başına kalmak
gibi manaları olan bir kelime. Tasavvufta ise, kişinin kendisini Hak’tan
alıkoyan şeylerden yüz çevirerek halveti tercih etmesidir, şeklinde açıklanır.
Ubûde: Allah’ı sevmek, O’ndan utanmak, korkmak ve O’nu
yüceltmek üzere kulluk yapmaya denir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder