1 Şubat 2026 Pazar

Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 6. Cilt - Notlar

Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 6. Cilt - Notlar

Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2007

 


ON BİRİNCİ SİFİR

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YETMİŞ BİRİNCİ KISMI

Umre "günahları örter" (kefaret), mebrûr (kabul edilmiş) bir hac ise "cenneti" (örtünmeyi) getirir.

Haccın "mebrûr" (kabul edilmiş) olması, kulun Allah'ı görür gibi ibadet etmesi (İhsan) ile ilgilidir.

 

Kul, doğası gereği yoksuldur. Hac ve umre bu yoksulluğu siler.

Kul, istediği şeyi Allah'tan istemeyi bıraktığında ve Allah'ın iradesiyle bütünleştiğinde gerçek zenginliğe ulaşır.

 

Farz (Zorunluluk): Allah'ın evreni yaratması, kendi kemalini bir aynada görme dileğinden doğan bir "nedenli zorunluluk"tur. Kulun da kendine bir şeyi vacip kılması (adak gibi) buna benzer.

 

Mubah: Kulun en yetkin hali mubah fiillerdir; çünkü burada "rablık otoritesi" yani seçme özgürlüğü en saf haliyle görülür. Kul, Allah'ın yarattığı "suret" üzere olduğu için mubahlık nefsin gerçek makamıdır.

 

Mendub ve Mekruh: Allah'ın fazladan nimet vermesi "mendub", kulun hoşuna gitmeyen ama Allah'ın hayır murat ettiği işler ise "mekruh"un ilahi benzeridir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ İKİNCİ KISMI

Allah'ın kıskançlığı, koyduğu sınırlarla (haramlar) bellidir.

Kendi zannını ilahi hükmün önüne geçirenler, farkında olmadan küfre düşerler.

Kıskançlık hastalığının ilacı, kulun sadece Allah için yaratıldığını ve mülkün gerçek sahibinin O olduğunu bilmesidir.

 

Kadının ihramda yüzünü açması "asla dönüş"tür (perdesizliktir).

 

İhramlıya kemer takmanın yasaklanması

Kemer (hazm/ihtiyat), insanın kendi tedbirine güvenmesidir. Oysa hac, mutlak teslimiyet makamıdır.

Din güçlüdür; ona sertlikle (aşırı ihtiyatla) yaklaşan yenilir. Allah her işte yumuşaklığı sever.

 

Dışsal olaylar (mal kaybı, hastalık) değil, bu olaylar karşısında kalpte duyulan acı gerçek beladır.

Eğer bir kişi, dışarıdan "bela" gibi görünen bir durumun içinde Allah'ın cemalini müşahede edip haz alıyorsa (İbrahim Peygamber'in ateşte serinlemesi gibi), o kişi sabreden değil, şükreden mertebesindedir.

 

Telbiyede ("Lebbeyk") sesin yükseltilmesi, sadece bir haykırıış değil, bir kozmik icabettir: İnsanların telbiye getirmesi, ruhlar aleminde Allah’ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna verilen "Evet" (Belâ) cevabının bu dünyadaki fiziksel yankısıdır.

Nida, uzaktakine yapılır

 

İnsanın hakikati "nutuk"tur. Hacda susmak, kendi varlık hakikatini yalanlamaktır. Bu yüzden hacı, telbiye ve dua ile sürekli "varlığını" ilahi kelama eklemelidir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ ÜÇÜNCÜ KISMI

Hacer-i Esved insanların günahlarını yüklenerek ve onların tövbelerine "tanık" kılınarak efendilik kazanmıştır.

Hacer-i Esved'e dokunmak, Allah ile yapılan ezelî sözleşmeyi yenilemektir.

 

Tavafta sağ omuzu açıp solu örtmek (idtıba) / Kalbin olduğu sol taraf örtülüdür

 

Kurban bayramı gününün "En Büyük Hac Günü" olması, tüm parçaların (Arafat, Müzdelife ve Mina ehli) tek bir merkezde toplanmasındandır. O gün ihram yasakları kalkar. Bu, kâmil insanın meşakkat ve daralma halinden çıkıp ilahi genişliğe (rızaya) ulaşmasını temsil eder.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ DÖRDÜNCÜ KISMI

Hz. Peygamber’in Mekke’ye üst tepeden (Kedâe) girip alt tepeden (Küdâ) çıkması

Kedâe (Giriş): Kelimedeki "Kef" harfi, Allah'ın yaratış kelimesi olan "Kün" (Ol) emrine işarettir. Buradaki uzatma (med), Allah'ın kuluna olan yardımı (imdad) ve ilahi bilgi fazlalığıdır. Kul Mekke'ye yoksul ve muhtaç olarak girer, ilahi isimlerin yardımıyla zenginleşir.

Küdâ (Çıkış): Buradaki ötre (u sesi), hacının kazandığı manevi yüksekliği temsil eder. Ancak kelimenin kısa okunması, kulun ne kadar yükselirse yükselsin asla "kulluk" (acz ve fakr) niteliğinden sıyrılmaması gerektiğini hatırlatır.

 

Kabe, yeryüzünde insanlar için kurulan ilk evdir

Mekke’de silah taşınmaması ve bitkilerin bile koparılmaması, buranın mutlak "Esenlik Yurdu" (Selamet) olduğunu gösterir. Zemzem ise bu esenliğin fiziksel şifasıdır; niyet neyse ona göre tecelli eder.

 

Hz. Peygamber, Medine’de ölenlere özel şefaat vaat etmiştir. Bu, oranın sadece bir şehir değil, bir "şifa ve huzur sığınağı" olduğunu kanıtlar.

Mekke "Allah'ın Haremi", Medine ise "Peygamber'in Haremi"dir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ BEŞİNCİ KISMI

73

Mukabele ve Sapma Esnasında Müşahede Eden için Gerçekleşen Sırların Sayısının Bilinmesi. Mukabeleden Ne Kadar Sapılır?

Gayb Ricâli

Hz. Peygamber’den sonra artık yeni bir kitap veya yeni bir şeriat gelmeyecektir.

Nübüvvet makamı ve velilik sırrı devam eder.

 

Varlığın Direkleri / Gayb Ricâli

Kutup (Gavs) Âlemin manevi merkezidir. Allah’ın dünyaya nazar ettiği yerdir.

İmamlar (2) Kutup'un vezirleridir. Biri melekût (gayb), diğeri mülk (şahadet) âlemini gözler.

Ebdâl (Bedeller) (7) Yedi iklimi/bölgeyi korurlar. Mekan değiştirdiklerinde yerlerine bir "bedel" bırakabilirler.

Nukebâ (Nakibler) (12) 12 burçla ilişkilidirler. Nefislerin gizli hallerini ve şeriat sırlarını bilirler.

Nucebâ (Necibler) (8) Şirkle mücadele ve halkın yükünü taşımakla görevlidirler.

 

Allah’ın bilinmesi iki ana yolla olur:

Tenzih: Allah’ın hiçbir şeye benzememesi. Bu akılcıların ve kelamcıların yoludur.

Teşbih (Temsil): Allah’ın "görür gibi" ibadet edilmesi, "yüzünün" her yerde olması. Bu hayal ve keşf ehlinin yoludur.

Kâmil İnsan: Bu iki zıt kutbu (tenzih ve teşbih) birleştirendir. Ne Allah’ı yaratıklara benzetir ne de O’nu varlıktan tamamen kopuk görür.

 

Dört Ölümsüz Resul

Bedenleriyle hala dünya hayatında (farklı boyutlarda) olan dört büyük isim vardır.

İdris Peygamber: 4. kat semadadır.

İsa Peygamber: Göğe yükseltilmiştir, geri dönecektir.

İlyas (a.s): Yeryüzünde koruyucudur.

Hızır (a.s): Manevi irşadın gizli rehberidir.

Bu dört isim, manevi hiyerarşinin asıl "Direkleri"dir; ümmet içindeki veliler ise onların naibleridir (vekilleridir).

 

Nücebâ (Necibler)

Her dönemde sayıları 8 olan bu grup, makam olarak Kürsü mertebesindedir. Onların bilgisi, astronomların matematiksel hesaplarından ziyade, ilahi bir keşifledir. Göklerin (8 felek) sırlarını ve yıldızların manevi etkilerini bilirler.

 

"Her peygamberin bir havarisi vardır, benimki de Zübeyr'dir" hadisi

Her devirde tek bir havari vardır. Havari sadece ilimle değil, aynı zamanda cesaret ve kılıçla dine yardım eder.

 

Recebîler

Her dönemde 40 kişi olan bu grup, yılın geri kalanında normal hayatlarına devam ederken, Recep ayı girdiğinde bambaşka bir boyuta geçerler.

Recep hilaliyle birlikte üzerlerine büyük bir ağırlık çöker, fiziksel olarak felç olmuş gibi sırt üstü düşerler. Ay boyunca ilahi keşiflerle dolarlar.

 

Hâtem (Mühür)

Muhammedi veliliği sonlandıran kişidir.

 

Âdem kalpli 300 adam / bu 300 kişi, Allah'ın isimlerini ve eşyanın hakikatini öğrenen seçilmişlerdir.

 

Zaman ve Mekânın Dürülmesi (Tayy-ı Mekân ve Zaman)

Büyük ruhların ilahi bilgiyi "göz açıp kapayıncaya kadar" elde eder.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YETMİŞ ALTINCI KISMI

Nuh Peygamberin kalbi üzerindeki 40 velî / bunlar Nuh Peygamberin "ikinci babalık" ve "kıskançlık" (gayret) makamının varisleridir. Bu, bildiğimiz beşeri kıskançlık değil, Allah’ın koyduğu sınırların aşılmasına (taşkınlığa) karşı duyulan derin bir hassasiyettir. Bu velîler, toplumsal adaletin ve manevi sınırların bekçileridir.

 

İbrahim Peygamberin kalbi üzerindeki 7 velî / Allah, bu kişilerin kalbinden kini ve kötü zannı söküp atmıştır. Onlar insanlara sadece Allah'ın rahmet nazarıyla bakarlar.

 

Meleki Kuvvetlerin Varisleri (Cebrail, Mikail, İsrafil)

Cebrail'in 5 Velîsi: Manevi hiyerarşinin hükümdarlarıdır. Gaybden gelen bilgilere ve Cebrail'in "kanatları" ile temsil edilen manevi güçlere sahiptirler.

Mikail'in 3 Velîsi: Mutlak merhamet ve "bast" (ferahlık) ehli. Daima mütebessim, yumuşak ve şefkatlidirler.

İsrafil'in Tek Velîsi: Emir ve yasaklama yetkisini kendinde toplar. Ebu Yezid el-Bestâmi bu makamın en bilinen temsilcisidir.

 

Ricâlü’l-Gayb (12 Kişi)

Rahman'ın tecellisi altında o kadar ezilmişlerdir ki, sadece fısıltıyla konuşabilirler. Sürekli hayâ ve korku halindedirler.

 

Zuhur Adamları (18 Kişi)

İlahi emirle toplum içine karışırlar. Şeyh Ebu Medyen bu gruptandır. İnsanlara "nimetleri anlatma" (şükür) makamındadırlar; harikalar (kerametler) gösterirler.

 

Kuvvet ve Yumuşaklık Adamları

Kâfirlere karşı şiddetli (8 kişi) veya her durumda yumuşak (15 kişi) olan sınıflardır. Beş kişilik bir grup ise bu ikisini birleştirerek dünyevi yönetimi üstlenebilir.

 

Feth Ricâli (Açılış Adamları - 24 Kişi)

Günün 24 saatine yayılmışlardır. Yeryüzünde birine bir mârifet veya sır açıldığında, o sır o saatin başında bekleyen "feth adamı" vasıtasıyla gelir. Dünyanın dört bir yanına (Yemen, Mağrib, Doğu) dağılmışlardır.

 

Berzah Adamı

Bir babası olmadan, sadece annesinin suyundan doğan, İsa Peygamber ve Belkıs gibi iki cins (insan-cin/ruh-beşer) arasında köprü olan tekil bir kişidir.

 

Abdülkadir el-Geylani

Yaratıklar üzerinde mutlak otorite (tahkim) sahibi olan "tek adam" makamının örneğidir.

 

Büdelâ

Sayıları 12 olan bu grup, isim olarak Ebdâl (Bedeller) ile karıştırılsa da farklıdırlar. Onlardan biri bir görev için bir yere gittiğinde veya vefat ettiğinde, diğerleri onun boşluğunu öyle bir doldurur ki, sanki o kişi hala oradaymış gibi işler yürür. "Alemi tek bir şeyde toplamak" sırrına mazhardırlar.

 

Arzu Adamları

Sayıları 5 olan bu grup, beş vakit namazın her birinin manevi hakikatini temsil eder. Hz. Peygamber’in "Namaz gözümün nurudur" sırrı onlarda tecelli eder.

 

Altı Gün Adamları / Yaratılışın Varisleri

Sayıları 6'dır. Allah'ın dünyayı yarattığı altı güne (Pazar'dan Cuma'ya) karşılık gelirler.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ YEDİNCİ KISMI

Melâmîler

Onlara "Kınanmışlık Ehli" denir ancak bu, kötü işler yaptıkları için değil, manevi hallerini halktan titizlikle gizledikleri içindir.

Sebepleri (iş, aş, hastalık, ilaç vb.) yerli yerinde tutarlar ancak onlara asla bel bağlamazlar. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir tüccar veya köylü gibi görünürler; üzerlerinde dervişlik hırkası veya özel bir işaret bulunmaz.

Onlar, "dünya işini dünyaya, ahiret işini ahirete" bırakarak mutlak bir denge içinde yaşarlar.

 

Fukara (Fakirler)

Buradaki "fakirlik" maddi yoksulluk değil, varoluşsal bir bilinçtir.

"Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız" ayetinin hakikatini yaşarlar.

 

Allah’a ulaşmanın en kısa yolu, Allah’ta bulunmayan iki sıfatla (yoksulluk ve horluk/zillet) O’na yönelmektir. Çünkü Allah zengindir (Gani) ve yücedir (Aziz). Kul ise ancak yoksulluğuyla O'na ayna olabilir.

 

Sûfiler mülkiyet iddiasında bulunmazlar. Dillerinden ve kalplerinden "benim" (lî), "bende" (indî) ve "malım" (metaî) kelimelerini çıkarmışlardır.

 

Âbidler sürekli ibadetle meşguldürler.

 

Zâhidler dünyayı ve ahireti Allah'ın rızası için terk edenlerdir.

 

Tekler (Efrâd)

Sıddîklık ile Peygamberlik arasındaki "mutlak nebîlik" (yasa getirmeyen peygamberlik) makamıdır.

Hz. Hızır bu makamın en büyük temsilcisidir. Hızır, Musa Peygamberin sahip olmadığı özel bir "ledünni" bilgiye sahipti. Tekler, kimseden emir almazlar; doğrudan Allah’tan ilham alırlar.

 

Ümenâ (Eminler) / Sır Muhafızları

Allah'ın yeryüzündeki güvenilir kullarıdır.

"Haber vermiş olsaydım, emin olmazdım"

Onlar emaneti (keşf ve ilahi sırları) bir "teklif" olarak değil, kaçınılmaz bir "yük" olarak üstlenmişlerdir. Bildikleri hakikatleri "bilmemeye" güçleri yetmez; ancak bu bilgiyi açıklamak veya gizlemek konusunda da serbest bırakılmışlardır.

 

Kur'an ehli olanlar haller değişse bile kalbin tek bir yönde (Allah'ta) sabit kalmasını sağlar. "Ebedi kalp secdesi" budur.

 

Ahbab (Sevenler)

Allah'ın kendilerini sevdiği, onların da Allah'ı sevdiği topluluktur.

Onların sevgisi "saf" ve durudur; düşmanlıkları bile kişiye değil, o kişinin Allah'a karşı olan tavrınadır.

 

Gerçek dostluk sadece Allah ile kul arasında olur.

İnsanlar arasındaki ilişkiler sadece birer karşılıklı alışveriştir.

 

Sezgi Sahipleri (Muhaddesûn)

Halife Ömer gibi kalplerine veya kulaklarına melekler tarafından ilham verilenlerdir. Bu, nefs terbiyesiyle (doğadan arınma) elde edilen bir duruluktur.

 

Sümerâ

Allah ile "gece sohbeti" yapanlardır. Onlar meleklerle değil, doğrudan Allah'ın isimleriyle (özellikle El-Müdebbir ve El-Mufassıl) muhatap olurlar.

 

Peygamberlik sona ermiş olsa da, onun mirası üç grupta devam eder:

Nefsine Zulmeden: Kendine acı çektirmek için değil, ahiret mutluluğu için nefsini zorlayan, ruhsatlara kaçmayan, ağır yükümlülükler altına girenlerdir (Ebu'd-Derda gibi).

Orta Yolda Gelen (Muktesid): Nefsine dinlenme hakkını veren, dengeli gidenlerdir.

İyiliklere Koşan (Sabık): Vakit girmeden hazırlığını yapan (namazdan önce abdest alıp camide bekleyen), hayırda acele edenlerdir.

 

Velî, akıbeti hakkında Allah'tan kesin bir müjde almış kimsedir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ SEKİZİNCİ KISMI

Her nebî ve her resul aynı zamanda bir velîdir.

Nebî haber veren demektir.

Risalet kendisine gelen vahyi insanlara tebliğ etmekle görevli olanlardır.

 

Sıddîk, bir mucize veya zihinsel bir delil beklemeksizin, kalbinde Allah'ın yarattığı özel bir "nur" ile peygamberi hemen doğrular.

 

Şehitler Allah'ın birliğine (Tevhid) "bilgi" yoluyla tanık olanlardır. Sıddîk "iman nuruyla" inanırken, Şehit "bilgi nuruyla" görür. Bu yüzden şehitlik makamı, sıddîklıktan sonra gelir.

 

Her nebî, sıddîk ve şehit aynı zamanda sâlihtir; çünkü bulundukları makama elverişli hale getirilmişlerdir. Ancak dördüncü bir grup olarak sâlihler, iman ve hallerine hiçbir "bozukluk" girmeyen, Allah'ın inayetiyle amellerinde istikamet üzere kalanlardır.

 

Müslüman Hz. Peygamber’in tanımıyla, "başkalarının elinden ve dilinden emin olduğu" kişidir.

Mümin, insanların canları ve malları konusunda kendisinden kesin olarak güvende hissettiği kişidir.

 

Sabredenler / sabır, kulun nefis hapishanesinde Allah için beklemesidir.

 

Eyüp Peygamber, "Bana zarar temas etti" diyerek Rabbine yönelmiştir.

Belayı kaldırması için Allah'a dua etmemek, kula bir tür "kendi gücüne güvenme" (ilahi kahra karşı koyma) gizli kibrini verebilir. Ârif, zayıflığını itiraf ederek Allah'a sığınır; bu hem kadere rıza hem de tam bir kulluktur.

 

Sadaka verenler, ellerindeki malın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilenlerdir.

Sadaka verenler biriktirmek için değil, Allah'ın emanetini dağıtmak için çabalarlar. Nimet ulaştırdıkları varlığa karşı asla üstünlük taslamazlar (başa kakmazlar), çünkü kendilerini sadece birer "aracı" olarak görürler.

 

Gündüz şehadet (görünen) âlemini, gece ise gayb (gizli) âlemini temsil eder. Oruç tutmak, gündüzün (dünya hayatının) yasaklarından kendini sakınmaktır.

İnsan oruç yoluyla beşeri şehvetlerinden arınıp "sırf akıl" mertebesine yükseldiğinde, meleklerin sıfatına bürünür. Güneşin batması (iftar), aklın artık doğal düşüncenin (hayalin ve duyunun) esaretinden kurtulup ilahi emir âlemine doğmasıdır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YETMİŞ DOKUZUNCU KISMI

Zeker (Erkek) / zikir

 

Tövbe (et-Tevvab), sadece günahtan vazgeçmek değil, her an bir ilahi isimden diğerine dönmektir.

 

Allah, çok tövbe eden sevgililerini insanların gözünden "günahkâr" suretinde örterek onları kıskançlıkla korur.

 

Rükû / Âlemdeki büyüklük ve azamet niteliklerinin kula değil, Allah'a ait olduğunu görerek eğilmektir.

 

Secde, kulun en yakın (kurbet) olduğu andır. "Secde et ve yaklaş" emri, ilahi bir ikramdır.

 

"Ma'ruf" (bilinen), bizzat Allah'tır. Allah'ı emretmek, en büyük iyiliktir.

"Münker" (yadırganan/bilinmeyen), Allah'a koşulan ortaktır (şirktir). Şirkin dış dünyada gerçek bir varlığı yoktur; o sadece bir "söz"dür.

 

Evvâh (Vah Eden) / İbrahim Peygamber gibi, insanların eksikliklerini ve sapkınlıklarını gördüğünde içi yanan, "ah" çeken ama onlara beddua etmeyip merhametle yaklaşanlardır.

 

Evvâbîn (Dönenler) / Bunlar Allah’ın el-Gafûr (Örten) ismiyle koruduğu kimselerdir. Şeytanın sağdan, soldan, önden ve arkadan yaptığı saldırılara karşılık, her dört yönden ve her türlü halden (iyi veya kötü) Allah’a sığınırlar. Allah onların makamlarını başkalarından gizlemiştir.

 

Muhbitûn / Allah'ın büyüklüğü karşısında kalpleri dinginleşen (itminan), rıza ve sabırla alçakgönüllülük (ihbat) gösterenlerdir. Kaderin akışı altında "sönmüş bir ateş" gibi sakindirler.

 

Münîb / Allah'a her dönüşünde kendini değil, Allah'ın vekili olarak gören kimsedir. Yani o dönerken, aslında Hakk'ın kendi kendine dönüşünü müşahede eder.

 

Müşfikûn / "Şafak" (güneşin batışındaki kızıllık) kelimesiyle ilişkilendirilir. Allah korkusuyla titrerler. Bu korku, Allah'ın vaadinden şüphe değil, kendi hallerinin değişmesinden duyulan endişedir. Bu endişe onları başkalarına karşı son derece merhametli kılar.

 

Vefa kelimesinin kökü "veffâ" bir şeyin çok ve tam olması demektir.

Vefalı kişi, Allah’ın kendisine yüklediği sorumlulukları ve kulluk vazifelerini sadece yerine getiren değil, bunları en kâmil (tam) şekilde ve sürekli olarak ifa eden kişidir.

Bir kul, Allah’a verdiği sözlerde ve ibadetlerinde tam bir sadakat (vefa) gösterirse, Allah ödül olarak ona "gizli sırlarını" açar.

Keşf vefanın sebebidir. Hakikati bilmek, ona sadık kalma zorunluluğunu doğurur.

Ölüm anında (vefat) insana gerçekler apaçık gösterilir (keşf gelir).

Ancak "Vefalı Veliler", henüz ölmeden önce (ölmeden önce ölmek sırrıyla) bu keşfe ulaşırlar.

 

Vasıllar (Birleştirenler) / Allah’ın birleştirilmesini emrettiği "Rahim" (akrabalık/bağ) bağını koparmayanlardır. Onlar bilirler ki "Rahim", Rahman isminden bir daldır. Nefeslerin birbirine eklenmesi gibi, bu bağın kopması manevi ölümü getirir.

 

Kerem Sahipleri / Erdem dışı durumlara (lağv) denk geldiklerinde onlara bulaşmadan, vakarla geçenlerdir.

 

ON İKİNCİ SİFİR

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN SEKSENİNCİ KISMI

Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî tarafından belirlenen 155 soru, sadece akıl yürütmeyle değil, ancak "zevk ve tecrübe yoluyla" cevaplanabilir.

 

Birinci Soru: Velîlerin Kaç Menzili Vardır

Duyusal menziller Cennetteki dereceler ve dünyadaki harikulade hallerdir.

Manevî menziller bu ümmete özgü 248.000 "gerçekleşmiş" menzil bulunur. Bu makamlar dört ana başlıkta toplanır: Ledünnî bilgi, nur bilgisi, cem’ ve tefrika bilgisi, ilahi yazım bilgisi.

 

Cem’ ve Tefrika Bilgisi / Bu bilgi Bahr-ı muhittir (kuşatıcı okyanus). Bu ümmetin velîlerinden başka ümmetlerden hiç kimse ona ulaşamaz.

 

İkinci Soru: Yakınlık Ehlinin Menzilleri Nerededir?

"Kurbet" (yakınlık) peygamberlik ile sıddîklık arasında yer alan özel bir makamdır.

Hakka yakın olan "Tekler" (Efrâd) burada bulunur. Bu makama bazen kulun çabasıyla, bazen de ilahi bir seçimle (ihtisas) ulaşılır.

Ledünnî bilgi buradadır.

Bu grupta peygamberler, nebi olmayan gönderilmemiş nebiler ve onlara uyan mutlak nebilik derecesindeki sıddîklar bulunur.

 

Üçüncü Soru: Askerleri Elde Edenler Neyle Elde Etmişlerdir?

Askerler; çetin amelleri, niyetleri ve mücahedeleri temsil eder. Veliler, Allah'ın el-Melik (Güçlü, Padişah) ismiyle ahlaklanarak bu askerlere sahip olurlar.

Bu makamdaki arif, Allah'ın ordularıyla (rüzgar, melekler, manevi güçler) desteklenir.

Attığında sen atmadın, fakat Allah attı.

 

Dördüncü Soru: Onlar Nerede Sona Erer?

Askerleri elde eden ve cihat yolunda olan velilerin ulaştığı nihai nokta. Ariflerin başlangıçtaki amacı dış varlıkları yokluğa katmaktı. Ancak sonunda anlarlar ki bu varlıklar Hakk'ın mazharlarıdır.

Vardığı yer, Rableridir.

 

Beşinci Soru: Meclis ve Söz Ehlinin Makamları Neresidir?

Sohbet ehlinin ana meclisleri otuz altıdır. Hakîm Tirmizî, nefsin hazlarını da katarak bu sayıyı kırk sekize çıkarır.

Kulun Rab ile birleştiği meclislerde tevhîd tanıklığı öğrenilirken, ayrım meclislerinde özel ilahi isimlerin hakikatleri görülür.

 

Altıncı Soru: Sayıları Kaçtır?

Velilerin toplam sayısı Bedir savaşına katılanların sayısı olan 313'tür. Bunların 40’ı "sohbet ehli", geri kalan 273’ü ise "müşahede ehli"dir.

Sohbet, konuşanla değil, sözün bilinciyle ilgilidir. Sohbet ehli Allah ile Allah'tan konuşanlardır. Müşahede ehli ise Hakk'ı Hak vasıtasıyla görür.

Kırk gün ihlaslı sabahlayanın kalbinden diline hikmet kaynakları dökülür.

 

Yedinci Soru: Onlar, Bunu Rablerine Neyle Zorunlu Kılmışlardır?

Allah’a hiçbir şey dışarıdan zorunlu kılınamaz.

Takva, zekât veya tövbe gibi şartlar rahmeti zorunlu kılmaz.

O olmasaydı biz olmazdık, biz olmasaydık O olmazdı... Bizim sayemizde İlah’ın hak ettiği şey ortaya çıkar.

 

Sekizinci Soru: Bu Meclislerin Ehli Kimdir? Onların Konuşmaları ve Sohbetleri Nedir?

İlk meclis; ez-Zâhir, el-Mu’ti ve el-Bais gibi isimlerin tecellisidir. Burada Hak, her şeyin diliyle (akıl, duygu, ruh) konuşur.

Her nefeste yeni bir inşa gerçekleşir, ancak duyular bu başkalaşmayı fark edemez.

Rahat meclisleri iki zıt (sıcak-soğuk, ölüm-hayat, gülme-ağlama) arasındaki "berzah" (ara bölge) noktalarıdır.

 

(Uyku) Gözlerimiz yüzlerde bizim adımıza konuşur, biz susarız, arzu konuşur.

 

Bu meclisler kulun kul, Rabbin Rab olduğunun idrak edildiği makamlardır. Bazı meclisler "ayrımdaki birliği" (vasıl içindeki fasıl), bazıları ise "ayrımdaki ayrımı" (fasıldaki fasıl) temsil eder.

 

Hakîm Tirmizî’nin ilave ettiği 12 meclis "iddia" ile ilgilidir. Meleklerin Âdem’e secdesi, kendi iddialarından (tespih ve takdis iddiaları) kaynaklanan bir "unutmayı" telafi etmek içindir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN BİRİNCİ KISMI

Dokuzuncu Soru: Onlar, Münâcâtı Neyle Açar?

Kul, Rabbiyle konuşmadan önce kendi varlığını (nefsini) O’na sunmalıdır. Konuşmada Hak; kulun kulağı ve gözü olduğunda, Hak kendisiyle kendisine konuşmuş olur.

Tirmizî’ye göre münâcât, büyüklük elbisesini giyip ardından belirli kısımlardan soyunarak Hakkın sözünü duymaya layık hale gelmekle açılır.

 

Onuncu Soru: Konuşmayı Neyle Bitirirler?

(İlahi kelamın sona erme biçimi) Konuşma, ayrılan isim ile ulaşılan isim arasındaki gizli bir sınırda (berzahta) biter.

Başlangıç sona, son başlangıca bağlıdır.

Konuşmada iş, başlangıcına ulaşmak isteyen dönen bir daireye benzer. Böylece işin sonu açılışın aynısı olur.

 

On Birinci Soru: Neyle Cevap Alırlar?

İlahi cevap, münâcât esnasında kula hakim olan ilahi ismin niteliğine göre verilir.

Eğer sohbet müşahede kaynaklıysa, cevap lafızlardan ve isimlerden soyutlanmış manevi bir hal olarak gerçekleşir.

 

On İkinci Soru: Onların Bu Sohbet ve Meclise Yürüyüşleri Başlangıçta Nasıl Gerçekleşir?

Yürüyüş, kalbi dünyevi düşüncelerden temizlemek ve hayal hazinesini boşaltmakla başlar. Nefis arındığında melekût âlemi bir ayna gibi ona yansır.

İman sahipleri bilgili de olduklarında Hakkı perdede ve karanlıkta görür; sözünü sessizlik ve zil sesinde duyar.

 

On Üçüncü Soru: Hz. Muhammed Nebîliğin Hatemi (Son, Mühür) Olmayı Hak Ettiği Gibi Veliliğin Hatemliğini Kim Hak Eder?

İsa Peygamber dünyanın sonunda mutlak nebi olarak inecek ve genel velayeti bitirecektir.

Muhammedî Velayetin Hatemi / bu hatemlik Arap’tan bir adama aittir. O, Arapların asalet ve güç bakımından en soylularındandır ve günümüzde mevcuttur. Ben 595 senesinde onu tanıdım ve Hakkın insanların gözlerinden gizlediği alameti kendisinde gördüm.

Allah Hz. Muhammed ile yasa koyucu nebîliği sona erdirdiği gibi Muhammedi Hatem ile de veliliği sona erdirdi.

 

On Dördüncü Soru: Bu Mertebeyi Hak Eden Kimse Hangi Nitelikle Hak Etmiştir?

Genel velayetin hatemi, emaneti koruma ve nefislerin anahtarlarına sahip olma niteliğiyle bu makamı alır.

Muhammedî Hatem Allah'a karşı en kâmil ahlakla ahlaklanmıştır. O, halka karşı davranışlarını bile Allah'ın huzurundaymış gibi gerçekleştirir.

 

On Beşinci Soru: Hatem’in Sebebi ve Anlamı Nedir?

Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Allah, başlangıcı (Âdem) bir nebiyle yaptığı gibi, sonu da (İsa) bir nebiyle bitirerek daireselliği tamamlar.

 

On Altıncı Soru: El-Melik’in Mülkünün Meclisleri Kaç Tanedir?

Normalde kul, Allah’ın mülküdür. Ancak kul dua ettiğinde ve Allah bu duaya icabet ettiğinde, Allah (kendi iradesiyle) kulun mülkü durumuna tenezzül eder. Bu, ilahi aşkın ve yakınlığın en yüksek noktasıdır.

Meclislerin sayısı mahlukatın nefesleri ve edilen dualar kadardır. Dünyada bu sayı Levh-i Mahfuz'da sınırlı olsa da, ahirette ve şeriatın sürekliliği içinde sonsuzdur.

 

On Yedinci Soru: Her Bir Peygamberin Rabbinden Payı Nedir?

Her peygamberin payı kendine özgüdür. Veliler, peygamberlerin bu özel zevklerini tatmadıkları için bu payın ne olduğunu kesin olarak bilemezler.

Peygamberlik çalışarak kazanılan bir makam değil, ezelî bir inayettir. Bu özel payların (Musa'ya Kelam, İsa'ya Ruh, Muhammed'e Cevamiü'l-Kelim) açıklanması, zayıf akıllıları "peygamberlik kazanılabilir" zannına düşürebileceği için ariflerce gizlenmiştir.

 

On Sekizinci Soru: Resullerin Makamının Karşısında Velîlerin Makamı Nerededir?

Allah bir cahili veli edinmez. Velilik mertebesi, Allah'ı bilmenin (marifetin) ilk basamağıdır.

 

On Dokuzuncu Soru: Nebilerin Velîler Karşısındaki Makamı Nerededir?

Nebîlikte velilik özel bir durumdur.

Şeriat getirmeyen, ancak ilahi haberler alan "velî-nebîler" vardır. Bunlar "Efrâd" (Fertler) olarak adlandırılır ve makamları ilahi ferdiyet ismine dayanır.

Hızır, şeriat getiren bir peygamber olan Musa'nın bilmediği "zevkî" bilgilere sahipti. Bu, velayet içindeki özel nebîliğin bir kanıtıdır.

 

Yirminci Soru: İsimlerinden Hangisini Ona Tahsis Etmiştir?

Bütün isimler Allah'ındır.

Allah'a yaklaşırken kulun sahip olduğu en "asil" isimler, Allah'ta bulunmayan özelliklerdir. Horluk ve yoksulluk.

Kulun isimleri (fakirlik, muhtaçlık) onun özüdür.

 

Kul, Allah'ın isimleriyle "ahlaklanma" yoluyla nitelenir.

İsimler Allah'ta asıl, kulda geçicidir (arazî). Kulun kendine ait bir varlığı yoktur; o sadece bir "mazhar" (zuhur yeri) olarak Allah'ın isimlerini yansıtır. Kul, bu isimlerin manasını kendi üzerinde göstererek "ahlaklanmış" olur.

Kulun hakikati yokluktur (ma'dum). Varlık tamamen Allah'a aittir. Bu gerçeği idrak eden kişi, her şeyde Hakkı görür.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN İKİNCİ KISMI

Yirmi Birinci Soru: Velîlerin Allah’ın İsimlerinden Olan Payı Nedir?

Velilerin ilahi isimlerle olan ilişkisi ikiye ayrılır:

Müktesep (Kazanılmış) Paylar: Kulun amelleri sonucu elde ettiği paylardır. Her amel (namaz, zekat vb.), onu teşvik eden ve karşılığını veren özel bir ilahi isme bağlıdır.

Vehbi (Kazanılmamış) Paylar: Tamamen ilahi lütuf olan paylardır. Bu paylar, velinin manevi kapasitesine göre ilahi isimler tarafından belirlenir ve yönetilir.

 

Yirmi İkinci Soru: Başlangıç Bilgisi Hangisidir?

Varlığın ilk ortaya çıkışı, "zaman" kavramından bağımsız bir "oluş"tur.

A’yân-ı Sâbite / Sabit Hakikatler: Ezelde yokluk halindeki bu hakikatler, Allah’ın varlığı onlara yansıdığında dışta (zahirde) belirirler.

Başlangıç geçmişte olup bitmiş bir olay değildir; her an Hakkın tecellisiyle yenilenen kesintisiz bir süreçtir. Allah’a göre öncelik-sonralık yoktur; bu sadece mümkün varlıkların birbirine görece algısıdır.

 

Yirmi Üçüncü Soru: Hz. Peygamber’in ‘Allah Vardı, O’nunla Birlikte Başka Bir Şey Yoktu’ Sözünün Anlamı Nedir?

"Vardı" (Kâne) ifadesi burada geçmiş zamanı değil, varlığın sürekliliğini (vücud) bildirir.

Allah eşya ile beraberdir (bilgi ve ihata bakımından), ancak eşya Allah ile beraber değildir. Çünkü Allah'ın varlığı zorunluyken, eşyanın varlığı O'na muhtaçtır.

 

Yirmi Dördüncü Soru: İsimler Neyle Başlamıştır?

İsimler nispetlerin öğrenilmesiyle anlaşılabilir ve nispetler ‘âlem’ diye ifade edilen mazharlar öğrenilmeksizin öğrenilemez.

‘İsimler neyle başlamıştır?’ diyen kişi, ‘nispetler neyle başlamıştır?’ demektedir.

 

İlk İsim: Vahid-Ahad: Zata delalet eden en özel isimdir. Bileşiklik içermez ve Hakkın mutlak tekliğini gösterir.

 

İlk Etki: El-Vehhab: Varlık sahnesine çıkmak isteyen "sabit hakikatlere" (a'yân) varlık hibe eden isimdir. İsimlerin a'yân üzerindeki ilk etkisi varlık vermektir.

el-Vehhab yoksunlukları yönünden a'yân’a ihsan etmenin meydana getirdiği isimdir.

Bundan sonra Tenzih ve Teşbih talep eden isimler gelir.

Tenzihi talep eden isimler, özü gereği zâtı talep eden isimler iken teşbihi talep eden isimler ise, ilah olması yönünden zâtı talep eden isimlerdir. Tenzih isimleri el-Gani, el-Ahad ve Hakka özgü olabilecek isimlerdir. Teşbih isimleri ise, er-Rahim, el-Gafur ve kulun -bir a'yn olması yönüyle değil- mazhar olmak yönünden gerçek anlamda nitelenebileceği tüm isimlerdir.

 

Yirmi Beşinci Soru: Vahiy Neyle Başladı?

Vahyin ilk aşaması, soyut anlamların hayal mertebesinde duyusal formlara (süt, ışık vb.) bürünmesidir. Hz. Peygamber’de bu süreç 6 ay süren sadık rüyalarla başlamıştır.

Şeriat koyucu (teşriî) nebîlik son bulmuştur; ancak "mübeşşirât" (müjdeleyici rüyalar) ve velilere gelen ilhamlar yoluyla nebîliğin bir parçası (velayet nebîliği) kıyamete kadar devam eder.

Vahiy sadece insanlara özgü değildir; arıya, göklere ve nefse yapılan ilahi yönlendirmeler de (ilham) birer vahiydir.

Rüya, nebîliğin kırk altıda birlik parçasıdır.

 

Yirmi Altıncı Soru: Ruhun Başlangıcı Nedir?

‘Falancada ruh vardır’ demek, bulunduğu kimsenin canlı olduğu ‘rabbani bir şey vardır’ demektir.

Tirmizî’nin ‘ruhun başlangıcı nedir?’ sorusu, ‘arifin kalbinde bu ruhun meydana gelmesinin başlangıcı nedir?’ demektir.

Kul, nefsindeki engelleri (perdeleri) kaldırmak için çabalarken bir yorgunluk hisseder. Tam bu noktada "Nefes-i Rahman"dan bir esinti gelir.

Bu ruh, arife her şeyde Allah’ın yüzünü gösterir. Artık arif, eşyayı eşya olarak değil, Hakkın mazharları olarak görür.

Bu ruh kazanılan bir şey değil, Allah’ın bir hidayet nuru olarak dilediği kuluna bağışladığı bir "canlanma" halidir.

 

Yirmi Yedinci Soru: Dinginliğin (Sekînet) Başlangıcı Nedir?

Dinginlik, kalbin şüphelerden arınıp "yakîn" (kesin bilgi) ile sabitlenmesidir.

İbrahim Peygamberin "kalbim mutmain olsun" talebi, bilginin müşahedeye (görmeye) dönüşmesi isteğidir.

Sekînet, kalbe inen bir "nur" ve "vakar"dır. İnsanı korku ve kaygıdan çekip alarak Hakkın vaadine güven duymasını sağlar.

 

(Sekînet kökünden gelen) Sikkîn (bıçak), kesilebilecek şeyler kendisiyle kesildiği için bu adla isimlendirildi. Sikkîn ‘sükûn’ lafzından türetilmiştir ki, sübut demektir. Sübut ise hareketin zıddıdır. Hareket ise, yer değiştirmedir. Dinginlik nefsin kendisiyle sakinleştiği şeye karşı sabitliği gerektirir.

 

Yirmi Sekizinci Soru: Adalet Nedir?

Adalet varlığın yaratılış yasasıdır.

 

Allah her şeye "hak ettiğini" (istidadını) vermiştir. Adalet, her varlığı kendi ezelî hakikatine (A'yân-ı Sâbite) uygun şekilde, uygun zamanda ve nitelikte var etmektir.

Adl meyil demektir.

Hakka yönelmek, adl diye isimlendirildiği gibi Halttan ayrılmak (başka yöne yönelmek) de cevr (zulüm) diye isimlendirilir.

 

Yirmi Dokuzuncu Soru: Peygamberlerin Bir Kısmının Diğerlerinden Üstünlüğünün Sebebi Nedir? Aynı Şekilde Velîlerin Birbirlerine Üstünlüklerinin Sebebi Nedir?

Üstünlük, birinin diğerinden "daha iyi" olması değil, her birine farklı bir "şeref niteliği" verilmesidir.

İlahi isimlerin hepsi Zât'a döndüğü için özde bir üstünlük yoktur.

 

Otuzuncu Soru: Allah Âlemi Bir Karanlık İçinde Mi Yarattı?

Mahlukat, kendi özü (zâtı) itibarıyla yokluktadır ve yokluk karanlıktır. Bilgisizlik ve var olmama hali bu karanlığı temsil eder.

Allah’ın mahlukata varlık vermesi, o karanlığa "nur" (vücud) saçmasıdır. Eşya, ancak bu ilahi nur ile görünür ve bilinir hale gelir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN ÜÇÜNCÜ KISMI

Otuz Birinci Soru: Onların, Yani Yaratılmışların Buradaki Halleri Nedir?

Mahlukat, ezelî ilimde Allah'ın kendilerine giydireceği "varlık nurunu" bekler.

Her yaratılmışın kendisini kaplayan kendi ölçüşünce bir nuru vardır. Kıyamet günü o nur içinde yürürler.

Kendisine ‘Halici (yaratılmışları) yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?’ diye sorulduğunda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Altında ve üstünde hava bulunmayan Amâ’da idi.’

 

Otuz İkinci Soru: Kaderlerin Niteliği Nasıldır?

Bir şeyin niteliği, o şeyin bizzat kendisidir.

Kader, eşyanın zâtî özelliklerinin ezelî belirlenimidir. Bir şeyin kaderi, onun "mikdarı" (ölçüsü) ve tanımıdır.

Takdir edilen şeyler (mekadir), bir varlığın başka bir şey olmasını engelleyen o ezelî sınırlardır.

 

Otuz Üçüncü Soru: Peygamberlerden ve Onların Aşağısında Bulunan Kimselerden Gizlenen Kader Bilgisinin Nedeni Nedir?

Kader, Hakkın varlığına kanıt olan dış varlıklardaki (âlem) tecellilerdir. Hakk varlığıyla bilinirken, kader ancak eserleriyle bilinir.

 

(Kader) zât ile zuhuru bakımından Hak arasında bulunan ve kesinlikle bilinmeyen bir mertebedir. Onun mazharlardaki hükmü ise cisimler âleminde zamanın hükmü gibidir.

Kaderi sormak, eşyanın yaratılışındaki mutlak nedeni sorgulamaktır ki bu, Hakkın iradesine aykırıdır.

Kaderi sorgulamak, Allah’ı tam manasıyla bilmemekten kaynaklanan bir hatadır.

Kaderi sormak, eşyanın yaratılış illetlerini sormaya benzer.

 

Kader, vakti ve niteliği belirleyen bir "mizan"dır.

 

Otuz Dördüncü Soru: Niçin Gizlenmiştir?

Eğer kul kaderi bilseydi, geleceği ve tüm nedenleri bildiği için kendini müstağni (muhtaç olmayan) hissederdi.

 

Otuz Beşinci Soru: Kader Sırrı Onlara Ne Zaman Açılır?

Kader sırrı, kaderden başkadır.

 

Otuz Altı ve Otuz Yedinci Sorular: Kader Bilgisi Nerede ve Kimlere Açılır?

Kader sırrı, bir bilgi olarak değil, bir "zevk" ve "müşahede" olarak açılır.

Bu sır, kulun kendi varlığından geçip Hakkın mazharı (görünme yeri) olduğunu tam olarak idrak ettiği "fena" ve "beka" hallerinde açılır.

 

Otuz Sekizinci Soru: Rabbimizin İtaat ve Günahtaki İzni Nedir?

Varlıkta meydana gelen her şey (günah veya itaat), Hakkın yaratması ve fiilî izniyle olur.

Allah kötülüğü emretmez.

 

Otuz Dokuzuncu Soru: Bütün Yaratılmışlara Akılların Kendisinden Bölündüğü En Büyük Akıl Nedir?

En Büyük Akıl, Allah’ın ilk yarattığı şeydir

Diğer tüm tikel akıllar, bu ana kandilden tutuşan diğer kandiller gibidir.

Kur’an’da "Ruh" olarak isimlendirilen bu hakikat, babaların ilki ve bilgilerin kaynağıdır. Tikel akıllar (insan akılları), istidatlarına göre bu büyük akıldan pay alırlar.

Bilmelisin ki, çok olan her şeyin aslı birdir.

 

Kırkıncı Soru: Âdem’in Niteliği Nedir?

Âdem, bütün kâinatın bir özetidir. Kâinat "Büyük İnsan", insan ise "Küçük Âlem"dir. İnsan olmasaydı kâinat, ruhu olmayan bir ceset gibi kalırdı.

 

Kırk Birinci Soru: Onun Dost Edinilmesi Ne Demektir?

Allah Âdem’i üç şey ile dost edindi. Birincisi iki eliyle yaratılışını gerçekleştirmesidir. İkincisi, meleklerine öğretmediği isimlerini öğretmekle onu dost edinmesidir. Üçüncüsü ise, halifeliktir.

 

Hakkın yeryüzündeki vekili olması. Bu vekillik, ilahî isimlerin güçlerini (himmet yoluyla) âlemde kullanabilme yetkisidir. Halife, Hakkın "ez-Zâhir" (Görünen) isminin vekilidir.

 

Kırk İkinci Soru: Onun Fıtratı Nedir? Yani, Âdem’in veya İnsanın Fıtratı Nedir?

Fıtrat, "parçalanma" veya "yarma" (fatr) kökünden gelir ve varlığın ezelî belirlenimini ifade eder.

 

Âdem’in fıtratı, bütün âlemin fıtratlarıdır.

Âdem’in fıtratı, Allah’ı bilme (marifetullah) kapasitesidir.

Kendini bilen, tüm âlemi ve dolayısıyla Rabbini bilir.

 

İsimlerin anlamı, oluşun talep ettiği şeyler de olabilir. Fakat oluşun bir sonu yoktur. Dolayısıyla Hakkın isimlerinin de sonu yoktur.

 

Binaenaleyh isimler bizimledir, bize aittir, bize dayanır, bizde zu¬hur eder, hükümleri sizdedir, bizde sona ererler, bizden ifade edilirler, başlangıçları da bizdendir.

O isimler olmasaydı, biz de olmazdık ' Biz olmasaydık, onlar da olmazdı

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN DÖRDÜNCÜ KISMI

Kırk Üçüncü Soru: Fıtrat Nedir?

Fıtrat, kelime anlamı / "yarma ve parçalama" (fatr)

Fıtrat, mümkün varlıkların (mahlukatın) karanlığını parçalayan bir ışık ve nurdur. Bu nur sayesinde eşya belirginleşir ve birbirinden ayrışır.

 

Allah gökleri ve yeri yarandır (yaratan)’. Böylelikle göğü ve yeri nuruyla izhar etmiştir (yarmıştır). Öyleyse Allah göklerin ve yerin fıtratıdır. Fıtrat, insanların üzerinde yaratıldığı şeydir.

 

Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da ‘evet’ dediler. Öyleyse Allah onları ancak ‘kendi üzerinde’ yarattığı gibi ancak kendisiyle yarattı. Bu sayede, eşya birbirinden ayrıştı, farklılaştı ve belirginleşti.

 

Kırk Dördüncü Soru: Onu Niçin ‘Beşer’ Diye İsimlendirdi?

İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne aklı koydu?

‘İki el’ insanı şereflendirmek için zikredildi. Hal karinesi, celaline layık tarzda Hakkın iki elinin insanın yaratılışına doğrudan temasını (mübaşeret) gerektirir ve bu nedenle onu ‘beşer’ diye isimlendirdi.

 

Diğer varlıklar sebepler ve vasıtalarla halk edilmişken, insan cismi ilahî kudretin doğrudan temasıyla (mübaşeret) şereflenmiştir.

 

Bir şeyin ‘beşeri’ onun dış yönüdür.

 

Kırk Beşinci Soru: Âdem Hangi Özellik Nedeniyle Meleklerden Önce Geldi?

Melekler sadece kendi yaratılışlarına ait isimleri bilirken, Âdem’e varlıktaki tüm ilahî tecellilerin isimleri öğretilmiştir.

Söz konusu tecelliler, Adem’in yaratılışında bulunan ve Allah’ın iki elinin gereği olan ilahi hakikatler adedinceydi.

 

Kırk Altıncı Soru: Ona İhsan Edilen Ahlâkın Sayısı Kaçtır?

Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Allah’ın üç yüz ahlâkı vardır, onlardan biriyle ahlâklanan kimse cennete girer.’ Bu nedenle üç yüz velî hakkında ‘Onlar Âdem’in kalbi üzerindedir’ demiştir.

 

Bu ahlâk, kazanımın dışındadır ve çabayla elde edilemez. Allah onları bir ayrıcalık olarak verir.

Ahlâklanma, ahlâkın gerçekleşmesi için gayret demektir.

Cömertik (kerem) Allah’ın huylarından biridir. Kul onunla ahlâklandığında ise kerîm (cömerdik üe nitelenmiş) diye övülür. Rahmet ile ahlâklanan kula ‘rahîm (merhamet ile nitelenmiş)’ denilir. Bu ahlâklar ile nitelenen kimseye, genel olarak fail ismi verilmez, bunun yerine ‘nitelenen kimse’ adı verilir.

 

Kırk Yedinci Soru: Ahlâk Hâzineleri Kaç Tanedir?

Ahlâk hâzineleri, yaratıkların sınıfları ve bireysel şahısların sayısı kadardır.

 

Hepsini birleştiren ana hazineler ise Zât, İsimler ve Fiiller olmak üzere üçtür.

 

Kırk Sekizinci Soru: ‘Allah’ın Yüz On Yedi Ahlâkı Vardır’ İfadesinde Geçen ‘Ahlâk (Huylar)’ Nelerdir?

Bu ahlâk, peygamberlere özgüdür.

Bu huylardan birisi, tefriki (ayrım) delalet eden cem’ (birlik), tefriki içeren cem’ ve cem’i içeren tefriktir (fark, ayrım). Bu ahlâk, izzet, direnç, kerem ve hikmet mertebesinden ortaya çıkar. Bu huylardan birisi de, ‘örtülü nur’ huyudur ki, bu, mârifetlerin en çetinidir: Nurun örtülü olması mümkün değildir ve özü gereği perdeleri yarar, örtüleri parçalar. Öyleyse nuru perdeleyen bu örtü nedir? Dikkat et! O perde sensin!

 

Bunların on üçünün bilgisi Allah’a özgüdür.’ Kalanı ise cennetlikler bilir.

Bir zaman ağladım, bir zaman güldüm. Şimdi ne ağlıyorum, ne gülüyorum.

 

Kırk Dokuzuncu Soru ve Ellinci Soru: Hz. Peygamberin Dışındaki Peygamberlerde Bunlardan Kaç Tanesi Vardır? Hz. Muhammed Onlardan Kaçına Sahiptir?

Diğer peygamberler belirli ahlâklara ve isimlere sahipken, Hz. Muhammed (s.a.v) bunların tamamını kendinde toplamıştır (Cevamiu’l-Kelim).

Rabbine ibadet et

Ta ki sana yakin gelsin.

 

Eşya insan için, insan ise Hak içindir." Allah, insanı Kendisi için, Kendisini tanısın ve O'nun kemâlini yansıtsın diye yaratmıştır.

 

Elli Birinci Soru: İhsan Hâzineleri Neredededir?

Hak, bizim için bir mekânda değildir ama biz O’nun için bir mekânız. Hakkın ihsanları, O’nun zuhur yeri olan insanın hakikatinde gizlidir.

İnsanın "seçimi" (ihtiyar), Hakkın iradesinin onda tecelli etmesidir.

 

Elli İkinci Soru: Amellerin Gayret Hazineleri Nerededir?

Amel üç şekilde nispet edilir: Hakkın ameli (doğrudan fiil), Hak ile olanın ameli ve halkın (yaratılmışlık perdesindeki kulun) ameli.

Ameller Sidre-i Münteha’da saklanır ve ahirette kişiye bir "binek" veya "nimet" suretinde döner.

 

Salih ameller (vacip, mendup, mubah) birer nurdur. Haramlar ise sırf karanlık, mekruhlar ise perdedir.

 

Elli Üçüncü Soru: Nebilere Nereden Verilir?

Nebilik, ilahî bir bağış ve "mülk" mertebesinden gelen bir yetkidir.

Şeriat getiren resullere "mülkün mülkü" (mutlak otorite) mertebesinden; şeriat getirmeyen nebilere ise özel vahiy mertebesinden verilir.

Hızır’a verilen bilgi, "ledünnî rahmet"tir. Bu rahmet, bazen görünüşte sert (çocuğun öldürülmesi gibi) olsa da, hakikatte daha büyük bir kötülüğü engelleyen ilahî bir şefkattir.

 

Elli Dördüncü Soru: Velîlerden Sezgi Sahiplerinin Hazineleri Nerededir?

Sezgi sahiplerinin en yetkini, ilham ettiği şeyi ‘Allah’tan anlayan’ kimsedir.

"Semiallahu limen hamideh"

Sezgi sahibi (muhaddes), bu hitabın Hak’tan geldiğini idrak eden kimsedir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN BEŞİNCİ KISMI

Elli Beşinci Soru: Sezgi Nedir?

Sezgi, bir insanın Rabbi vasıtasıyla değil, kendi içsel algısı (ilham) yoluyla bir hakikati fark etmesidir.

Düşünceler şeytani, meleki, nefsi veya rabbani olabilir. Sezgi sahibi, tüm bu farklı seslerin arkasındaki ilahî iradeyi ayırt eder.

 

Elli Altıncı Soru: Vahiy Nedir?

Vahiy, kelimelere dökülmeden önceki ilk anlamdır. Anlamın zihne düşmesi ile anlaşılması arasında zaman farkı yoktur.

Eğer bir ilham karşısında tereddüt veya "tedbir" düşüncesi varsa, o vahiy değildir.

 

Elli Yedinci Soru: Peygamberler ile Sezgi Sahipleri Arasındaki Fark Nedir?

Her nebi sezgi sahibidir, ancak her sezgi sahibi nebi değildir.

 

Elli Sekizinci Soru: Onların Mekânları Neresidir?

Velinin manevi makamı, tabi olduğu peygamberin izini sürmektir.

Velinin kalbine gelen ilham, o peygambere vahiy getiren melekî bağın bir yansımasıdır.

 

Elli Dokuzuncu Soru: Diğer Velîler Nerededir?

Onlar, zâtın karanlık ve nurdan olan perdelerinin ardındaki nur içinde bu karanlık ile nur perdeleri arasındaki karışık bir nurdadırlar. Bu nur, seher aydınlığına benzer ve perdedir.

 

Bir şeyi başka bir şeyle kanıtlamaya çalışmak, büyük veliler için bir eksikliktir. Onlar tam bir "müşahede" (doğrudan görme) sahibidirler.

 

Altmışıncı Soru: Vakfedeki Karmaşa ve Yığılmanın Nedeni Nedir?

Vakfe yerindeki (mahşerdeki) yığılma ve karmaşa, insanların korkudan kurtulma arzusundan kaynaklanır.

 

Altmış Birinci Soru: O’nun İşi ‘Göz Açıp Kapamak Gibi’ Nasıl Olabilir?

Hakkın emri "Kûn" (Ol) tek bir kelimedir ve bu kelime tüm alemleri aynı anda kuşatır.

 

Altmış İkinci Soru: Saatin Durumunun Göz Açıp Kapamak Gibi ya da Ondan Daha Yakın Olmasının Anlamı Nedir?

Kıyametin (saatin) "göz açıp kapama" gibi yakın olması, zamanın fiziksel mesafelerle değil, ilahî hükmün gerçekleşme hızıyla ilgili olmasıdır.

Kim ölürse kıyameti kopmuştur.

 

Altmış Üçüncü Soru: Allah’ın Vakfe Ehlinin Geneline Kelamı Nedir?

Onlara şöyle der: ‘Ne getirdiniz?’

 

Altmış Dördüncü Soru: O’nun Birleyenlere Sözü Nedir?

Eğer birleme eylemi Allah'ın bir yere yerleşmesi (hulul) gibi algılanıyorsa, bu "iki" varlık kabulü demektir ve tevhid değildir. Eğer sadece "Zât" üzerinden, sıfatları ve fiilleri dışlayarak birleme yapılıyorsa, bu da imkansızdır; çünkü insan aklı yalın Zât'ı kavrayamaz.

 

Müşrikler "ortağı" (şerik) belirledikleri için bedbaht olmuşlardır. Eğer belirlemeselerdi, her şeyin Hak olduğunu kavrayacaklardı. Tevhid, ne bir izafettir ne de akli bir sonuç; o, her şeyin O olduğu gerçeğinin kendisidir.

 

Altmış Beşinci Soru: Peygamberlere Ne Diyecektir?

Allah peygamberleri topladığı gün ‘size nasıl cevap verildi?’ diye sorar. Onlar ‘Bizim bir bilgimiz yoktur’ diye cevap verirler.

 

Altmış Altıncı Soru: Kıyamet Günü Arasat’tan Nereye Giderler?

Peygamberler kıyamet günü -her yerde- Arasat’tan ilahi hükmün o mertebeye layık şekildeki tecellisinin bulunduğu yere sığınırlar.

Her durakta, o durağın zorluğuna göre Allah'ın bir ismine iltica ederler.

 

Altmış Yedinci Soru: Ziyaret Günü Nebi ve Velîlerin Mertebeleri Nasıldır?

Cennet ehli Allah'ı müşahede etmek için "Kesib" denilen beyaz misk tepesinde toplanır.

Allah beyaz miskin Kesib’i üzerinde insanları topladığında, onlar için minberler, şerirler, kürsüler ve mertebeler yerleştirir.

Ziyaret günü her nebi, Rabbi hakkındaki bilgisini doğrudan rüyetle alır. Veliler ise genellikle bağlı oldukları peygamberin "aynasından" Hakk'ı seyrederler.

İnsan, dünyada Allah'a nasıl inanmışsa O'nu o surette görecektir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN ALTINCI KISMI

Altmış Sekizinci Soru: Nebilerin Ona Bakıştan Payları Nedir?

Nebilerin zevkini onlardan başkası bilemez.

 

Altmış Dokuzuncu Soru: İlham Sahiplerinin O’na Bakmaktan Payı Nedir?

Onlar Rablerini müşahede ettiklerinde bunda kendileri için kelamdan onlar adına meydana gelen şeyin benzeri meydana gelir.

 

Yetmişinci Soru: Diğer Velîlerin Hakka Bakıştan Payları Nedir?

Bir velînin Allah’a bakıştan payı aklî bir haz olabilirken diğerininki nefsî olabilir.

 

Yetmiş Birinci Soru: Genelin O’na Bakıştan Payları Nedir?

Fıtratlar farklı farklıdır ve Allah’ın katın¬dan onlara verilen şeye göre derece derecedir.

 

Yetmiş İkinci Soru: Onlardan Bir Adam Rabbinden Olan Payıyla Ayrılır. Cennet Ehli Hakka Bakmayla Meşgul Olarak Nimetten Uzaklaşırlar mı?

Her şahsın Rabbinden olan payı, O’nu bilmesi, inanç derecelerin¬de O’na dair inancı, bu inançların farklılıklarına, bu farklılıkların azlık ve çokluğuna göre değişir.

 

Yetmiş Üçüncü Soru: Makam-ı Mahmûd (Övülen Makam) Ne Demektir?

Makam-ı Mahmûd, bütün manevi makamların sonuçlarının toplandığı zirve noktadır. Bu makam bütünüyle Hz. Muhammed’e aittir.

Âdem, başlangıçta bu makama yerleştirilmişti çünkü Hz. Muhammed’in beşeri bedenini (nurunu) özünde taşıyordu. Âdem’in yasak ağaca yaklaşarak gösterdiği muhalefet, aslında onun belinde taşıdığı ve "muhalif" karakterde yaratılmış olan insan neslinin bir sonucudur. Âdem, sırtındaki çocuklarının yükü nedeniyle bu hali yaşamıştır; ancak işin sonundaki kemâl Hz. Muhammed ile tamamlanacaktır.

 

Yetmiş Dördüncü Soru: Bunu Neyle Elde Etti?

Her peygamberin kabul edilen bir duası vardır ve diğerleri bunu dünya hayatında kullanmıştır. Hz. Muhammed ise ahiret hayatının hakikatini ve ümmetinin ihtiyacını daha iyi bildiği için, bu özel duasını "büyük günah sahiplerine şefaat" olarak ahirete saklamıştır.

 

Yetmiş Beşinci Soru: Hz. Muhammed İle Nebilerin Payı Arasında Ne Kadar Vardır?

Hz. Peygamber ile bütün nebilerin arasında tek bir pay vardır. Bu ise, onlarda ayrışan şeyi Hz. Muhammed’in toplamasıdır.

Dünyada Hz. Muhammed Âdem’in bâtını iken Adem onun zahiridir. O İkisiyle birlikte zâhir ve bâtın gerçekleşir. Ahirette ise Âdem Hz. Muhammed’in bâtını iken Hz. Muhammed onun zâhiridir. O ikisiyle ahirette zâhir ve bâtın gerçekleşir.

 

Yetmiş Altıncı Soru: Hamd Sancağı (Livâu’l-Hamd) Ne Demektir?

Âdem ve ondan sonra gelen tüm peygamberler bu sancağın altındadır.

 

Yetmiş Yedinci Soru: Hz. Peygamber, Hamd Sancağım Elde Etmesini Sağlayacak Şekilde, Rabbini Neyle Övmüştür?

Kur’an ile övmüştür. Kur’an, bütün övgüleri kendinde toplayan şeydir ve zaten toplayan demektir.

 

Yetmiş Sekizinci Soru: Hz. Peygamber Rabbine Hangi Kulluğu Takdim Eder?

Ubudet, bir varlığın (ayn-ı sabite) henüz dış dünyada belirmeden önce Allah'ın "Ol" emrine gösterdiği mutlak ve zorunlu bağlılıktır.

Ubudiyet ise varlığın bir "mazhar" (görünürlük) kazandıktan sonra kendisine verilen "yap" veya "yapma" emirlerine karşı gösterdiği iradi tutumdur.

 

Hz. Muhammed (sav), kıyamet günü Rabbine giderken herhangi bir dışsal "secde et" emri beklemeksizin secdeye kapanır. Bu secde, onun hakikatinde yaratılıştan gelen bir gerekliliktir. Hak, bu secdeyi onun zâtında doğrudan yarattığı için Hz. Peygamber "emir almaksızın emri yerine getiren" bir konumdadır. Bu eşsiz kulluk sunumu sonucunda kendisine şefaat yetkisi verilir.

 

Yetmiş Dokuzuncu Soru: Hz. Muhammed Kerem Anahtarlarını Elde Etmesini Sağlayan Hangi Şeyle Hamdi Bitirir ve Mühürler?

Kulluk ile (ubudiyet) mühürler.

 

Sekseninci Soru: Kerem Hâzineleri Ne Demektir?

Kerem hazineleri, hem kuldan hem de Allah'tan kaynaklanan taleplerin buluşma noktasıdır.

Allah insanda ibadeti, tövbeyi ve duayı yaratır; sonra sanki kul bunları kendi başına yapmış gibi onu ödüllendirir. Bu, Kerem’in zirvesidir.

Kul, aslında Hakk'ın bir mazharıdır (yansıma yeridir) ve kendisinde zuhur eden Hakk'ın diliyle talepte bulunur. İnsanın Allah'a itaat etmesi, aslında Allah'ın o kulda itaat etme kabiliyetini yaratmış olmasından kaynaklanır. Kul sadece bu itaatin gerçekleştiği bir "yer" (mahal) hükmündedir.

 

Seksen İkinci Soru: Nebîliğin Kaç Parçası Vardır?

Nebîlik kıyamet gününe kadar yaratılmışlara yayılmıştır. Bununla birlikte, (şeriat getiren nebîlik anlamındaki) teşri kesilmiştir.

 

Seksen Üçüncü Soru: Nebilik Nedir?

Nebilik, Arş'ın sahibi olan Allah tarafından belirlenmiş manevi bir duraktır. Kul, güzel ahlak ve beğenilen amellerle bu makama hazırlar kendini. Bu seviyeye ulaşan her kul için Allah’tan haber alma anlamında bir "ilahi bildirim" kapısı açılır.

 

Seksen Dördüncü Soru: Sıddîklığın Parçaları Kaçtır?

Sıddîklık, imanın yetmiş küsur şubesinin tamamını tereddütsüz doğrulamaktır.

Sıddîk, Allah’tan başka gerçek haber verici olmadığını bilen kişidir.

 

Seksen Beşinci Soru: Sıddîklık Ne Demektir?

Yeşil nur / Haber verenin nuru ile gaybın nuru arasındaki bir köprü

Sıddîk, Allah’tan gelen hiçbir haberi yalanlamayan, her şeyde "El-Mümin" isminin tecellisini görendir.

Bu mertebe daima şimdiyle ilgilidir.

Bir kulun varlık aynası (ayn-ı sabitesi) paslarından kurtulursa, o kişi her kim olursa olsun haber verenlerin doğruluğunu o ilahi mertebeden doğrudan görebilir.

Herkesin bu mertebeden bir "nasibi" (şirb) vardır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN YEDİNCİ KISMI

Seksen Altıncı Soru: Ubudiyet Kaç Kısım Üzerindedir?

Kulluk, Allah’ın 99 ismi sayısınca kısımdır. Her ismin kuldan talep ettiği ayrı bir kulluk biçimi vardır.

Arif olan veli, her ismin kendisinden ne istediğini bilerek buna göre hareket eder.

Birinci grup, kulluğu akli bir gereklilik olarak görüp aydınlık bedenlere veya soyut akıllara nispet eder. İkinci grup ise kulluğu Allah'ın bir emri (şeriat) olarak görüp doğrudan O'na nispet eder.

 

Evrendeki tartışma ve zıtlıklar, ilahi isimlerin farklı hükümlerinden kaynaklanır.

"el-Muntakim" ismi cezayı gerektirirken "er-Rahim" ismi affı gerektirir. Bu isimlerin tecellileri arasında bir mücadele vardır. İnsan, "Rabbini görürcesine" (ihsan makamı) mücadele ettiğinde, aslında bu ilahi isimlerin tezatlarını müşahede etmektedir.

 

Seksen Yedinci Soru: Hak Birleyenlerde Neyi Gerektirir?

Birleyen (muvahhit) kişi için bu çatışma biter. Çünkü o, her şeyin "ez-Zahir" (Görünen) ve "el-Batın" (Gizli) olan tek bir Hakikate ait olduğunu bilir. Görünen çokluktur, ama o çoklukta zuhur eden tektir.

 

Seksen Sekizinci Soru: ‘Gerektiren Hak’taki Hak Nedir?

Allah, kendi iradesiyle rahmeti ve müminlere yardımı kendi üzerine bir "hak" olarak yazmıştır. Bu, bir başkasının O'na zorla kabul ettirdiği bir görev değil, O'nun kendi zâtı gereği (Hakk ismiyle) kendine vacip kıldığı bir durumdur. Hak, hem hakkı belirleyen hem de bu hakkı yerine getirendir.

 

Seksen Dokuzuncu Soru: O’nun Başlangıcı Nedir?

El-Evvel İsmi O'nun zâtı için değil, varlıkların dayanağı olması yönünden bir nispettir.

Hak, ilk olarak "İlk Akıl" (Akl-ı Evvel) mertebesinde zuhur etmiştir. Bu makam aynı zamanda "Yüce Kalem" olarak adlandırılır. Allah'ın yarattığı ilk şey budur

Allah, ayn-ı sabiteleri (varlıkların ilahi ilimdeki hakikatlerini) diriltirken, onların geçici niteliklerini öldürür. Bir nitelik yok olduğunda (öldüğünde) yerine başka bir nitelik gelir.

"Hayy" ve "Mümit" / "Diriltir ve öldürür.

Allah, başlangıç itibarıyla Evvel, varlıkların nihai dönüşü ve cinslerin sonu itibarıyla Ahir'dir. Görünen yüzüyle (mazharlarıyla) Zahir, bu mazharların ardındaki hakikatiyle Batın'dır.

 

Doksanıncı Soru: Yaratılmışlarda Neyi Yaptı?

"Bu alemden daha güzeli imkân dahilinde değildir." Çünkü her şey ilahî bir ismin hükmünü ortaya çıkarmak için yaratılmıştır.

 

Doksan Birinci Soru: Hak Niçin Vekil Edinir?

Allah, hükümlerini ve kelimelerini (şeriatı) yeryüzünde yürütmek için insanı halife ve vekil edinir.

 

Doksan İkinci Soru: Bu Görevin Verildiği Hâlifelerde Vekilliğin Ürünü Nedir?

Bir hükümdar, insan olduğu için değil, sahip olduğu "makam" nedeniyle otorite sahibidir. Allah adamları da kendilerine bakarken kendi zâtlarını (nefislerini) değil, Allah'ın kendilerinde tecelli ettiği "mertebeyi" görürler.

Veliler dünyada bir şeyleri değiştirmeye kalkmazlar (tasarruf etmezler); çünkü her şeyin Hakkın iradesiyle yürüdüğünü bilirler.

 

Doksan Üçüncü Soru: el-Muhik (Hakkı Veren) Nedir?

Hakkı veren (el-Muhik) sadece Allah’tır, ancak kulun da talep ettiği şeyde haklı olması gerekir.

Peygamber'e yapılan dua, meleklerin dua edene "sana da bir misli" demesiyle kişiye geri döner.

 

Doksan Dördüncü Soru: Hak Sahibi Olanın Yeri Neresidir?

Hak sahibi olan kişi, her mertebede Allah ile olduğu için o artık bir "seferde" değildir. Orucu bozulmayan, namazı kısalmayan bir "yerleşik" (mukim) gibidir. O, her nerede olursa olsun kendi evindedir.

 

Doksan Beşinci Soru: Velîlerin Dinginliği Nedir?

Onlar ne şöhretli birer resul ne de korkulan birer maliktirler. Dinginlikleri, Rablıktan hiçbir iz taşımayan sırf kulluktan (ubudiyet-i mahza) kaynaklanır.

 

Doksan Altıncı Soru: ‘el-Evvel, el-Ahir, ez-Zâhir ve el-Bâtın’dır’ Ayetinden Müminlerin Payı Nedir?

Müminlerin Evvel, Ahir, Zahir ve Batın isminden payları, imanlarının "delile" mi yoksa "zevk"e mi dayandığına göre değişir.

 

Burhan (delil) sahibi mümin: İmanı akli kanıtlara dayanır. Kuşku her an delili sarsabilir; bu yüzden nuru tam olarak kalbine işlemez.

Zevk (doğrudan nur) sahibi mümin: Gözünde iman nurundan başka nur olmayandır. O, eşyaya baktığında doğrudan Hakkı görür.

 

Doksan Yedinci Soru: Müminlerin ‘O'nun Yüzünden Başka Her Şey Helak Olacaktır’ Ayetinden Payları Nedir?

Mümkün olan varlıklar (insanlar, eşyalar) özü gereği zaten "yoktur." Onlar sadece Hakkın varlığının göründüğü "mazharlar"dır.

Helak olmayacak olan "yüz", Hakkın mazharda görünen vechidir.

Eğer bir kişi nefsinden soyutlanıp her yönden Hakkı görmeye başlarsa, o kişi artık helak olmaz. Çünkü bakış (müşahede) onu korumaktadır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN SEKİZİNCİ KISMI

Doksan Sekizinci Soru: Yüzün Zikredilmesi Nasıl Belirlendi?

"O’nun yüzünden başka her şey helak olacaktır" ayetindeki "yüz" (vech), bir şeyin hakikati demektir.

Yok olan şey, eşyanın kendisi değil, onlara sonradan eklenen özellikler (arazlar) ve geçici bağlardır (nispetler). Hakikatler ise asla yok olmaz.

 

Doksan Dokuzuncu Soru: Hamdin Başlangıcı Nedir?

Hamdin (övgünün) başlangıcı, kulun kendi yoksulluğunu (fakr) ve Allah’ın zenginliğini (ganî) fark etmesidir.

 

Yüzüncü Soru: ‘Amin’ Ne Demektir?

"Âmin" kelimesi bir yöne yönelmek (kastetmek) demektir. Kul "âmin" derken, aslında duasının kabulüyle kendi "mutluluğuna" yönelmektedir. Meleklerin "âmin" deyişiyle kulun deyişi zamansal veya ruhsal olarak birleştiğinde, kulun geçmiş günahları "örtülür" (mağfiret).

 

Yüz Birinci Soru: Secde nedir?

Her varlığın bir aslı vardır: Cismin aslı toprak, ruhun aslı Küllî Ruh, sırrın aslı ise Rabdır. Secde, bu asılların gizli (gayb) olduğunu ve her şeyin kaynağına muhtaç olduğunu itiraf etmektir.

 

Gölgeler, varlıklarını sürdürebilmek için kendilerini var eden ışığa/şahsa secde ederler (bağlanırlar). Eğer gölge aslından koparsa yok olur; alemin bekası da aynı şekilde Allah'a secde etmesine (O'na bağımlı olmasına) bağlıdır.

 

Kalp, ilahi isimlerin kendisini bir halden diğerine çevirdiğini gördüğünde secdeye kapanır. Bu secde "ebedî"dir çünkü kalbin kıblesi olan Rab ezelîdir ve Rablık varlıktan hiç kalkmaz. Kalbi secde eden kişinin "ben" iddiası biter; iddiası olmayanın ise hesabı ve cezası olmaz. Aksine, "ben" diyenlerin kalbi secde etmediği için sorguya çekilirler.

Nefsini bilen aslına eğilir ve Rabbini bilir.

 

Yüz İkinci Soru: Onun Başlangıcı Nedir?

İnsanın hayatı boyunca sürekli değişen ruh halleri ve durumları, onu bir "Neden" aramaya sevk eder.

"Secde et ve yaklaş" ayeti üzerinden secdenin insana kazandırdığı ilk makamı açıklar.

Secdenin insana ihsan ettiği ilk şey yakınlıktır. Uzaklık (buud) halinden yakınlık (kurb) haline geçiş, secde ile gerçekleşir.

 

Yüz Üçüncü Soru: ‘İzzet Benim Örtümdür’ Ne Demektir?

"İzzet izarımdır, Azamet ridâmdır (örtümdür)"

İzzet, Hakkın sırrına ulaşılmasını engelleyen bir perdedir. Kimse, yokluktan varlığa nasıl geçtiğinin ve Hakkın nasıl mazharı olduğunun "sırrını" tam olarak algılayamaz; İzzet bu bilgiyi gizler.

Azamet, aslında Hakkın değil, O’nu bilen kalbin bir niteliğidir.

 

Bir şeyin azameti (büyüklüğü), onu görenin bilgisiyle doğru orantılıdır. Cahil için azamet yoktur, arif için ise azamet bir heybet perdesidir.

 

Yüz Dördüncü Soru: ‘Azamet Örtümdür’ Ne Demektir?

Bir kişi, bir başkasının büyüklüğünü bilmiyorsa, o kişi karşısında bir heybet duymaz. Ancak karşısındakinin mertebesini biliyorsa, bu bilgi kalbinde bir saygı ve azamet oluşturur. Dolayısıyla azamet, Hakka bakan kalbin giyindiği bir "örtü"dür.

 

Yüz Beşinci Soru: İzar Nedir?

İzar, Hakkın "Kün" (Ol) emrindeki sırrın yaratılmışlarda nasıl tecelli ettiğini gizleyen perdedir. Bu, Allah ile bizim aramızdaki mutlak gayret (kıskançlık) perdesidir.

 

Yüz Altıncı Soru: Rida Nedir?

Rida, Allah’ın sureti üzerine yaratılmış olan kâmil kuldur.

İnsan-ı kâmil, kendi varlık iddiasından vazgeçip bütünüyle Hak haline geldiği için bu ismi alır. Gözler ancak "ridayı" (insanı) algılar, ama ridayı giyeni (Hakkı) algılayamaz.

 

Yüz Yedinci Soru: Kibir Nedir?

Kibir, yaratılmışın "Ben" iddiasından doğan bir perdedir.

Kibriya kul ile Hak arasında bir engeldir. Kim kendi kibrine (varlık iddiasına) takılırsa, nefsini bilemez; nefsini bilemeyen ise Rabbini bilemez.

 

Yüz Sekizinci Soru: Mülk Tacı Nedir?

Mülk Tacı (İnsan-ı Kâmil) / Varlık, işaretli bir kitaptır ve bu kitabın tacı İnsan-ı Kâmil'dir. Bütün ilahi isimler onda toplandığı için âlem onunla süslenir ve ilahi hükümler onun vasıtasıyla icra edilir.

 

Yüz Dokuzuncu Soru: Vakar Nedir?

Vakar, ilahi tecellinin ağırlığını (vikr) yüklenmektir. Tecelli gelmeden önce kula bir sükûnet ve dinginlik çöker.

 

Yüz Onuncu Soru: Heybet Meclislerinin Niteliği Nedir?

Heybet meclisindee oturan kul; aklını fikirden, organlarını hareketten çeker. Gözler yerde, kulaklar Hak'tadır.

Bu meclis, kulun kendi "insanlık" zıtlıklarından çıkıp mutlak huzura (bilince) ulaştığı yerdir.

 

Yüz On Birinci Soru: Nimetler Mülkünün Niteliği Nedir?

En büyük nimet, yaratılış amacına uygun olarak Allah’a itaat etmektir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN SEKSEN DOKUZUNCU KISMI

Yüz On İkinci Soru: Ziya Mülkünün Özelliği Nedir?

Ziya, nurun bir sonucu ve dışa vuran aydınlığıdır.

Nur bir perdedir, Ziya ise keşf mülküdür

 

(Hayatın Ziyası) Allah’ın "Hayy" (Diri) ismi, diğer tüm isimlerin (ilim, irade, kudret) varlık şartıdır.

 

Yüz On Üçüncü Soru: el-Melikü’l-Kuddus’un Nitelikleri Nedir?

"Melik" (Hükümdar) ismi mülkü talep eder, "Kuddus" ismi ise o mülkün temizliğini ve kutsiyetini sağlar.

 

Zâti Kutsiyet: Hiçbir zaman gaflete düşmeyen, gece gündüz tespih eden yüce ruhlar ve meleklerin makamıdır.

Arazî (Geçici) Kutsiyet: Gafletin girdiği ancak riyazet ve zikirle temizlenenlerin makamıdır.

 

Yüz Ondördüncü Soru: Kutsiyet Ne Demektir?

Hakiki anlamda kutsiyet (Kuddus), dış etkilerle değişmemektir.

Bazı mekanlar (vadi-i mukaddes gibi) manevi bir tevazu ve hayat akışına sahip oldukları için kutsaldır. Şeytanın bulunduğu yerler ise manen kirlidir

 

Yüz On Beşinci Soru: Vechin Parıltıları Nelerdir?

"Vech" (Yüz), Allah’ın zâtı ve hakikatidir. Parıltılar (Subuhât) ise bu zâtın nurlarıdır.

Eğer ilahi isimler (perdeler) olmasaydı, mutlak zâtın tekliği karşısında hiçbir mümkün (yaratılmış) varlık dayanamaz, anında yok olurdu.

 

İsimler ikiye ayrılır. Bir kısmı varlığa delil olan "nurani isimler", bir kısmı ise tenzihe (Allah'ın noksanlıklardan uzaklığına) delil olan "karanlık isimler"dir. Biz Allah'ı ancak bu perdelerin (isimlerin) arkasından tanıyabiliriz.

 

Yüz On Altıncı Soru: Sevgi Şarabı Nedir?

Seven, hayalinde sevgilisinin öyle bir suretini oluşturur ki, bizzat sevgili gelse bile hayalindeki o kâmil sureti yitirmemek için gerçek sevgiliden kaçar.

Seven kişi, sevgilisinin karşısında zelil (alçakgönüllü) görünse de aslında "sevginin izzeti" altındadır. Otorite sevgilide değil, sevgi duygusundadır.

"Kandım" diyen sevgiyi tanımamıştır.

 

Yüz On Yedinci Soru: Sevgi Kâsesi Nedir?

Akıl (ikal/bağ), sınırlayan ve kalıba sokan bir yapıdır; sevginin sınırsızlığını taşıyamaz.

Kalp (kalb), sürekli "halden hale giren" (tekallüb eden) demektir. Allah da "Her gün bir iştedir." Sevilen (Allah) her an başka bir tecelliyle göründüğü için, O'nu ancak O'nun gibi her an başka bir şekle giren "Kalp Kâsesi" taşıyabilir.

Şarap (tecelli), kâsenin (kalbin) rengini alır.

Sevenin rengi, sevdiğinin rengidir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder