3 Şubat 2026 Salı

Toshihiko Izutsu - İbn Arabînin Füsûsundaki Anahtar Kavramlar - Notlar

Toshihiko Izutsu - İbn Arabînin Füsûsundaki Anahtar Kavramlar - Notlar

Mütercim: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, 1998

 


Izutsu, iki sistem (İbn Arabi ve Taoizm) arasında her birini önce kendi içinde, diğerinden bağımsız birer yapı olarak kuruyor. Bir uçta Mutlak (Hakk), diğer uçta ise o Mutlak'ın dünyadaki tam tecellisi olan İnsân-ı Kâmil.

 

1. Bölüm - Rüyâ ve Gerçek

İbn Arabî'ye göre hislerimizle algıladığımız ve "gerçek" dediğimiz dünya, aslında bir hayalden ibarettir. İnsanlar zihinlerinde bir dünya inşa ederler ve bunun mutlak doğru olduğuna inanırlar; ancak bu, varlığın aslı değil, bir rüyadır.

 

Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir şey ve 'bu ben değilim' dediğin her bir nesne de bir hayâldir.

 

Hissî âlem boş bir kuruntu değildir; Mutlak Gerçek'in (Hakk) hayal düzeyindeki yansımasıdır.

 

Varlığın hiyerarşik yapısı

Zât Mertebesi: Mutlak Sır / Gayb-ı Mutlak

Sıfatlar ve Esmâ Mertebesi: Ulûhiyyet makamı / Allah olarak tecelli eden Hakk.

Ef'al Mertebesi: Rubûbiyyet makamı / Rabb olarak tecelli eden Hakk.

Emsâl ve Hayâl Mertebesi: Âlem-i Misâl (Geçiş bölgesi).

Hisler ve Müşâhede Mertebesi: Âlem-i Şuhûd (İçinde bulunduğumuz âlem).

 

Alt mertebedeki her şey, üst mertebenin bir sembolüdür.

 

Maddî dünya ile ruhî dünya arasındaki Misâl âlemi, fikirlerin şekil kazandığı, yarı maddî yarı manevî bir alandır. Sâdık rüyalar bu âleme aittir.

 

İnsan, aklın ve nefsin sınırlarından kurtularak "basiret gözü" kazanmalıdır. İlyas ve İdris peygamberlerin halleri, bu dönüşümün aşamalarını temsil eder.

İlyas'ın ulaştığı bilgi sadece Allah'ı her şeyden münezzeh (tenzih) görmektir. Tam marifet için ise hem tenzih hem de teşbih (Allah'ın tecellilerde görülmesi) birleştirilmelidir.

 

Hayvanlar, akıl melekesine sahip olmadıkları için doğuştan bir keşif yeteneğine sahiptirler. Bu makama erişen kişide iki durum gözlenir: Olağanüstü şeyleri (kabir azabı gibi) görmeye başlar ve gördüklerini anlatamaz hale gelir, yani dilsizleşir.

Bedene bağlı akıl terk edildikten sonra kazanılan yeni akıl (Akl-ı Mücerred) eşyayı olduğu gibi, yani ontolojik kökenleriyle görmeyi sağlar.

Saf akıl düzeyine çıkan kişi, eşyayı ilahi isimlerin (Esma) tecellisi ve "A'yân-ı Sâbite" (sabit özler) olarak görmeye başlar. Bu aşamadaki kişiye "Arif" denir.

 

2. Bölüm - Dipsiz Karanlık

Zât, Ahadiyyet ve Mutlak Varlık

Mutlak Hakikat'in (Hakk) ilk ve en derin mertebesi, her türlü nitelikten, isimden ve bağdan münezzeh olduğu haldir.

Gayb-ı Mutlak: İnsan aklının asla kavrayamayacağı, hiçbir sıfatla nitelenemeyen mutlak gizlilik.

 

Amâ (Dipsiz Karanlık): Hakk'ın henüz hiçbir tecellide bulunmadığı, "belirlenmemişlerin en belirlenmemişi" (enkerü-l nekîrât) olduğu makamdır.

 

Ahadiyyet (Teklik): Bu mertebede ne çokluk (kesret) ne de çokluğun gölgesi vardır. Hakk, karşıtlık kavramının bile anlamsız olduğu bir "kayıtsız şartsız saflık" içindedir.

 

Mutlak Varlık: Kendi özüyle kaim olan, yokluk kabul etmeyen asıl cevher.

A'yân-ı Sâbite: Varlığın ve yokluğun ötesindeki "idealar" veya sabit özler âlemi.

Somut Mevcudât: Hislerle algılanan, sınırlı ve değişken varlıklar dünyası.

 

En yüksek mistik hâlde (fenâ) bile bir "gören" ve "görülen" ayrımı kalır. Eğer "O'nu gördüm" diyorsanız, orada bir "ben" (fail) ve bir "O" (mef'ul) vardır.

 

Gizli bir hazine olan Hakk, "bilinmeyi arzuladığı" an, isim ve sıfatlar mertebesine nüzul eder.

Ganiyy (Kendi Kendine Yeten) olan Hakk, Müftekir (İhtiyaç Sâhibi) olur.

 

Hz. Musa'nın Firavun’a verdiği cevaplar

"Eğer yakîn sahibiyseniz" şartı, keşif yoluyla Hakk’ı doğrudan müşahede edenlere hitap eder.

"Eğer aklınızı kullanıyorsanız" şartı, hakikati ancak mantıksal deliller ve "tahdid" (sınırlandırma) yoluyla kavrayabilenlere hitap eder.

 

Kâfir, Hakk’ı kendi sınırlı nefis perdeleri veya ferdî suretler (örneğin Mesih sureti) arkasında gizleyen kimsedir.

İnsan Hakk’ın tecellisine baktığında gördüğü şey, aslında Hakk'ın aynasında yansıyan kendi "istidat" ve "sureti"dir.

 

İnsan, Hakk'ı ancak O'nun kendini açtığı (tecelli ettiği) vüs'atte ve kendi kabiliyetinin elverdiği surette bilebilir.

 

3. Bölüm - "Nefsini Bilen Rabb'ini Bilir"

Hakk’ı bilmenin iki yolu

Tenzih Yolu (Aklî İstidlâl)

Teşbih ve Tahkik Yolu (Mistik Tecrübe)

 

Ulûhiyetin sırrı / kul olmadan İlâh bilinmez

İlâh (Rab) / İsim ve sıfatlarıyla tecelli eden Hakk’tır. Bir ismin (örneğin Rezzak) fiiliyata çıkması için rızık alacak bir varlığın olması gerekir.

 

Celâl Keşfi (Bekâ)

İnsanın Hakk’ın birliği içinde çokluğu (mahlûkatı) tanımasıdır. Bu makamdaki kâmil insan, Hakk’ı bir ayna olarak görür; bu aynada hem Hakk’ı hem de tüm varlıkların birbirine nasıl bağlı olduğunu müşahede eder.

 

Cemâl Keşfi (Fenâ)

İnsanın çokluğu (eşyayı) unutup sadece Hakk'ın birliğini (Vahdet) görmesidir. Burada "Celâl" (Hakk'ın büyüklüğü ve farkı) perdelenir.

 

İnsanın bilgisi hiçbir zaman Hakk'ın Zât'ına ulaşamaz. Daima Rabb (yani kendisiyle ilişkili olan veçhe) düzeyinde kalır.

 

O, kendini senin "sen"liğinde seyretmektedir. Sen kendini keşfettiğinde, O'nun sende hangi ismiyle tecelli ettiğini (Rabbini) keşfetmiş olursun.

 

4. Bölüm - Bâtın Olan Allah ve Zâhir Olan Allah

Tenzih ve Teşbih / Hakk’ın hakikati, bu iki kavramın dengeli bir birleşiminde yatar.

 

Hz. Nuh ve Akıl Yoluyla Tenzih

Nuh, kavminin aşırı putperestliğine karşı saf tenzihi savundu. Ancak bu "akli tenzih", halkın somut bir ilah ihtiyacını karşılamadığı için reddedildi.

 

Hz. İdris ve Zevk Yoluyla Tenzih

İdris peygamber, bedensel bağlardan kurtulup saf ruha dönüşerek (tecerri) en uç noktadaki tenzihi, yani Kuddûs isminin tecellisini temsil eder. Bu, aklın mantıksal çıkarımı değil, mistik bir sezgi (zevk) yoludur.

 

"Leyse ke-misli-hi şey’un" (O’nun benzeri gibi bir şey yoktur).

 

Cem Makamı / Her şeyde sadece Hakk’ı görmek

Fark Makamı / Hakk’ın isimlerinin çokluğu içinde yaratılmışları birbirinden ayırarak görmek.

Kâmil Arif hem tenzihi hem teşbihi; hem cem'i hem farkı birleştiren kişidir.

 

Furkan ve Kur’an

Furkan (Ayırma): Hakk’ı halktan, Tek’i çoktan (kesret) keskin bir biçimde ayıran mutlak tenzih tutumudur. İbn Arabî'ye göre Hz. Nuh'un dâveti "Furkan" idi.

Kur’an (Birleştirme/Terkib): Tenzih ile teşbihi, aşkınlık ile benzerliği kendinde cem eden (birleştiren) tutumdur. Bu, Hz. Muhammed’in temsil ettiği "en kâmil" yoldur.

 

Akıl, doğası gereği soyutlar ve tenzihe yönelir.

Vehim, somut hayallerle çalışır ve teşbihe yönelir.

Keşif, akıl ve vehmi birleştiren "marifet"tir.

 

5. Bölüm - Metafizik Hayret

İnsan, varlığın hem "Tek" (Vahdet) hem de "Çok" (Kesret) olduğu gerçeği karşısında hayret eder.

Nefsine zulmetmek / klasik tefsirde bu "günahkâr" demektir. Arabî’ye göre ise en yüksek mertebedeki âriftir.

Hayret makamındaki kişi bir daire çizer. Dairenin her noktası merkeze (Hakk'a) aynı uzaklıktadır.

Allah'ı uzaklarda bir hedef sanıp ona "doğru bir çizgide" yürümeye çalışanlar, yürüdükçe yorulur ve aslında hiç gitmedikleri bir yere varmaya çalışırlar.

 

Hakk, zâhir olduğunda bâtınını perdeler; bâtın olduğunda zâhirini perdeler.

İbn Arabî'ye göre bu hakikati herkes aslında kendi nefsinden bilir; çünkü insan ruhu (bâtın) ve bedeni (zâhir) ile bu zıtlığın en küçük örneğidir (mikrokozmos).

 

"1", sayıların kaynağıdır ama kendisi bir sayı dizisinin parçası (çokluk) değildir.

Diğer tüm sayılar (2, 3, 100...), aslında "1"in kendi kendisini tekrarlamasından ibarettir.

Bu benzetmede "1" Hakk’a, sayılar ise İlahi İsimler ve bu isimlerin aynası olan A’yân-ı Sâbite’ye (eşyanın hakikatlerine) tekabül eder.

 

Tabiat, Allah’ın "Mûcid" (Var eden) isminin dış dünyadaki görünümüdür.

 

Bir insan taşa, ateşe veya kendi zihnindeki bir tanrı imgesine tapsa bile, aslında o surette tecelli eden Hakk’a tapmaktadır.

İnsanlar Allah’ı kendi inançlarıyla (zihni kalıplarıyla) sınırladıkları için, kendi inançlarındaki tanrıyı kabul eder, başkasınınkini reddederler.

 

6. Bölüm - Hakk'ın Gölgesi

İbn Arabî’ye göre âlem, kendi başına bir varlığa sahip değildir. O, Hakk’ın Zâhir isminin A’yân-ı Sâbite (eşyanın ilahi ilimdeki sabit hakikatleri) üzerine düşen gölgesidir.

Gölge bir "hayal"dir, ancak bu onun tamamen yok olduğu anlamına gelmez.

Âlem, Hakk’tan bağımsız bir mevcudiyet iddia edemez; O’na muhtaçtır.

 

Eşyanın kendi özü "yokluk" (adem) olduğu için karanlıktır. Hakk’ın nuru bu yokluk üzerine yansıdığında, nûr ile karanlığın karışımından bildiğimiz bu "gölgeler dünyası" (fiziksel alem) doğar.

 

7. Bölüm - İlâhî İsimler

Her isim (Rezzâk, Alîm, Kahhâr), nihayetinde tek bir Zât'a (Allah) işaret ettiği için O'nun aynısıdır.

Her ismin kendine has bir manası ve gerektirdiği bir işlevi vardır. Bu yönüyle isimler birbirinden ve Zât'tan farklıdır.

Bütün isimler Zât'a dayanmakla birlikte, kapsam ve yetki bakımından aralarında bir hiyerarşi vardır.

Bazı isimler diğerlerini kapsar. Örneğin İlim, her şeyi kuşattığı için İrâde'den; İrâde ise eyleme dönüştüğü için Kudret'ten daha şümullüdür.

İsm-i A’zam (Allah ve Rahmân) / Bütün isimleri içinde barındıran, en kapsamlı isimdir.

Âlem, var olabilmek için İlâhî İsimlere muhtaçtır.

Âlem, kuvveden fiile çıkmış İlâhî İsimlerin toplamıdır.

 

8. Bölüm - Allah ve Rabb

"Allah" ismi, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını içinde barındırır.

O her an bir şe’ndedir

 

"Rabb" Hakk’ın, varlığın özel istidadına (kapasitesine) göre büründüğü "hususi vechesidir."

Her varlığın kendi istidadına göre bir "Rabb"i vardır. Hasta için Rabb, "Şâfî" ismidir; günahkâr için "Gafûr"dur.

Kendi fıtratına uygun bir Rabb ile ilişki kuran varlık, ontolojik bir uyum içindedir.

 

9. Bölüm - İlâhî Rahmet

Rahmet "vücud verme" (eşyayı mevcud kılma) fiilidir.

Bir şeyin var olması, onun ilahi rahmete mazhar olması dolayısıyladır.

Gazap Rahmet’in yokluğudur.

Rahmet Zâtîdir / Allah'ın özünden gelir.

Gazab Ârızîdir / Eşyanın kendi kabiliyetsizliği (istidat eksikliği) nedeniyle ilahi nuru tam yansıtamamasından kaynaklanır.

 

İlâhî Rahmet’in zuhuru, mutlak gaybtan şehadet alemine doğru üç aşamada gerçekleşir:

Zâtî Rahmet: Allah'ın kendi Zât'ına olan ilk tecellisi (Feyzü-l Akdes). Hakk'ın kendi bilincine ermesi ve "şey-lik" kazanması.

İsimler Rahmeti: İlahi isimlerin ve a’yân-ı sâbitenin (eşyanın hakikatlerinin) ilahi ilimde belirginleşmesi.

Kutsal Feyz (Feyzü-l Mukaddes): Eşyanın bu dünyada somut varlıklar olarak zuhur etmesi. Bu safhada rahmet, her zerreye yayılır.

 

Bir şey mevcut olduğu sürece Allah’ın tecellisidir ve "doğru yol" (sırât-ı müstakîm) üzerindedir.

Kötülük (şer), eşyanın özünde değil, bizim bakış açımızda, alışkanlıklarımızda veya şeriatın koyduğu sınırlardadır.

 

Her şey Rahmet (Varlık) ile başlar ve Rahmet'e (Saadet) döner.

Âlemde durağanlık (sükûn) yokluktur. Varoluş ise bir harekettir.

 

10. Bölüm - Tüm Âlemi İstilâ Eden İlâhî Hayat

Normalde maddî varlıklar (kesîf) birbirinin içinden geçemez ve yer kaplarlar. Ancak Allah'ın Lâtîf sıfatı, O'nun rûhânî bir cevher gibi her şeyin (gök, yer, kaya, ağaç) en derin "ayn"ına (özüne) nüfûz etmesini sağlar.

 

Dışarıdan baktığımızda farklı isimlerle (taş, kuş, insan) andığımız her şey, aslında ilâhî cevherin farklı sûretlere bürünmüş halidir.

 

Kudsî hadiste buyurulan "Onun işiten kulağı, gören gözü olurum" ifadesi, bu letâfet ilkesinin bir sonucudur. Allah, mahlûkatın duyu organları aracılığıyla "deneyimsel" bir bilgiye sahip olur.

 

Hakk, mahlûkatın gıdâsıdır

Mahlûkat da Hakk'ın gıdâsıdır

 

11. Bölüm - İlahi Tecelli

Allah’ın kendi ilmindeki planı değişmez.

Şehâdet âleminde ilâhî akış, her an yeni bir sûretle tezahür eder.

 

Varlığın hiyerarşisi

Lâ-taayyün: Hiçbir sınırın ve belirlenimin olmadığı Mutlak Zât düzeyi.

İlk Belirginleşme: İlâhî isimlerin bilkuvve (potansiyel) olarak hazırlandığı evre.

Ahadiyyet-i İlâhiyye: Aktif tecellîlerin birliği.

İlâhî İsimler: Birliğin çokluğa (isimlere) ayrışmaya başladığı nokta.

Kevnî Birlik: Mahlûkatın henüz kuvve halindeki bütünlüğü.

Âlem: Cinslerin, türlerin ve ferdlerin fiilen (somut olarak) varlık kazandığı düzey.

 

Allah, somut dünyada tecellî eder

O varlığa ancak istîdâdı kadar tecellî eder.

 

12. Bölüm - A'yân-ı Sâbite

A'yân-ı sâbite, Hakk (Mutlak Varlık) ile Şehâdet âlemi (somut dünya) arasında bir köprüdür.

Dünyadaki nesnelerin nasıl var olacağını belirleyen "genetik kod" veya "kalıp" hükmündedir.

A'yân-ı sâbite "yokluk" (adem) halindedir.

 

Vâcib (Zorunlu) / Hakk'ın bizzat kendisi.

Mümkün / Kendi başına var olmayan, ancak Hakk’ın varlık vermesiyle var olabilen a'yân-ı sâbiteler.

 

Allah, bir varlığın a'yân-ı sâbitesinde (ezelî kodunda) ne varsa onu bilir ve ona göre tecelli eder.

İlâhî İrâde, A'yân-ı sâbitelerin gerektirdiği her şeyin (şer dahil) varlık sahasına çıkmasını diler.

 

Kazâ: Allah'ın eşya hakkındaki genel hükmüdür (Bilgisine uygun olarak).

Kader: Bu hükmün, eşyanın kendi özündeki zamanlamaya göre tek tek ve somut olarak gerçekleşmesidir.

Sır: Kaderin sırrı, aslında her şeyin "kendi özünün gereğini" yaşamasıdır. Allah, varlığa kendisinde olmayanı dışarıdan dayatmaz.

 

Kader karşısında insanlar

Cahiller: Dua ederek ezelî planı değiştirebileceklerini sanırlar.

Teslim Olanlar: Her şeyin belirlendiğini bilip susanlar ve rıza gösterenler.

Kader Sırrına Vâkıf Olanlar (En Üst Mertebe): Allah'ın kendisi hakkındaki bilgisinin kaynağını (kendi a'yân-ı sâbitesini) keşfedenler.

 

13. Bölüm - Yaratılış (Hilkat)

Yaratılışın üçlü yapısı

Yaratıcı (Hakk) Cihetinden Üçlülük:

Zât: Kendini izhar eden mutlak varlık.

İrâde: Bir şeyi var etmeye yönelmek (Mürîd).

Kavl (Söz): "Kün" (Ol!) emriyle süreci başlatmak (Âmir).

 

Yaratılan (Halk) Cihetinden Üçlülük:

Şey'iyyet: O nesnenin Hakk'ın ilmindeki ezelî hakikati (Ayn-ı sâbite).

Semâ (İşitme): İlâhî "Ol!" emrini algılama kabiliyeti.

İmtisâl (İtaat/Boyun Eğme): Emri kabul edip varlık sahnesine çıkma meyli.

 

Varlık, bir kez yaratılıp bırakılmış bir saat gibi değildir. İbn Arabî'ye göre her şey her an yok olur ve yeniden yaratılır (Teceddüd-i emsâl).

 

Yaratılışın yatay boyutu: Farklı formlardaki (insan, taş, bitki) tüm çokluğun, aslında tek bir "Heyulâ" veya "Cevher"in (Hakk’ın varlığının) farklı görünümlerinden ibaret olmasıdır.

 

Yaratılışın dikey boyutu: Bir nesnenin "aynı" kalıyor gibi görünmesine rağmen, her bir zaman diliminde (ân-be-ân) yok olup yeniden yaratılmasıdır.

 

Hazreti Süleymân’ın veziri Âsaf bin Berahyâ’nın Belkıs’ın tahtını "göz açıp kapayıncaya kadar" getirmesi

 

14. Bölüm - Âlem-i Sagîr (Mikrokozmos) Olan İnsan

Âlem (Makrokozmos), Tanrı’nın isimlerinin dağınık ve ayrı ayrı yansıdığı devasa ama "bilinçsiz" bir aynadır. İnsan ise bu aynayı parlatan ve tüm dağınık yansımaları tek bir noktada (odak noktasında) toplayan "cilâ"dır.

Âlem-i Kebîr (Makrokozmos): İlâhî isimlerin "tafsîlâtlı" (ayrıntılı) ama dağınık dökümüdür.

Âlem-i Sagîr (Mikrokozmos/İnsan): Bu isimlerin "icmâli" (özeti) ve vahdet (birlik) içinde toplandığı merkezdir.

 

İnsanı meleklerden ve diğer varlıklardan üstün kılan şey, onun Cem’iyet (her şeyi kendinde toplama) yeteneğidir.

 

Allah’ın âlemi "âlem aracılığıyla" yönetmesi gibi, insan ruhu da kendi "küçük âlemini" beden vasıtasıyla yönetir.

 

Melekler rûhânîdirler.

İnsân, hem rûhânî hem bedenîdir. Allah’ın "iki eli" (Hakk’ın sûreti ve Âlem’in sûreti) onda birleşmiştir. İnsan hem maddeyi hem manayı, hem kutsalı hem dünyeviyi kendinde topladığı için meleklerden üstündür.

İnsân-ı Kâmil dünyada olduğu sürece âlem korunur. Eğer bu mühür kalkarsa (İnsân-ı Kâmil yeryüzünden çekilirse), hazine boşalır ve nizam bozulur (Kıyamet).

 

Hakîkat-ı Muhammediyye / Hazret-i Muhammed, sadece tarihsel bir kişilik değil, kevnî bir ilkedir (Logos)

Nûr-i Muhammedî Allah’ın ilk yarattığı şeydir. Tüm peygamberler bu nurun farklı zamanlardaki tecellileridir.

 

15. Bölüm - Ferd Olarak İnsan-ı Kâmil

İbn Arabî'ye göre her insan, doğuştan tüm ilahi isimleri kendinde toplama (cem') yeteneğine sahiptir.

İnsân-ı Kâmil "cilalanmış bir ayna" gibi Hakk’ı olduğu gibi yansıtan kişidir.

 

Akıl mantıksal çıkarımlara güvenir. Hakikati zihinsel kalıplara sığdırmaya çalışır. Keşf hali yaşasa bile, akıl süzgecinden geçiremediği için hayrete düşüp reddeder.

Arif hakikati akıl ile değil, keşf ve zevk yoluyla bilir.

Ârif, Hakk’ı Hakk ile, Hakk’ta ve Hakk’ın gözüyle görendir.

Câhil, Hakk’ı sadece kendi inanç (akide) kalıbı içinde kabul eden, bunun dışındaki tecellileri reddedendir.

 

Gayret ve Gayr

Allah "kıskançtır" (Gayûr)

Bu kıskançlık, hakikati "Gayr" perdesiyle örtmesi demektir.

 

Sadece dil zikrediyorsa, Hakk sadece o uzuvla beraberdir, diğer uzuvlar gaflettedir.

 

16. Bölüm - Resûl= Nebî ve Velî

Velâyet, Nübüvvet ve Risâlet

Velâyet (En Geniş): Kapsayıcı temeldir. Her Nebî ve her Resûl aynı zamanda bir Velîdir.

Allah’ın "el-Velî" ismiyle doğrudan ilintili olduğu için ezelî ve ebedîdir.

Nübüvvet, velâyet üzerine eklenmiş "gayb bilgisi" vasfıdır.

Risâlet, nübüvvet üzerine eklenmiş "tebliğ ve şeriat getirme" görevidir.

 

Elçilik halka, velâyet ise Hakk’a dönüktür.

 

Velâyetin "olmazsa olmaz" şartı olan Fenâ (yok oluş)

Tahallûk (Sıfatların Fenâsı): Beşerî sıfatları terk edip İlâhî sıfatlarla ahlaklanmak.

Tahakkuk (Zâtın Fenâsı): Kendi varlığının bağımsız bir varlık olmadığını, Hakk’ın Zâtı ile bir olduğunu idrak etmek.

Ta'allûk (Fiillerin Fenâsı/Bekâ): Kendi fiillerini Hakk’ın fiillerinde yok etmek. Bu aşama "Bekâ" makamıdır; kişi dünyada iş yapmaya devam eder ama yapanın kendisi değil Hakk olduğunun bilincindedir.

 

17. Bölüm - İnsan-ı Kâmilin Teshir Kudreti

Sıradan insan bir şeyi zihninde yaratır (vehim/hayal), ancak bu yaratım dış dünyada bir karşılık bulmaz.

Ârif (İnsân-ı Kâmil) ruhani enerjisini (himmetini) bir noktaya teksif ederek, zihnindeki bir sureti dış dünyada (Hisler Hazreti'nde) varlığa büründürebilir.

Bu "yaratma" (halk), Allah’ın yaratmasından farklı olarak Ârif’in o konuya odaklı kalmasına bağlıdır. Ârif gaflete daldığı anda, himmetiyle var ettiği nesne de yok olur.

 

Mârifet arttıkça, himmetle tasarruf azalır.

Ârif, kendisindeki kuvvetin geçici ve Allah'a ait olduğunu bilir. Hakiki kuvvet sahibine duyduğu saygıdan ötürü, kendi iradesini devreden çıkarır ve mutlak bir acziyet içinde "kulluk" makamına rücu eder.

 

Ârif bilir ki; her şey ezelde Allah'ın ilminde nasıl sabitlenmişse (A’yân-ı Sâbite) öyle vuku bulacaktır. Birine hidayet vermek veya bir olayı değiştirmek için himmet etmek, ezelî takdire karşı gelmek veya boşuna çabalamak gibi göründüğünden, Ârif olayların akışına teslim olur.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder