İbn Arabi - Allah Adamları ve Kutuplar - Notlar
Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2015
…
Velilik algısı, İslam düşünce tarihinde basit bir dindarlık
tanımından, kozmik bir nizam mekanizmasına doğru evrilmiştir.
İlk dönemlerde velilik, Kur'ân ve hadislerde geçen yaygın
anlamıyla; Allah’a yakın olan, takva sahibi, ibadete düşkün mümin kul olarak
algılanıyordu.
Tirmizî tasavvufta velayeti sistemli ve kurumsal bir dille
aldı.
İbn Arabi Tirmizî’den aldığı bu fikre ontolojik zemin
kazandırdı.
Fütûhât’ta zikredilen Kutuplar, Bedeller (Abdallar),
Fertler, Nakipler ve Nücebalar sembolik unvanlar değil; kâinatın manevi
dengesini koruyan canlı vazifelilerdir.
Veli Hakk’ın fiiline tam anlamıyla mazhar ve şahit olan
kimsedir.
Veli, kul ile Allah arasında duran mekanik bir aracı
(vesile) değil; ilâhî isimlerin o andaki tecellisini kusursuzca yansıtan bir
aynadır. Biz veliye baktığımızda veliyi değil, onda zâhir olan Hakk'ın fiilini
görürüz.
…
Fütûhât-ı Mekkiyye
Allah Adamları ve
Kutuplar
Süvari Kutuplardan Birinci ve İkinci Tabakanın Bilinmesi
"Efrad" (Tekler)
Yeryüzündeki manevi tasarruf Kutub’un (manevi lider)
idaresindedir. Ancak Efrad o kadar yüksek bir teklik mertebesindedir ki,
Kutub’un bile onlar üzerinde bir tasarrufu, yetkisi yoktur.
Efrad doğrudan doğruya Allah'ın el-Ferd (Tek) isminin
tecellisine mazhardırlar.
Hızır Efrad makamından hareket ediyordu. Bu sebeple
arkadaşlık edemediler.
Hz. Musa bir peygamberdi ve peygamberlik makamı, zâhiren
şeriata aykırı görülen her şeye (geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi gibi)
itiraz etmeyi gerektirir.
Velinin "özel yön" (vech-i hâs) vasıtasıyla
doğrudan Allah'tan aldığı ilim, sıradan aklın ve zâhirî fıkhın kalıplarına
sığmaz.
Belli bazı velilere "Kutup" denmesinin sebebi bir
grubu yönetmeleri değil, kulluk makamının onların üzerinde dönmesi (sabit
olmaları) sebebiyledir; onlarda başkanlık veya liderlik sevdası yoktur.
Süvari Kutupların Bilinmesi
Hareketten Soyutlanmak
Tasavvuf hiyerarşisinde özel bir sınıf olan Süvariler (Rikâbiyye) kendi iradi ve nefsani
hareketlerinden tamamen tecrit olmuşlardır.
Onları yürüten, menzilleri katettiren binekleridir (yani
ilahi esma ve kudrettir).
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (Allah'tan başka güç ve
kudret sahibi yoktur) bu makamın zikridir. "Attığında sen atmadın, fakat
Allah attı."
Hareket sonradan olmadır; durağanlık (sükûn) ise hareketin
yokluğudur.
Harekette her zaman bir fail olma, varlık gösterme iddiası
vardır. Sükûn böyle değildir.
Allah’a yakınlık
/ Farzlarla yakınlık: Peygamberlerin (Hz. Musa) dairesidir.
Nafilelerle yakınlık: Hızır’ın dairesidir. Vech-i hâs (özel
yön) makamıdır.
Allah'ın sıfatları konusunda akıl yürüten Eş'arî kelamcılar
bu sıfatların tek bir hakikat mi yoksa farklı hakikatler mi olduğu konusunda
rasyonel akılla kesin bir delil bulamazlar. Bakıllanî'nin yaklaşımındaki gibi,
zata ilave çokluklar kabul edildiğinde adeta sayısız kadim varlıklar (kudemâ)
silsilesi doğar.
Tasavvuf ehli, bu bilgileri akli çıkarımlardan değil, ilahi
tecelliden (keşif/zevk) alır. Ariflerin işi münakaşa değil, her grubun bilgi
kaynağını (meşrebini) tespit etmek ve "ilahi genişlik"
(el-vüs'atü'l-ilâhiyye) gereği onlara mazeret sunmaktır.
Allah Kur'an'da Kendisi için hep isim lafzını kullanmış, iş
nitelemeye (vasf/na't) geldiğinde Allah, "Rabbin onların nitelemelerinden
(yasifûn) münezzehtir" buyurmuştur.
Her şey Allah katındandır, fakat edep, çirkinliği nefse,
güzelliği Hakk'a izafe etmeyi gerektirir (Vech-i Hâs).
Hz. İbrahim’in Edebi: "Hastalandığım zaman O bana şifa
verir" derken, hastalığı "hastalandığımda" diyerek kendine,
şifayı ise Allah'a nispet etmiştir. Oysa hakikatte hastalığı yaratan da
Allah'tır.
Hızır Kıssası
Geminin delinmesi izah edilirken "Ona kusur vermek
istedim" diyerek “kusurlu” işi kendine maleder.
Duvarın onarılması izah edilirken “Rabbin irade buyurdu
ki...” diyerek, saf hayır olan Allah’ın iradesine bağlanmıştır.
Çocuğun öldürülmesi izah edilirken “İstedik ki (Rableri
değiştirsin)” demek suretiyle, işin hayır yönünü Allah'a, şer/kusur yönünü ise
kendine nispet etmiştir.
Hızır'ın "Ben", "Biz" ve
"Rabbin" zamirleri arasında mekik dokuması, kâinattaki şerlerin
fâilini ararken arifin nasıl bir dil felsefesi geliştirmesi gerektiğinin
misalidir.
İkinci Tabakadan Yönetici Süvarilerin Bilinmesi
Arabi bu bölümde gençliğinde İşbiliyye (Sevilla) ve çevresinde
dostluk kurduğu dört büyük Melâmî azizini zikreder.
Bu dört zat, kâinatı sevk ve idare eden ilahi isimlerden
el-Müdebbir (Yöneten) ve el-Mufassıl (Ayrıştıran) isimlerinin yeryüzündeki
mazharlarıdır.
Ebû Yahya es-Sunhâcî
ed-Darîr (Ama Yahya)
Doğunun en rüzgârlı, çetin dağına defnedildiğinde dağın
rüzgârı durur. Ta ki defin bitip Müdebbir (Yönetici) olan ruh mekânı terk edene
kadar. Gitmesiyle rüzgâr eski sertliğine döner. Toprak ve hava, o kutlu ruhun
karşısında sükûnete bürünmüştür.
Salih el-Berberî
Kırk yıl yollarda sürekli sefer halinde (seyâhat) olmuş,
ardından kırk yıl boyunca İşbiliyye’deki bir mescidde o seferdeki mutlak
yalnızlığını (halvet) korumuştur. Mekânı sabit tutarken bile içsel seferini
sürdürmüştür.
Abdullah eş-Şarkî
Elli yıl boyunca evinde kandil/ışık yakmadan yaşamıştır.
Maddi ışığa ihtiyaç duymayan, karanlığı kendi bâtıni nuruyla aydınlatan bir
mekân tasarımıdır bu.
Ebu’l-Haccâc Yûsuf
eş-Şuburbelî
Su üzerinde yürüyen ve ruhların kendisiyle arkadaşlık ettiği
bir arif. Su elementi onun iradesine boyun eğmiştir.
Ulu’l-Elbâb (Derin Akıl Sahipleri)
"Lübb", bir şeyin özü, çekirdeği demektir.
İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar.
Bu nedenle dünya hayatının bizzat kendisi tabir edilmesi
gereken devasa bir rüyadır.
Niyet Kutuplarının Bilinmesi
Yağmurun tek bir tabiatı vardır; yağmak ve düştüğü yeri
canlandırmak. Niyet de zatı itibariyle tektir; sadece fiile yönelmek veya ondan
yüz çevirmektir.
Aynı gökten inen tek bir suyla sulanan topraklardan kimi gül
ve hoş kokulu çiçekler bitirir, kimi ise çürük ve baldıran otu verir. Hatta o
yağmur yüzünden bir yoksulun evi de yıkılabilir. Fark tohumun ve toprağın
mizacından gelir.
Ezelde ilahi ilim, kimin mutlu (said) kimin bedbaht (şaki)
olacağını belirlemiştir. Fakat ilim, yapısı gereği tebliğ edici (duyurucu)
değildir; o sadece bilir.
Kelâm sıfatı, ilahi ilmin tercümanı olarak kulun mutluluk
yollarını peygamberler aracılığıyla açıklar.
Dansın kaynağı: Hayvani ruh, doğa ve feleklerin döngüsel
hareketi.
Niyet Kutupları, Hz. Yunus'un kalbi ve meşrebi
üzerindedirler.
Yunus, ümmetine kızıp öfkeyle gittiğinde içindeki öfke
karanlığı dışına yansımış ve balığın karnındaki üç kat karanlığa bürünmüştür. Orada
karanlıklar içindeyken içindeki tevhid nuruyla dışındaki karanlığı yırtmıştır.
Balık onu kıyıya çıkardığında, yeni doğmuş bir çocuk gibi
zayıftı.
Balığın karnından çıkması / ikinci kez doğması…
Yunus'un başına gelenler bir anlık niyet ve amaç sapmasından
kaynaklandı.
Nefesler Menzilini Araştırıp Bu Bölümde Zikredeceğim Durumları Gören
Kimsenin Bilinmesi
İdrâkler ve Bilinenler
Duyular (Havas) zorunlu bilgi verir, asla sürçmezler.
Akıl duyudan gelen saf veriyi kendi şartlanmalarıyla
yorumlar. Hata bizzat akla (hükme) aittir.
Hasta bir adam bal yediğinde onu acı algılar.
Amâ / hiçbir yaratılmış
varlık ve Arş yokken, Allah’ın zamansız ve mekânsız olarak
"bulunduğu" rivayet edilen ezelî rütbedir.
Amâ altında ve üstünde hava bulunmayan, taşınmayan bir
mutlak gaybdır.
Amâ, er-Rab ismine aittir.
Arş / Allah’ın daha sonra
yarattığı ve er-Rahman ismiyle istiva ettiği tecelli tahtıdır.
Rabbin Arş’tan Yakın Göğe İnmesi
Rab her gece yakın göğe iner
Hz. Peygamber’e "Âlemi yaratmadan önce Rabbimiz
neredeydi?" diye sorulduğunda, "Altında ve üstünde hava bulunmayan
Amâ’da idi" buyurmuştur. Burada gizli olan isim er-Rab’dır.
Allah daha sonra Arş'ı yaratmış ve oraya er-Rahman ismiyle
istiva etmiştir.
Rab yakın göğe indiğinde, aslında Arş’tan bağımsız bir iniş
sergilemez.
Rab ismi yakın göğe Rahman vasıtasıyla iner.
"Tövbe eden yok mu, bağışlanmak isteyen var mı?"
hitabı, tamamen kuluna merhamet eden er-Rahman isminin doğasının bir gereğidir.
Nefesler Menziline Ulaşmış Şahsin Bilinmesi ve Ölümünden Sonraki Sırları
İman ve Keşif
Kendi başına var olamayan anlamların toplamı, nasıl olur da
kendi başına bilfiil var olan bir "Zât"ı meydana getirebilir?
Peygamberler bu yüzden aklın imkânsız gördüğü haberleri
getirmişlerdir
İki şeyin birbirine benzediğini sandığımızda yanılırız.
Eğer tam bir benzerlik olsaydı, iki varlık birbiriyle
karışır ve bilgi imkânsız olurdu.
Evrendeki yegâne ortak benzerlik, her şeyin Yaratıcı'ya olan
mutlak muhtaçlığıdır.
Nefesler Menzilinde Muhakkik
İnsanın dünyadaki varoluşsal "hali" ile ahiretteki
"mekânı" arasında kırılmaz bir ilişki / bağ var.
Sahiplik iddiası, ahiretteki mutlak mülkiyetten ve
özgürlükten mahrum kalma sebebidir. Dünyada sırf kul olan (kendi varlığını
tamamen Hakka teslim eden), ahirette "sırf sahip" olur.
Dünyada kendi nefsinin izzetinin (makam ve hükümdarlık gibi
zâhirî değil, bâtınî kibirin) zirvesinde olan, ahirette zilletin en dibine
çöker. Dünyada Hak karşısında horluğun ve mahviyetin zirvesine ulaşan ise
ahirette en aziz makama yerleşir.
Günümüzde bir arif hangi amel ve keşif yolundan giderse
gitsin, aslında Muhammedi şeriatın içindeki bir odada yürümektedir.
Gittiği yol Hz. İsa’nın nebevi neşvesine denk geliyorsa ona
"İsevî", Hz. Musa’nınkine denk geliyorsa "Musevî" denir.
Hz. İsa’nın babasız, salt bir "ruhun insan suretinde
görünmesiyle" (tecessüm) var olması, onun ümmetinde "surete ve
ikonlara" tapma eğilimi doğurmuştur. Muhammedi şeriat ise algılanabilir
suretleri yasaklamış; fakat İsevî hakikati de dışlamayarak İhsan hadisindeki
"Allah’ı görürcesine ibadet et" emriyle tasavvuru ve hayali (manevi
bir tasviri) ibadetin merkezine yerleştirmiştir.
İsevî meşrebe sahip veliler herkese karşı şefkatlidirler ve
kâinattaki hiçbir varlığı dışlamazlar. En ayırt edici özellikleri "her
şeyin güzeline bakmak ve dillerinden ancak iyi söz dökülmesidir."
İsevî Kutupların Bilinmesi
İki Miras: Muhammedî ve İsevî
İsevî meşrep arifler, bir kimsede istidat gördüklerinde
manevi enerjiyi soyut bir telkinle değil, fiziksel bir temasla geçirirler.
Kuran’ın taklit edilemeyişinin sebebi salt lafız güzelliği
değil, doğrudan Hakka (yani hakiki varlığa) mensup olmasıdır.
İsevî Kutuplara 600 ilahî güç verilir.
Ancak en büyük erdem bu gücü sergilemek değil, kulluk
muktezası olarak gizlemektir. Çünkü ricalullah, mutlak güç sahibine (Allah'a)
karşı güç gösterisinde bulunmaz; rablik taslamaz, kul kalır.
Kutuplardan Makam-ı Muhammed'e Ulaşanların ve Ulaşmayanların Bilinmesi
Risalet, Nübüvvet ve Velayet
Peygamberlik (risalet ve nübüvvet) kesilince, Allah ümmet
için kendi isimlerinden olan el-Velî ismini açıkta bırakmıştır.
Kul namazda "Hamd âlemlerin rabbi Allah'adır"
dediğinde, aslında o sözü kulda yaratan ve söyleten yine Hak'tır.
Emir, nefse yasaktan daha ağır gelir.
Ariflerin Hatası, Avamın Hatası
İblis’in yeryüzündeki trajedisi, tevhidi bir nefes bile
tasavvur edememesidir.
Âdem’in inişi ceza değil, yeryüzündeki halifelik vaadinin
gerçekleşmesidir.
Dünya, kendini bırakma ve serbestlik mekânı değildir
Oluş İlimlerinden Tikel Bir İlme Komşu Olanın Menzilinin Bilinmesi
Onun Tertibi, Sırları ve Kutupları
Harikulade: Mucizeler, Kerametler ve Sihir
Sihir / seher
Seher nasıl ne tam gece ne de tam gündüz ise, sihir de ne
mutlak yokluktur ne de mutlak gerçekliktir.
Keramette ortaya çıkan nesnenin dış dünyada vücûdî
(maddesel) bir gerçekliği vardır.
Mucizenin keramekten farkı, peygamberin kendi bilgi, hile
veya önceden tasarlanmış himmet gücünün dışında, doğrudan ilahî iradeyle
gerçekleşmesidir.
Suretler değişir fakat hakikat değişmez
Su kaynayıp buhar olduğunda, su sureti gidip buhar sureti
gelir
Cebrail’in ayak bastığı her yer (toprak dahi) hayat bulur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder