1 Şubat 2026 Pazar

Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 17. Cilt - Notlar

Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 17. Cilt - Notlar

Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2012



 

OTUZ ÜÇÜNCÜ SİFİR

Sevginin Sabitliği Mertebesi: el-Vedûd

"Vedûd" ismi, sevginin sadece bir duygu değil, değişmeyen bir sebat (sabitlik) olduğunu ifade eder.

 

Sevginin dört hali

Heva: Sevginin kalbe ilk düşüşü (kayan yıldız gibi).

Vüdd: Sevginin kalpte sabitlenmesi ve kök salması.

Hub: Sevginin durulması, sevenin kendi iradesini sevgilisinin iradesinde eritmesi.

Aşk: Sevginin kalbi bir sarmaşık (aşaka) gibi kuşatıp sevgili dışındaki her şeye kör etmesi.

 

İnsan bir beşeri sevdiğinde (Leyla, Lübna gibi), aslında o şahsın suretinde tecelli eden Hakk'ı sever.

Allah bizi sevdiği için yaratmıştır. "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim" (hadis-i kutsi) sırrı gereği, varlık sevgi üzerine kurulmuştur.

 

Mecd Mertebesi: el-Mecîd

Mecd; şeref, yücelik ve üstünlük demektir.

Kulun varlığı, Hakk'ın Mecd isminin aynasıdır.

 

Hayâ Mertebesi: el-Hayiü

Haya, çekinmek ve utanmak demektir

Allah için bu, kereminden dolayı kulunu geri çevirmemesidir.

 

Hayâ imandandır.

Allah'ın kullarına karşı hayâsı, onların günahlarını örtmesi ve rezil etmemesidir. Her ilahi mertebenin bir yönü Hakka, bir yönü kula bakar.

 

Seha (İhtiyaç Ölçüşünce Vermek) Mertebesi: es-Sahî

Seha, ihtiyaca göre vermek demektir.

 

Verme Türleri

Cûd: İstenmeden vermek.

Kerem: İstenince vermek.

Seha: Tam da ihtiyaç duyulan ölçüde, ne eksik ne fazla vermek.

İsar: Kendisi muhtaçken başkasına vermek (Bu kula ait bir fütüvvet makamıdır).

 

Temizlik ve Ayrışma Mertebesi: et-Tayyib

"Tayyib", sadece fiziksel temizlik değil, çirkini güzelden, habisi (pis) tayyibden (temiz) ayıran ilahi süzgeçtir.

Herkes rabbini arar, habis (çirkin) olan, kendi mizacı gereği Rabbini "aşağıda" (celal ve azap yönünde) bulur; tayyib olan ise "yücelerde" (cemal yönünde) bulur.

 

İhsan ve Müşahede Mertebesi: el-Muhsin

İhsan mertebesi, imanın görerek ibadet etme aşamasına yükselmesidir.

Allah’a O’nu görür gibi ibadet etmek

Bu söz, kulun hayalinde ve inancında oluşturduğu ilahi sureti ifade eder.

Kul Allah'a hayalinde bir suret vererek ibadet ettiğinde (birinci ihsan), Allah da bunun karşılığı olarak kula Kendisini gerçekte olduğu gibi gösterir (ikinci ihsan).

 

Dehr Mertebesi: ed-Dehr

Zamanın sahibi veya bizzat Zaman (Dehr) olarak Allah’ın tecellisidir.

"Dehr'e sövmeyin, çünkü Allah dehr'dir" hadisi, zaman içinde olup biten her olayın failinin Allah olduğunu hatırlatır. İnsanlar zamana söverken aslında o anki ilahi takdire söverler.

Dehr, ezelden ebede uzanan kesintisiz hakikattir.

Varlık her an yok olur ve yeniden yaratılır. Dehr bu akışın kendisidir.

 

Sohbet -Beraberlik- Mertebesi: es-Sâhib

Allah'ın kuluyla olan kesintisiz yol arkadaşlığıdır.

Allah, yolculuğa çıkanın "Sâhib"i (arkadaşı), geride kalan ailesinin ise "Halife"sidir.

 

Arif kişi için her nefes bir "vârid"dir

Bu tecelli beraberinde 5 ağır sorumluluk getirir:

Gelen halin hakkı.

O hali getiren İlahi İsmin hakkı.

Giden halin hakkı.

Giden halin sahibinin hakkı.

Her an seninle olan Allah'ın hakkı.

 

Halifelik Mertebesi: el-Halife

Halifelik, birinin yerine geçmek değil, onun adına tasarruf etmektir.

Yolcu evinden ayrıldığında, Allah o ailede halife olur. Bu, kulun Allah'ı vekil kılmasıyla değil, Allah'ın o mülkün asıl sahibi olmasıyla gerçekleşir.

 

Halifelik, Allah’ın sırrını taşımaktır. Bu makamda olan kişi, Hakk'ın suretiyle zuhur eder. Meleklerin secde etmesinin sebebi, halifede gördükleri bu "Hakk'ın sureti"dir.

 

Cemal Mertebesi: el-Cemil

Allah güzeldir, güzeli sever.

Allah, Kendi güzelliğini (Cemal) müşahede etmek için âlemi Kendi suretinde yaratmıştır.

 

Allah kula namazda ve münacatta süslenmeyi emreder. Çünkü Allah ancak güzele tecelli eder. Kulun dış süsü (elbise) ve iç süsü (ahlak ve sünnete uymak) Allah'ın sevgisini çeker.

 

Kötü ameli "güzel" görüp yapanlar, aslında amelin özünü değil, üzerindeki ilahi süsü sevmişlerdir.

 

Tes'ir Mertebesi: el-Mus'ir

Bu mertebe, rızık ve eşyanın kıymeti üzerindeki ilahi tasarrufu açıklar.

 

Fiyatların artması veya düşmesi, kulların halleri ve vakitlerin otoritesiyle ilgilidir.

Allah, müminlerin canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır.

Bu alışverişte Allah, kulun canını satın alır ama sonra ona "kendi katında rızıklanma" vasfıyla canını geri iade eder.

 

Yakınlık ve Kurbet Mertebesi: el-Karibu'l el-Akreb (Yakınların Yakını)

"Biz ona şah damarından daha yakınız." Bu, yakınlığın en zirve noktasıdır.

Allah bize bizden daha yakındır.

Şah damarı hayatın kaynağıdır ama Allah, o hayatın da hayatıdır.

 

Kul, mutlak acizliğiyle Hakk'a zıttır; ancak "ilahi surette yaratılmış olmasıyla" Hakk'a benzerdir. Bu benzerlik, yakınlığın kapısını açar.

 

Verme ve Vergi Mertebesi: el-Mu'ti

Vermek, Allah için perdenin kalkması ve varlığın ortaya çıkmasıdır.

Sadaka veren aslında Allah'a verir; dolayısıyla veren de alan da hakikatte Allah'tır.

 

Allah her varlığa kendi istidadına (kabiliyetine) göre yaratılışını vermiştir.

 

Şifa Mertebesi: eş-Şafi

Şifa, sadece hastalığın gitmesi değil, ruhun ve bedenin "gayesine" ulaşmasıdır.

Hastalık, kul ile ulaşmak istediği gaye arasına bir engelin girmesidir. Şifa ise bu engelin kalkmasıdır.

 

Resulü Ekrem "senin şifandan başka şifa yoktur" diyerek bütün sebepleri (ilaçları, doktorları) ortadan kaldırıp doğrudan Müsebbib'e (Allah'a) yönelmiştir

 

Efrad veya Teklerin Mertebesi: el-Ferd, el-Vitr, el-Ahad

el-Ahad (Mutlak Bir): Hiçbir şekilde bölünemeyen, ortağı olmayan ve bir başkasıyla yan yana gelip "çift" oluşturmayan mutlak birliktir.

"Ahad'a gözünü dikme", çünkü o kul için müşahede edilemez bir mutlaklıktır.

 

el-Ferd ve el-Vitr (Tek): Arapçada "vitr" kelimesi aynı zamanda "kan davası/intikam" demektir. el-Vitr, çifti bozan tek sayı (İntikam)   / şirki ve ikiliği yok eden irade.

"Allah tektir, teki sever"

 

Eğer bir "tek", arkasından bir sonuç (çiftlik/doğum) getirmiyorsa buna "büteyr" denir.

 

Dünyada mutlak bir "tek" göremezsiniz; her şey çiftiyle kaimdir.

İnsan zihni her şeyi ikilikler (sıcak-soğuk, gece-gündüz, yaratan-yaratılan) üzerinden anladığı için birliğe ulaşmakta zorlanır.

 

Bu mertebenin sahibi olan kişi, alemde "biricik" olduğunu anlar.

Kul, kendi benliğinden geçip Hakk'ın bir gölgesi haline geldiğinde, konuştuğu sözler artık kendisinin değil, Allah'ın vekaleten söylettiği sözler olur.

 

Rifk ve Murafaka Mertebesi: er-Refîk

Bu isim, Allah'ın kuluyla olan en zarif ve en yakın beraberliğini ifade eder.

 

Refîk-i A’lâ / Hz. Peygamber’in son nefesinde söylediği bu söz, artık dünya yoldaşlığından ilahi ve yüce yoldaşlığa geçişin ilanıdır.

 

Perdeli insan için ölüm bir korku iken, arif için "er-Refîk"e, yani her an yanında olan ama perdeden dolayı tam göremediği Dost'una kavuşmaktır.

Peygamberler Hakk'ın refikleridir; çünkü onlar Hakk'ın davasına (tevhidine) yardım ederler, Hak da onlara yardım eder. Bu, karşılıklı bir dostluk ve yardımlaşma (murafaka) makamıdır.

 

Gönderme ve Bi'set Mertebesi: el-Bâis

Bu mertebe hem peygamberlerin gönderilmesini hem de ölümden sonraki dirilişi (ba's) kapsar.

Beden bir ülkedir ve nefs bu ülkenin hükümdarıdır. Peygamberler, bu hükümdara (nefse) tebaasını (organlarını ve güçlerini) nasıl yöneteceğini öğretir.

Allah, zahirde (dışarıda) peygamberler gönderirken, bâtında (içeride) "düşünce elçileri" gönderir.

 

el-Hak İsminin Mertebesi: el-Hak

Hak (Allah), mutlak varlığın kendisidir. Halk (yaratılmışlar) ise bu nurun önüne düşen gölgelerdir.

Bâtıl, üzerine Hak geldiğinde yok olan şeydir.

Bâtıl, aslında Hakk'ın sürekli değişen ve bir daha geri dönmeyen tecelli suretleridir.

 

Allah'ı bilmek de yaratılanı bilmek de bir "hayret"tir.

Arifin yolu, kalbini temizleyip ilahi fethi (açılımı) beklemektir.

 

Vekâlet Mertebesi: el-Vekil

Bu mertebe, mülkiyet iddiasından vazgeçip işleri asıl sahibine devretme makamıdır.

 

Biz Allah'ı vekil edindik ama O, bizim hakkımızda ancak bizim "sabit hakikatlerimize" (ilm-i ilahideki halimize) göre tasarrufta bulunur. Yani başımıza gelen her şey, aslında bizim hakikatimizin bir yansımasıdır.

 

Allah insanı önce "Kendi suretinde" yaratarak ona bir üstünlük vermiş, sonra şeriatla onu "memur" kılıp bu ayrıcalığını kırmıştır. Ardından "Sizi de amellerinizi de Allah yarattı" diyerek kulu tamamen aciz bırakmış, kibri kökünden söküp atmıştır.

 

Kuvvet Mertebesi: el-Kavi

Kuvvetli olan, rüknümü güçlendirendir.

 

Bizim bağımsız bir kuvvetimiz yoktur. Kuvvet, ancak Allah'ın bizde yarattığı ve bizim istidadımızla (kabiliyetimizle) birleşen bir toplamdır.

Dünyada hayalimizde canlandırabildiğimiz (imkansız görünen) şeyler, ahirette "duyulur" (mahsus) hale gelir. Hayal, duyunun bir mertebesidir ve ahirette hayal edilen her şey gerçek bir varlık kazanır.

 

Metanet Mertebesi: el-Metîn

Metanet, sarsılmayan, değişmeyen ve her durumda sabit kalan hakikattir.

 

Tecelliler, isimler ve suretler sürekli değişse de bu değişimin arkasındaki ilahi hakikat "Metîn"dir, asla sarsılmaz.

Teorik düşünceyle (akılla) kurulan inançlar, kuşkularla sarsılabilir. Ancak "Metîn" ismine dayanan bir kalp, kuşku gelse bile yerinden oynamaz.

 

Yardım Mertebesi: en-Nasîr / el-Velî

Yardım, bazen karşı gelene de yardım eder.

Tağutlar çevrelerindeki kişilere yardım edebilir. Onların yardımı nurdan karanlığa çıkartmak içindir. Çünkü onların mizacı bozulmuştur öyle ki hidayetten zarar görecek bir yapıdadırlar.

 

Allah "Müminlere yardım etmek üzerimize haktır" buyurur. Eğer Hakka inananlar zahiren mağlup oluyorsa, bu onların imanındaki bir "gedik" veya "ölüm korkusu" (bâtıla iman) yüzündendir.

 

Müşrik, Hakk'ın varlığına inanır ama birliğine inanmaz. Bu yüzden imanı parçalıdır ve sarsılır. Hakka iman eden ise "sağlam bir ipe" (Urvetü’l-Vüska) sarılmıştır, yardım ona her zaman ulaşır.

 

Hamd Mertebesi: el-Hamîd

Hamd, bütün övgülerin neticelerinin Allah'a dönmesidir. Hz. Muhammed'in (s.a.v) "Makam-ı Mahmud" sahibi olması, evrendeki tüm dillerle yapılan övgülerin onda toplanması demektir.

 

Birini kınadığınızda, onun bir davranışını kınarsınız; o davranışın arkasındaki ilahi kaderi veya mazereti gördüğünüzde kınama düşer, geriye sadece "hamd" kalır.

 

İhsa -Sayma- Mertebesi: el-Muhsî

Allah’ın bilgisi her şeyi (var olanı ve olmayanı) kuşatır (İhata eder). Ancak İhsâ, yani sayma, sadece "varlık" sahasına çıkanlar içindir.

 

Varlık divanının başkanı İlk Akıl (Kalem), imamı ise Levh-i Mahfuz (Kitap)’tur. Her şey bu ilahi kütüphanede sayılmıştır.

 

İnsanların çoğalmasının sebebi İlahi İsimlerin çokluğudur. Her bir isim, kendini yansıtacak özel bir "şahıs" talep eder.

 

Bed' Mertebesi: el-Mübdi'

"Bed' (Başlangıç)

Varlığı kendinden olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın mertebesidir.

 

Allah her an yeni bir başlangıç yapar. Varlığımızın devam etmesi (beka), Allah'ın her an varlığımızı yeniden "başlatması" ve "koruması" sayesindedir.

el-Mübdi ismi bir an bile tecelli etmeyi bıraksaydı, tüm varlık anında yokluğa dönerdi.

 

Bu mertebenin sahibi olan kişi, sebep-sonuç ilişkilerinin ötesine geçer.

Bu bilince sahip olan kul, hiçbir şeye "eskimiş" veya "sıradan" gözüyle bakmaz; her anın taze bir ilahi ihsan olduğunu görür.

 

Yeniden Yaratma Mertebesi: el-Muîd

Allah, yok olan bir şeyin "tıpatıp aynısını" geri getirmez.

Allah, bir şeyi iade ederken onun benzerini (mislini) yaratarak iade eder.

 

İnsanın özü (cevher), Allah onu yarattığı andan itibaren yok olmaz. Sadece bir halden başka bir hale göç eder (Dünya - Berzah - Ahiret).

Bu mertebenin sahibi olan kul, hayatın hiçbir anında "duraklama" veya "eskime" görmez.

O bilir ki; her son, yeni bir başlangıcın (iadenin) tetikleyicisidir.

 

İhya -Diriltme- Mertebesi: el-Muhyî

Her şey canlıdır, çünkü her şey tesbih eder.

Gerçek hayat bedenin değil, kalbin hayatıdır. İnsanlar bedenlerine odaklandıkları için her şeyin canlı olduğunu göremezler.

 

Ölüm Mertebesi: el-Mumît

Ölüm, hayatın sönmesi değil, ruhun (valinin) beden ülkesinden başka bir menzile (ahirete) göçmesidir.

 

Ahirette cennet ve cehennem ehli yerleşince ölüm, bir "koç" suretinde getirilir ve Hz. Yahya tarafından kurban edilir. Bu, artık hiçbir şeyin "bitmeyeceğinin" sembolüdür.

 

Hayat Mertebesi: el-Hayy

Gerçek hayat kalbin (hakikatin) hayatıdır. Bu hayat, Rahman’ın kulun ebediyetine indirdiği ilahi bir "tattır". Eğer bir kalp Hakk'ın varlığından habersizse, bedeni hareket etse bile o aslında ölüdür.

 

Bir şey henüz dış dünyada var olmasa bile (yoklukta/Âyan-ı Sabite'de olsa bile), eğer o şey "biliniyorsa" bir tür hayat sahibidir.

 

Hayy ve Kayyum / bu iki isim birbirinden ayrılmaz. Hayat (Hayy), varlığın temelidir; Kayyumiyet (Kayyum) ise o varlığın ayakta durmasını sağlar.

 

Abdulhayy / Bu mertebenin sahibi olan kul, varlığın her zerresindeki canlılığı müşahede eder.

Abdulhayy olan kişi, hayatı sadece dünya sahnesindeki bir koşturmaca olarak görmez; hayatın ilahi bir nur olduğunu bilir.

 

Kayyumluk Mertebesi: el-Kayyum

Kayyum ismi, el-Hayy (Diri) isminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir şey canlıysa, mutlaka kendi hakikatiyle "kaim"dir (ayaktadır).

Bir şeyin "kaim" olması, onu bilene kendisi hakkında bilgi vermesi demektir.

 

Vicdan -Vecd/Vücûd- Mertebesi 'Ol (Kün)' Sözünün Mertebesi: el-Vâcid

Allah bir şeyin varlığını irade edip "Ol (Kün)" dediğinde, hiçbir güç buna direnemez.

Bir kul "Hakkın dili" olma makamına ulaştığında (Abdülvâcid), onun irade ettiği şey de mutlaka gerçekleşir.

 

Eşya, varlık sahasına çıkmadan önce Allah'ın katında "sübût" (sabitlik) halindedir. Allah onları yaratmak istediğinde, varlık elbisesi giydirerek hazinelerinden indirir. Gerçek "bulma/var etme" (vicdan) budur.

 

Tevhid Mertebesi: el-Vahid, el-Ahad

el-Ahad: Zatın mutlak birliği, bölünemezliği ve niteliksizliğidir.

el-Vâhid: Sıfatların ve isimlerin çokluğuna rağmen, bu çokluğun tek bir hakikatte (Zat'ta) toplanmasıdır.

 

Allah'ın pek çok ismi vardır (Âlim, Kadir, Mürid vb.). Bu isimler Allah'ın zatını çoğaltmaz. Bunlar sadece farklı "nispetler" ve "ilişkilerdir".

 

Samediyet Mertebesi: es-Samed

Bütün emellerin bitiş noktası; her şeyin O'na dayandığı mertebe.

Samediyet, muhtaç olan her varlığın sırtını yasladığı "rükün"dür.

 

Allah her şeyin hazinesidir. Varlıklar bu hazinelerde "sabit" halde bulunur. Samediyet, bu hazinelerin dışarı çıkmak (var olmak) için Allah'a muhtaç olmasıdır.

Allah, senin vasıtanla bir bilgi ortaya çıkardığında, o bilgi açısından sen bir "samed" (başvurulan/dayanılan) olursun.

 

İktidar Mertebesi: el-Kâdir, el-Kadîr, el-Muktedir

Varlık, ol emrini duyduğu an itaat ederek yokluktan varlığa sıçrar. Bu yüzden her varlığın aslı "itaat"tir.

 

el-Kâdir, Allah'ın bir sebep olmaksızın, doğrudan yaratmasıdır (Emir âlemi).

el-Muktedir, Allah'ın sebepler (vasıtalar) aracılığıyla yaratmasıdır (Halk âlemi).

 

Tereddüt / İnsanın bir işi yapıp yapmamak arasında kalması, aslında Hakkın o kuldaki tecellisinin bir yansımasıdır.

 

Takdim Mertebesi: el-Mukaddim Öne Geçiren

Yaratılma aşamasında tüm "mümkün" varlıklar (insanlar, melekler, nesneler) yaratılmaya olan kabiliyetleri bakımından eşittirler.

Bir varlığın veya bir mertebenin diğerinden önce varlık sahasına çıkması "Öne Geçiren"in (el-Mukaddim) iradesiyle mümkündür.

 

Mutlak takdim hem zaman içindeki varlıkları hem de zamanın dışındaki (melekût gibi) hakikatleri kapsar. el-Mukaddim, sadece "kronolojik" olarak değil, "şeref ve mertebe" bakımından da öne geçirir.

 

Abdulmukaddim olan kişi, makam ve rütbe yarışında hırsa kapılmaz. Bilir ki; Allah birini öne geçirmişse bunda bir hile (mekr) veya bir hikmet vardır.

 

Geride Bırakma Mertebesi: el-Muahhir

Geride bırakılmak, o anki mertebenin hakikatiyle ilgilidir.

Geride kalanlar, özellikle "cezalandırılmak" için değil, öne geçenin makamı gereği orada kalırlar.

 

Bu makamın sahibi olan kul, geride kaldığında mahzun olmaz, öne geçtiğinde ise kibirlenmez.

 

(Dört Halife) Birinin önce halife olması diğerinden mutlak üstün olduğu için değil, ecelinin daha yakın olması ve Allah'ın o mertebeyi ona nasip etmeyi dilemesiyle ilgilidir.

 

İlk Olmak Mertebesi: el-Evvel

el-Evvel, her şeyden önce olan ve her şeyi başlatan ilahi isimdir.

 

İlkler

İnsanlıkta: Hz. Âdem.

Ruhlarda: İlk Akıl (Akl-ı Evvel).

Cisimlerde: Arş.

Geometride: Daire (Sonsuzluk ve birliğin sembolü).

İlahi İsimlerde: el-Hayy (Hayat sahibi olmayan bir şeyin evvel olması düşünülemez).

 

Sonra Gelme Mertebesi: el-Ahir

el-Ahir, her şey yok olduktan sonra baki kalan ve her işin nihayetinde kendisine döndüğü isimdir.

Dünya hayatı "Evvel", ahiret ise "Âhir"dir.

Bu yüzden ahiret, evvelden daha hayırlıdır

İnsan, yaratılış ağacının en son türeyen parçasıdır; ancak yaratılışın asıl amacı (gayesi) odur.

 

Zuhur Mertebesi: ez-Zahir

Zuhur eden, zuhur edenden başkası değil.

Gördüğümüz her şey, bizim kendi hakikatlerimizin (istidatlarımızın) Hakkın varlık aynasındaki yansımasıdır.

Zuhur mertebesi bir hayret makamıdır. Gören kim, görülen kim? Bu soruların cevabı, her şeyin aslında tek bir hakikatin farklı nispetlerinden ibaret olduğudur.

 

Bâtınlık Mertebesi: el-Bâtın

Allah zatı gereği "Zorunlu Varlık" (Vâcip), biz ise "Mümkün Varlık" olduğumuz için aramızda tam bir benzerlik yoktur. Bu münasebetsizlik, O'nu bizim idrakimize karşı "bâtın" kılar.

 

Gafil insanların kalbinde Hak, "kabirdeki bir ölü" gibidir; vardır ama hükmü ve tesiri yoktur. Ariflerin kalbi ise Hakkın diri olduğu yerdir.

 

Tövbe -Günahtan İtaate Dönmek- Mertebesi: et-Tevvab

Dikkat edin! Tövbe dönmek demek Tövbe ederek hakikate dön ve yönel

Allah kula lütfuyla döner ve ona tövbe etme isteği verir.

Kul tövbe ettikten sonra Allah bu tövbeyi kabul etmek için tekrar döner.

Allah katında sadece güzel olanlar (itaatler) yer bulur. Günahlar ise İlâhî divanda silinir ve şahitlik mertebesinden kaldırılır.

En büyük tövbe, kişinin "ben tövbe ettim" diyerek fiili kendine nispet etmesinden vazgeçip, tövbeyi de Allah'ın bir lütfu olarak görmesidir.

 

Af Mertebesi: el-Afuvv

Mutlak kerem sahibi, kötülüğe iyilikle karşılık verendir.

 

"Afuvv" kelimesi dilde hem bir şeyi çoğaltmak hem de kısaltmak (silmek) anlamına gelir. Allah, mağfireti "çok" yapması bakımından Afuvv, azabı ise "az/kısa" tutması bakımından Afuvv'dur.

 

Re'fet Mertebesi: er-Raûf

er-Raûf isminin karşılığı gafletle işlenen günahlara karşı yumuşaklık ve şefkattir.

 

Dünyadaki cezaların (hadlerin) uygulanması, kulu ahiretteki daha büyük mahcubiyetten ve azaptan temizleyen bir "re'fet" (yumuşaklık) tezahürüdür. Ceza, kulu kirlerinden arındıran bir ilaçtır.

Hırsızın elinin kesilmesi geleceğe matuf bir "ibret" ve mülkiyet hakkını koruma iken; zina edenin cezası daha ziyade "temizlik" hükmündedir.

 

İmamet Mertebesi: el-Vâli

Yeryüzündeki bir vali, ancak Hakkın hukukuna göre hükmettiğinde "Vali" isminin mazharı olur. Kendi hevasına uyarsa bu isimden kopar.

 

Vali (yönetici) olarak Allah sadece hayrı yönetir. Cezalandırma bile bir temizlik (hayır) amacı taşır. Bedbaht (şaki) insan, temizliği ahirete ertelenen kişidir. Hakk, kötülüğü kabul etmez.

 

Cem’ mertebesi: el-Cami

Allah insanları kuşku bulunmayan günde toplayandır

el-Câmi ismi, hem Hak hakkındaki bilgiyi hem de âlem hakkındaki bilgiyi tek bir noktada toplar.

Nerede olursanız O sizinle beraberdir.

Bu beraberlik bir çokluk (cem) ifade eder. Bir (tek) olan Allah, ikiyle üçüncü, üçle dördüncü olur; yani her sayıya eşlik ederek onları toplar.

 

Müstağnilik ve Zenginlik Mertebesi: el-Ğanî

Zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.

Allah zatı gereği zengindir (el-Ğanî), kimseye muhtaç değildir. İnsan ise zatı gereği fakirdir (mümkün varlık), ancak Allah’ın suretinde yaratıldığı için "gönül zenginliği" ile bu ismi yansıtabilir.

İnsan ancak Allah’a olan muhtaçlığını (fakr) fark ettiğinde O’na gerçekten yaklaşır.

 

Vermek ve Engelleme Mertebesi: el-Mu'tî - el-Mâni'

Vermesi ihsan olduğu gibi, engellemesi de ihsandır.

 

Allah bir şeyi engelliyorsa (mâni), bu ya senin istidadın (kabiliyetin) o şeyi kabul etmeye uygun olmamasındandır ya da seni daha büyük bir maslahata (faydaya) yönlendirmek içindir.

 

Allah bazen yağmuru (veya bir arzunu) tutar ki sen O’na muhtaç olduğunu hatırla ve dua et (zatî ibadet). Bu durumda mahrumiyet, seni Allah’a yaklaştırdığı için aslında en büyük "vergi" (mu'tî) olur.

 

Zarar Mertebesi: ez-Zârr

Allah, dünya ve ahireti birbirine kuma kılmıştır. Birini razı etmek, diğerine zarar vermek demektir.

Ancak ahiret, dünyayı yok etmez; içine alır.

 

Fayda Mertebesi: en-Nafi'

Fayda, bir gaye sahibinin kendi gayesine (iradesine) ulaşmasıdır.

Bir gaye ancak henüz var olmayan bir şeye yönelik olabilir. İnsan bir faydayı elde ettiğinde o gaye düşer ve yerini yeni bir arayış alır.

Seven için en büyük fayda görülen her şeyde nimeti (Hakk'ı) görmektir.

 

Nur Mertebesi: en-Nur

Varlık Hakk'ın varlığıdır ve O nurdur.

Varlık nurdur, yokluk karanlık

Nur, sadece fiziksel ışık değil, "vücud" (varlık) demektir. Karanlık ise "adem" (yokluk) yani henüz dış dünyaya çıkmamış potansiyel hakikatlerdir.

 

Hidayet ve Hûda Mertebesi: el-Hâdî

Hidayet; açıklama, beyan ve muvaffakiyettir.

Gerçek hidayet, aklın kendi delilleriyle ulaştığı sonuçlar değil, sahih keşif ve sarih haber (vahiy) ile gelen "beyan"dır. Aklını şeriatın üzerine koyan kişi, ahirette büyük bir hüsran yaşayacaktır.

Hidayet, Hakk'ın razı olduğu işleri yapma becerisi (muvaffakiyet) kazandırır. Bu yolda yürüyen kişi, eşyanın hakikatini olduğu gibi görür.

 

İbda' Mertebesi: el-Bedi'

Allah, her şeyi benzersiz ve örneksiz yaratandır.

"Bedî'" ismi, Allah'ın her bir varlığı kendine has bir "özel yön" (vech-i has) ile, daha önce bir örneği olmaksızın yaratmasıdır. Varlıkta her ne kadar benzerlikler (hareketin harekete, rengin renge benzemesi gibi) görülse de, hakikatte her tecelli tekildir ve tekrarlanmaz.

 

Sizi ilk defa misalsiz yarattığı gibi döneceksiniz.

 

Veraset Mertebesi: el-Vâris

Biz yeryüzüne ve üzerindekilere vâris oluruz.

İnsanlar dünyada geçici olarak mülk sahibi görünseler de, ölümle birlikte her şey asıl sahibine, yani Allah’a döner.

 

Biz ölünce Allah bize vâris olur; biz ise O'nu nitelediğimiz o yüce sıfatları tenzih ederek O'na vâris oluruz. Bu, kulun ilahi ahlakla ahlaklanma sürecidir.

 

Sabır Mertebesi: es-Sabûr

Eziyete karşı Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur.

Allah kendisine "çocuk edindi" diyenlere veya O'nu yalanlayanlara karşı hemen ceza vermez; onlara mühlet verir. Bu, es-Sabûr isminin tecellisidir.

 

Allah'a bir belayı kaldırması için şikayette bulunmak, sabrı bozmaz.

Allah kendisine edilen "eziyeti" (kötü sözleri, inkarı) müminlerin eliyle kaldırmayı murat eder. Kim Allah'ın dinine yardım ederse, es-Sabûr isminin yükünü hafifletmiş olur.

 

Allah’ın isimleri arasında bildiğimiz isimler bulunduğu kadar bilmediklerimiz de vardır.

Allah tektir ve teki sever. Biz de yüz mertebe zikrettik ve ‘mertebelerin mertebesi’ni zikrederek mertebelerin sayısını tek sayı yapacağız. Bu sayede yüz bir meydana gelecektir, çünkü Allah tektir ve teki sever. Ey Kur’an ehli! Siz de tek yapınız.

Tüm ilahi isim ve mertebelerin "Tek" olanda toplanması… Bu Tevhiddir.

 

ESMA-İ HÜSNA'YI TOPLAYAN MERTEBELERİN MERTEBESİ

Allah’ın isimleri sadece açık lafızlardan (Allah, Rahman) ibaret değildir:

Zamir İsimler: Kur'an'daki "Ben", "Sen", "Biz", "O" gibi hitaplar, Allah’ın farklı vechlerine ve tecelli makamlarına işaret eder.

Fiil İsimler: "Allah onlarla alay etti" veya "tuzak kurdu" gibi fiillerden türetilen isimlerdir. Bunlar örfen isim olarak kullanılmasa da hakikatte O’nun tasarruflarıdır.

Vekâlet İsimleri: En çarpıcı kısımdır. "Sizi koruyan elbiseler" ayetinde olduğu gibi, mahlukatın gördüğü işler aslında Allah’ın vekilidir. Koruyan elbise değil, Allah’tır; ancak edeb gereği isim elbiseye verilir.

 

Kulun Hak karşısındaki en büyük sermayesi edeptir.

İyilik Allah'tan, kötülük nefsindendir.

Allah’ın "Biz" (Nahnu) dediği yerlerde, o işte birden fazla ismin (hikmet, kudret, rızık vb.) hükmü devreye girmiştir.

 

Allah namaz kılanın kıblesindedir.

 

Yaratılış ve Suret İsimleri

el-Bâri: Rükünlerden (unsurlardan) türeyen varlıkları belli bir düzenle var eden.

el-Musavvir: Henüz "heba" (mutlak boşluk/cevher) halindeki hakikatlere suret giydiren. Gözlerimizin gördüğü veya göremediği tüm formlar bu ismin tecellisidir.

 

Bilgi ve Gayb Mertebeleri

Şahadet ve Gayb: Arabi’ye göre şahadet (görünen alem) sonludur, ancak Gayb (görünmeyen) sonsuzdur.

Taalluk Sırrı: Bilgi (Alîm), bilinen nesne ile bir bağ kurmaktır. Oysa gaybı bilmek (Allâm), henüz ortaya çıkmamış veya imkansız (muhal) olanın bile Allah’ın ilminde sabit olmasıdır.

 

Rızık ve Terazi İsimleri

Kabz ve Bast: Allah rızkı bazen daraltır (Kâbız), bazen yayar (Bâsıt). Bu, kulun maslahatını gözetmek ve onu imtihan etmek içindir.

Mizan (Terazi): Allah’ın elindeki terazi, birini aziz kılarken (Muiz) diğerini zelil kılması (Muzil), birini zengin ederken diğerini muhtaç bırakmasıdır. Bu, "adalet" gereğidir; ihsandan daha özel bir durumdur.

 

Letafet ve Habirlik

Acı İlaç Misali: Arabi, el-Latîf ismini anlamak için en güzel örneğin "acı ilaçtaki şifa" olduğunu söyler. Şifa orada gizlidir (latif), biz sadece acıyı tadarız ama içindeki afiyeti fark edemeyiz.

Amellerin Yaratılışı: Ameller bizden çıkıyor gibi görünür, ancak aslında onları yaratan Allah’tır. Allah’ın latifliği, amellerin içine sirayet etmesi ve kendini gizlemesidir.

 

Hayal ve Zıtların Birliği

Zıtların Birleşmesi: Akıl ve duyu dünyasında iki zıt (örneğin hem Evvel hem Ahir olmak) bir arada bulunamaz. Ancak Hayal Alemi (Alem-i Misal), zıtları birleştirebilen bir kuvvettir.

Ebu Said el-Harraz: "Allah'ı nasıl bildin?" sorusuna "İki zıttı birleştirmesiyle" demiştir. Hak, hem en içte (Bâtın) hem en dışta (Zâhir) olandır.

 

Zaman ve Halifelik Sırrı: Eceller

Eğer eceli en sonda olan (Hz. Ali) en başta halife olsaydı, eceli erken gelen (Hz. Ebubekir) bu şerefe hiç nail olamazdı.

Allah her birinin bu mertebeyi tatmasını irade ettiği için, ecellerine göre onları "takdim" ve "tehir" etmiştir.

 

Sabır ve Eziyet

Allah’ın Sabrı: Allah Kendisine eziyet edenlere karşı hemen ceza vermez (Sabûr).

Sır: Allah’ın sabırlı olduğunu bildirmesi, kullarından bu "eziyeti" (şirki, günahı) kaldırmalarını ve O’na yardım etmelerini (in-tensurullah) istemesi içindir.

 

OTUZ DÖRDÜNCÜ SİFİR

559

Çeşitli Menzillerden Hakikatlerin ve Sırların Bilinmesi

İmam-ı Mübîn

Apaçık İmam / Varlık kitabı, Bu, sadece bir kitap değil, her şeyin bilgisini kuşatan ilahi bir levha ve hakikattir. Bu her suretin kendisinde bulunduğu bir aynadır. Biz ondan zuhur ederiz; emir ve yasak onun üzerinden bize ulaşır.

Harf bir döşek, zarf ise bir kaptır.

Arifin besmele çekmesi Allah’ın "Ol" (Kün) demesi gibidir.

 

Arif için gece, gaybın kapılarının açıldığı andır. Teheccüdde "sınırlanma" vardır; çünkü kul, kendi sınırlarını bilerek Hakk'ın mutlaklığına hamd eder.

 

Hakikat-i Muhammediyye

Hz. Adem henüz su ile toprak arasındayken o peygamberdi.

 

Her peygamber bir öncekine halef, bir sonrakine müjdecidir.

Hz. Musa'nın Tevrat'ı hazırlaması, Hz. İsa'nın getireceği "kelimenin ruhu" içindir.

Hz. Muhammed, tüm şeriatları kendinde toplayan ve kemale erdirendir.

 

Âlemde tam bir tekrar yoktur; sadece benzer isimlerin tecellisi vardır.

Varlık bir daire çizer.

 

Allah el-Mukaddim (Öne alan) ve el-Muahhir (Erteleyen) isimleriyle dilediğini dilediği zamanda yaratır.

 

Heva/arzu, sınırsızdır. Eğer kalpte bu arzu gücü olmasaydı, Hakka da aşkla yönelmek mümkün olmazdı.

 

Hac

Allah kulu ziyaret eder, kul da Allah’ı. Hacdaki her eylem bir nefis terbiyesidir.

Taş atma eyleminin üç yere ve dört güne yayılması; insanın Akıl, Duyu ve Hayal güçlerini temizlemesine işarettir.

 

Rabbim, benim için katında bir ev inşa eyle (Hz. Asiye)

Komşuluk (Allah’a yakınlık) evden önce gelir.

 

İnsan nerede olursa olsun, mekân onu görür, melekler ve ruhlar ona eşlik eder.

Halvet, Allah’tan kaçmak değil, O’nunla tek kalma şuurudur.

Dağlar sabitliği ve sarsılmazlığı temsil eder. Arif, dağın heybetinden Rabbine itaatteki kararlılığı, dağın parçalanmasından ise tecellinin şiddetini öğrenir.

Denizler genişliği ve rüzgâr (ilahi nefes) karşısındaki edilgenliği temsil eder. Deniz, ilahi isimlerin dalgalandığı bir aynadır.

Ailesi ve malı varken uzlete çekilen kişi, her şeyin içinde Hakk'ın vechini (vechullah) görendir. "Her nereye yönelirseniz Allah'ın vechi oradadır."

 

Cünûn / Delirme/Gizlenme / bir tür "marifette kaybolma" halidir.

 

Mal ve evlat, insanı korkak ve cimri kılabilen birer imtihandır.

 

Takva, Allah’ın celalinden cemaline, zararından (Darr) faydasına (Nafi) sığınmaktır. Bu noktada ilaç da hastalık da O’dur.

 

İnsanın yapısı…

Üçte biri topraktan gelen maddi beden.

Üçte biri hayvani ruh (canlılık fonksiyonları).

İlk iki aşama gecenin karanlığı gibidir.

Son üçte bir (Seher Vakti) ilahi nefes olan Aklî Ruh. İnsanı gerçek manada "insan" yapan, ilahi tenezzülün gerçekleştiği bu son safhadır.

 

Hayal gücü, birbirine zıt hükümleri bir araya getirebilen yegâne güçtür.

 

Allah bir şey hakkında, o şeyin kendi hakikati neyi gerektiriyorsa ona göre hüküm verir. Yani varlık, kendi istidadıyla Allah'a "ben buyum" der, Allah da "ol" diyerek onu o haliyle yaratır.

 

Bilgi, bilinenin (malumun) değişmesiyle değişir. Hüküm bilgiye göredir.

 

İslam bedenin boyun eğmesidir.

İman, boyun eğen bedeni müşahede eden ruhtur.

İhsan kadim olanı müşahede etmek, Allah'ı görüyormuş gibi yaşamaktır.

 

Güneş her an ya yükselir ya alçalır; hiçbir an sabit kalmaz.

 

Kalbin sevgisinde taksimat kulun elinde değildir; o bir ilahi ihsandır.

 

Ölümün Renkleri

Beyaz Ölüm: Açlık yoluyla nefsi terbiye etmek (duyusal acı).

Kızıl Ölüm: Nefsin arzularına muhalefet etmek.

Siyah Ölüm: İnsanların eziyetlerine katlanmak (akıl ve sabır imtihanı).

Yeşil Ölüm: Sade ve yamalı giyinmek, dünyevi süsten ayrışmak.

Secde ve Ölüm: Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdedir.

Secde bir "iniş" gibi görünse de aslında mertebece en büyük "yükseliş" (a'lâ) budur.

 

Ne çok acı olup dışlan, ne çok yumuşak olup istismar edil.

Yiğit (feta), geçmiş veya gelecekle değil, "şimdiki an" ile sınırlıdır. O, vaktin hakkını verendir.

 

Kıskançlık / Gayret

Allah’ın kıskançlığı, O'ndan başka bir varlığın (şerik) gerçekte bulunmamasından kaynaklanır. Yasakların (haram) konulması, kulun "başkasına" yönelmesini engellemek içindir.

Zina / Allah bu fiili takdir etmiş ve yaratmıştır, fakat kulun edebi gereği bunu gizlemesi ve tövbe etmesi gerekir.

 

Eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder

Kulun Allah’a yardımı, O’nun emirlerini yerine getirmesi ve "esma"sının (isimlerinin) zuhur mahalli olmasıdır.

 

İnsana öğretilen "beyan", hak ile batılı ayıran Furkan'dır. İnsan bu bilgiyle "terazi"yi (mizan) doğru tutmakla yükümlüdür.

 

Feleklerin dönüşü, meleklerin ve manevi tesirlerin doğmasına sebep olur. Yıldızlar gökyüzünün anahtarlarıdır; her birinin açtığı bir ilahi sır vardır.

 

Dil derunun (kalbin), parmaklar da niyetin tercümanıdır.

Kalp o kadar geniştir ki, göklere sığmayan Rahman oraya sığmıştır.

 

Suret, mananın aynasıdır.

 

Kalbe gelen ilk düşünce zorlayıcıdır ve nefsin karışmasına vakit bırakmadan gelir.

Dileğin vakti ile kabulün vakti birdir. Gecikme varsa, orada nefsi bir karışıklık vardır.

 

"Ol" (Kun) kelimesi yok olanı varlığa çıkarır. Ancak var olanı mutlak yokluğa gönderemez, çünkü varlık bir kez ihsan edildikten sonra ilahi cömertliğin gereği olarak devam eder.

Her okuduğunda yeni bir hikmet bulamayan, Kur’an’ı hakkıyla okumamış sayılır.

Sevdiğini iddia eden kişi, bu iddiasını kanıtlamak için sınanır. Sevgili (Hak) ise bu sınanmalardan münezzehtir.

 

Allah'a ancak O'nda bulunmayan bir şeyle (zillet ve fakirlik) yaklaşabilirsin. Allah Aziz ve Gani (Zengin) olduğu için, O'na ancak kendi yoksulluğumuzu ve hiçliğimizi sunarak "yakın" olabiliriz.

 

Hz. Muhammed, kıyametin efendisi ve şefaat kapısını açacak yegâne kişidir.

Hz. Âdem’e melekler secde etmişti (surete hürmet), ancak Hz. Muhammed’e Makam-ı Mahmûd (özün ve hamdın kemali) verilmiştir. İbrahim (a.s) "Halil" (Dost) makamındayken, Hz. Muhammed "Habib" (Sevgili) makamındadır.

 

Şevk, vuslatla (kavuşmayla) diner; ancak İştiyak, kavuşulsa bile bitmeyen, sürekli artan bir arzudur. Gerçek âşık, sevgilisinin muradını kendi muradına tercih edendir.

 

Çoğu âşık aslında kendi vuslat hazzını sever. Hakiki âşık ise sevgilinin uzaklık talebiyle (ayrılıkla) imtihan edildiğinde bile O'na teslim olandır.

 

İnsan, Âdem’e öğretilen "Esma" (İsimler) bilgisine sahip olduğu sürece varlığın imamıdır.

 

Kelam: Doğrudan ruha tesir eden, inkârı mümkün olmayan ilahi etkidir.

Kavil: Söz haline gelmiş, taksim edilmiş ve ulaştırılmış ifadedir. Kur'an "Kavil"dir; zira insanlar onu duyup inkâr edebilirler, fakat doğrudan Kelam'a muhatap olanın iradesi o tesirle erir.

 

Ruhun asıl vatanı "kadimdeki yokluk"tur.

Dünyaya geliş (varlık), bir gurbet yolculuğudur.

 

Güzel ahlak, sadece toplumsal bir kural değil, ilahi bir soyluluk göstergesidir.

 

Müşahede ve Keşif Arasındaki Fark

Müşahede ehli, gördüğü surete takılıp kalabilir. Hatta Allah bir surette tecelli ettiğinde onu tanıyamayıp inkâr edebilir.

Keşif sahibi, bilginin nereden geldiğini (masdar) ve nasıl ulaştığını (vürûd) bilir.

 

Allah her an (her nefeste) yeni bir şe'ndedir (iştedir). Dolayısıyla yaratılmışın sürekli başkalaşması (telvin), aslında Allah'ın yaratışındaki sürekliliğe (temkin) delildir.

 

Işık ve cisim varsa varsa gölge vardır.

Gölge kendi başına hareket etmez; asıl olanın (Hakk'ın) hareketiyle hareket eder. Işık (ilahi nur) yaklaştıkça gölge büyür, uzaklaştıkça küçülür.

 

Bir şeyi talep eden, o talebinin esiridir. Hakiki kulluk, kişinin kendi hürriyet iddiasından vazgeçip "Dehir" (Zaman/Mutlak Varlık) olan Allah'ın iradesine teslim olmasıdır.

 

Bilge kişi için Allah'ın vermesi nimet, vermemesi ise hikmettir.

 

Seven için sevgili "başka" değildir.

 

Garam (derin sevgi) / Bu sevgi kökleri kopartır ve insanı sarsar. Âşık, sürekli bir "kabz" (sıkışma) halindedir. Gerçek aşk, özlem içermez; çünkü özlem gaip (uzak) olana duyulur, oysa Hak kulun kulağı, gözü ve dili olmuştur.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder