Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 17. Cilt - Notlar
Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2012
OTUZ ÜÇÜNCÜ SİFİR
Sevginin Sabitliği Mertebesi: el-Vedûd
"Vedûd" ismi, sevginin sadece bir duygu değil,
değişmeyen bir sebat (sabitlik) olduğunu ifade eder.
Sevginin dört hali
Heva: Sevginin
kalbe ilk düşüşü (kayan yıldız gibi).
Vüdd: Sevginin
kalpte sabitlenmesi ve kök salması.
Hub: Sevginin
durulması, sevenin kendi iradesini sevgilisinin iradesinde eritmesi.
Aşk: Sevginin
kalbi bir sarmaşık (aşaka) gibi kuşatıp sevgili dışındaki her şeye kör etmesi.
İnsan bir beşeri sevdiğinde (Leyla, Lübna gibi), aslında o
şahsın suretinde tecelli eden Hakk'ı sever.
Allah bizi sevdiği için yaratmıştır. "Ben gizli bir
hazineydim, bilinmeyi sevdim" (hadis-i kutsi) sırrı gereği, varlık sevgi
üzerine kurulmuştur.
Mecd Mertebesi: el-Mecîd
Mecd; şeref, yücelik ve üstünlük demektir.
Kulun varlığı, Hakk'ın Mecd isminin aynasıdır.
Hayâ Mertebesi: el-Hayiü
Haya, çekinmek ve utanmak demektir
Allah için bu, kereminden dolayı kulunu geri çevirmemesidir.
Hayâ imandandır.
Allah'ın kullarına karşı hayâsı, onların günahlarını örtmesi
ve rezil etmemesidir. Her ilahi mertebenin bir yönü Hakka, bir yönü kula bakar.
Seha (İhtiyaç Ölçüşünce Vermek) Mertebesi: es-Sahî
Seha, ihtiyaca göre vermek demektir.
Verme Türleri
Cûd: İstenmeden
vermek.
Kerem: İstenince
vermek.
Seha: Tam da
ihtiyaç duyulan ölçüde, ne eksik ne fazla vermek.
İsar: Kendisi
muhtaçken başkasına vermek (Bu kula ait bir fütüvvet makamıdır).
Temizlik ve Ayrışma Mertebesi: et-Tayyib
"Tayyib", sadece fiziksel temizlik değil, çirkini
güzelden, habisi (pis) tayyibden (temiz) ayıran ilahi süzgeçtir.
Herkes rabbini arar, habis (çirkin) olan, kendi mizacı
gereği Rabbini "aşağıda" (celal ve azap yönünde) bulur; tayyib olan
ise "yücelerde" (cemal yönünde) bulur.
İhsan ve Müşahede Mertebesi: el-Muhsin
İhsan mertebesi, imanın görerek ibadet etme aşamasına
yükselmesidir.
Allah’a O’nu görür gibi ibadet etmek
Bu söz, kulun hayalinde ve inancında oluşturduğu ilahi
sureti ifade eder.
Kul Allah'a hayalinde bir suret vererek ibadet ettiğinde
(birinci ihsan), Allah da bunun karşılığı olarak kula Kendisini gerçekte olduğu
gibi gösterir (ikinci ihsan).
Dehr Mertebesi: ed-Dehr
Zamanın sahibi veya bizzat Zaman (Dehr) olarak Allah’ın
tecellisidir.
"Dehr'e sövmeyin, çünkü Allah dehr'dir" hadisi,
zaman içinde olup biten her olayın failinin Allah olduğunu hatırlatır. İnsanlar
zamana söverken aslında o anki ilahi takdire söverler.
Dehr, ezelden ebede uzanan kesintisiz hakikattir.
Varlık her an yok olur ve yeniden yaratılır. Dehr bu akışın
kendisidir.
Sohbet -Beraberlik- Mertebesi: es-Sâhib
Allah'ın kuluyla olan kesintisiz yol arkadaşlığıdır.
Allah, yolculuğa çıkanın "Sâhib"i (arkadaşı),
geride kalan ailesinin ise "Halife"sidir.
Arif kişi için her nefes bir "vârid"dir
Bu tecelli beraberinde 5 ağır sorumluluk getirir:
Gelen halin hakkı.
O hali getiren İlahi İsmin hakkı.
Giden halin hakkı.
Giden halin sahibinin hakkı.
Her an seninle olan Allah'ın hakkı.
Halifelik Mertebesi: el-Halife
Halifelik, birinin yerine geçmek değil, onun adına tasarruf
etmektir.
Yolcu evinden ayrıldığında, Allah o ailede halife olur. Bu,
kulun Allah'ı vekil kılmasıyla değil, Allah'ın o mülkün asıl sahibi olmasıyla
gerçekleşir.
Halifelik, Allah’ın sırrını
taşımaktır. Bu makamda olan kişi, Hakk'ın suretiyle zuhur eder. Meleklerin
secde etmesinin sebebi, halifede gördükleri bu "Hakk'ın sureti"dir.
Cemal Mertebesi: el-Cemil
Allah güzeldir, güzeli sever.
Allah, Kendi güzelliğini (Cemal) müşahede etmek için âlemi
Kendi suretinde yaratmıştır.
Allah kula namazda ve münacatta süslenmeyi emreder. Çünkü
Allah ancak güzele tecelli eder. Kulun dış süsü (elbise) ve iç süsü (ahlak ve
sünnete uymak) Allah'ın sevgisini çeker.
Kötü ameli "güzel" görüp yapanlar, aslında amelin
özünü değil, üzerindeki ilahi süsü sevmişlerdir.
Tes'ir Mertebesi: el-Mus'ir
Bu mertebe, rızık ve eşyanın kıymeti üzerindeki ilahi
tasarrufu açıklar.
Fiyatların artması veya düşmesi, kulların halleri ve
vakitlerin otoritesiyle ilgilidir.
Allah, müminlerin canlarını ve mallarını Cennet karşılığında
satın almıştır.
Bu alışverişte Allah, kulun canını satın alır ama sonra ona
"kendi katında rızıklanma" vasfıyla canını geri iade eder.
Yakınlık ve Kurbet Mertebesi: el-Karibu'l el-Akreb (Yakınların Yakını)
"Biz ona şah damarından daha yakınız." Bu,
yakınlığın en zirve noktasıdır.
Allah bize bizden daha yakındır.
Şah damarı hayatın kaynağıdır ama Allah, o hayatın da
hayatıdır.
Kul, mutlak acizliğiyle Hakk'a zıttır; ancak "ilahi
surette yaratılmış olmasıyla" Hakk'a benzerdir. Bu benzerlik, yakınlığın
kapısını açar.
Verme ve Vergi Mertebesi: el-Mu'ti
Vermek, Allah için perdenin kalkması ve varlığın ortaya
çıkmasıdır.
Sadaka veren aslında Allah'a verir; dolayısıyla veren de
alan da hakikatte Allah'tır.
Allah her varlığa kendi istidadına (kabiliyetine) göre
yaratılışını vermiştir.
Şifa Mertebesi: eş-Şafi
Şifa, sadece hastalığın gitmesi değil, ruhun ve bedenin
"gayesine" ulaşmasıdır.
Hastalık, kul ile ulaşmak istediği gaye arasına bir engelin
girmesidir. Şifa ise bu engelin kalkmasıdır.
Resulü Ekrem "senin şifandan başka şifa yoktur"
diyerek bütün sebepleri (ilaçları, doktorları) ortadan kaldırıp doğrudan
Müsebbib'e (Allah'a) yönelmiştir
Efrad veya Teklerin Mertebesi: el-Ferd, el-Vitr, el-Ahad
el-Ahad (Mutlak Bir): Hiçbir
şekilde bölünemeyen, ortağı olmayan ve bir başkasıyla yan yana gelip
"çift" oluşturmayan mutlak birliktir.
"Ahad'a gözünü dikme", çünkü o kul için müşahede
edilemez bir mutlaklıktır.
el-Ferd ve el-Vitr (Tek): Arapçada "vitr" kelimesi
aynı zamanda "kan davası/intikam" demektir. el-Vitr, çifti bozan tek
sayı (İntikam) / şirki ve ikiliği yok
eden irade.
"Allah tektir, teki sever"
Eğer bir "tek", arkasından bir sonuç
(çiftlik/doğum) getirmiyorsa buna "büteyr"
denir.
Dünyada mutlak bir "tek" göremezsiniz; her şey
çiftiyle kaimdir.
İnsan zihni her şeyi ikilikler (sıcak-soğuk, gece-gündüz,
yaratan-yaratılan) üzerinden anladığı için birliğe ulaşmakta zorlanır.
Bu mertebenin sahibi olan kişi, alemde "biricik"
olduğunu anlar.
Kul, kendi benliğinden geçip Hakk'ın bir gölgesi haline
geldiğinde, konuştuğu sözler artık kendisinin değil, Allah'ın vekaleten
söylettiği sözler olur.
Rifk ve Murafaka Mertebesi: er-Refîk
Bu isim, Allah'ın kuluyla olan en zarif ve en yakın
beraberliğini ifade eder.
Refîk-i A’lâ / Hz. Peygamber’in son nefesinde söylediği bu
söz, artık dünya yoldaşlığından ilahi ve yüce yoldaşlığa geçişin ilanıdır.
Perdeli insan için ölüm bir korku iken, arif için
"er-Refîk"e, yani her an yanında olan ama perdeden dolayı tam
göremediği Dost'una kavuşmaktır.
Peygamberler Hakk'ın refikleridir; çünkü onlar Hakk'ın
davasına (tevhidine) yardım ederler, Hak da onlara yardım eder. Bu, karşılıklı
bir dostluk ve yardımlaşma (murafaka) makamıdır.
Gönderme ve Bi'set Mertebesi: el-Bâis
Bu mertebe hem peygamberlerin gönderilmesini hem de ölümden
sonraki dirilişi (ba's) kapsar.
Beden bir ülkedir ve nefs bu ülkenin hükümdarıdır.
Peygamberler, bu hükümdara (nefse) tebaasını (organlarını ve güçlerini) nasıl
yöneteceğini öğretir.
Allah, zahirde (dışarıda) peygamberler gönderirken, bâtında
(içeride) "düşünce elçileri" gönderir.
el-Hak İsminin Mertebesi: el-Hak
Hak (Allah), mutlak varlığın kendisidir. Halk
(yaratılmışlar) ise bu nurun önüne düşen gölgelerdir.
Bâtıl, üzerine Hak geldiğinde yok olan şeydir.
Bâtıl, aslında Hakk'ın sürekli değişen ve bir daha geri
dönmeyen tecelli suretleridir.
Allah'ı bilmek de yaratılanı bilmek de bir
"hayret"tir.
Arifin yolu, kalbini temizleyip ilahi fethi (açılımı)
beklemektir.
Vekâlet Mertebesi: el-Vekil
Bu mertebe, mülkiyet iddiasından vazgeçip işleri asıl
sahibine devretme makamıdır.
Biz Allah'ı vekil edindik ama O, bizim hakkımızda ancak
bizim "sabit hakikatlerimize" (ilm-i ilahideki halimize) göre
tasarrufta bulunur. Yani başımıza gelen her şey, aslında bizim hakikatimizin bir
yansımasıdır.
Allah insanı önce "Kendi suretinde" yaratarak ona
bir üstünlük vermiş, sonra şeriatla onu "memur" kılıp bu ayrıcalığını
kırmıştır. Ardından "Sizi de amellerinizi de Allah yarattı" diyerek
kulu tamamen aciz bırakmış, kibri kökünden söküp atmıştır.
Kuvvet Mertebesi: el-Kavi
Kuvvetli olan, rüknümü güçlendirendir.
Bizim bağımsız bir kuvvetimiz yoktur. Kuvvet, ancak Allah'ın
bizde yarattığı ve bizim istidadımızla (kabiliyetimizle) birleşen bir
toplamdır.
Dünyada hayalimizde canlandırabildiğimiz (imkansız görünen)
şeyler, ahirette "duyulur" (mahsus) hale gelir. Hayal, duyunun bir
mertebesidir ve ahirette hayal edilen her şey gerçek bir varlık kazanır.
Metanet Mertebesi: el-Metîn
Metanet, sarsılmayan, değişmeyen ve her durumda sabit kalan
hakikattir.
Tecelliler, isimler ve suretler sürekli değişse de bu
değişimin arkasındaki ilahi hakikat "Metîn"dir, asla sarsılmaz.
Teorik düşünceyle (akılla) kurulan inançlar, kuşkularla
sarsılabilir. Ancak "Metîn" ismine dayanan bir kalp, kuşku gelse bile
yerinden oynamaz.
Yardım Mertebesi: en-Nasîr / el-Velî
Yardım, bazen karşı gelene de yardım eder.
Tağutlar çevrelerindeki kişilere yardım edebilir. Onların
yardımı nurdan karanlığa çıkartmak içindir. Çünkü onların mizacı bozulmuştur
öyle ki hidayetten zarar görecek bir yapıdadırlar.
Allah "Müminlere yardım etmek üzerimize haktır"
buyurur. Eğer Hakka inananlar zahiren mağlup oluyorsa, bu onların imanındaki
bir "gedik" veya "ölüm korkusu" (bâtıla iman) yüzündendir.
Müşrik, Hakk'ın varlığına inanır ama birliğine inanmaz. Bu
yüzden imanı parçalıdır ve sarsılır. Hakka iman eden ise "sağlam bir
ipe" (Urvetü’l-Vüska) sarılmıştır, yardım ona her zaman ulaşır.
Hamd Mertebesi: el-Hamîd
Hamd, bütün övgülerin neticelerinin Allah'a dönmesidir. Hz.
Muhammed'in (s.a.v) "Makam-ı Mahmud" sahibi olması, evrendeki tüm
dillerle yapılan övgülerin onda toplanması demektir.
Birini kınadığınızda, onun bir davranışını kınarsınız; o
davranışın arkasındaki ilahi kaderi veya mazereti gördüğünüzde kınama düşer,
geriye sadece "hamd" kalır.
İhsa -Sayma- Mertebesi: el-Muhsî
Allah’ın bilgisi her şeyi (var olanı ve olmayanı) kuşatır
(İhata eder). Ancak İhsâ, yani sayma, sadece "varlık" sahasına
çıkanlar içindir.
Varlık divanının başkanı İlk Akıl (Kalem), imamı ise Levh-i
Mahfuz (Kitap)’tur. Her şey bu ilahi kütüphanede sayılmıştır.
İnsanların çoğalmasının sebebi İlahi İsimlerin çokluğudur.
Her bir isim, kendini yansıtacak özel bir "şahıs" talep eder.
Bed' Mertebesi: el-Mübdi'
"Bed' (Başlangıç)
Varlığı kendinden olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın
mertebesidir.
Allah her an yeni bir başlangıç yapar. Varlığımızın devam
etmesi (beka), Allah'ın her an varlığımızı yeniden "başlatması" ve
"koruması" sayesindedir.
el-Mübdi ismi bir an bile tecelli etmeyi bıraksaydı, tüm varlık
anında yokluğa dönerdi.
Bu mertebenin sahibi olan kişi, sebep-sonuç ilişkilerinin
ötesine geçer.
Bu bilince sahip olan kul, hiçbir şeye "eskimiş"
veya "sıradan" gözüyle bakmaz; her anın taze bir ilahi ihsan olduğunu
görür.
Yeniden Yaratma Mertebesi: el-Muîd
Allah, yok olan bir şeyin "tıpatıp aynısını" geri
getirmez.
Allah, bir şeyi iade ederken onun benzerini (mislini)
yaratarak iade eder.
İnsanın özü (cevher), Allah onu yarattığı andan itibaren yok
olmaz. Sadece bir halden başka bir hale göç eder (Dünya - Berzah - Ahiret).
Bu mertebenin sahibi olan kul, hayatın hiçbir anında
"duraklama" veya "eskime" görmez.
O bilir ki; her son, yeni bir başlangıcın (iadenin)
tetikleyicisidir.
İhya -Diriltme- Mertebesi: el-Muhyî
Her şey canlıdır, çünkü her şey tesbih eder.
Gerçek hayat bedenin değil, kalbin hayatıdır. İnsanlar
bedenlerine odaklandıkları için her şeyin canlı olduğunu göremezler.
Ölüm Mertebesi: el-Mumît
Ölüm, hayatın sönmesi değil, ruhun (valinin) beden
ülkesinden başka bir menzile (ahirete) göçmesidir.
Ahirette cennet ve cehennem ehli yerleşince ölüm, bir
"koç" suretinde getirilir ve Hz. Yahya tarafından kurban edilir. Bu,
artık hiçbir şeyin "bitmeyeceğinin" sembolüdür.
Hayat Mertebesi: el-Hayy
Gerçek hayat kalbin (hakikatin) hayatıdır. Bu hayat,
Rahman’ın kulun ebediyetine indirdiği ilahi bir "tattır". Eğer bir
kalp Hakk'ın varlığından habersizse, bedeni hareket etse bile o aslında ölüdür.
Bir şey henüz dış dünyada var olmasa bile (yoklukta/Âyan-ı
Sabite'de olsa bile), eğer o şey "biliniyorsa" bir tür hayat
sahibidir.
Hayy ve Kayyum / bu iki isim birbirinden ayrılmaz. Hayat
(Hayy), varlığın temelidir; Kayyumiyet (Kayyum) ise o varlığın ayakta durmasını
sağlar.
Abdulhayy / Bu mertebenin sahibi olan kul, varlığın her
zerresindeki canlılığı müşahede eder.
Abdulhayy olan kişi, hayatı sadece dünya sahnesindeki bir
koşturmaca olarak görmez; hayatın ilahi bir nur olduğunu bilir.
Kayyumluk Mertebesi: el-Kayyum
Kayyum ismi, el-Hayy (Diri) isminin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bir şey canlıysa, mutlaka kendi hakikatiyle "kaim"dir (ayaktadır).
Bir şeyin "kaim" olması, onu bilene kendisi
hakkında bilgi vermesi demektir.
Vicdan -Vecd/Vücûd- Mertebesi 'Ol (Kün)' Sözünün Mertebesi: el-Vâcid
Allah bir şeyin varlığını irade edip "Ol (Kün)"
dediğinde, hiçbir güç buna direnemez.
Bir kul "Hakkın dili" olma makamına ulaştığında
(Abdülvâcid), onun irade ettiği şey de mutlaka gerçekleşir.
Eşya, varlık sahasına çıkmadan önce Allah'ın katında
"sübût" (sabitlik) halindedir. Allah onları yaratmak istediğinde,
varlık elbisesi giydirerek hazinelerinden indirir. Gerçek "bulma/var
etme" (vicdan) budur.
Tevhid Mertebesi: el-Vahid, el-Ahad
el-Ahad: Zatın mutlak
birliği, bölünemezliği ve niteliksizliğidir.
el-Vâhid: Sıfatların ve
isimlerin çokluğuna rağmen, bu çokluğun tek bir hakikatte (Zat'ta)
toplanmasıdır.
Allah'ın pek çok ismi vardır (Âlim, Kadir, Mürid vb.). Bu
isimler Allah'ın zatını çoğaltmaz. Bunlar sadece farklı "nispetler"
ve "ilişkilerdir".
Samediyet Mertebesi: es-Samed
Bütün emellerin bitiş noktası; her şeyin O'na dayandığı
mertebe.
Samediyet, muhtaç olan her varlığın sırtını yasladığı
"rükün"dür.
Allah her şeyin hazinesidir. Varlıklar bu hazinelerde
"sabit" halde bulunur. Samediyet, bu hazinelerin dışarı çıkmak (var
olmak) için Allah'a muhtaç olmasıdır.
Allah, senin vasıtanla bir bilgi ortaya çıkardığında, o
bilgi açısından sen bir "samed" (başvurulan/dayanılan) olursun.
İktidar Mertebesi: el-Kâdir, el-Kadîr, el-Muktedir
Varlık, ol emrini duyduğu an itaat ederek yokluktan varlığa
sıçrar. Bu yüzden her varlığın aslı "itaat"tir.
el-Kâdir, Allah'ın bir sebep olmaksızın, doğrudan
yaratmasıdır (Emir âlemi).
el-Muktedir, Allah'ın sebepler (vasıtalar) aracılığıyla
yaratmasıdır (Halk âlemi).
Tereddüt / İnsanın bir işi yapıp yapmamak arasında kalması,
aslında Hakkın o kuldaki tecellisinin bir yansımasıdır.
Takdim Mertebesi: el-Mukaddim Öne Geçiren
Yaratılma aşamasında tüm "mümkün" varlıklar
(insanlar, melekler, nesneler) yaratılmaya olan kabiliyetleri bakımından
eşittirler.
Bir varlığın veya bir mertebenin diğerinden önce varlık
sahasına çıkması "Öne Geçiren"in (el-Mukaddim) iradesiyle mümkündür.
Mutlak takdim hem zaman içindeki varlıkları hem de zamanın
dışındaki (melekût gibi) hakikatleri kapsar. el-Mukaddim, sadece
"kronolojik" olarak değil, "şeref ve mertebe" bakımından da
öne geçirir.
Abdulmukaddim olan kişi, makam ve rütbe yarışında hırsa
kapılmaz. Bilir ki; Allah birini öne geçirmişse bunda bir hile (mekr) veya bir
hikmet vardır.
Geride Bırakma Mertebesi: el-Muahhir
Geride bırakılmak, o anki mertebenin hakikatiyle ilgilidir.
Geride kalanlar, özellikle "cezalandırılmak" için
değil, öne geçenin makamı gereği orada kalırlar.
Bu makamın sahibi olan kul, geride kaldığında mahzun olmaz,
öne geçtiğinde ise kibirlenmez.
(Dört Halife) Birinin önce halife olması diğerinden mutlak
üstün olduğu için değil, ecelinin daha yakın olması ve Allah'ın o mertebeyi ona
nasip etmeyi dilemesiyle ilgilidir.
İlk Olmak Mertebesi: el-Evvel
el-Evvel, her şeyden önce olan ve her şeyi başlatan ilahi
isimdir.
İlkler
İnsanlıkta: Hz. Âdem.
Ruhlarda: İlk Akıl (Akl-ı Evvel).
Cisimlerde: Arş.
Geometride: Daire (Sonsuzluk ve birliğin sembolü).
İlahi İsimlerde: el-Hayy (Hayat sahibi olmayan bir şeyin
evvel olması düşünülemez).
Sonra Gelme Mertebesi: el-Ahir
el-Ahir, her şey yok olduktan sonra baki kalan ve her işin
nihayetinde kendisine döndüğü isimdir.
Dünya hayatı "Evvel", ahiret ise
"Âhir"dir.
Bu yüzden ahiret, evvelden daha hayırlıdır
İnsan, yaratılış ağacının en son türeyen parçasıdır; ancak
yaratılışın asıl amacı (gayesi) odur.
Zuhur Mertebesi: ez-Zahir
Zuhur eden, zuhur edenden başkası değil.
Gördüğümüz her şey, bizim kendi hakikatlerimizin (istidatlarımızın)
Hakkın varlık aynasındaki yansımasıdır.
Zuhur mertebesi bir hayret makamıdır. Gören kim, görülen
kim? Bu soruların cevabı, her şeyin aslında tek bir hakikatin farklı
nispetlerinden ibaret olduğudur.
Bâtınlık Mertebesi: el-Bâtın
Allah zatı gereği "Zorunlu Varlık" (Vâcip), biz
ise "Mümkün Varlık" olduğumuz için aramızda tam bir benzerlik yoktur.
Bu münasebetsizlik, O'nu bizim idrakimize karşı "bâtın" kılar.
Gafil insanların kalbinde Hak, "kabirdeki bir ölü"
gibidir; vardır ama hükmü ve tesiri yoktur. Ariflerin kalbi ise Hakkın diri
olduğu yerdir.
Tövbe -Günahtan İtaate Dönmek- Mertebesi: et-Tevvab
Dikkat edin! Tövbe dönmek demek Tövbe ederek hakikate dön ve
yönel
Allah kula lütfuyla döner ve ona tövbe etme isteği verir.
Kul tövbe ettikten sonra Allah bu tövbeyi kabul etmek için
tekrar döner.
Allah katında sadece güzel olanlar (itaatler) yer bulur.
Günahlar ise İlâhî divanda silinir ve şahitlik mertebesinden kaldırılır.
En büyük tövbe, kişinin "ben tövbe ettim" diyerek
fiili kendine nispet etmesinden vazgeçip, tövbeyi de Allah'ın bir lütfu olarak
görmesidir.
Af Mertebesi: el-Afuvv
Mutlak kerem sahibi, kötülüğe iyilikle karşılık verendir.
"Afuvv" kelimesi dilde hem bir şeyi çoğaltmak hem
de kısaltmak (silmek) anlamına gelir. Allah, mağfireti "çok" yapması
bakımından Afuvv, azabı ise "az/kısa" tutması bakımından Afuvv'dur.
Re'fet Mertebesi: er-Raûf
er-Raûf isminin karşılığı gafletle işlenen günahlara karşı
yumuşaklık ve şefkattir.
Dünyadaki cezaların (hadlerin) uygulanması, kulu ahiretteki
daha büyük mahcubiyetten ve azaptan temizleyen bir "re'fet"
(yumuşaklık) tezahürüdür. Ceza, kulu kirlerinden arındıran bir ilaçtır.
Hırsızın elinin kesilmesi geleceğe matuf bir
"ibret" ve mülkiyet hakkını koruma iken; zina edenin cezası daha
ziyade "temizlik" hükmündedir.
İmamet Mertebesi: el-Vâli
Yeryüzündeki bir vali, ancak Hakkın hukukuna göre
hükmettiğinde "Vali" isminin mazharı olur. Kendi hevasına uyarsa bu
isimden kopar.
Vali (yönetici) olarak Allah sadece hayrı yönetir.
Cezalandırma bile bir temizlik (hayır) amacı taşır. Bedbaht (şaki) insan,
temizliği ahirete ertelenen kişidir. Hakk, kötülüğü kabul etmez.
Cem’ mertebesi: el-Cami
Allah insanları kuşku bulunmayan günde toplayandır
el-Câmi ismi, hem Hak hakkındaki bilgiyi hem de âlem
hakkındaki bilgiyi tek bir noktada toplar.
Nerede olursanız O sizinle beraberdir.
Bu beraberlik bir çokluk (cem) ifade eder. Bir (tek) olan
Allah, ikiyle üçüncü, üçle dördüncü olur; yani her sayıya eşlik ederek onları toplar.
Müstağnilik ve Zenginlik Mertebesi: el-Ğanî
Zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.
Allah zatı gereği zengindir (el-Ğanî), kimseye muhtaç
değildir. İnsan ise zatı gereği fakirdir (mümkün varlık), ancak Allah’ın
suretinde yaratıldığı için "gönül zenginliği" ile bu ismi
yansıtabilir.
İnsan ancak Allah’a olan muhtaçlığını (fakr) fark ettiğinde
O’na gerçekten yaklaşır.
Vermek ve Engelleme Mertebesi: el-Mu'tî - el-Mâni'
Vermesi ihsan olduğu gibi, engellemesi de ihsandır.
Allah bir şeyi engelliyorsa (mâni), bu ya senin istidadın
(kabiliyetin) o şeyi kabul etmeye uygun olmamasındandır ya da seni daha büyük
bir maslahata (faydaya) yönlendirmek içindir.
Allah bazen yağmuru (veya bir arzunu) tutar ki sen O’na
muhtaç olduğunu hatırla ve dua et (zatî ibadet). Bu durumda mahrumiyet, seni
Allah’a yaklaştırdığı için aslında en büyük "vergi" (mu'tî) olur.
Zarar Mertebesi: ez-Zârr
Allah, dünya ve ahireti birbirine kuma kılmıştır. Birini
razı etmek, diğerine zarar vermek demektir.
Ancak ahiret, dünyayı yok etmez; içine alır.
Fayda Mertebesi: en-Nafi'
Fayda, bir gaye sahibinin kendi gayesine (iradesine)
ulaşmasıdır.
Bir gaye ancak henüz var olmayan bir şeye yönelik olabilir.
İnsan bir faydayı elde ettiğinde o gaye düşer ve yerini yeni bir arayış alır.
Seven için en büyük fayda görülen her şeyde nimeti (Hakk'ı)
görmektir.
Nur Mertebesi: en-Nur
Varlık Hakk'ın varlığıdır ve O nurdur.
Varlık nurdur, yokluk karanlık
Nur, sadece fiziksel ışık değil, "vücud" (varlık)
demektir. Karanlık ise "adem" (yokluk) yani henüz dış dünyaya
çıkmamış potansiyel hakikatlerdir.
Hidayet ve Hûda Mertebesi: el-Hâdî
Hidayet; açıklama, beyan ve muvaffakiyettir.
Gerçek hidayet, aklın kendi delilleriyle ulaştığı sonuçlar
değil, sahih keşif ve sarih haber (vahiy) ile gelen "beyan"dır.
Aklını şeriatın üzerine koyan kişi, ahirette büyük bir hüsran yaşayacaktır.
Hidayet, Hakk'ın razı olduğu işleri yapma becerisi
(muvaffakiyet) kazandırır. Bu yolda yürüyen kişi, eşyanın hakikatini olduğu
gibi görür.
İbda' Mertebesi: el-Bedi'
Allah, her şeyi benzersiz ve örneksiz yaratandır.
"Bedî'" ismi, Allah'ın her bir varlığı kendine has
bir "özel yön" (vech-i has) ile, daha önce bir örneği olmaksızın
yaratmasıdır. Varlıkta her ne kadar benzerlikler (hareketin harekete, rengin
renge benzemesi gibi) görülse de, hakikatte her tecelli tekildir ve tekrarlanmaz.
Sizi ilk defa misalsiz yarattığı gibi döneceksiniz.
Veraset Mertebesi: el-Vâris
Biz yeryüzüne ve üzerindekilere vâris oluruz.
İnsanlar dünyada geçici olarak mülk sahibi görünseler de,
ölümle birlikte her şey asıl sahibine, yani Allah’a döner.
Biz ölünce Allah bize vâris olur; biz ise O'nu nitelediğimiz
o yüce sıfatları tenzih ederek O'na vâris oluruz. Bu, kulun ilahi ahlakla
ahlaklanma sürecidir.
Sabır Mertebesi: es-Sabûr
Eziyete karşı Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur.
Allah kendisine "çocuk edindi" diyenlere veya O'nu
yalanlayanlara karşı hemen ceza vermez; onlara mühlet verir. Bu, es-Sabûr
isminin tecellisidir.
Allah'a bir belayı kaldırması için şikayette bulunmak, sabrı
bozmaz.
Allah kendisine edilen "eziyeti" (kötü sözleri,
inkarı) müminlerin eliyle kaldırmayı murat eder. Kim Allah'ın dinine yardım
ederse, es-Sabûr isminin yükünü hafifletmiş olur.
Allah’ın isimleri arasında bildiğimiz isimler bulunduğu
kadar bilmediklerimiz de vardır.
Allah tektir ve teki sever. Biz de yüz mertebe zikrettik ve
‘mertebelerin mertebesi’ni zikrederek mertebelerin sayısını tek sayı yapacağız.
Bu sayede yüz bir meydana gelecektir, çünkü Allah tektir ve teki sever. Ey
Kur’an ehli! Siz de tek yapınız.
Tüm ilahi isim ve mertebelerin "Tek" olanda
toplanması… Bu Tevhiddir.
ESMA-İ HÜSNA'YI TOPLAYAN MERTEBELERİN MERTEBESİ
Allah’ın isimleri sadece açık lafızlardan (Allah, Rahman)
ibaret değildir:
Zamir İsimler: Kur'an'daki "Ben", "Sen",
"Biz", "O" gibi hitaplar, Allah’ın farklı vechlerine ve
tecelli makamlarına işaret eder.
Fiil İsimler: "Allah onlarla alay etti" veya
"tuzak kurdu" gibi fiillerden türetilen isimlerdir. Bunlar örfen isim
olarak kullanılmasa da hakikatte O’nun tasarruflarıdır.
Vekâlet İsimleri: En çarpıcı kısımdır. "Sizi koruyan
elbiseler" ayetinde olduğu gibi, mahlukatın gördüğü işler aslında Allah’ın
vekilidir. Koruyan elbise değil, Allah’tır; ancak edeb gereği isim elbiseye
verilir.
Kulun Hak karşısındaki en büyük sermayesi edeptir.
İyilik Allah'tan, kötülük nefsindendir.
Allah’ın "Biz" (Nahnu) dediği yerlerde, o işte
birden fazla ismin (hikmet, kudret, rızık vb.) hükmü devreye girmiştir.
Allah namaz kılanın kıblesindedir.
Yaratılış ve Suret
İsimleri
el-Bâri: Rükünlerden (unsurlardan) türeyen varlıkları belli
bir düzenle var eden.
el-Musavvir: Henüz "heba" (mutlak boşluk/cevher)
halindeki hakikatlere suret giydiren. Gözlerimizin gördüğü veya göremediği tüm
formlar bu ismin tecellisidir.
Bilgi ve Gayb
Mertebeleri
Şahadet ve Gayb: Arabi’ye göre şahadet (görünen alem)
sonludur, ancak Gayb (görünmeyen) sonsuzdur.
Taalluk Sırrı: Bilgi (Alîm), bilinen nesne ile bir bağ
kurmaktır. Oysa gaybı bilmek (Allâm), henüz ortaya çıkmamış veya imkansız
(muhal) olanın bile Allah’ın ilminde sabit olmasıdır.
Rızık ve Terazi
İsimleri
Kabz ve Bast: Allah rızkı bazen daraltır (Kâbız), bazen
yayar (Bâsıt). Bu, kulun maslahatını gözetmek ve onu imtihan etmek içindir.
Mizan (Terazi): Allah’ın elindeki terazi, birini aziz
kılarken (Muiz) diğerini zelil kılması (Muzil), birini zengin ederken diğerini
muhtaç bırakmasıdır. Bu, "adalet" gereğidir; ihsandan daha özel bir
durumdur.
Letafet ve Habirlik
Acı İlaç Misali: Arabi, el-Latîf ismini anlamak için en
güzel örneğin "acı ilaçtaki şifa" olduğunu söyler. Şifa orada
gizlidir (latif), biz sadece acıyı tadarız ama içindeki afiyeti fark edemeyiz.
Amellerin Yaratılışı: Ameller bizden çıkıyor gibi görünür,
ancak aslında onları yaratan Allah’tır. Allah’ın latifliği, amellerin içine
sirayet etmesi ve kendini gizlemesidir.
Hayal ve Zıtların
Birliği
Zıtların Birleşmesi: Akıl ve duyu dünyasında iki zıt
(örneğin hem Evvel hem Ahir olmak) bir arada bulunamaz. Ancak Hayal Alemi
(Alem-i Misal), zıtları birleştirebilen bir kuvvettir.
Ebu Said el-Harraz: "Allah'ı nasıl bildin?"
sorusuna "İki zıttı birleştirmesiyle" demiştir. Hak, hem en içte
(Bâtın) hem en dışta (Zâhir) olandır.
Zaman ve Halifelik
Sırrı: Eceller
Eğer eceli en sonda olan (Hz. Ali) en başta halife olsaydı,
eceli erken gelen (Hz. Ebubekir) bu şerefe hiç nail olamazdı.
Allah her birinin bu mertebeyi tatmasını irade ettiği için,
ecellerine göre onları "takdim" ve "tehir" etmiştir.
Sabır ve Eziyet
Allah’ın Sabrı: Allah Kendisine eziyet edenlere karşı hemen
ceza vermez (Sabûr).
Sır: Allah’ın sabırlı olduğunu bildirmesi, kullarından bu
"eziyeti" (şirki, günahı) kaldırmalarını ve O’na yardım etmelerini
(in-tensurullah) istemesi içindir.
OTUZ DÖRDÜNCÜ SİFİR
559
Çeşitli Menzillerden Hakikatlerin ve Sırların Bilinmesi
İmam-ı Mübîn
Apaçık İmam / Varlık kitabı, Bu, sadece bir kitap değil, her
şeyin bilgisini kuşatan ilahi bir levha ve hakikattir. Bu her suretin
kendisinde bulunduğu bir aynadır. Biz ondan zuhur ederiz; emir ve yasak onun
üzerinden bize ulaşır.
Harf bir döşek, zarf ise bir kaptır.
Arifin besmele çekmesi Allah’ın "Ol" (Kün) demesi
gibidir.
Arif için gece, gaybın kapılarının açıldığı andır.
Teheccüdde "sınırlanma" vardır; çünkü kul, kendi sınırlarını bilerek
Hakk'ın mutlaklığına hamd eder.
Hakikat-i Muhammediyye
Hz. Adem henüz su ile toprak arasındayken o peygamberdi.
Her peygamber bir öncekine halef, bir sonrakine müjdecidir.
Hz. Musa'nın Tevrat'ı hazırlaması, Hz. İsa'nın getireceği
"kelimenin ruhu" içindir.
Hz. Muhammed, tüm şeriatları kendinde toplayan ve kemale
erdirendir.
Âlemde tam bir tekrar yoktur; sadece benzer isimlerin
tecellisi vardır.
Varlık bir daire çizer.
Allah el-Mukaddim (Öne alan) ve el-Muahhir (Erteleyen)
isimleriyle dilediğini dilediği zamanda yaratır.
Heva/arzu, sınırsızdır. Eğer kalpte bu arzu gücü olmasaydı,
Hakka da aşkla yönelmek mümkün olmazdı.
Hac
Allah kulu ziyaret eder, kul da Allah’ı. Hacdaki her eylem
bir nefis terbiyesidir.
Taş atma eyleminin üç yere ve dört güne yayılması; insanın
Akıl, Duyu ve Hayal güçlerini temizlemesine işarettir.
Rabbim, benim için katında bir ev inşa eyle (Hz. Asiye)
Komşuluk (Allah’a yakınlık) evden önce gelir.
İnsan nerede olursa olsun, mekân onu görür, melekler ve
ruhlar ona eşlik eder.
Halvet, Allah’tan kaçmak değil, O’nunla tek kalma şuurudur.
Dağlar sabitliği ve sarsılmazlığı temsil eder. Arif, dağın
heybetinden Rabbine itaatteki kararlılığı, dağın parçalanmasından ise
tecellinin şiddetini öğrenir.
Denizler genişliği ve rüzgâr (ilahi nefes) karşısındaki
edilgenliği temsil eder. Deniz, ilahi isimlerin dalgalandığı bir aynadır.
Ailesi ve malı varken uzlete çekilen kişi, her şeyin içinde
Hakk'ın vechini (vechullah) görendir. "Her nereye yönelirseniz Allah'ın
vechi oradadır."
Cünûn / Delirme/Gizlenme / bir tür "marifette
kaybolma" halidir.
Mal ve evlat, insanı korkak ve cimri kılabilen birer
imtihandır.
Takva, Allah’ın celalinden cemaline, zararından (Darr)
faydasına (Nafi) sığınmaktır. Bu noktada ilaç da hastalık da O’dur.
İnsanın yapısı…
Üçte biri topraktan gelen maddi beden.
Üçte biri hayvani ruh (canlılık fonksiyonları).
İlk iki aşama gecenin karanlığı gibidir.
Son üçte bir (Seher Vakti) ilahi nefes olan Aklî Ruh. İnsanı
gerçek manada "insan" yapan, ilahi tenezzülün gerçekleştiği bu son
safhadır.
Hayal gücü, birbirine zıt hükümleri bir araya getirebilen
yegâne güçtür.
Allah bir şey hakkında, o şeyin kendi hakikati neyi
gerektiriyorsa ona göre hüküm verir. Yani varlık, kendi istidadıyla Allah'a
"ben buyum" der, Allah da "ol" diyerek onu o haliyle
yaratır.
Bilgi, bilinenin (malumun) değişmesiyle değişir. Hüküm
bilgiye göredir.
İslam bedenin boyun eğmesidir.
İman, boyun eğen bedeni müşahede eden ruhtur.
İhsan kadim olanı müşahede etmek, Allah'ı görüyormuş gibi
yaşamaktır.
Güneş her an ya yükselir ya alçalır; hiçbir an sabit kalmaz.
Kalbin sevgisinde taksimat kulun
elinde değildir; o bir ilahi ihsandır.
Ölümün Renkleri
Beyaz Ölüm: Açlık yoluyla nefsi terbiye etmek (duyusal acı).
Kızıl Ölüm: Nefsin arzularına muhalefet etmek.
Siyah Ölüm: İnsanların eziyetlerine katlanmak (akıl ve sabır
imtihanı).
Yeşil Ölüm: Sade ve yamalı giyinmek, dünyevi süsten
ayrışmak.
Secde ve Ölüm: Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdedir.
Secde bir "iniş" gibi görünse de aslında mertebece
en büyük "yükseliş" (a'lâ) budur.
Ne çok acı olup dışlan, ne çok yumuşak olup istismar edil.
Yiğit (feta), geçmiş veya gelecekle değil, "şimdiki
an" ile sınırlıdır. O, vaktin hakkını verendir.
Kıskançlık / Gayret
Allah’ın kıskançlığı, O'ndan başka bir varlığın (şerik)
gerçekte bulunmamasından kaynaklanır. Yasakların (haram) konulması, kulun
"başkasına" yönelmesini engellemek içindir.
Zina / Allah bu fiili takdir etmiş ve yaratmıştır, fakat
kulun edebi gereği bunu gizlemesi ve tövbe etmesi gerekir.
Eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder
Kulun Allah’a yardımı, O’nun emirlerini yerine getirmesi ve
"esma"sının (isimlerinin) zuhur mahalli olmasıdır.
İnsana öğretilen "beyan", hak ile batılı ayıran
Furkan'dır. İnsan bu bilgiyle "terazi"yi (mizan) doğru tutmakla
yükümlüdür.
Feleklerin dönüşü, meleklerin ve manevi tesirlerin doğmasına
sebep olur. Yıldızlar gökyüzünün anahtarlarıdır; her birinin açtığı bir ilahi
sır vardır.
Dil derunun (kalbin), parmaklar da niyetin tercümanıdır.
Kalp o kadar geniştir ki, göklere sığmayan Rahman oraya
sığmıştır.
Suret, mananın aynasıdır.
Kalbe gelen ilk düşünce zorlayıcıdır ve nefsin karışmasına
vakit bırakmadan gelir.
Dileğin vakti ile kabulün vakti birdir. Gecikme varsa, orada
nefsi bir karışıklık vardır.
"Ol" (Kun) kelimesi yok olanı varlığa çıkarır.
Ancak var olanı mutlak yokluğa gönderemez, çünkü varlık bir kez ihsan
edildikten sonra ilahi cömertliğin gereği olarak devam eder.
Her okuduğunda yeni bir hikmet bulamayan, Kur’an’ı hakkıyla
okumamış sayılır.
Sevdiğini iddia eden kişi, bu iddiasını kanıtlamak için
sınanır. Sevgili (Hak) ise bu sınanmalardan münezzehtir.
Allah'a ancak O'nda bulunmayan bir şeyle (zillet ve
fakirlik) yaklaşabilirsin. Allah Aziz ve Gani (Zengin) olduğu için, O'na ancak
kendi yoksulluğumuzu ve hiçliğimizi sunarak "yakın" olabiliriz.
Hz. Muhammed, kıyametin efendisi ve şefaat kapısını açacak
yegâne kişidir.
Hz. Âdem’e melekler secde etmişti (surete hürmet), ancak Hz.
Muhammed’e Makam-ı Mahmûd (özün ve hamdın kemali) verilmiştir. İbrahim (a.s)
"Halil" (Dost) makamındayken, Hz. Muhammed "Habib"
(Sevgili) makamındadır.
Şevk, vuslatla (kavuşmayla) diner; ancak İştiyak, kavuşulsa
bile bitmeyen, sürekli artan bir arzudur. Gerçek âşık, sevgilisinin muradını
kendi muradına tercih edendir.
Çoğu âşık aslında kendi vuslat hazzını sever. Hakiki âşık
ise sevgilinin uzaklık talebiyle (ayrılıkla) imtihan edildiğinde bile O'na
teslim olandır.
İnsan, Âdem’e öğretilen "Esma" (İsimler) bilgisine
sahip olduğu sürece varlığın imamıdır.
Kelam: Doğrudan ruha tesir
eden, inkârı mümkün olmayan ilahi etkidir.
Kavil: Söz haline gelmiş,
taksim edilmiş ve ulaştırılmış ifadedir. Kur'an "Kavil"dir; zira
insanlar onu duyup inkâr edebilirler, fakat doğrudan Kelam'a muhatap olanın
iradesi o tesirle erir.
Ruhun asıl vatanı "kadimdeki yokluk"tur.
Dünyaya geliş (varlık), bir gurbet yolculuğudur.
Güzel ahlak, sadece toplumsal bir kural değil, ilahi bir
soyluluk göstergesidir.
Müşahede ve Keşif
Arasındaki Fark
Müşahede ehli, gördüğü surete takılıp kalabilir. Hatta Allah
bir surette tecelli ettiğinde onu tanıyamayıp inkâr edebilir.
Keşif sahibi, bilginin nereden geldiğini (masdar) ve nasıl
ulaştığını (vürûd) bilir.
Allah her an (her nefeste) yeni bir şe'ndedir (iştedir).
Dolayısıyla yaratılmışın sürekli başkalaşması (telvin), aslında Allah'ın
yaratışındaki sürekliliğe (temkin) delildir.
Işık ve cisim varsa varsa gölge vardır.
Gölge kendi başına hareket etmez;
asıl olanın (Hakk'ın) hareketiyle hareket eder. Işık (ilahi nur) yaklaştıkça
gölge büyür, uzaklaştıkça küçülür.
Bir şeyi talep eden, o talebinin esiridir. Hakiki kulluk,
kişinin kendi hürriyet iddiasından vazgeçip "Dehir" (Zaman/Mutlak
Varlık) olan Allah'ın iradesine teslim olmasıdır.
Bilge kişi için Allah'ın vermesi nimet, vermemesi ise
hikmettir.
Seven için sevgili "başka" değildir.
Garam (derin sevgi) / Bu sevgi kökleri kopartır ve insanı
sarsar. Âşık, sürekli bir "kabz" (sıkışma) halindedir. Gerçek aşk,
özlem içermez; çünkü özlem gaip (uzak) olana duyulur, oysa Hak kulun kulağı,
gözü ve dili olmuştur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder