Toshihiko Izutsu - İbn Arabînin Füsûsundaki Anahtar Kavramlar - Notlar
Mütercim: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, 1998
Izutsu, iki sistem (İbn Arabi ve Taoizm) arasında her birini
önce kendi içinde, diğerinden bağımsız birer yapı olarak kuruyor. Bir uçta
Mutlak (Hakk), diğer uçta ise o Mutlak'ın dünyadaki tam tecellisi olan İnsân-ı
Kâmil.
1. Bölüm - Rüyâ ve Gerçek
İbn Arabî'ye göre hislerimizle algıladığımız ve
"gerçek" dediğimiz dünya, aslında bir hayalden ibarettir. İnsanlar
zihinlerinde bir dünya inşa ederler ve bunun mutlak doğru olduğuna inanırlar;
ancak bu, varlığın aslı değil, bir rüyadır.
Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir
şey ve 'bu ben değilim' dediğin her bir nesne de bir hayâldir.
Hissî âlem boş bir kuruntu değildir; Mutlak Gerçek'in (Hakk)
hayal düzeyindeki yansımasıdır.
Varlığın hiyerarşik
yapısı
Zât Mertebesi: Mutlak Sır / Gayb-ı Mutlak
Sıfatlar ve Esmâ Mertebesi: Ulûhiyyet makamı / Allah olarak
tecelli eden Hakk.
Ef'al Mertebesi: Rubûbiyyet makamı / Rabb olarak tecelli
eden Hakk.
Emsâl ve Hayâl Mertebesi: Âlem-i Misâl (Geçiş bölgesi).
Hisler ve Müşâhede Mertebesi: Âlem-i Şuhûd (İçinde
bulunduğumuz âlem).
Alt mertebedeki her şey, üst mertebenin bir sembolüdür.
Maddî dünya ile ruhî dünya arasındaki Misâl âlemi,
fikirlerin şekil kazandığı, yarı maddî yarı manevî bir alandır. Sâdık rüyalar
bu âleme aittir.
İnsan, aklın ve nefsin sınırlarından kurtularak
"basiret gözü" kazanmalıdır. İlyas ve İdris peygamberlerin halleri,
bu dönüşümün aşamalarını temsil eder.
İlyas'ın ulaştığı bilgi sadece Allah'ı her şeyden münezzeh
(tenzih) görmektir. Tam marifet için ise hem tenzih hem de teşbih (Allah'ın
tecellilerde görülmesi) birleştirilmelidir.
Hayvanlar, akıl melekesine sahip olmadıkları için doğuştan
bir keşif yeteneğine sahiptirler. Bu makama erişen kişide iki durum gözlenir:
Olağanüstü şeyleri (kabir azabı gibi) görmeye başlar ve gördüklerini anlatamaz
hale gelir, yani dilsizleşir.
Bedene bağlı akıl terk edildikten sonra kazanılan yeni akıl
(Akl-ı Mücerred) eşyayı olduğu gibi, yani ontolojik kökenleriyle görmeyi
sağlar.
Saf akıl düzeyine çıkan kişi, eşyayı ilahi isimlerin (Esma)
tecellisi ve "A'yân-ı Sâbite" (sabit özler) olarak görmeye başlar. Bu
aşamadaki kişiye "Arif" denir.
2. Bölüm - Dipsiz Karanlık
Zât, Ahadiyyet ve Mutlak Varlık
Mutlak Hakikat'in (Hakk) ilk ve en derin mertebesi, her
türlü nitelikten, isimden ve bağdan münezzeh olduğu haldir.
Gayb-ı Mutlak: İnsan aklının
asla kavrayamayacağı, hiçbir sıfatla nitelenemeyen mutlak gizlilik.
Amâ (Dipsiz Karanlık):
Hakk'ın henüz hiçbir tecellide bulunmadığı, "belirlenmemişlerin en
belirlenmemişi" (enkerü-l nekîrât) olduğu makamdır.
Ahadiyyet (Teklik): Bu mertebede ne çokluk (kesret) ne de
çokluğun gölgesi vardır. Hakk, karşıtlık kavramının bile anlamsız olduğu bir
"kayıtsız şartsız saflık" içindedir.
Mutlak Varlık: Kendi özüyle kaim olan, yokluk kabul etmeyen
asıl cevher.
A'yân-ı Sâbite: Varlığın ve yokluğun ötesindeki
"idealar" veya sabit özler âlemi.
Somut Mevcudât: Hislerle algılanan, sınırlı ve değişken varlıklar
dünyası.
En yüksek mistik hâlde (fenâ) bile bir "gören" ve
"görülen" ayrımı kalır. Eğer "O'nu gördüm" diyorsanız,
orada bir "ben" (fail) ve bir "O" (mef'ul) vardır.
Gizli bir hazine olan
Hakk, "bilinmeyi arzuladığı" an, isim ve sıfatlar mertebesine nüzul
eder.
Ganiyy (Kendi Kendine
Yeten) olan Hakk, Müftekir (İhtiyaç Sâhibi) olur.
Hz. Musa'nın Firavun’a verdiği cevaplar
"Eğer yakîn sahibiyseniz" şartı, keşif yoluyla
Hakk’ı doğrudan müşahede edenlere hitap eder.
"Eğer aklınızı kullanıyorsanız" şartı, hakikati
ancak mantıksal deliller ve "tahdid" (sınırlandırma) yoluyla
kavrayabilenlere hitap eder.
Kâfir, Hakk’ı kendi
sınırlı nefis perdeleri veya ferdî suretler (örneğin Mesih sureti) arkasında
gizleyen kimsedir.
İnsan Hakk’ın tecellisine baktığında
gördüğü şey, aslında Hakk'ın aynasında yansıyan kendi "istidat" ve
"sureti"dir.
İnsan, Hakk'ı ancak O'nun kendini açtığı (tecelli ettiği)
vüs'atte ve kendi kabiliyetinin elverdiği surette bilebilir.
3. Bölüm - "Nefsini Bilen Rabb'ini Bilir"
Hakk’ı bilmenin iki yolu
Tenzih Yolu (Aklî İstidlâl)
Teşbih ve Tahkik Yolu (Mistik Tecrübe)
Ulûhiyetin sırrı / kul olmadan İlâh bilinmez
İlâh (Rab) / İsim ve sıfatlarıyla tecelli eden Hakk’tır. Bir
ismin (örneğin Rezzak) fiiliyata çıkması için rızık alacak bir varlığın olması
gerekir.
Celâl Keşfi (Bekâ)
İnsanın Hakk’ın birliği içinde çokluğu (mahlûkatı)
tanımasıdır. Bu makamdaki kâmil insan, Hakk’ı bir ayna olarak görür; bu aynada
hem Hakk’ı hem de tüm varlıkların birbirine nasıl bağlı olduğunu müşahede eder.
Cemâl Keşfi (Fenâ)
İnsanın çokluğu (eşyayı) unutup sadece Hakk'ın birliğini
(Vahdet) görmesidir. Burada "Celâl" (Hakk'ın büyüklüğü ve farkı)
perdelenir.
İnsanın bilgisi hiçbir zaman Hakk'ın Zât'ına ulaşamaz. Daima
Rabb (yani kendisiyle ilişkili olan veçhe) düzeyinde kalır.
O, kendini senin "sen"liğinde seyretmektedir. Sen
kendini keşfettiğinde, O'nun sende hangi ismiyle tecelli ettiğini (Rabbini)
keşfetmiş olursun.
4. Bölüm - Bâtın Olan Allah ve Zâhir Olan Allah
Tenzih ve Teşbih / Hakk’ın hakikati, bu iki kavramın dengeli
bir birleşiminde yatar.
Hz. Nuh ve Akıl
Yoluyla Tenzih
Nuh, kavminin aşırı putperestliğine karşı saf tenzihi
savundu. Ancak bu "akli tenzih", halkın somut bir ilah ihtiyacını
karşılamadığı için reddedildi.
Hz. İdris ve Zevk
Yoluyla Tenzih
İdris peygamber, bedensel bağlardan kurtulup saf ruha
dönüşerek (tecerri) en uç noktadaki tenzihi, yani Kuddûs isminin tecellisini
temsil eder. Bu, aklın mantıksal çıkarımı değil, mistik bir sezgi (zevk)
yoludur.
"Leyse ke-misli-hi şey’un" (O’nun benzeri gibi bir
şey yoktur).
Cem Makamı / Her şeyde sadece Hakk’ı görmek
Fark Makamı / Hakk’ın isimlerinin çokluğu içinde
yaratılmışları birbirinden ayırarak görmek.
Kâmil Arif hem tenzihi hem teşbihi; hem cem'i hem farkı
birleştiren kişidir.
Furkan ve Kur’an
Furkan (Ayırma): Hakk’ı
halktan, Tek’i çoktan (kesret) keskin bir biçimde ayıran mutlak tenzih
tutumudur. İbn Arabî'ye göre Hz. Nuh'un dâveti "Furkan" idi.
Kur’an (Birleştirme/Terkib):
Tenzih ile teşbihi, aşkınlık ile benzerliği kendinde cem eden (birleştiren)
tutumdur. Bu, Hz. Muhammed’in temsil ettiği "en kâmil" yoldur.
Akıl, doğası gereği soyutlar
ve tenzihe yönelir.
Vehim, somut hayallerle
çalışır ve teşbihe yönelir.
Keşif, akıl ve vehmi birleştiren "marifet"tir.
5. Bölüm - Metafizik Hayret
İnsan, varlığın hem "Tek" (Vahdet) hem de
"Çok" (Kesret) olduğu gerçeği karşısında hayret eder.
Nefsine zulmetmek / klasik tefsirde bu "günahkâr"
demektir. Arabî’ye göre ise en yüksek mertebedeki âriftir.
Hayret makamındaki kişi bir daire çizer. Dairenin her
noktası merkeze (Hakk'a) aynı uzaklıktadır.
Allah'ı uzaklarda bir hedef sanıp ona "doğru bir
çizgide" yürümeye çalışanlar, yürüdükçe yorulur ve aslında hiç
gitmedikleri bir yere varmaya çalışırlar.
Hakk, zâhir olduğunda bâtınını perdeler; bâtın olduğunda
zâhirini perdeler.
İbn Arabî'ye göre bu hakikati herkes aslında kendi nefsinden
bilir; çünkü insan ruhu (bâtın) ve bedeni (zâhir) ile bu zıtlığın en küçük
örneğidir (mikrokozmos).
"1", sayıların kaynağıdır ama kendisi bir sayı
dizisinin parçası (çokluk) değildir.
Diğer tüm sayılar (2, 3, 100...), aslında "1"in
kendi kendisini tekrarlamasından ibarettir.
Bu benzetmede "1" Hakk’a, sayılar ise İlahi
İsimler ve bu isimlerin aynası olan A’yân-ı Sâbite’ye (eşyanın hakikatlerine)
tekabül eder.
Tabiat, Allah’ın "Mûcid" (Var eden) isminin dış
dünyadaki görünümüdür.
Bir insan taşa, ateşe veya kendi zihnindeki bir tanrı
imgesine tapsa bile, aslında o surette tecelli eden Hakk’a tapmaktadır.
İnsanlar Allah’ı kendi inançlarıyla (zihni kalıplarıyla)
sınırladıkları için, kendi inançlarındaki tanrıyı kabul eder, başkasınınkini
reddederler.
6. Bölüm - Hakk'ın Gölgesi
İbn Arabî’ye göre âlem, kendi başına bir varlığa sahip
değildir. O, Hakk’ın Zâhir isminin A’yân-ı Sâbite (eşyanın ilahi ilimdeki sabit
hakikatleri) üzerine düşen gölgesidir.
Gölge bir "hayal"dir, ancak bu onun tamamen yok
olduğu anlamına gelmez.
Âlem, Hakk’tan bağımsız bir mevcudiyet iddia edemez; O’na
muhtaçtır.
Eşyanın kendi özü "yokluk" (adem) olduğu için
karanlıktır. Hakk’ın nuru bu yokluk üzerine yansıdığında, nûr ile karanlığın
karışımından bildiğimiz bu "gölgeler dünyası" (fiziksel alem) doğar.
7. Bölüm - İlâhî İsimler
Her isim (Rezzâk, Alîm, Kahhâr), nihayetinde tek bir Zât'a
(Allah) işaret ettiği için O'nun aynısıdır.
Her ismin kendine has bir manası ve gerektirdiği bir işlevi
vardır. Bu yönüyle isimler birbirinden ve Zât'tan farklıdır.
Bütün isimler Zât'a dayanmakla birlikte, kapsam ve yetki
bakımından aralarında bir hiyerarşi vardır.
Bazı isimler diğerlerini kapsar. Örneğin İlim, her şeyi kuşattığı
için İrâde'den; İrâde ise eyleme dönüştüğü için Kudret'ten daha şümullüdür.
İsm-i A’zam (Allah ve Rahmân) / Bütün isimleri içinde
barındıran, en kapsamlı isimdir.
Âlem, var olabilmek için İlâhî İsimlere muhtaçtır.
Âlem, kuvveden fiile çıkmış İlâhî İsimlerin toplamıdır.
8. Bölüm - Allah ve Rabb
"Allah" ismi, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını
içinde barındırır.
O her an bir şe’ndedir
"Rabb" Hakk’ın, varlığın özel istidadına
(kapasitesine) göre büründüğü "hususi vechesidir."
Her varlığın kendi istidadına göre bir "Rabb"i
vardır. Hasta için Rabb, "Şâfî" ismidir; günahkâr için
"Gafûr"dur.
Kendi fıtratına uygun bir Rabb ile ilişki kuran varlık,
ontolojik bir uyum içindedir.
9. Bölüm - İlâhî Rahmet
Rahmet "vücud verme" (eşyayı mevcud kılma) fiilidir.
Bir şeyin var olması, onun ilahi rahmete mazhar olması
dolayısıyladır.
Gazap Rahmet’in yokluğudur.
Rahmet Zâtîdir / Allah'ın özünden gelir.
Gazab Ârızîdir / Eşyanın kendi kabiliyetsizliği (istidat
eksikliği) nedeniyle ilahi nuru tam yansıtamamasından kaynaklanır.
İlâhî Rahmet’in zuhuru, mutlak gaybtan şehadet alemine doğru
üç aşamada gerçekleşir:
Zâtî Rahmet: Allah'ın kendi Zât'ına olan ilk tecellisi
(Feyzü-l Akdes). Hakk'ın kendi bilincine ermesi ve "şey-lik"
kazanması.
İsimler Rahmeti: İlahi isimlerin ve a’yân-ı sâbitenin
(eşyanın hakikatlerinin) ilahi ilimde belirginleşmesi.
Kutsal Feyz (Feyzü-l Mukaddes): Eşyanın bu dünyada somut
varlıklar olarak zuhur etmesi. Bu safhada rahmet, her zerreye yayılır.
Bir şey mevcut olduğu sürece Allah’ın tecellisidir ve
"doğru yol" (sırât-ı müstakîm) üzerindedir.
Kötülük (şer), eşyanın özünde değil, bizim bakış açımızda,
alışkanlıklarımızda veya şeriatın koyduğu sınırlardadır.
Her şey Rahmet (Varlık) ile başlar ve Rahmet'e (Saadet)
döner.
Âlemde durağanlık (sükûn) yokluktur. Varoluş ise bir
harekettir.
10. Bölüm - Tüm Âlemi İstilâ Eden İlâhî Hayat
Normalde maddî varlıklar (kesîf) birbirinin içinden geçemez
ve yer kaplarlar. Ancak Allah'ın Lâtîf sıfatı, O'nun rûhânî bir cevher gibi her
şeyin (gök, yer, kaya, ağaç) en derin "ayn"ına (özüne) nüfûz etmesini
sağlar.
Dışarıdan baktığımızda farklı isimlerle (taş, kuş, insan)
andığımız her şey, aslında ilâhî cevherin farklı sûretlere bürünmüş halidir.
Kudsî hadiste buyurulan "Onun işiten kulağı, gören gözü
olurum" ifadesi, bu letâfet ilkesinin bir sonucudur. Allah, mahlûkatın
duyu organları aracılığıyla "deneyimsel" bir bilgiye sahip olur.
Hakk, mahlûkatın gıdâsıdır
Mahlûkat da Hakk'ın gıdâsıdır
11. Bölüm - İlahi Tecelli
Allah’ın kendi ilmindeki planı değişmez.
Şehâdet âleminde ilâhî akış, her an yeni bir sûretle tezahür
eder.
Varlığın hiyerarşisi
Lâ-taayyün: Hiçbir sınırın ve belirlenimin olmadığı Mutlak
Zât düzeyi.
İlk Belirginleşme: İlâhî isimlerin bilkuvve (potansiyel)
olarak hazırlandığı evre.
Ahadiyyet-i İlâhiyye: Aktif tecellîlerin birliği.
İlâhî İsimler: Birliğin çokluğa (isimlere) ayrışmaya
başladığı nokta.
Kevnî Birlik: Mahlûkatın henüz kuvve halindeki bütünlüğü.
Âlem: Cinslerin, türlerin ve ferdlerin fiilen (somut olarak)
varlık kazandığı düzey.
Allah, somut dünyada tecellî eder
O varlığa ancak istîdâdı kadar tecellî eder.
12. Bölüm - A'yân-ı Sâbite
A'yân-ı sâbite, Hakk (Mutlak Varlık) ile Şehâdet âlemi (somut
dünya) arasında bir köprüdür.
Dünyadaki nesnelerin nasıl var olacağını belirleyen
"genetik kod" veya "kalıp" hükmündedir.
A'yân-ı sâbite "yokluk" (adem) halindedir.
Vâcib (Zorunlu) / Hakk'ın bizzat kendisi.
Mümkün / Kendi başına var olmayan, ancak Hakk’ın varlık
vermesiyle var olabilen a'yân-ı sâbiteler.
Allah, bir varlığın a'yân-ı sâbitesinde (ezelî kodunda) ne
varsa onu bilir ve ona göre tecelli eder.
İlâhî İrâde, A'yân-ı sâbitelerin gerektirdiği her şeyin (şer
dahil) varlık sahasına çıkmasını diler.
Kazâ: Allah'ın eşya hakkındaki genel hükmüdür (Bilgisine
uygun olarak).
Kader: Bu hükmün, eşyanın kendi özündeki zamanlamaya göre
tek tek ve somut olarak gerçekleşmesidir.
Sır: Kaderin sırrı, aslında her şeyin "kendi özünün
gereğini" yaşamasıdır. Allah, varlığa kendisinde olmayanı dışarıdan
dayatmaz.
Kader karşısında
insanlar
Cahiller: Dua ederek ezelî planı değiştirebileceklerini
sanırlar.
Teslim Olanlar: Her şeyin belirlendiğini bilip susanlar ve
rıza gösterenler.
Kader Sırrına Vâkıf Olanlar (En Üst Mertebe): Allah'ın
kendisi hakkındaki bilgisinin kaynağını (kendi a'yân-ı sâbitesini) keşfedenler.
13. Bölüm - Yaratılış (Hilkat)
Yaratılışın üçlü yapısı
Yaratıcı (Hakk) Cihetinden Üçlülük:
Zât: Kendini izhar eden mutlak varlık.
İrâde: Bir şeyi var etmeye yönelmek (Mürîd).
Kavl (Söz): "Kün" (Ol!) emriyle süreci başlatmak
(Âmir).
Yaratılan (Halk) Cihetinden Üçlülük:
Şey'iyyet: O nesnenin Hakk'ın ilmindeki ezelî hakikati
(Ayn-ı sâbite).
Semâ (İşitme): İlâhî "Ol!" emrini algılama
kabiliyeti.
İmtisâl (İtaat/Boyun Eğme): Emri kabul edip varlık sahnesine
çıkma meyli.
Varlık, bir kez yaratılıp bırakılmış bir saat gibi değildir.
İbn Arabî'ye göre her şey her an yok olur ve yeniden yaratılır (Teceddüd-i
emsâl).
Yaratılışın yatay boyutu: Farklı formlardaki (insan, taş,
bitki) tüm çokluğun, aslında tek bir "Heyulâ" veya
"Cevher"in (Hakk’ın varlığının) farklı görünümlerinden ibaret
olmasıdır.
Yaratılışın dikey boyutu: Bir nesnenin "aynı"
kalıyor gibi görünmesine rağmen, her bir zaman diliminde (ân-be-ân) yok olup
yeniden yaratılmasıdır.
Hazreti Süleymân’ın veziri Âsaf bin Berahyâ’nın Belkıs’ın
tahtını "göz açıp kapayıncaya kadar" getirmesi
14. Bölüm - Âlem-i Sagîr (Mikrokozmos) Olan İnsan
Âlem (Makrokozmos), Tanrı’nın isimlerinin dağınık ve ayrı
ayrı yansıdığı devasa ama "bilinçsiz" bir aynadır. İnsan ise bu
aynayı parlatan ve tüm dağınık yansımaları tek bir noktada (odak noktasında)
toplayan "cilâ"dır.
Âlem-i Kebîr (Makrokozmos): İlâhî isimlerin
"tafsîlâtlı" (ayrıntılı) ama dağınık dökümüdür.
Âlem-i Sagîr (Mikrokozmos/İnsan): Bu isimlerin
"icmâli" (özeti) ve vahdet (birlik) içinde toplandığı merkezdir.
İnsanı meleklerden ve diğer varlıklardan üstün kılan şey,
onun Cem’iyet (her şeyi kendinde toplama) yeteneğidir.
Allah’ın âlemi "âlem aracılığıyla" yönetmesi gibi,
insan ruhu da kendi "küçük âlemini" beden vasıtasıyla yönetir.
Melekler rûhânîdirler.
İnsân, hem rûhânî hem bedenîdir. Allah’ın "iki
eli" (Hakk’ın sûreti ve Âlem’in sûreti) onda birleşmiştir. İnsan hem
maddeyi hem manayı, hem kutsalı hem dünyeviyi kendinde topladığı için
meleklerden üstündür.
İnsân-ı Kâmil dünyada olduğu sürece âlem korunur. Eğer bu
mühür kalkarsa (İnsân-ı Kâmil yeryüzünden çekilirse), hazine boşalır ve nizam
bozulur (Kıyamet).
Hakîkat-ı Muhammediyye / Hazret-i Muhammed, sadece tarihsel
bir kişilik değil, kevnî bir ilkedir (Logos)
Nûr-i Muhammedî Allah’ın ilk yarattığı şeydir. Tüm
peygamberler bu nurun farklı zamanlardaki tecellileridir.
15. Bölüm - Ferd Olarak İnsan-ı Kâmil
İbn Arabî'ye göre her insan, doğuştan tüm ilahi isimleri
kendinde toplama (cem') yeteneğine sahiptir.
İnsân-ı Kâmil "cilalanmış bir ayna" gibi Hakk’ı
olduğu gibi yansıtan kişidir.
Akıl mantıksal çıkarımlara güvenir. Hakikati zihinsel
kalıplara sığdırmaya çalışır. Keşf hali yaşasa bile, akıl süzgecinden
geçiremediği için hayrete düşüp reddeder.
Arif hakikati akıl ile değil, keşf ve zevk yoluyla bilir.
Ârif, Hakk’ı Hakk ile, Hakk’ta ve Hakk’ın gözüyle görendir.
Câhil, Hakk’ı sadece kendi inanç (akide) kalıbı içinde kabul
eden, bunun dışındaki tecellileri reddedendir.
Gayret ve Gayr
Allah "kıskançtır" (Gayûr)
Bu kıskançlık, hakikati "Gayr" perdesiyle örtmesi
demektir.
Sadece dil zikrediyorsa, Hakk sadece o uzuvla beraberdir,
diğer uzuvlar gaflettedir.
16. Bölüm - Resûl= Nebî ve Velî
Velâyet, Nübüvvet ve Risâlet
Velâyet (En Geniş): Kapsayıcı temeldir. Her Nebî ve her
Resûl aynı zamanda bir Velîdir.
Allah’ın "el-Velî" ismiyle doğrudan ilintili
olduğu için ezelî ve ebedîdir.
Nübüvvet, velâyet üzerine eklenmiş "gayb bilgisi"
vasfıdır.
Risâlet, nübüvvet üzerine eklenmiş "tebliğ ve şeriat
getirme" görevidir.
Elçilik halka, velâyet ise Hakk’a dönüktür.
Velâyetin "olmazsa olmaz" şartı olan Fenâ (yok
oluş)
Tahallûk (Sıfatların Fenâsı): Beşerî sıfatları terk edip
İlâhî sıfatlarla ahlaklanmak.
Tahakkuk (Zâtın Fenâsı): Kendi varlığının bağımsız bir
varlık olmadığını, Hakk’ın Zâtı ile bir olduğunu idrak etmek.
Ta'allûk (Fiillerin Fenâsı/Bekâ): Kendi fiillerini Hakk’ın
fiillerinde yok etmek. Bu aşama "Bekâ" makamıdır; kişi dünyada iş
yapmaya devam eder ama yapanın kendisi değil Hakk olduğunun bilincindedir.
17. Bölüm - İnsan-ı Kâmilin Teshir Kudreti
Sıradan insan bir şeyi zihninde yaratır (vehim/hayal), ancak
bu yaratım dış dünyada bir karşılık bulmaz.
Ârif (İnsân-ı Kâmil) ruhani enerjisini (himmetini) bir
noktaya teksif ederek, zihnindeki bir sureti dış dünyada (Hisler Hazreti'nde)
varlığa büründürebilir.
Bu "yaratma" (halk), Allah’ın yaratmasından farklı
olarak Ârif’in o konuya odaklı kalmasına bağlıdır. Ârif gaflete daldığı anda,
himmetiyle var ettiği nesne de yok olur.
Mârifet arttıkça, himmetle tasarruf azalır.
Ârif, kendisindeki kuvvetin geçici ve Allah'a ait olduğunu
bilir. Hakiki kuvvet sahibine duyduğu saygıdan ötürü, kendi iradesini devreden
çıkarır ve mutlak bir acziyet içinde "kulluk" makamına rücu eder.
Ârif bilir ki; her şey ezelde Allah'ın ilminde nasıl
sabitlenmişse (A’yân-ı Sâbite) öyle vuku bulacaktır. Birine hidayet vermek veya
bir olayı değiştirmek için himmet etmek, ezelî takdire karşı gelmek veya boşuna
çabalamak gibi göründüğünden, Ârif olayların akışına teslim olur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder