4 Şubat 2026 Çarşamba

İbn Arabi - Cenab-ı aşk - Notlar

İbn Arabi - Cenab-ı aşk - Notlar

Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Gelenek Yayınları, 2020

 


İbn Arabî

Mürsiye’de (Murcia) doğan İbn Arabî, cömertliğiyle bilinen Arap kabilesi Tayy’a mensuptur (isminin sonundaki el-Hâtimî, et-Tâî ibaresi buradan gelir).

Delikanlılık çağında babası vasıtasıyla filozof İbn Rüşd ile tanıştı.

20 yaşında Ebu’l-Abbas Ahmed el-Ureynî’nin meclisinde tövbe ederek fiilen tasavvuf yoluna girmiştir.

İbn Arabî, Davud-i Zahirî’nin kurduğu Zahirî mezhebine bağlıdır.

 

Mağrib’de (Meriye) inzivadayken rüyada ilhamla yazdığı Mevâkiu’n-Nücûm eseri, "bir mürşide ihtiyaç duymadan" sülukünü tamamlamak isteyen arifler için rehber niteliğindedir. Onun nazarında mutlak mürşid, doğrudan doğruya ilahî tecelliler ve Hakikat-i Muhammediyye’dir.

 

Kâbe’de yaşadığı sayısız keşif ve tecelli, başyapıtı olan Fütûhât-ı Mekkiyye’yi yazmaya başlamıştır. Aynı dönemde, mürşidesi ve ilham perisi olan "Nizâm" hanımefendiyle tanışmış ve bu aşkı Tercümânü’l-Eşvâk ile ölümsüzleştirmiştir.

 

1. İzzeddin Keykavus’un davetiyle Konya’ya gelmiş, Selçuklu sarayında ağırlanmıştır. Burada, Ekberî öğretiyi sistematik bir felsefi ve irfani ekole dönüştürecek olan en önemli talebesi (ve üvey oğlu) Sadreddin Konevî’yi yetiştirmiştir. Konevî, Şeyh’in peygamber ruhlarıyla üç farklı boyutta bağ kurabilme yeteneğini şehadetle aktarır.

 

Bağdat’ta Avârifu’l-Maârif müellifi Şeyh Şehabeddin es-Sühreverdî ile bir araya geldiklerinde hiç konuşmadan sadece bakışmışlar; ayrıldıktan sonra Sühreverdî onun için "O bir hakikatler ummanıdır" demiştir.

 

Şam’da mukimken rüyasında Hazreti Peygamber’i görmüş ve onun elindeki kitabı insanlığa ulaştırma emri üzerine, tasavvuf metafiziğinin kalbi sayılan Fusûsu’l-Hikem’i kaleme almıştır.

10 Kasım 1240 (28 Rebiülahir 638) tarihinde Kadı İbn Zekî’nin evinde vefat etmiş, Kâsiyyun dağının eteğindeki Salihiye köyüne defnedilmiştir.

 

Cenab-ı Aşk

Hiç kuşkusuz aklın bir sınırı vardır

 

İlahlık akledilebilir; ama keşfedilemez. Zat ise keşfedilebilir; ama akledilemez.

Ulûhiyet; nispetler, isimler ve sıfatlar alemidir (Yaratıcı, rızık veren, kahreden). Akıl, yaratılmış mahlukattan (medlul) hareketle bir "İlah" fikrine (delil) ulaşabilir. Ancak Zât, hiçbir nispete, bağa ve tasavvura sığmayan Mutlak Varlık’tır.

Akıl kendi sınırını bilmeyip Zât alemine dalmaya kalkarsa, basireti helak olur. Çünkü mukayyet (sınırlı) olan bir varlığın, Mutlak olanın Zât'ını fikren kuşatması imkânsızdır.

 

Akılcı kelamcılar Tanrı'yı ispat ettiklerini sanırlar

Kendi içlerinde benimsedikleri, tasavvur ettikleri şeyden başkasını ispat edecek değillerdir.

 

Her varlığın iki veçhi (yüzü) vardır:

Sebebine/Vesilesine Bakan Yüz: Bu yüzüyle mahlukata ve dünyaya bakar, mukayyettir.

Doğrudan Hakk'a Bakan Özel Yüz (el-Vechu'l-Hâs): Bu gizli hat sayesinde varlık, aradaki tüm sebepleri unutup doğrudan Yaratıcısına iltica eder. Bu yüz açıldığında sebebin hükmü biter.

 

Evrende kime ve neye tapılırsa tapılsın, tapılan şey o nesnenin kendisi değil, onun arkasında gizlenen ve o nesneyi var eden Ulûhiyet vasfıdır.

Putperestlerin hatası, mutlak olan bu vasfı aciz, fani ve sınırlı bir nesneye (puta, yıldıza) özgülemeleridir (tahsis). Bu tahsis hatası onları dünyada ve ahirette "kör" ve "müşrik" yapar.

 

Teşbihten kaçıp tenzih yaptığını sananlar, aslında lafızların zahirinden kaçarken kendi zihinlerindeki mahluk süzgecine sığınırlar. Yani Tanrı'yı tenzih ederken aslında kendi nefislerini temize çekmiş olurlar.

Arifler için Zât, kelimelerle aktarılamaz ama müşahede edilir. Bu müşahede makamında ne tenzihin kuruluğu ne teşbihin sınırı kalır; geriye sadece tecelli ve hür bir hayret kalır: "Lâ hüve illâ hüve" (O'ndan başka O yoktur).

 

Hadise göre Cenab-ı Hak, mahşer ehline önce tanımadıkları (inkâr ettikleri) bir surette tecelli edecek, her grup O'ndan kaçacaktır.

Mutlak olan Hak tektir; ancak kulun O'nu algılayış biçimi, kulun kendi zihnî, kalbî ve itikadî sınırlarına (aynasına) göredir. Teşbihçi de tenzihçi de Hakk'ı kendi kabı miktarınca görür.

 

Dünyaya ve sebeplere hırsla yönelenden eşya kaçar; onları terk edip Hakk'a tevekkül edene ise eşya boyun eğer.

 

Evrendeki her şey (hayvan, bitki, maden, taş) canlıdır, idrak sahibidir ve Allah’ı hamd ile tesbih etmektedir. Sadece bu hayatın bir kısmı adete göre duyularımıza zahirdir (insan, hayvan), bir kısmı ise gizlidir (taş, toprak). Bu gizli hayat, olağanüstü bir şekilde sadece Nebi ve Velilere açılır (keşif).

 

Dünyadaki maddeler (cevherler) var olduktan sonra özleri itibariyle yok olmazlar. Ancak onların üzerindeki renk, şekil, konum gibi özellikler (arazlar) baki kalamaz, sürekli yok olur.

Hak Teâlâ, arazları her an durmaksızın yeniden yaratır (Teceddüd-i Emsâl). Kul farkında değildir ama alem her an yok olup yeniden var edilmektedir: Hak, devamlı olarak yaratandır; cevher ise devamlı olarak muhtaçtır.

 

İnsan nefsi sahili olmayan bir denizdir. Kul kendi derinliğine daldıkça gark olur ve anlar ki, mahlûkat kendi nefsini idrak etmekte bu kadar yetersizken, kendini var edeni nasıl idrak etsin?

İman nuru bir akıl yürütme değil, müşahede (gözlem/deneyim) ilmidir. Akıl için imkânsız olan veya adeti bozan şeyler (mucize, keramet, zıtların birliği) iman nuru için doğaldır.

 

Ulûhiyet / Zat’ın mümkün varlıklara yönelmesi

İlim / Varlık veya yokluk hakikatlerine yönelmesi

İrade / İki alternatiften birini tayin ve tahsis etmesi

Kudret / Evreni (kevn) icat etmesi

Emir-Kelam / Oluşturulana seslenip duyurması

Anlama / Kelamın içerdiği anlamın bilinmesi

Basiret / Nurun keyfiyeti

Hayat / Tüm bu taallukların hayat bulması için gerekli olan temel idrak

 

İlmu’l-Yakin / Kulun bizzat kendisinin, Allah’ın varlığına bir delil (ayna) olduğunu bilmesidir.

Ayne’l-Yakin / Eğer kul kendi gözüyle baki kalıp görmeye çalışırsa bu ham bir hayaldir. Kul bütünüyle yok (fena) olmalı ki, Hak kendini kendi gözüyle müşahede etsin.

Hakka’l-Yakin / Kul fena bulup yok olduktan sonra, tekrar varlık alemine (beka) döndüğünde, Ulûhiyeti o kulun zatına nispet etmektir.

Yakinin Hakikati / İlk üç mertebe Kur'an'dan (Kitap) beslenirken, bu dördüncü mertebe Sünnet’ten beslenir. Bu makamda kul, Hakka’l-Yakin iddialarından da sıyrılarak ilahi azamet içinde bütünüyle kaybolur (Küllî Uzaklık / Tam Fena).

 

Esma ve Sıfat

Ezelî 8 sıfat (Hayat, İlim, Kudret, İrade, Kıyam-Bınefsihi/Tekvin, Semî, Basar, Kelâm)

Bu 8 sıfatın içerisinde Hayat sıfatı başı çeker, çünkü diğerlerinin tecelli edebilmesi için hayat zarurettir.

 

Varlık, canlılığın ve ezelî bir raksın (hareketin) neticesidir. O hareketi ettiren de "Hayy" (Diri) olan Hakk'ın kendisidir.

Zat sıfat ile ve sıfat isim ile meydana çıkar. İsim sıfatın, sıfat zatın zahiridir (dış yüzüdür).

Esma-i Hüsna (99 İsim) küllî ilkelerdir, ancak evrendeki atomlar ve olaylar sayısınca cüz'î isimler sonsuzdur.

 

Hadis-i şerifte geçen "Allah insanı kendi sureti üzere yarattı" beyanı, insanın fiziksel olarak Tanrı'ya benzemesi değil; Tanrı'nın tüm isim ve sıfatlarının (Alîm, Kadîr, Semî, Basîr vb.) insanda minyatür (cüz'î) birer kopyasının bulunmasıdır.

 

Berzah dünyanın devamıdır

Dünyada manevi gelişimini/ibadetini eksik tamamlayarak vefat eden müminler, Berzah aleminde tekmil olunmaya (olgunlaşmaya) devam ederler.

 

Halk Edilişin Başlangıcı

Allah'ın bilinmeyi istemesi, O'nun (hâşâ) bir eksiğini tamamlamak için değildir. Bilinmek, potansiyel olan güzelliğin kuvveden fiile çıkması, yani görünür olmasıdır.

 

Çekirdeğin içinde ağaç, dalları ve meyveleriyle zaten "öz" (küllî) olarak mevcuttur (İlm-i İlahi). Ağacın büyümesi, yok olan bir şeyin var olması değil; gizli olan ayrıntıların şehadet alemine (fiziksel dünyaya) çıkmasıdır.

Mutlak Latif olan Zat, kendi güzelliğini izafi (göreli) bir alemde görmek isteyince, bu muhabbetin hararetiyle bir "nefes" salmıştır. Bu nefes, sonsuz uzaydaki sonsuz alemlerin heyulası (ilk maddesi) olmuştur. Nefesin şiddetinden hareket, hareketten ısı (hararet) doğmuştur.

 

Halk Ediliş Aşamaları

Allah'ın "Zat"ı için mekân ve nitelik yokken, "Rab" ismi ancak bir "terbiye edilen" (kul/mahlukat) var olunca açığa çıkar. İşte bu ilk taayyün (belirme) Amâ mertebesidir.

 

Âlem büyük bir insandır, insan ise küçük bir âlemdir (Zübde-i Âlem)

Büyük insanın (evrenin) kemale ermesi milyarlarca yıl sürerken, küçük insanın (bireyin) anne rahminde kemale ermesi sadece 9 aydır.

"İnsan aceleden (aceleci) halk olundu"

 

Allah bir büyük beyaz inci halk etti, heybetiyle nazar edince hayâdan eridi, yarısı su yarısı ateş oldu...

İlk Akıl, Hakikat-i Muhammediyye veya Vâhidiyyet mertebesidir

Celal nazarı, perdelenme ve mutlaklıktan kayıtlılığa (sınırlılığa) geçiştir.

 

Semâvât ve Arz’ın Halk Edilişi

Nefes-i Rahmânî'nin uzayda yoğunlaşmasıyla ilk "hareket/titreşim" başlar. Bu hareket harareti (ısıyı) doğurur.

 

Evrenin oluşumu için geçen milyarlarca yıl, Allah'ın "Acele şeytandandır, teenni (ağır davranmak) Rahmândandır" sırrına bağlanır. Çünkü "şeytan" kelime kökeni itibarıyla uzaklığı (şutûn) ifade eder. İnsan, uzağındaki şeye aceleyle koşar; ancak Rahmân her şeye her an en yakın (akreb) olduğu için O'nun tecellisinde zamansal bir acele yoktur.

 

Semâvât ve Arzın Halkediliş Aşamaları

Ateş / Bu safhanın sakinleri dumansız ateşten yaratılan Cinlerdir.

Su / Dünya soğudukça gazlar yoğunlaşır ve su açığa çıkar.

Toprak / Dünyada görülen hayat bu aşamada başlar.

Bitkiler ve Hayvanlar

 

Arşın mülkün idaresi ise 4 temel sütun üzerinde yükselir.

Suret sütununun yöneticisi İsrafil’dir. Temsilcisi Hz. Âdem’dir. Hz. Âdem fiziksel formun atasıdır.

Ruh sütunu (Can / Bilinç) / yöneticisi Cebrail’dir. Temsilcisi Hz. Muhammed’dir.

Gıda sütunu / Yöneticisi Mikail’dir. Tabiat olayları Mikail’in sorumluluğundadır. Temsilcisi Hz. İbrahim’dir.

Son sütun mertebeleri belirler. Mertebeler Cennet ve Cehennem’dir.

 

İlk Akıl / Kalem, Nurdan yaratılan ilk melektir.

Levh-i Mahfuz, Kalemin üzerine sarktığı ve kıyamete kadar olacak her şeyin yazıldığı kozmik hafızadır.

Levhaya yazılan ilk ilim Tabiat İlmi'dir. Tabiat, nurlu aleme ait olan "nefs"tir. Bu nur, zıddı olan "zulmet" (karanlık/boşluk) üzerine yansıyınca, ortaya Arş (görünür fiziksel evren) çıkar.

 

Arş ve Arşın Taşıyıcıları

O gün Rabbinin Arşını sekiz melek taşır

 

Dünyada sistemin yürütücüsü olarak 4 sıfat/taşıyıcı (Suret, Ruh, Gıda, Mertebe) zahirdir; ancak kıyamette (sistemin bütünüyle ifşa olduğu evrede) 8 sıfat/melek birden görünecektir. Bu sekiz kurucu sıfat şunlardır:

 

Hayat

İlim

Kudret

İrade

Kelam

İşitme

Görme

İdrak

 

Kıyamet Günü ve Dirilme

Kıyamet günü mutlak adalet, hesap ve cehenneme sevk günüdür. Bu yönüyle Hak, azamet ve gazap sıfatlarıyla tecelli eder.

Allah mahşer yerine "Rab" ismiyle gelir. Rab, "terbiye eden, dönüştüren, ıslah eden ve olgunlaştıran" demektir. İnsanların kusurlarını rahmet teçhizatı ile karşılamak, onları korkuyla helak etmek için değil, nihai kemalata (ıslaha) ulaştırmak içindir.

 

Hesap öncesinde cehennemden uzanan "iki gözlü ve açık ifadeli dili olan boyun" evrensel dengeyi bozan üç zümreyi (zalimler, Hakka düşmanlık edenler, yaratıcılık/ilahlık iddiasında olar) bir kuşun susam tanesini ayıklaması gibi şaşırtıcı bir hızla toplar

 

Kalbinde nifak, şirk, kin ve haset barındırmayan saf bilinçler için Kıyamet çok kısa bir an gibi geçer. Nefsi kirlerle yüklü olanlar için zaman esner, ağırlaşır ve her bir hücre 1000 yıllık birer zindana dönüşür.

 

İnsan öldüğünde berzaha geçer ve dünya hayatının bir rüya olduğunu anlar. Fakat İsrafil Sur'a üfleyip ikinci neşet (ahiret yaratılışı) başladığında, bu kez berzah hayatının da bir rüya/dalgınlık (yakaza) hali olduğu anlaşılır.

 

Melekler, nebiler ve müminler şefaat ettikten sonra, kalbinde zerre iman olanlar, hatta hayatta hiçbir şer'i iyilik yapmamış fakat "Tevhid" (La ilahe illallah) bilincini (özünü) kirletmemiş olanlar doğrudan "Rahman'ın Şefaati" ile cehennemden tahliye edilir.

 

Cennet Durakları ve Basamakları

Nefs-i Natık Gayb ve Şehadet alemlerini algılayan güçtür.

Yemek, evlilik, güzel sesler ve renklerden alınan zevk, sanıldığı gibi sadece hayvani dürtülerden ibaret değildir.

Nefs-i Natık bu duyusal verileri estetik ve varoluşsal bir lezzete dönüştüren güçtür.

Cennet hissi, insanın bu dünyadaki algı kapasitesinin ilahi nizamda kusursuzlaşmış bir uzantısıdır.

 

Cennetler

İhtisas Cenneti

Amelsiz, tamamen İlahi Lütuf ve Seçim (İhtisas) ile verilen makamdır. Çocuklar, deliler, fetret ehli (davet ulaşmayanlar) ve seçkin nebiler bu cennete gider.

 

Miras Cenneti

Cennette bütün insanlar için yer var, cehennemliklerin gidemediği ve boş kalan cennet, müminlere miras kalır.

 

Ameller Cenneti

Dünyadaki amellerin değerine göre şekillenen hakediş makamıdır.

 

Marifetullah’ın İki Yolu

Keşif Yolu (Zaruri İlim)

Kulun ilahi tecelli ile hakikati doğrudan kendi nefsinde bulmasıdır. Şüphe barındırmaz, ispata ihtiyaç duymaz

 

Burhan-ı Akli (Fikir Yolu)

Akıl yürütme ve felsefi delillerle neticeye ulaşmadır.

 

Cennetin nihai gayesi Cemalullah'ı müşahede etmektir.

 

Dünyada malı ve sağlığı olmadığı için cami yaptıramayan, sadaka veremeyen ama kalbinden saf bir hasretle "Keşke olsaydı da yapsaydım" diyen kişinin bu vehmi (temennisi), cennette somut bir nimete dönüşür.

 

Cennette uyku yoktur. Uyku bir "gafil olma" veya dinlenme halidir. Cennet ehli sürekli mutlak uyanıklık ve lezzet boyutunda olduğundan uyku nimetinden (veya ihtiyacından) yoksundur.

 

Cehennem ve Ateş Ehlinin Mertebeleri

İblis’in insana tuzak kurması, kendi bağımsız gücünden değil, Hak Teâlâ’nın ona verdiği kozmik bir izin ve emir nizamından dolayıdır. İblis, insanın zaaflarını ortaya çıkaran adalet ve imtihan mekanizmasının bir memurudur.

İblis'in insana dört yönden yaklaşması, cehennemde kalıcı olacak dört temel inkârcı/suçlu zümrenin psikolojik zafiyet noktalarını simgeler.

Ön (Görüş Yönü) / Müşrikler: Geleceğe ve görünene odaklanırlar. Şeytan onların önüne perde çekerek evrendeki ilahi birliği (Tevhid) görmelerini engeller, onları çokluğa (Şirk) boğar.

Arka (Kör Nokta) / Muattal Ehli (Ateistler): Arkaya bakış yoktur. Şeytan onlara "arkadan" yanaşarak kökeni, yaratıcıyı ve aşkınlığı inkâr ettirir; "Kâinatta aşkın bir Allah yoktur" vehmini fısıldar.

Sağ (Güç Yönü) / Mütekebbirin (Kibirli Firavunlar): Sağ yön gücü ve iktidarı simgeler. Kendini tanrılaştıran kibirlilere güç kanadından yaklaşarak egolarını şişirir.

Sol (Zayıf Yön) / Münafıklar: İkiyüzlülerin korkak ve kaypak tabiatını, kalbin zayıf ve karanlık tarafı olan sol yönden yakalayarak manipüle eder.

 

İblis’in sızdığı 4 ana yön, cehennemin 7 kapısı ile çarpıldığında 7 = 28 azap menzili ortaya çıkar.

28 sayısı, Ay’ın gökyüzündeki 28 menzili, feleklerin (Zuhal, Müşteri, Merih vb.) hareketleri ve en önemlisi Arap alfabesindeki 28 harf ile doğrudan ilişkilidir.

Cehennemin 100 katıyla bu 28 menzil çarpıldığında, insan nefsinin üretebileceği kötü amellerin toplamı olan 2800 azap boyutu şekillenir.

 

Cehennemin yedi kapısı

Cahim Kapısı: Ahireti, hakikati bilerek ve inatla yalanlayan, sınırı aşan mütecavizlerin kapısı.

Sakar Kapısı: İbadetten (namazdan) uzak duran, yoksulu doyurmayan, dünya dalalet denizinde batıla dalanların kapısı.

Sair Kapısı: Çılgın alevlerin olduğu, körü körüne inkâr üretenlerin makamı.

El-Hutama Kapısı: Mal yığıp onu başkalarına karşı bir kibir ve ebedilik aracı sayanların, kalpleri kıranların kapısı.

Laza Kapısı: Hakka sırtını dönen, malı mülkü sadece yığıp infat etmekten kaçınan egoistlerin kapısı.

Hamiye Kapısı: Kızgın, harareti içten dışa vuran derin pişmanlıkların boyutu.

Haviye Kapısı: İçsel uçurum, mutlak boşluk ve köksüzlük yaşayanların düştüğü en derin katman.

 

Tasavvufun Anahtar Terimleri

Akabe: Engel ve yokuş anlamında Arapça bir kelime. Hakk'a giden yolda karşılaşılan zorluklar demektir. Açlık, uykusuzluk, fakirlik, zillet vs. gibi.

 

Akl-ı Evvel: Ulûhiyyet mertebesi. Vücud bu mertebede kendisindeki sıfat ve esmayı mücmel olarak bilir.

 

Arif: Alim, ilmi bir tahsil ve çalışma sonucu elde eder. Arif ise, irfana, ilham ve hal ile ulaşır. Cenabı Hakk'ı keşif ve müşahede yoluyla bilen kişi.

 

Avarız: Arapça, ilintiler demektir. Tasavvufa girmiş kişinin salikin önüne çıkıp, Hakk'a giden yolda, kendisini alıkoyan manevî engeller.

 

Badi: Görünen, her şeyin başlangıcı, ortaya çıkan gibi anlamları ihtiva eden Arapça ism-i fail. Hakk’ın tecellisi ve ortaya çıkışı.

 

Cabülka: Manevî eğitime başlamış bir talibin ayak bastığı ilk menzildir.

 

Cabülsa: Sûfînin arzuladığı vuslata kavuştuğu menzilin adı.

 

Dîdâr: Farsça, yüz, göz, görme, seyretme gibi anlamları olan bir kelime. Tasavvufi anlamı, sevgili, İlâhî güzelliği seyretmedir.

 

Ehadiyyet: Arapça, birlik demektir. Bir şeye nispeti olmayan, bir şeyin de kendisine nispeti bulunmadığı şeye denir. Ehadiyyet makamı, İlâhî sıfattan bir makamdır. Bu makam, akıl ve anlatmakla vasfa gelmez.

 

Fakd: Arapça, yokluk, eksiklik gibi manaları ihtiva eder. Tasavvuf ıstılahında ifade ettiği mana; Kalbin, yaptığı müşahede sonucu, hissedilecekleri hissedemez hale gelmesi.

 

Gaybet: Arapça, bir şeyin başka bir şeyde kaybolması hâli. Kalbin, maddî âlem ile ilgisini kesmesi.

 

Hil’at: Arapça, hediye olarak verilen elbise demektir. Tam olarak kaftan anlamına gelir.

 

Hillet: Arapça, dostluk demektir. Kulun kendi sıfatlarını terk edip, Hakk’ın sıfatlarıyla süslenmesi.

 

İhbat: Alçak gönüllü, huşu sahibi olmak manasına Arapça bir kelimedir.

 

İnâbe: Arapça, tevbe edip dönmeyi ifade eder. Manevî eğitim almak isteyen kişinin, bir mürşide başvurup, tevbe ederek ona bağlanmasına inâbe denir.

 

İstihlaf: Arapça, yerine geçmek, halef olmak demektir. Şeyhin, olgunluk derecesini elde etmiş müridini, irşâd etmek üzere mezun kılması.

 

İstihsan: Arapça, güzel saymak, güzel görmek demektir.

 

Lâhût: İlâhî âleme, lâhût âlemi denir. Arapçada lâhût kelimesi ulûhiyyet anlamına gelir.

 

Lahz: Bir şeye göz ucu ile bakmak manasına gelir.

 

Laiha: Arapça, belirip, ortaya çıkan şey anlamına gelen bir kelime. Çoğulu “Levâih”tir.

 

Ma’dûm: Lügatte yok olmuş, kaybolmuş, mevcut olmayan anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir.

 

Nafile: Ganimet malı, bağış, hibe, gerek olmaksızın yapılan anlamlarını ihtiva eder.

 

Rabıta: Arapça, bağlayan, rapteden demektir. Tasavvufi olarak, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak mürşidiyle “beraberlik” halinde olmasını ifade eder.

 

Tab: Tabiat, mizaç anlamlarında Arapça bir kelime. Her şahsın hakkında, kendisiyle ilmin öne geçtiği şeye tab denir.

 

Tahallî: Arapça, terk etmek, boşlamak, yalnız başına kalmak gibi manaları olan bir kelime. Tasavvufta ise, kişinin kendisini Hak’tan alıkoyan şeylerden yüz çevirerek halveti tercih etmesidir, şeklinde açıklanır.

 

Ubûde: Allah’ı sevmek, O’ndan utanmak, korkmak ve O’nu yüceltmek üzere kulluk yapmaya denir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder