Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 7. Cilt - Notlar
Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2008
ON ÜÇÜNCÜ SİFİR
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN DOKSANINCI KISMI
(73’ün devamı)
Yüz On Sekizinci Soru: Sevginin Kaynağı Neresidir?
el-Cemîl / "Allah
güzeldir, güzeli sever"
Sevginin başlangıç noktası, Allah’ın kendi güzelliğine olan
sevgisidir. Güzellik, özü gereği sevilmeyi talep eder.
Varlıkların birbirine duyduğu sevgi, aslında Allah’ın kendi
güzelliğine duyduğu sevginin bir esintisidir.
Âlem O’nun mazharıdır. O halde âlemdekilerin birbirini
sevmesi, Allah’ın kendisinin sevmesinin bir esintisidir.
Varlıkta sadece Allah olduğu için, sevgi ilişkisindeki tüm
taraflar nihayetinde O’na döner.
Bazı bilgiler aklın düşünme gücünün (fikir) ötesindedir.
Sevginin hakikatine dair bilgi de akıl yürütmeyle değil,
Allah'ın doğrudan öğretmesiyle (ilm-i ledün) elde edilir.
Söze dökülemeyen "zevk ilimleri" (kişisel manevi
tecrübe) karşısında akıl sınırlıdır. Gerçek bilgi bir hazine gibidir ve bunu
ancak Allah'ı gerçek manada tanıyanlar (arifler) kavrayabilir.
Yüz On Dokuzuncu Soru: Onun ‘Senin İçin’ Olan Sevgisinin Şarabı Nedir Ki,
Seni O’nu Sevmekten Sarhoş Etti?
Hakk’ın seni sevmesinin şarabı, O’nun senin O’nu sevmeni
sevmesidir. Yani sen O'nu sevdiğinde, aslında O'nun seni sevmesinin tecellisini
içersin.
Hz. Peygamber İsra gecesi sütü tercih ederek
"fıtratı" seçmiştir. Bu, ümmetin ayıklık (şeriat çizgisi) ile
sarhoşluk (cezbe) arasındaki dengeyi bulmasını sağlamıştır.
Yüz Yirminci Soru: Kabza Nedir?
"Yeryüzü O’nun kabzasıdır." Cisimler ruhların
heykelleridir; cisim kabz edilince ruh da kabz edilmiş olur.
Ruhlar bedenlere tabidir; yani bedenlerin durumu ruhların
durumunu belirler.
Yaratılan her şey, kendi doğasında o varlığı kabul etme
potansiyeline sahip olduğu için var olur.
Kabza, Allah'ın her şeyi kuşatması (ihata) demektir.
Kuşatılan bir varlığın kaçabileceği bir gedik yoktur; dolayısıyla her mümkün
varlık ilahi bir ismin veya rabbani bir hakikatin "kabzası"
altındadır.
Kabza; beş ana asıl (Bilgi, Hayat, Kudret, İrade, Söz) ve on
dört fasıldan oluşur.
Bilgi: Merkezdedir.
Sağda: Hayat ve Kudret.
Solda: İrade ve Söz.
Yüz Yirmi Birinci Soru: Kabzayı Zorunlu Kılıp da Onda Bulunanlar Kimlerdir?
Bir varlık, kendi zâtına veya bir mertebeye
"kaçtığı" için kabz edilir.
Her varlık, eylemiyle aslında bu kabzalardan birine girmeyi
talep etmiş olur.
İlahi bilgi, bir şeyin var olmayacağını takdir etmişse, o
şey artık imkânsızın kabzasındadır. Eğer var olacağını takdir etmişse, o şey
artık zorunlunun kabzasındadır. Bu durumda "mümkün"ün kendi başına bir
hükmü kalmaz.
Öyleyse imkân da yoktur: Ya imkânsız ya da zorunlu vardır.
Yüz Yirmi İkinci Soru: Kabzada Onlara Ne Yapar?
Allah ‘yükseltir, alçaltır, açar ve daraltır, ortaya
çıkartır ve örter, gizler ve izhar eder, harekete geçirir, birleştirir ve ayırır.
Yüz Yirmi Üçüncü Soru: Hak Her Gün Velîlerine Kaç Kez Bakar?
Bu ise -bir ilave ve eksilme olmaksızın- yüz ile sınırlıdır.
Yüz Yirmi Dördüncü Soru: Hak Onlarda Neye Bakar?
Allah nebilerin kalplerine vahiy ile nefslerine ise sınanma
ile bakar.
Yüz Yirmi Beşinci Soru: Hak Nebilerinde Neye Bakar?
Hakk’ın nebilere bakışı, nebinin hangi yönünün (bilgi, duygu
veya beşeriyet) ön planda olduğuna göre farklılık gösterir.
Allah bir nebinin sırrına (ruhsal özüne) baktığında, ona
zâtî gerçekliği gösterir.
Vahiy, nebinin kalbine indiğinde kalbin değişken yapısına
göre şekil alır.
Nebinin zâtî vahyi, nefes alması gibi doğal bir hal olan
"daimi tesbih"tir. Geçici vahiy ise ümmetin ihtiyacına göre halden
hale giren ve dini hükümleri belirleyen vahiydir.
Bir toplumda nebi yoksa, vaktin hakimlerinin/bilgelerinden
doğan akli yasalar Allah'ın el-Bâtın ve el-Hakîm isimlerinden süzülerek
kalplerine aktarılır.
Allah nebinin nefsine baktığında onu ümmetinin karşı
çıkışıyla sınar.
Bu sınanmanın amacı, nebinin (ve müminlerin) her türlü güç
ve tevfîkin (başarının) sadece Allah'a ait olduğunu, kendilerinin ise sadece
birer mahal (mekan) olduğunu anlamalarını sağlamaktır.
Yüz Yirmi Altıncı Soru: Allah Her Bir Günde Seçkinlerine Kaç Kez Yönelir?
Hak her gün seçkinlerine yirmi dört bin kere yönelir. Bu
sayı, insanın bir gündeki yaklaşık nefes sayısıdır. Her nefes, Rahman’ın bir
nefesidir ve Hakk’ın kula yönelmesidir.
Allah onlara alış esnasında kendilerine aktardığı şeyde
saygıyı emretmiştir. Aynı şekilde, işleri kendisine havale ettiklerinde ilahi
saygıyla süslenmiş olarak O’na havale ederler. Bu ise ilahi kabul çağrısıdır.
Alış ve iade edişte saygısızlık yaparlarsa, vebal kendilerine döner.
Yüz Yirmi Yedinci Soru: Halk ile, Seçkinler ile, Nebiler ile, Özel insanlar
ile Beraber Olmak Nedir? Bu Beraberlikteki Derece ve Farkları Nelerdir?
Halk ile beraberlik (Bilgi ve lütuf ile) tüm varlıkları
kapsayan ve mekândan bağımsız olan ilahi kuşatmadır.
Siz nerede olursanız O sizinle beraberdir
Seçkinler (asfıya), ganimetten hükümdara düşen özel pay
gibidir.
Allah'ın onlarla beraberliği, onların kalplerindeki duruluğa
(safiyete) göre gerçekleşen tecellilerle olur.
Nebilerle olan beraberlik, onların fiziksel korunmasından
ziyade, tebliğ ettikleri davanın haklılığının kanıtlanması üzerinedir.
Özel insanlar (Seçkinlerin Seçkini) ile beraberlik tebliğ
görevi bittikten sonra kul ile Allah arasındaki vasıtaların (melek vb.) ortadan
kalkmasıyla gerçekleşir. Burada artık "karşılıklı konuşma" (muhadese)
ve tam bir ünsiyet (yakınlık) söz konusudur.
Yüz Yirmi Sekizinci Soru: ‘Allah'ın Zikri En Büyüktür’ Denilen Zikrin
Mahiyeti Nedir?
Kulun Allah'ı zikretmesinden ziyade, Allah'ın kulu
zikretmesi (veya Allah'ın Kendini kulu üzerinden zikretmesi) en büyüktür.
Namaz, kulun Allah ile konuştuğu en büyük makamdır.
Namazdaki her hareket ve söz birer zikirdir, ancak Hakk'ın bu namazdaki
karşılığı olan zikri, her şeyden üstündür.
Yüz Yirmi Dokuzuncu Soru: Hak Teala’nın, ‘Beni zikredin, ben de sizi
zikredeyim’ Sözünde Hangi Zikir Kastedilir?
Kulun zikre muvaffak olması Allah'ın ona zikretmeyi
"ilham etmesiyle" (hatırlatmasıyla) mümkündür.
Kul Allah'ı topluluk içinde zikrederse, Allah da onu daha
hayırlı bir toplulukta zikreder.
Yüz Otuzuncu Soru: İsmin Anlamı Nedir?
İsim -her ne olursa olsun- isimlendirilen demektir.
Örnek olarak ‘rahim’ sözünü verebiliriz. Anlamı ‘merhamet
edici bir zât’ demektir. Bu adla isimlendirilen kimse, zât ve rahmeti kendinde
birleş-tiren nispetin ta kendisidir.
Yüz Otuz Birinci Soru: Bütün İsimlerin Meydana Gelmesini Sağlayan Hakk’ın
Baş İsmi Nedir?
Bu isim, ayn-ı cem’den (mutlak birlik mertebesi) başka
gösterdiği bir şey olmayan ism-i azamdır (en büyük isim). Zorunlu olarak
el-Hayy ve el-Kayyûm ismi de onda bulunur.
İsm-i azam, özelliği gereği faildir.
(Tirmizi) Hak’tan bütün isimlerin çıkmasını sağlayan baş
isim, büyük insandır (insan-ı kebir). O ise, insan-ı kâmildir.
Yüz Otuz İkinci Soru: Seçkinlerin Dışındaki Yaratıkları Şaşırtan İsim
Hangisidir?
Sorulan kişi Allah ehlinden ise, bu ismi açıklamaz
Allah ehli, Allah’ın açığa çıkarttığı bir şeyi örtmekten ya
da gizlediği bir şeyi ortaya çıkartmaktan kendilerini alıkoyacak saygıya
sahiptir.
Yüz Otuz Üçüncü Soru: Süleyman (as.)’ın Arkadaşı Bu İsme Neyle Ulaştı da
Süleyman’dan Gizlendi?
Asaf b. Berhiya, İsm-i Azam'ı bilerek Belkıs'ın tahtını göz
açıp kapayıncaya kadar getirmiştir.
Süleyman "Peygamberlik" makamında olduğu için,
mucizenin kendi eliyle değil, kendisine bağlı bir "öğrenci" eliyle
çıkması, Süleyman’ın otoritesinin ve eğitiminin yüceliğini kanıtlar.
Yüz Otuz Dördüncü Soru: Bunun Sebebi Nedir?
Bir peygamberin amacı, doğruluğuna kanıt getirmektir.
Yüz Otuz Beşinci Soru: İsimden ne Öğrenilir: Halleri mi, Anlamı mı?
Süleyman'ın arkadaşı ismin -anlamını değil- harflerini
öğrenmişti.
İsmin anlamını öğrenseydi, bilgi Süleyman’ı engellediği gibi
kendisiyle amel etmekten onu da engellerdi.
Söz konusu ismin anlamına önceki ümmetlerden sadece resul ve
nebiler ulaşmıştır.
Yüz Otuz Altıncı Soru: Yaratıklardan Gizlenen İsmin Kapısı Nerededir?
Bu ismin kapısı, Mağrip’tedir.
Tövbe kapısının kapanması müminlere bir rahmet iken kâfire
cezadır.
Mağrip, sırların ve gizlemenin yeridir.
Yüz Otuz Yedinci Soru: Elbisesi Nedir?
Tahayyülde ya da hayalde duyunun şahitliğinde
yerleştirildiğinde bu ismin kisvesi, sarı renkli bir elbisedir. Bu elbise
dikişsizdir.
Yüz Otuz Sekizinci Soru: Harfleri Nedir?
Bu ismin harfleri; Elif, Lam-Elif, Vav, Ze, Ra, Dal ve
Zel’dir. Bu harfler özel bir şekilde bir araya getirildiğinde -ki bu ismin
yapısı ortaya çıkar- ismin kendisi, rengi, uzunluğu, genişliği ve ölçüsü ortaya
çıkar.
Yüz Otuz Dokuzuncu Soru: Huruf-ı Mukataa Allah’ın İsimlerinden Her Bir
İsmin Anahtarıdır. Bu İsimler Nerededir? Bunlar Yirmi Sekiz Harftir. Bu Harfler
Nerededir?
Tek bir harf o harfle başlayan tüm ilahi isimlerin anahtarıdır.
Mim harfi; el-Melik, el-Musavvir, el-Muhyî, el-Mümin gibi
onlarca ismin anahtarıdır.
Harflerin yeri Rahman'ın Nefesi'dir
İsimlerin Yeri: Harfler.
Harflerin Yeri: Nefesler.
Nefeslerin Yeri: Ruhlar.
Ruhların Yeri: Kalpler.
Kalplerin Yeri: Kalbi çekip çeviren İlahi Mertebe.
Yüz Kırkıncı Soru: Elif Nasıl Harflerin Başlangıcı Olabilmektedir?
Elif, bütün harflerin aslıdır. Şekillerin esası çizgidir,
çizginin esası ise noktadır; çizgi ise Elif'tir. Her şey
"doğrusallıktan" var olur.
Yüz Kırk Birinci Soru: Sonda Elif-Lam Nasıl Tekrar Edildi?
Lam-Elif / Bu bir kucaklaşmadır. Elif, Lam'ın içinde
gizlenmiştir. Lam-Elif, Elif'in hem "ilk" hem "son"
olduğunu göstermek için alfabenin sonuna tekrar konmuştur.
Yüz Kırk İkinci Soru: Harflerin Sayısı Hangi Hesapla Yirmi Sekiz Oldu?
Feleklerin menzilleri, Ay'ın yörüngesindeki 28 menzile
karşılık gelir.
Alem, Rahman’ın nefesinden meydana geldiği için, hava
unsuruna uygun olan harfler de feleklerin menzilleriyle şekillenmiştir.
Bu 28 menzil, insanda 28 harf olarak tezahür eder ve bu
harflerle dünyada ve ahirette sonu olmayan "kelimeler" yaratılır.
Yüz Kırk Üçüncü Soru: ‘Âdem'i Suretine Göre Yarattı’ Ne Demektir?
Allah ismi tüm isimleri nasıl kendinde topluyorsa, insan da
âlemdeki tüm ruhanî ve maddî hakikatleri kendinde toplar.
Allah'ın Âdem'i "kendi sureti üzere" yaratması,
Hakk'ın ilmindeki tasavvurun dışa yansımasıdır. İnsan, Allah'ın isimlerinin bir
aynasıdır; bu yüzden kâmil insan, Allah’ın gözüyle bakar, O'nun sevinciyle
sevinir.
Yüz Kırk Dördüncü Soru: Hz. Peygamber’in ‘On İki Peygambere Ümmetimden
Olmak İhsan Edildi’ Hadisinin Anlamı Nedir?
Hz. Muhammed’in ümmeti, diğer ümmetlerin peygamberlerine
verilen hidayet yollarına uymakla kalmaz, onlara ilave bir hayra sahiptir.
Bu on iki peygamber Hz. Peygamber’in ümmetinden olmayı
talep, ümit ve arzu etmiş, hayatlarını sürekli oruç ve ibadetle (gece doğup
gündüz oruç bozmamak) geçirmişlerdir.
Allah gökyüzünü on iki burçla düzenlediği gibi, bu on iki
nebiyi de ümmetin manevi burçları kılmıştır. Bu peygamberler, kendi
dönemlerinde el-Bâtın (Gizli) ismiyle Hz. Muhammed’in hakikatinden
beslenmişlerdir; ahirette ise bu durumu Muhammed ümmetine dahil olarak el-Zâhir
(Açık) ismiyle taçlandıracaklardır.
Yüz Kırk Beşinci Soru: Hz. Musa’nın, ‘Allah'ım! Beni Muhammed Ümmetinden
Yap’ Sözünün Yorumu Nedir?
Hz. Musa, bu ümmetin sahip olduğu "Zâhir" (dünyevi
şeriat) ve "Bâtın" (marifet) birliğini görmüş ve bu birliğe sahip
olmak için dua etmiştir. Kıyamet günü Hz. Musa’nın kalabalık ümmeti, aslında bu
silsile yoluyla Hz. Muhammed’in sancağı altında toplanacaktır.
Yüz Kırk Altıncı Soru: ‘Allah'ın Peygamber Olmayan Bazı Kulları Vardır ki
Peygamberler Onların Makamına ve Allah’a Yakınlıklarına Gıpta Eder’ Ne
Demektir?
Peygamberler kıyamette kendi ümmetleri için büyük bir hüzün
ve korku (sorumluluk) duyarken, bu gizli velîlerin uyanı (ümmeti) yoktur. Onlar
sadece Allah ile meşguldürler.
Dünyada tanınmadıkları için ahirette de sorumluluk yükü
taşımazlar, "büyük korku" onları üzmez.
İnsanlar onları dünyada tanımaz, önemsemez (yüzleri
karadır), ancak Allah katında efendidirler.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN BİRİNCİ KISMI
Yüz Kırk Yedinci
Soru: Bismillah
Sözünün Yorumu Nedir?
Kulun "Bismillah" demesi, Allah'ın "Kün"
(Ol) demesi gibidir.
Kul, Allah’ın isimleriyle ahlâklandığında ve nafile
ibadetlerle O’na yaklaştığında (Kurb-ı Nevafil), Allah o kulun eli, dili ve
kulağı olur. Bu makamdaki bir kulun "Bismillah"ı, eşya üzerinde
yaratıcı bir etki yapar.
Yüz Kırk Sekizinci Soru: ‘Ey Peygamber Senin Üzerine Selam Olsun’ Ne
Demektir?
Hz. Peygamber’e selam veren (teslimiyetle ilişkisi
nedeniyle) kimse ise, peygamberin bildirdiği her konuda ya da onun herhangi bir
meselesinde illeti sormaz.
Yüz Kırk Dokuzuncu Soru: ‘Selam Bizim ve Allah’ın Salih Kullarının Üzerine
Olsun’ Ne Demektir?
"Selam bize ve salih kullara olsun" demek, insanın
kendi içindeki çatışmaları dindirip kendi hakikatine (mazharına) teslim
olmasıdır.
Yüz Ellinci Soru: ‘Ehl-i Beyt’im Ümmetimin Emanetidir?’ Ne Demektir?
Ehl-i Beyt sadece kan bağı değil, nitelik birliğidir.
Kuran ehli, Allah ehlidir
Kuran ise, bir emanettir.
Yüz Elli Birinci Soru: Hz. Peygamber’in ‘Âl-i Muhammed’ Demesi Ne Demektir?
"Âl" kelimesi Arapça'da serap anlamına da gelir.
Serap, uzaktan su gibi görünür ama yanına gidince orada sadece Allah’ın kudreti
bulunur.
Hz. Muhammed ve onun ailesi (Âl), bir serap gibidir; onlara
bakan aslında Hakk'ın tecellisini görür.
Bilgi (marifet) arttıkça, insanın aslında Allah'ı hakkıyla
bilmekten aciz olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Yüz Elli İkinci Soru: Kelam Hâzinelerinin Karşısında Hüccet Hâzineleri,
Tedbir İlmi Karşısında İse Kelam Hâzineleri Nerededir?
Tedbir Hazinesi: Tüm yaratılışın yönetildiği genel
hazinedir.
Kelam Hazinesi: Kitapların ve hitabın kaynağıdır.
Hüccet (Kanıt) Hazinesi: İnkârcıları susturan, kesin ve
sarsılmaz hakikatlerin hazinesidir. Kur'an, bu en özel "Hüccet
Hazinesi"nden gelmiştir; bu yüzden bir benzerinin getirilmesi imkânsızdır.
Yüz Elli Üçüncü Soru: Allah’ın Bilgisinin Hâzineleri, Başlangıç İlminin
Hâzinelerinin Karşısında Nerededir?
Her şeyin başı, Hakk'ın isimleriyle ahlaklanmaktır.
Kul, ilahi isimlerin tecellisine mazhar olurken kendi
"kulluk" (fakr ve muhtaçlık) niteliğini asla unutmamalıdır.
Tasavvuf: Dini adaba (güzel ahlaka) sahip olmaktır.
Yakaza (Uyanış): Allah'ın kulunu inayetle sarsıp
uyandırmasıdır.
Ubudet (Sırf Kulluk): Kulun kendine ait hiçbir şeyi kalmayıp
tamamen Allah'a ait olmasıdır.
Hüve (O): Müşahedesi imkansız olan zâtın gaybıdır.
Varlık ve Marifet
Mertebeleri
Arş: Sınırlı isimlerin
ortaya çıktığı yerdir.
Kürsü: Emir ve yasaklama
bilgisinin makamıdır.
Levh ve Kalem: Kaderin
yazıldığı yer (tedvin) ve ayrıntılı bilginin (tafsil) aktığı kaynaktır.
Heba (Anka): Cismi olmayan
ama her sureti kabul eden ilk madde, belirsizliktir.
Çoğunluğa göre telvin (hâl değişimi) eksikliktir (halbuki) Hakk
her an yeni bir iştedir
Halvet, sırrın Hak ile sohbetidir; Celvet ise kulun bu
manevi donanımla halkın arasına dönmesidir.
Bilginin kalbe yerleşme
süreci
İlme’l-yakîn: Delile
dayalı kesinlik.
Ayne’l-yakîn: Müşahede ve
keşif yoluyla görmek.
Hakka’l-yakîn: Bilinen
şeyin içinde fani olmak, nedenini bizzat yaşayarak bilmek.
Simsime: İbareye sığmayan, son derece gizli ve ince
bilgidir.
İnsan-ı Kâmil: Bu bilginin meyve verdiği
"ağaç"tır.
Nefes: Kalpteki beşeri arzuları söndüren ilahi bir
rüzgardır.
Vârid: Kalbe ansızın gelen ilahi ilhamlar.
Yakınlık (Kurb): Sadece itaat değil, kul ile Hak arasındaki
ayrılığın kalktığı "iki yay ucu" (Kaabe Kavseyn) noktasıdır.
Kulun kendi nefsini ve sebeplerini yok etmesi Mahv; Allah'ın
hükümlerini ve fiillerini sabit kılması İspattır.
İlahi tecellilerin ilk tadımı zevk, sürekli hale gelmesi
içme, tecellinin kulun her zerresini doyurması ise kanmadır.
Kalbe gelen güçlü ilahi etkiyle (vârid) kendinden geçmeye
sekr (sarhoşluk), tekrar duyular alemine dönmeye sahv (ayıklık) denir.
Halktan habersiz kalmak gaybet, o esnada Hakk'ın huzurunda
olduğunu bilmek huzurdur.
Kulun kendi fiillerini görmekten çıkıp fail olarak sadece
Allah'ı görmesi fena; her şeyin Allah ile kaim olduğunu müşahede etmesi
bekadır.
Fark: Allah'tan ayrı olarak
yaratılmışları görmek (kulluk makamı).
Cem: Halkı görmeyip sadece
Hakk'ı görmek.
Cemu'l-Cem: Allah'ta bütünüyle silinmek; hem Hakk'ı hem de
Hakk'ın aynasındaki halkı tek bir hakikat olarak müşahede etmektir.
Celal: Allah'ın kahrı, büyüklüğü ve azametidir; heybet
doğurur.
Cemal: Allah'ın lütfu ve rahmetidir; ünsiyet (yakınlık ve
sevgi) doğurur.
Vücud (Bulmak): Hakk'ı kalpte, bir vecd (coşku) halinde
bulmaktır.
Bast (Genişlik): Ümit ve ferahlık hali; kulun her şeyi içine
alacak kadar genişlemesidir.
Kabz (Daralma): Korku ve uyarı hali; kalbin sıkışmasıdır.
Mekân (Makamın Üstü): Artık hiçbir nitelikle sınırlanmayan,
"sabahı ve akşamı olmayan" kâmil insanların bulunduğu
"niteliksizlik" makamıdır.
Edep: Vaktin hükmüne göre hareket etmektir. Şeriatın
sınırında durmak en büyük edeptir.
Kalbin zikirle Hakk'a yürümesi sefer, bu yolu bizzat tecrübe
ederek (haliyle) yürüyen kişi ise sâliktir.
Mürit: Kendi iradesinden vazgeçip Allah'ın iradesine talip
olan.
Murad: Allah tarafından seçilmiş, hiçbir güçlük çekmeden
makamları aşan "istenilen" kişi.
Yüz Elli Dördüncü Soru: Ümmü’l-Kitab’ın -onu bütün peygamberlerden Hz.
Muhammed ve bu ümmet adına saklamıştır- Te’vili Nedir?
Fatiha, inmiş tüm vahiylerin özüdür.
Önceki tüm peygamberler, aslında Hz. Muhammed’in (sav)
bedenlenmiş olarak gelmesinden önceki vekilleridir.
Allah’ın yedi ana sıfatı (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem',
Basar, Kelam) nasıl tüm isimleri içeriyorsa, Fatiha’nın yedi ayeti de tüm ilahî
sırları içerir.
Kınanmış sıfatların Velîlerdeki manevi karşılığı
Haset: Allah'ın isimleriyle ahlâklanmak ve "Ol"
(Kün) mertebesine ulaşmak için gösterilen yüce hırs.
Sihir (Simya): Harflerin ve isimlerin sırlarını bilerek eşya
üzerinde keramet yoluyla tasarrufta bulunmak.
Kâfirlik (Örtmek): Makamını
ve Allah ile olan sırrını halktan gizlemek (Melâmîlik). Kalbin Allah tarafından
mühürlenip içine başkasının girmemesi.
Velîler, "Azap" kelimesinin kökeni olan
"Uzubet"e (tatlılık) bakarlar.
Başkaları için elem olan ilahî tecelliler, o tecellideki
Cemal'i gören arifler için birer "nimet" ve "lezzet"
kaynağına dönüşür. Çünkü onlar, failin sadece Allah olduğunu bilirler.
Fatiha'nın besmelesinin, diğer besmelelerden farklı olarak
"tüm isimleri kendinde topladığı" için yaratılış üzerinde doğrudan
etkisi vardır.
Muhammedî velî, her türlü insanlık halini (hırs, hayret,
gizlenme, fısk) ilahî bir maksada yönlendirerek, o hali bir kemal mertebesine
dönüştüren manevi bir simyacıdır.
Yüz Elli Beşinci Soru: Allah Bütün Peygamberleri Mağfiretle Müjdelemişken,
Peygamberimiz İçin Olan Mağfiretin Anlamı Nedir?
Mağfiret kelimesinin kökeni "örtmek"tir. Allah,
önceki peygamberlerden aslında Hz. Muhammed’in vekilleri oldukları gerçeğini
dünyada örtmüş (gizlemiş), bu sırrı ahirete saklamıştır.
Hz. Muhammed "tüm insanlığa" gönderildiği için,
Hz. Adem'den son insana kadar herkes aslında onun ümmetidir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN İKİNCİ KISMI
74
Tövbe
Tövbe sadece bir hatadan dönmek değil, kulun her nefeste
Allah ile olan bağını tazelemesidir.
Allah kuluna yönelmeseydi, kul tövbe etmeyi aklına bile
getiremezdi.
Arifler için günahı terk, o fiili kendine nispet etmeyi terk
etmek anlamına da gelir.
"Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir"
ayeti uyarınca, samimi pişmanlık günahın mahiyetini değiştirir.
Allah varlıkta hiçbir şeyi tekrar etmez.
Kul yarın ne yapacağını (Allah'ın takdirini) bilemez.
Bilmediği bir konuda kesin söz vermesi Allah'a karşı bir tür saygısızlıktır.
Tövbenin mertebeleri
Tövbe: Başlangıçtır;
Allah'ın cezalandırmasından korkanların halidir.
İnâbe: Ortadır; Allah'ın
sevabını ve ihsanını umanların halidir.
Evbe: Sondur; Sadece
Allah'ın emrini ve rızasını gözetenlerin, O'ndan başka her şeyden dönenlerin
halidir.
75
Tövbenin Terki
Eğer Allah sana şah damarından daha yakınsa ve O her şeyi
kuşatmışsa (ihata), sen O'ndan nereye gittin ki geri dönmeye çalışıyorsun?
Kişi kendini Allah'tan ayrı ve uzak gördüğü için
"dönmeye" çalışır. Bu ise bir "perdelenme" halidir.
Uzaklık yoktur ki dönüş (tövbe) olsun.
Varlıkta aslında bir "geri dönüş" yoktur; sürekli
bir "artış" ve "yenilenme" vardır. Tövbe bu sürekli akışın
içinde bir "duraksama" gibi kalır.
76
Mücahede
Dilbilgisinde bir harfin "illetli" (hasta/zayıf)
olması, onun değişimlere açık olması demektir.
Mücahede nefsin "hastalıklarını" (arzu ve
tembelliklerini) tedavi etme sürecidir.
Mücahede, nefsi bedensel ve ruhsal güçlüklere zorlamaktır.
Gerçek mücahit, savaşın, kılıcın, canın ve zaferin tek bir
kaynaktan geldiğini gören "ihsan" sahibidir.
77
Mücahedenin Terki
Arif, Allah'ın kendisine ulaştırdığı yolda ilerleyip
hakikati gördüğünde şu sonuca varır: "Allah’tan başkası cihat
etmemektedir."
Allah kırık kalplerle beraberdir.
Bir insanın güzel giyinmesinin niyetini (kibir mi yoksa
Allah'ın cemali mi?) bilemeyiz. Bu yüzden müminler hakkında daima iyi
düşünmekle emrolunmuşuzdur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE NİN DOKSAN ÜÇÜNCÜ KISMI
78
Halvet
Halvetin aslı, âlemin yaratılmasından önceki
"boşluk"tur (Halâ).
İnsanın kalbi öyle bir menzildir ki, orayı sadece Allah
doldurabilir. Eğer kalpte bir "başkası" (mâsiva) varsa, orası artık
halvet evi değildir. Gerçek halvet, kalbin yaratılmış her şeyden boşalıp Hakk
ile dolmasıdır.
Halvete giren kişi, âlemin bir "büyük insan"
olduğunu, her varlığın Hakk'ın bir ismiyle ayakta durduğunu görür.
Kişi dışarıda gördüğü tüm hakikatlerin kendi içinde de
mevcut olduğunu keşfeder. İnsan, âlemin bir özetidir (veciz).
Hakk, ihata eden (kuşatan) olması yönüyle halvete giren için
bir "ev" gibidir.
Halvette sadece dil ile değil, nefs ve kalp ile zikretmek
şarttır.
79
Halvetin Terki
Celvet, "halvetin tam ortasında her şeyi Hakk olarak
görmek"tir.
Bir arif için halvet imkânsızdır; çünkü o her zerrede
Hakk'ın tecellisini görür.
Eğer kişiye Hakk'ın el-Bâtın ismi galipse halveti, ez-Zâhir
ismi galipse celveti (halk içinde olmayı) tercih eder.
80
Uzlet
Uzlet, Hakk’a ait isimleri O'na iade etme sürecidir.
Kul kendi acziyetine döndüğünde, artık Allah onu dilediği
isimle şereflendirir.
81
Uzletin Terki
Allah'ın nuru, bir kandilin içindeki lamba gibidir. Lamba
(kul), yağ (ilahi yardım/rahmet) olmadan ışık veremez.
İnsan organları (göz, kulak, deri), aslında Hakk'ın
isimlerinin mazharlarıdır. Kişi nereye giderse gitsin, bu tanıklarla
beraberdir. Dolayısıyla Hakk'ın nurundan uzlet etmek, yani O'ndan ayrı bir yere
gitmek mümkün değildir.
82
Firar (Kaçmak)
Hz. Musa korkarak Firavun'dan kaçtı ve bu kaçış ona
"risalet" (peygamberlik) kazandırdı. Ancak bu kaçış bir
"den" (ayrılan yer) kaçışıdır.
Muhammedi Firar: Muhammed ümmetine emredilen firar ise
"Allah'a kaçın" ayetiyle sabitlenen, "e" (varılan yer)
kaçışıdır.
Senden Sana Sığınırım: Bu, kulun Allah'ın celalinden
cemaline, bir isminden diğer ismine (örneğin Kahhar isminden Rahman ismine)
sığınmasıdır. Kulun artışı, bir tecelliden diğerine sürekli kaçışındadır.
83
Firarı Terk
Varlıkta Allah'tan başkası yoksa, kaçış bir illüzyondur.
Eğer kişi babasını, evini, ticaretini seviyorsa ve bu
sevgide Hakk'ın tecellisini müşahede edebiliyorsa, artık kaçmasına gerek
yoktur. Çünkü sevdiği her şeyde zaten Hakk'ı görmektedir.
84
Allah'tan Takva
Arapça kökeni itibarıyla takva bir şeyi korumak ve siper
edinmektir.
Takva, kulun başına gelebilecek her türlü celal (kahır)
tecellisine karşı Allah’ı kalkan yapmasıdır.
İnsanın tüm gücünü harcaması imkansızdır ve "güç
yetirme" iddiası gizli bir "benlik" iddiası taşır.
Kul, kendisinden sadır olan fiilleri kendi gücüyle yaptığını
iddia ederse yükümlülük altına girer.
Arif, "La havle vela kuvvete illa billah"
(Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur) diyerek tüm gücü sahibine iade eder.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN DÖRDÜNCÜ KISMI
85
Hicab ve Örtü Takvası
Hakkındadır
Allah, insana şah damarından daha yakındır. Ancak insan,
kendine bu kadar yakın olan bir şeyi göremez.
Allah'ın 70 bin nur ve karanlık perdesi vardır. Bunlar Allah'ın
isimleridir. ez-Zâhir (Görünen) ismi karanlık bir perde, el-Bâtın (Gizli) ismi
ise nuranî bir perdedir.
86
Dünyevi Sınırlarda
Takva Hakkında
Dünyadaki cezalar ve imtihanlar geneldir; kurunun yanında
yaş da yanar.
Ahiret ise ayrışma (temyiz) diyarıdır.
87
Ateşten Takva
Dünyada bazı hastalıklar ateşle dağlanarak tedavi edilir.
Cehennem ateşi de, büyük günah kirlerini temizleyen bir ilaç ve kefarettir.
88
Şeriat Hükümlerinin
Esaslarının Sırlarının Bilinmesi
Hükümlerin dayandığı kesin kaynaklar: Kitap (Kur'an), Sünnet
ve İcma.
İcma: Rab ve kulun bir
hükümde birleşmesidir. Sahabenin ittifakı, hakikatin o meselede tek bir yöne
tecelli ettiğinin kanıtıdır.
Kıyas akli bir değerlendirmedir ve zan içerir.
Ancak akıl bir noktadan sonra durmalı ve "Zikir
Ehli"ne (Hadis ve Kur'an ehline) tabi olmalıdır.
Kitabın Sırrı: Allah'ın mümin isminin, kulun kalbindeki imanla
örtüşmesidir.
Sünnetin Sırrı: Kulun duası ile Hakk'ın icabeti arasındaki
yoldur. Kul dua etmedikçe Hak "İcabet Eden" (Mücîb) ismini izhar
etmez.
İki delil çelişirse, daima "kolay olan" ve
"yükü hafifleten" tercih edilmelidir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN BEŞİNCİ KISMI
89
Genel Olarak
Nafilelerin Bilinmesi
Nafileler "gölgeye" benzer. Gölge, ışığa tabidir
ve ondan ayrılamaz.
(Nafile olarak) nikâh, Allah’ın âlemi yaratma
("bilinmek istedim" sırrı) muradına en yakın eylemdir. Varlığın çoğalması
ve kemale ermesi nikâh ile olur.
90
Farz ve Sünnetlerin
Bilinmesi
Farzlar, kulun Allah üzerindeki borcu ve kölelik (ubudiyet)
nişanesidir.
Nafilelerde Hak kulun kulağı olurken; farzlarda kul Hakk'ın
kulağı olur.
Seçilmişler (Istıfâ)
İnsanlardan: Hz. Muhammed
(s.a.v)
Zamanlardan: Kadir Gecesi
ve Cuma günü.
Amellerden: Farzlar.
Sözlerden: Kur'an ve
Kelime-i Tevhid.
Azalardan: Kalp.
Secde: Şeytanın kibrine
karşılık, insanın mutlak tevazuu olduğu için en yüce haldir.
Kalbi çeviren isim "Allah"
veya "Kahhar" değil, "Rahman"dır. Bu yüzden kalbin her hâli
(doğruluk veya sapma) eninde sonunda rahmete çıkar.
Hacer-i Esved: Allah'ın yeryüzündeki "sağ eli"dir.
Biat onunla yapılır.
Beyt-i Mamur: Her gün 70 bin meleğin girdiği ve bir daha geri
dönmediği göksel ev. Bu, yaratılışın durmaksızın devam ettiğinin ve varlıkta
boşluk olmadığının kanıtıdır.
Beyaz Renk: Tüm renklerin aslıdır.
Ayete’l-Kürsi
Allah’ın kendini yine kendisiyle anlattığı en kapsamlı
ayettir.
İçinde 16 kez Allah’a atıf yapılır (isim veya zamir olarak).
Beş temel isim (Allah, Hayy, Kayyum, Alî, Azîm) varlığın tüm niteliklerini
kapsar.
Şefaat, "çiftleşmek" (şef') kökünden gelir. Kulun
hükmü ile Hakk’ın izninin birleşmesidir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN ALTINCI KISMI
91
Vera ve Sırlarının
Bilinmesi
Vera, sözlükte "sakınmak" demektir.
Vera, helal mi haram mı olduğu tam bilinmeyen
"kuşkulu" alanlarda ortaya çıkar. Peygamberimizin "Sana kuşku
vereni bırak" sözü bu makamın esasıdır.
Arifler için vera, sadece yiyecek içecekte değil,
"niyette" olur. Bir bilgiyi Allah için değil de dünya için aramak,
arifin kaçınması gereken en büyük "haramsı" durumdur.
92
Veranın Terki Makamı
Bir sâlik vera makamını aşıp "Veranın Terki"ne
ulaştığında, artık eşyaya "şüpheli" gözüyle bakmaz.
Arif, her şeyde Hakk'ın bir tecellisini gördüğü için,
Allah'ın izniyle o şeyin üzerindeki "şüphe" perdesi kalkar.
93
Züht
Helal olanı, daha hayırlısını (ahireti veya Allah'ı) talep
etmek için terk etmektir.
94
Zühdün Terki
Kamil veliler, dünya nimetlerini kalben terk ettikten sonra,
Allah'ın bir emri veya hikmeti gereği tekrar o nimetlerin içine dönerler.
95
Cömertlik Sırlarının
Bilinmesi, Vermenin Tarzları
Varlık, Allah'ın "Cûd" (cömertlik) sıfatıyla
yokluktan varlığa çıkmıştır.
Tüm makamlar Allah, Rab ve Rahman isimlerinin etrafında
döner. Vera "Allah" ismine, Züht "Rab" ismine, Cömertlik
ise "Rahman" ismine dayanır.
96
Susmak ve Sırları
Sâlik, evrendeki her sesi yaratanın Allah olduğunu görür.
Kul, özü gereği susan (ebkem), ancak Allah'ın konuşturmasıyla konuşandır.
Eğer bir kişi "susan" olduğunu iddia ediyorsa,
diliyle söylemediği bir şeyi (örneğin "bana su getir") muhatabının
kulağına "kalbi bir himmetle" duyurabilmelidir.
97
Kelam (Konuşma)
Makamı ve Tafsili
Kelam, Arapça "yara" (kelem) köküyle irtibatlıdır.
Çünkü söz, muhatabın ruhunda ve varlığında bir "iz" (yara) bırakır.
98
Uykusuzluk Makamı
Uykusuzluk, Allah'ın "el-Kayyûm" (her şeyi ayakta
tutan) isminden pay almaktır.
Velilik evi dört rükün (direk) üzerine kuruludur:
Susmak (Samt)
Uzlet (İnsanlardan çekilmek)
Açlık (Cû')
Uykusuzluk (Seher)
Beş sayısı, hem kendini hem de etrafındaki sayıları koruyan
bir yapıya sahiptir. Bu makama tam manasıyla ancak "Vaktin Kutbu"
(zamanın en büyük velisi) ulaşabilir. O, uykusuzluğuyla alemin değişim ve
başkalaşım (tahavvül) hükmünü korur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN YEDİNCİ KISMI
99
Uyku Makamı
Uyku, bir kayıp değil; duyulardan kopup Berzah (Hayal)
Âlemine geçişi sağlayan bir köprüdür.
"Kesilmeyen ve tükenmeyen" cennet rızıkları,
fiziksel mantıkla (yenince bitmesi) değil, berzah mantığıyla anlaşılır.
100
Korku Makamı
Korku, Allah'ın büyüklüğü karşısında sâlikin tutulduğu bir
"hayret" halidir.
Peygamber’in "Beni nur yap" duası, korkunun
bittiği noktaya işarettir. Nur, nurla birleştiğinde yanmaz; sadece içine girer.
İnsan ilk yaratılışın bir örneğe dayanmadığını (ibdâ)
anladığında, kalbini açmalıdır. Çünkü her an bir yaratılıştan başka bir
yaratılışa geçmektedir.
101
Korkunun Terki Makamı
Arif, korktuğu şeyin (yokluğun) aslında bir hakikati
olmadığını anladığında korku biter.
102
Ümit Makamı Hakkında
Ümit, henüz elde edilmemiş olanla ilgilidir ve tehlikeli bir
yoldur; altında "derin bir çukur" (yeis) vardır.
Bir hayrı yapmayı çok isteyip de imkân bulamayan kişi, o
hayrı yapmış gibi sevap alır.
103
Ümidin Terki
Bilgi (marifet) tamama erdiğinde ümit biter. Çünkü ümit
"yoklukla" (gelecekte beklenenle) ilgilidir. Sahibiyle (Hakk ile)
buluşan ve her anı bir "şimdi" olan arif için artık
"gelecek" kalmamıştır. Her şey O'ndadır ve O'dur.
104
Hüzün Makamı
Hüzün, tasavvufta sâlikin elinden kaçırdığı ilahi anlar
(nefesler) ve dünya sürgününde geçirdiği vakitler için duyduğu derin esef
halidir.
Hüzün, "hazn" (zorluk) kökünden gelir. Sâlikin
yolu zordur ve bu zorluk ancak hüzün bineğiyle kat edilebilir.
Arif, yitirdiğinin de Hakk’ın bir takdiri olduğunu bilir.
105
Hüznün Terki
Bu bir makam değil, "halsizlik" veya
"niteliksizlik" makamıdır.
Arif, artık "hüzünlü" veya "mutlu" gibi
zıt niteliklerin ötesinde, her an yeni bir tecellide olan Hakk'ın
"an"ındadır.
Cehalet hüznü doğurur, marifet ise hüznü "rıza"ya
dönüştürür.
106
Tasavvuf Yolunda
Hedeflenen Açlığın Bilinmesi
Açlık, tasavvufun "dört direğinden" biridir ve
"Beyaz Ölüm" olarak adlandırılır.
Birkaç lokma yeterlidir.
Oruçsuz aç kalmak haddi aşmak olur.
İnsan yapısı besine bağlıdır; açlık kalbi nurlandırsa da
bedeni yıkan açlık sâliki yoldan alıkoyar.
Açlık sayesinde şeytanın damarlardaki yolu daralır, ancak bu
ancak "helal ve az yemek" ile mümkündür.
107
Açlığın Terki
Gerçek "Açlığın Terki", bedene ihtiyacı olanı
verip onu ibadete hazır hale getirmektir.
ON DÖRDÜNCÜ SİFİR
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN SEKİZİNCİ KISMI
108
Fitnenin, Şehvetin Bilinmesi, Gençlerle ve Kadınlarla Arkadaşlık Etmek,
Onlardan Hizmetçi Edinmek ve Müridin Ne Zaman Kadınlardan Hizmetçi
Alabileceğinin Bilinmesi
Fitne, kelime anlamıyla gümüşün ateşle saflaştırılması
(denenme) demektir.
En büyük fitne, insanın "Allah'ın sureti üzerine"
yaratılmış olmasıdır. İnsan, kendisine verilen ilahi isimlerin ve halifelik
yetkisinin (Hakk ile duyma, Hakk ile görme) bir sonucu olarak gurura mı
kapılacak, yoksa "yoksul bir kul" (fakr) olarak mı kalacaktır?
Gençlerle (emred/sakalsızlar) ve kadınlarla arkadaşlık
kesinlikle yasaktır; çünkü bu bir "yıkıcı fitne"dir ve hayvani şehveti
tetikler.
Arif, gence baktığında "Rabbiyle yeni ahitleşmiş"
(hadis-i ahd) bir rahmet nişanı görür. Kadına baktığında ise, bütünün (erkeğin)
parçasına (kadına) duyduğu o ilahi özlemi ve yaratılışın kemalini müşahede
eder.
Şehvet, nefsin haz alma iradesidir.
İnsan ancak kendi benzerine (insana) tam anlamıyla âşık
olabilir.
İlahi suretin insanda, hemcinsinin benzerliğinden daha
yetkin bulunması kulu İlahi Aşka götürür.
109
Şehvet ve İrade Arasındaki Farkın Bilinmesi. Dünya ve Cennet Şehveti, Haz
ve Şehvet Arasındaki Fark, Şehvet Duyan ve Kendisine Şehvet Duyulanın Makamı,
Şehvet Duymayan ve Duyulmayan Kimdir? Şehvet Duyan Kimdir, Duyulan Kimdir?
Şehvet Duyulan ve Şehvet Duymayan Kimdir?
Tam Temkin Sahibi: Hem şehvet duyar hem kendisine şehvet
duyulur. Her hak sahibine (nefsine, Rabbine, halka) hakkını verir.
Fena Sahibi: Ne şehvet duyar ne kendisine şehvet duyulur.
Hakk’ın gözüyle baktığı için O’ndan başkasını görmez, dolayısıyla gaybdadır.
Zahit: Şehvet duymaz ama kendisine şehvet duyulur. O
nimetlerden kaçar, ancak nimetler onun için yaratıldığını bildiği için ona
iştiyak duyar.
Karıştıran (Yalancı): Şehvet duyar (doğa baskındır) ama ona
şehvet duyulmaz; çünkü nimetlerin şükrünü eda etmemektedir.
İrade sahibi olanlar "Muhsin ve Mümin", şehvetle
imtihan olanlar ise "Müslim" (teslim olanlar) mertebesindedir.
110
Huşu Makamı Hakkında
Huşu, kalp üzerine inen ilahi bir azamet ve celal karşısında
sâlikin boyun bükmesidir.
Allah bir şeye tecelli ederse, o şey O'na huşu eder.
111
Huşunun Terki
Eğer sâlik, o an "ilahi bir nitelik" (izzet,
cömertlik, kerem) ile bezenmişse, tecelli onda korku değil, haz ve sevinç
meydana getirir.
112
Nefse Muhalefet
Nefse muhalefet etmek, tasavvufta "Kızıl Ölüm" olarak
adlandırılır.
Nefs kâmil bir noktaya ulaşana kadar, ona mubah ve
mekruhlarda bile muhalefet etmek esastır.
113
Amaçlarında Nefse Hoşgörünün (Yardımın) Bilinmesi
Sâlik nurlandıkça, artık nefsi kötülüğü emretmez hale gelir.
114
Haset ve Gıpta
Yaratılıştan gelen bir niteliğin yok olması mümkün değildir.
Gazap, hırs, haset ve cimrilik gibi duygular sökülüp
atılamaz; sadece "kullanım yerleri" (yönleri) değiştirilir.
Dünyevi Haset: Başkasının malına göz dikmek (Kötü).
Manevi Haset (Gıpta): Başkasının ilmine veya cömertliğine
imrenip "onun gibi olmak" istemek (Övülen).
Cimrilik: Malda cimrilik (Kötü) / Dininde (maneviyatında)
cimrilik ederek haramlara karşı korunmak (Övülen).
Öfke: Kendi nefsi için kızmak (Cahiliye) / Allah için
haksızlığa öfkelenmek (Kutsal).
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN DOKSAN DOKUZUNCU KISMI
115
Kınanan ve Övülen Kısımlarıyla Gıybetin Bilinmesi
Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşlanmayacağı şekilde
konuşmaktır ve müminlere haramdır.
Allah her an "Hâzır ve Nâzır" olduğu için O'nun
gıybeti yapılamaz.
Takva, Allah'ı kul ile günahı arasında bir kalkan yapmaktır.
Gıybet kınanmış olsa da, gıybeti yapılan kişi farkında
olmadan sevap kazandığı için bu durum "nahoş bir ilacı içmek"
gibidir.
116
Kanaat ve Sırları Hakkında
Arapça'da kani, "isteyen" demektir. Gerçek kanaat,
başkasından değil, yalnızca Allah'tan istemektir.
Arif, Allah'tan gelen hiçbir fazlalığı reddetmez, aksine
O'ndan daha fazlasını talep eder.
Allah'tan başkasından bir şey beklemek, "zalime (muhtaç
olana) eğilmek" demektir. Bu ise insanı mahrumiyete götürür.
117
-Yetinmek Yerine- Fazlalık Hakkındaki Aç Gözlülük ve Hırs Makamı
Hırs ve tamah insan doğasında sabittir ve yok edilemez.
Ariflerin hırsı, insanların mutluluğu ve Allah'ın marifetine
ulaşmak içindir.
Allah'ın melekleri müminlerin bağışlanması için
görevlendirmesi, O'nun kullarına olan "hırsının" (isteğinin) bir
sonucudur.
118
Tevekkül Makamı
Tevekkül, sebeplerin yokluğunda bile kalbin Allah’a tam bir
itimatla bağlanması ve huzur bulmasıdır.
İnsan kendi yararını ve mutluluğunu tam olarak bilemez.
O’ndan başka ilah yoktur, O’nu vekil edin!
Tevekkül, insanda tam ve kayıtsız olarak gerçekleşemez,
çünkü doğasından kaynaklanan yoksunluk, özü gereği insanda hükümrandır.
119
Tevekkülü Terk
Gerçek tevekkül, varlık halinde kimse adına gerçekleşmeyecek
bir iştir... Var olduğunda ise, tevekkül ondan çıkar. ‘Tevekkülün terki’
denilen şey de budur.
Allah’ın işi zaten bitirdiğini bilip O'nun takdirine
güvenerek özel bir talepte bulunmayan kimse / İnsan tevekkülü terk eder ise,
‘diğerlerini’ geride bırakır.
120
Şükür Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Şükür, Allah’ın bir niteliği (Şâkir, Şekûr) ve kulun bir övgüsüdür.
İlmî şükür -ki şükrün hakkıdır-, nimeti Allah’tan bilmektir.
Kul nimeti Allah’tan bildiğinde hakkıyla şükretmiş olur.
Kullardan Allah’a şükredenler (şekûr) azdır.
Onlar, kendi haklarında, kendilerini üzen ya da sevindiren
her şeyi ilahi bir nimet sayanlardır.
Şükür, şükreden için şükredilenin verdiğini artırmasını
sağlayan bir fiildir... Şükrederseniz, artırırım.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZÜNCÜ KISMI
121
Şükrün Terki Makamı
Şükür, gelen nimetin artması için yapılır.
Eğer Hak kulun kulağı ve gözü olmuşsa, orada "artışı
kabul edecek" bir sınırlı varlık kalmamıştır.
Sıradan insan sadece nimeti (sebebi) görür. Kâmil insan ise
hem sebebi hem Allah’ı görür.
122
Yakîn ve Sırlarının Bilinmesi
Yakîn, şüphenin tamamen kalktığı bilgi zirvesidir.
İlme’l-yakîn (bilgi),
ayne’l-yakîn (gözlem) ve
hakka’l-yakîn (bizzat yaşama/olma).
123
Yakînin Terki ve Sırları
Yakîn, her an yenilenen ilahi tecelliye karşı kalbin
sükunetidir.
Arifler yakîni talep etmeyi bile terk ederler. Çünkü yakîn
istemek, içinde hâlâ bir "benlik" barındırır. Arif, sadece Hakk’ın
iradesi önünde bir "yer" (mahal) olmayı kabul eder.
124
Sabır Makamının Ayrıntılarının ve Sırlarının Bilinmesi
Sabır, nefsi Allah’tan başkasına şikâyet etmekten
alıkoymaktır. Allah’a dert yanmak sabrı bozmaz; aksine kulluğun gereğidir.
Sabrın en üstün makamı Allah'tan ayrı kalmaya sabretmektir
ki bu ancak dünya hayatında mümkündür, ahirette vuslat vardır.
125
Sabrın Terki Makamının Bilinmesi ve Sırları
Sabır, "direnç" ve "kahra karşı koyma"
kokusu taşır. Arifler ise sabrı şu nedenlerle terk ederler.
Sabır, nefsi Allah’a şikâyet etmekten alıkoymak değildir.
Gerçek arif, başına gelen belayı kaldırması için Allah'a yakarır (Hz. Eyüp
örneği). Allah'a derdini açmak, O'nun karşısında acziyetini (fakr) göstermek
bir saygı nişanesidir.
Peygamberimiz "Allah'tan afiyet isteyiniz"
buyurmuştur. Afiyet, belanın kalkmasıdır ve bu talebin kendisi sabrı zedelemez.
126
Murakabe Makamının Bilinmesi
Murakabe, Allah'ın kulu, kulun da Allah'ın kendisi
üzerindeki etkilerini gözetlemesidir.
Allah her an bir "şendedir" (iştedir). Cevherlerin
(cisimlerin) sürekliliği için her an yeni "arazlar" (nitelikler)
yaratarak alemi yok olmaktan korur.
Dünya, çocuklarını (insanları) gözetir ve onları ahiretin
"yabancılığından" korumaya çalışır.
127
Murakabenin Terki
Bu makam, vahdet-i vücudun zirvesidir.
Murakabe bir tenzih değil, temsil (benzetme) içerir. Arif,
Hakk'ın hiçbir surete sığmadığını bildiğinde, murakabe edecek "ayrı"
bir varlık bulamaz.
İnsan Allah hakkında neye inanıyorsa, gördüğü odur. Herkes
kendi inancına (kabına) yerleştirdiği ilahı gözetler.
Hakk'ın zâtı bilinemez, sadece fiilleri ve eserleri görülür.
Bu yüzden kâmil insan, gözetlemeyi (murakabe) de gözetlenmeyi de Hakk'ın
kendisine bırakır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ BİRİNCİ KISMI
128
Rıza Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Rıza, Allah’ın kaza ve kaderine itiraz etmemektir.
Kul, Allah’ın verdiği sevabın ve nimetin azıyla razı olur;
çünkü Allah’ın nezdindeki sonsuzluğun yanında dünyadaki her şey "az"
hükmündedir. Allah da kulun "az" olan amelinden razı olur.
129
Rızanın Terkinin Bilinmesi
Arif, Allah'ın kendisine verdiğiyle (nimetle) razı olsa da,
"Allah'tan razı olma" konusunda durmaz. Yani ilahi marifette "bu
kadar yeter" demez. “Rabbim ilmimi artır” ayeti uyarınca, sonsuz olan
Hakk'ın bilgisinde her an daha fazlasını talep etmek, rıza makamının üstündeki
bir "himmet" halidir.
Kötü veya nahoş bir durumda rıza, o durumun kendisinden
değil, onu takdir eden Hakk'ın iradesinden razı olmaktır.
130
Ubûdet Makamı (Zorunlu Kulluk)
Bütün varlıkların (mümkünat) yaratılmış olmaları hasebiyle
kaçınılamaz olan zillet ve muhtaçlık halidir. Bu, Allah’a ait olmayan bir
niteliktir (çünkü Allah zengin ve azizdir).
Hz. Peygamber, kulluk makamını en kâmil haliyle temsil eder.
O, efendilik (seyyidlik) vasfını bile kibir için değil, bir tebliğ ve müjde
olarak zikretmiştir.
131
Ubudiyetin Terki Makamı
Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı ayeti, kulluğun
marifet yönünden terkini açıklar. Kulun bir fiili yoktur; o sadece ilahi
iktidarın ortaya çıktığı bir mazhardır (yansıma yeri).
Sayıların (tek ve çift) varlığı, sayılan şeylere bağlıdır.
Tıpkı bunun gibi, Hakk'ın birliği de mümkün varlıkların çokluğu içinde zuhur
eder.
132
İstikamet Makamının Bilinmesi
Var olan her şey, Allah'ın iradesiyle hareket ettiği için
aslında istikamet üzeredir. Bir eğriliğin bile gayesi, o eğrilikten beklenen
sonucun (doğruluğun) gerçekleşmesidir. Örneğin, bir yayın eğriliği, onun
"doğruluğu"dur; çünkü ancak o eğrilikle ok atabilir.
Hareketlerin Yönü
Bitkiler / aşağıya doğru (kök salar)
Hayvanlar / yatay hareket eder
İnsan / yükselir (ve düşer)
133
İstikametin Terki Makamı
İstikametin terki, bir sapma değil, aksine Hakk'ın her yerde
olduğunu gören arifin "farklılıkları" ortadan kaldırmasıdır.
Allah, şeriatı insanların mizaçlarına göre indirmiştir.
Kimine tenzihle (O'nun benzeri yoktur), kimine teşbihle (O her yerdedir) hitap
eder. Kâmil arif, bu yolların hepsinin tek bir hakikate çıktığını bilir.
134
İhlas Makamının Bilinmesi
İhlas, ameli her türlü kir ve ortaklıktan arındırmaktır.
İnsan farkında olmadan pek çok şeye tapar. Karnı acıktığında
yemeğe, hastalandığında ilaca, hatta sıkıştığında tuvalete muhtaç olması, onu
bu sebeplere karşı zelil kılar.
Arif, ameli de başarıyı da Allah’ın yarattığını bilerek, kendini
"yapan" (fail) olarak görmeyi bırakır.
135
İhlasın Terki ve Sırlarının Bilinmesi
Kulun "Ben amelimi Allah için ihlaslı kılıyorum"
demesi bile gizli bir şirktir. Çünkü bu cümlede "amel eden bir ben"
ve "ihlas gösteren bir ben" iddiası vardır.
İhlasın terki, "ihlaslıyım" iddiasını terk
etmektir. Arif, her canlının perçeminin Allah'ın elinde olduğunu bildiği için,
yapılan amelde kulun hiçbir müdahalesi olmadığını, kulun sadece bir mazhar
(zuhur yeri) olduğunu görür.
136
Doğruluk Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Sıdk, sadece dilde doğru söylemek değil, imanda sarsılmaz
bir güç ve "ilahi isimlerin hakikatine bürünmek" demektir.
Allah'ın bütün isimleri büyüktür; ancak onları etkili kılan
şey kulun sıdkıdır (doğruluğudur).
137
Doğruluğun Terki ve Sırlarının Bilinmesi
Bu, kulun "doğruluk" niteliğini kendine mal etmeyi
bırakmasıdır. Arif, doğruluğun Allah'ın bir ismi (es-Sadık) olduğunu
anladığında, bu niteliği asıl sahibine iade eder.
138
Hayâ ve Sırlarının Bilinmesi
Hayâ kulun haddini bilmesi ve ilahi nitelikleri gasp
etmemesidir.
Arif, "benimdir" dediği irade, güç ve görme gibi
niteliklerin aslında Allah'a ait olduğunu görüp bunları O'na geri bıraktığında
(terk ettiğinde) gerçek hayâya ulaşır.
Hayâ, bütünüyle iyiliktir; çünkü iddiadan vazgeçmek kulun
aslına (yokluğuna/fakrına) dönmesidir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ İKİNCİ KISMI
Hayâ, imanla doğrudan ilişkilidir
Lâ İlâhe İllallâh
"Lâ" (Yoktur) diyerek başlamak kulun kendi
yokluğunu ve sonradan var oluşunu simgeler.
Hayâ, sadece dünyevi bir sorumluluk değil; kulun Allah'ın
hakkını hiçbir zaman tam olarak ödeyemeyeceği gerçeğinden doğan, ahirette de
devam edecek olan kalıcı bir makamdır.
139
Hayâyı Terk Makamının Bilinmesi
Allah, bir sivrisineği örnek vermekten hayâ etmez; çünkü
O’nun katında küçük-büyük, değerli-değersiz ayrımı yoktur. Her şey O’nun bir
ayetidir.
Hayânın terki her şeyi Hakk ile irtibatlandırmaktır.
140
Hürriyet Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Hürriyet sadece Allah’ın Zâtı'na mahsustur.
Kul için hürriyet ancak "başkalarından hür olup sadece
Allah’a kul olmak" anlamına gelir.
İnsan; bedeninin, ailesinin, toplumsal hakların ve en
önemlisi kendi ihtiyaçlarının (açlık, susuzluk) kölesidir.
141
Hürriyeti Terk Makamının Bilinmesi
Bu makam, kulun kendi acziyetini ve sebeplere olan
muhtaçlığını tam bir teslimiyetle kabul etmesidir. Arif, sebeplere boyun
eğerken aslında o sebebin arkasındaki ilahi isme (Rabbine) boyun eğdiğini
bilir.
İnsan her şeye muhtaçtır.
Arif muhtaç olduğu şeyde Hakk'ı görür
142
Zikir Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Zikir, sadece dilin tekrarı değil, kalbin ve ruhun Hakk'ın
huzurunda bulunmasıdır.
"Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim" ayeti
Zikir, kuldan Hakk'a bir övgü, Hakk'tan kula ise bir huzur
ve müşahede olarak döner.
Arifler, "Subhanallah" gibi sınırlı anlam taşıyan
zikirler yerine, tüm ilahi isimleri içeren "Allah" ismini zikretmeyi
üstün görürler. Bu zikir, zikredeni sınırlardan kurtarır.
Yeryüzünde "Allah Allah" diyen gerçek bir arif
kaldığı sürece dünya nizamı korunur. Zira bu zikir, dünyanın yaratılış amacını
ayakta tutan manevi sütundur.
143
Zikrin terki Makamının Bilinmesi
Zikir bir hatırlamadır; hatırlama ise bir ayrılığı
(zikredenin zikredilenden ayrı olmasını) gerektirir. Ancak müşahede (Hakk'ı
görür gibi olma) anında "hatırlama" gereksinimi ortadan kalkar.
Zikri, onu müşahede eden terk eder
144
Fikir makamı ve Sırlarının bilinmesi
Tefekkür, Allah'ın Zâtı üzerinde değil, O'nun yarattığı
ayetler (gökler, yer, mahlukat) üzerinde yapılır.
"Deveye bakmazlar mı?" veya "Göklerin
melekûtuna bakmazlar mı?" gibi ayetler, aklı doğru yere yönlendiren işaret
levhalarıdır.
Doğru tefekkür, insanı Allah'tan sakınmaya ve O'na sığınmaya
sevk eder.
145
Tefekkürün Terki ve Sırlarının Bilinmesi
Fikir, hata yapabilir; isabeti de yanlışı da içinde
barındırır.
Bu, arifler için bir edep eksikliğidir.
Tefekkürü terk eden kul, kendi aklına itimat etmeyi bırakıp
Hakk'ın doğrudan öğretmesine (vahiyle, ilhamla veya keşfle gelen bilgiye)
açılır.
İnsan "Hakk'ın sureti" üzerine yaratıldığı için
tüm hakikatleri kendinde toplar. Tefekkürü bıraktığında, parçalı (tafsil)
bilgilerle uğraşmak yerine, her şeyi tek bir merkezde (Hak'ta) görmeye başlar.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ ÜÇÜNCÜ KISMI
146
Fütüvvet Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Fütüvvetin ilk ve en büyük örneği bizzat Allah’ın âlemi
yaratmasıdır
Allah mutlak zengindir (Gani). Âlemi bir ihtiyacı olduğu
için değil, âlemin kendisi için ve varlık nuruyla nasiplenmesi için
yaratmıştır.
Bir "feta" (yiğit), kendi arzularını ve haklarını
başkası uğruna terk edebilen kişidir.
Feta, iyilik yaparken minnet duymaz, karşılık beklemez ve
asla başa kakmaz.
147
Fütüvvetin Terki ve Sırlarının Bilinmesi Makamı
İnsan fütüvvet gereği her şeyi başkasına verirse, bazen
Allah'ın kendi üzerine yüklediği "nefsinin hakkını koruma" görevini
ihmal edebilir.
Gerçek fütüvvet sahibi, her hak sahibine hakkını verendir.
Nefsini de "Allah'a ait bir emanet" olarak gördüğü için, onu korumayı
da bir kulluk (fütüvvet) sayar.
Bir kimsenin keşfi (manevi görüsü) zahirî şeriat hükmüne
aykırı bir şey söylerse, o kişi aldanmıştır. "Ben iç yüzünü bildim, zahiri
başkaları uygulasın" diyen kişi Allah yolundan çıkmış, arzusunu ilah
edinmiştir.
148
Feraset Makamının Bilinmesi ve Sırları
Feraset, görünen işaretlerden (zahir) görünmeyen hakikatlere
(batın) ulaşma sanatıdır.
İlahi feraset nafile ibadetlerle kazanılan ilahi bir nurdur.
Bu nur, kişinin basiret gözüne yerleşir.
Bu nur sayesinde mümin, bir insanın sadece dış görünüşüne
bakarak onun iç dünyasını, işlediği günahların ruhunda bıraktığı izleri ve
hatta o kişinin akıbetinin saadet mi yoksa bedbahtlık mı olduğunu sezebilir.
Hikemî (doğal) feraset insan bedenindeki fiziksel
özelliklerin (mizaç/ahlât) kişinin ahlakı üzerindeki etkilerini inceler.
Geniş ve düz alın / Düşmanlık, arsızlık ve kendini
beğenmişlik.
İnce ve orta boy burun / Akıl, anlayış ve itidale delildir.
Mavi göz / Haset ve şerli olmaya meyil (Turkuaz mavisi en
sakıncalısı).
Büyük kulak / Bilgisizlik ama güçlü hafıza potansiyeli.
Uzun parmak ve kol / Sanatkârlık, cömertlik ve yöneticilik
kabiliyeti.
Hızlı ve ince konuşma / Yalancılık, bilgisizlik ve arsızlık
işareti.
Yaratılışın ve ahlakın zirvesi İtidal
Beden doktoru karışımları (kan, balgam vb.) dengeleyerek
fiziksel sağlığı korur; "İlahi Doktorlar" (Peygamberler ve Varisleri)
ise ahlakı tedavi ederek ruhu itidale kavuşturur.
Feraset, bilgiyi hızlıca kullanma yeteneğidir ancak asıl
olan Allah’tan gelen ilimdir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ DÖRDÜNCÜ KISMI
149
Ahlâk Makamının ve Sırlarının Bilinmesi
İnsan, Allah'ın sureti üzerine yaratıldığı için (hadis-i
şerife istinaden), tüm ilahi isimlerin ve huyların tohumları insanın özünde
zaten mevcuttur. Bu yüzden ahlak, kulun dışarıdan ödünç aldığı bir şey değil,
kendi hakikatinde keşfettiği bir cevherdir.
Allah hem el-Cevâd (Cömert) hem de el-Mâni (Engelleyen)dir.
İnsan da bu iki ismi yerli yerince kullanmalıdır. Herkese her istediğini vermek
cömertlik değil, hikmetsizlik olabilir.
Allah için "cimri" denemez, çünkü O hak edene
hakkını zaten vermiştir (el-Mâni ismi bir hikmete dayanır). Kul için cimrilik
ise "hak sahibine hakkını teslim etmemek"tir.
Herkese güzel davranmak imkansızdır. Öyleyse "güzel
ahlak", Allah'ın (Şeriatın) emrettiği şekilde davranmaktır.
Kişi, kendisinden beklenen tavrı sergilerken, bir başkasının
arzusuna göre değil, Hakk'ın o andaki hükmüne göre hareket etmelidir.
150
Gayret -Örtme- Makamının Bilinmesi ve Sırlan
"Gayret" kelimesinin kökenindeki "ğayr"
(başka) sözcüğü…
Eğer "başka" (gayr) olmasaydı, gayret de olmazdı.
151
Gayretin Terki Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Gayret, "başka" (gayr) birinin varlığını varsayar;
oysa hakikatte "başka" yoktur.
Arif olan kişi, her şeyde Hakk’ın zuhurunu (görünmesini)
müşahede ediyorsa, ortada "başka" biri kalmaz. Başkasının olmadığı
yerde ise gayret (kıskançlık veya esirgeme) anlamını yitirir.
152
Velîlik Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Velîlik aslen Allah’ın bir niteliğidir (el-Velî), ancak
kulda bir "ahlak" olarak zahir olur.
(Müşriklerin bazen
muvahitlere (birleyenlere) galip gelmesi) Bir müşrik, taptığı nesneye (taş,
güneş vb.) onun ilah olduğuna inanarak samimiyetle saygı gösterirse, Allah o
kişinin "ilahlık makamına" gösterdiği dürüstlüğe bakar.
Müşrik yanılmış olsa bile, zihnindeki ilahlık kavramına
gösterdiği tazim (saygı) nedeniyle ilahi yardım onunla olabilir. Buna karşılık,
diliyle Allah'ı birleyen ama kalbi gaflette olan bir mümin, imanı üzerinde
samimiyetle durmadığı için bu yardımdan mahrum kalabilir.
“Rabb’in O’ndan başkasına
tapılmamasına hükmetti”
İnsan her neye taparsa tapsın
(yanlış nesneye yönelse bile), kalbindeki "mutlak mükemmellik" ve
"ilahlık" arzusu aslında Hakk'a yöneliktir. Kişi farkında olmadan her
halükarda Hakk'ın bir tecellisine boyun eğmektedir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ BEŞİNCİ KISMI
153
Beşerî Velîlik Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder
İnsanın Allah’a yardımı, O'nun varlık emrine (Kün) icabet
etmesi ve yokluğun otoritesine karşı varlık safında yer almasıdır. İnsan var
olmayı seçerek (ilahi iradeye boyun eğerek) Hakk’ın otoritesinin kendisinde
zahir olmasına yardım etmiş olur.
Sadaka dilencinin eline düşmeden önce Rahman'ın eline düşer.
Dilenci, 'Allah'a borç verin' ayetinin tecellisidir. Veren el, aslında Allah'ın
hazinedarıdır.
Alemdeki çatışma, ilahi isimlerin çatışmasından kaynaklanır.
154
Melekî Velilik Makamının Bilinmesi
Müheyyem (Aşk Sarhoşu) Melekler: Allah'ın Cemal sıfatının
tecellisiyle kendilerinden geçmişlerdir. Ne dünyadan ne de kendilerinden
haberleri vardır. Onlar için sadece Ma'bud (Allah) vardır.
Âmade (Teshir Edilmiş) Melekler: İlk Akıl (Yüce Kalem)
önderliğindeki bu sınıf, evrenin yazımı ve düzeniyle görevlidir. Cemal
tecellisinden perdeli tutulmuşlardır ki "önderlik" görevlerini
yürütebilsinler.
Yönetici Melekler: Tabiat olaylarını, rüzgârları, yıldızları
ve insan bedenini (nefs-i natıka aracılığıyla) idare eden ruhani varlıklardır.
Melekler, Hz. Adem yaratılacağı zaman onu "yeryüzünde
kan dökecek bir varlık" olarak nitelemiş ve eleştirmişlerdi.
Allah, Bedir günü o melekleri bizzat "kan dökmek"
üzere indirdi. Böylece melekler, ayıpladıkları şeyin ilahi emir söz konusu
olduğunda bir "hikmet" haline geldiğine tanık oldular.
Beş bin melek, rakamların koruyucu gücünü temsil eder.
155
Nebilik Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Teşriî (yasa koyan) nebilik: Bu, Hz. Muhammed (s.a.v) ile
sona eren, yeni bir kitap ve hukuk getiren nebiliktir.
Genel (haber verici) nebilik: Bu, ilahi bilgilerin, rüyalar,
keşifler ve ilhamlar yoluyla insanlara (velilere) ve hatta varlıklara (örneğin
arıya vahyedilmesi gibi) akmaya devam etmesidir.
156
Beşeri Nebilik ve Sırlarının Bilinmesi
Vasıtasız bildirim (genel nebilik): Allah ile kulu arasında
bir melek (Cebrail) olmaksızın gerçekleşir.
Vasıtalı bildirim (teşrîî nebilik): Bir meleğin (Ruh-ı Emin)
gelip açıkça emir ve yasaklar (şeriat) getirmesidir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ ALTINCI KISMI
157
Melekî Nebilik Makamının Bilinmesi
Melek / elçi
Bir kul yalan söylediğinde, melek o yalanın kötü kokusundan
dolayı kuldan üç mil uzaklaşır.
Melekler haksız isnatlardan acı çeker ve o meclisi terk
ederler.
158
Risalet ve Sırları
Risalet, konuşandan dinleyene sözü ulaştırmaktır.
Risalet ve yasa getiren nebiliğin yeri Kürsü'dür. Çünkü
hüküm ve haber burada taksim edilir.
159
Beşerî Risalet Makamı
Risalet makam değil bir hal,
Resul kendisine indirilen ilahi emri başkalarına
ulaştırmakla yükümlüdür.
İman Allah'ın kalbe attığı "zorunlu bir nur"dan kaynaklanır,
kaynağı akıl olsaydı şüphelerle sarsılırdı.
160
Meleklerin Resullüğü
Melekler, ilahi emirlerin Kürsü'den aşağıya, unsurlar
alemine ulaştırılmasında aracıdırlar.
Emir, Kürsü'den Sidre'ye, oradan göklere ve en nihayetinde
"Su Meleği"ne iner. Su, bu sırrı taşıyan en temel maddedir. İçinde su
olan her kaba bu ilahi sırlar girer.
İlham melekleri kalplere doğruyu fısıldarken, şeytanlar bu
ilhamları taklit ederek benzeri vesveseler üretirler. Gerçekleşen sözler
meleklerden, gerçekleşmeyen yalanlar ise şeytanlardandır.
161
Sıddîklık ve Nebilik Arasındaki Makam: Kurbiyet Makamı
Kurbiyet, ilahi bir nitelik ve bilinmeyen bir makamdır.
Bu makam, Hz. Musa karşısında Hızır’ın makamıydı.
Hz. Musa, şeriatın zahiri hükmüyle (gayretle) itiraz
ederken, Hızır eşyanın hakikatine dair özel bir bilgiyle hareket ediyordu.
Allah’ın yaratıklarındaki bilgisinin öğrenmek isteyen kimse
eşyada-ki dizilişi de öğrenmelidir. Böylelikle Allah’ın öne aldığını öne alır
ve geride bıraktığını geride bırakır. Allah’ın isimlerinden birisi, el-
Mukaddim ve el-Muahhir’dir (öne alan, arda bırakan). Öne aldığını ge-ride
bırakmak, mahrumiyete yol açan gizli bir didişmedir. Allah şöyle der: ‘Bir şeyi yapacağım deme, Allah izin verirse demeden.’
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder