Thomas
Bernhard - Yok Etme, Bir Parçalanma -
Notlar
Auslöschung - Ein Zerfall
Mütercim: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2005
Mayıs ayı derslerini kararlaştırmak üzere, ayın yirmi dokuzunda
Pincio’ da, öğrencim Gambetti ile buluştuktan
sonra, diye yazıyor Murau…
Anlatıcı Franz-Josef Murau, Roma'da öğrencisi Gambetti
ile ders çalışıp Felsefe ve Alman/İtalyan dilleri üzerine entelektüel bir
sohbet gerçekleştirdiği sırada, anne, baba ve ağabeyinin bir trafik kazasında
öldüğünü bildiren bir telgraf alır.
İçten içe ailesiyle uzun yıllardır süren gergin, nefrete
dayalı ve kopuk ilişkisini sorgular.
Almanca sözcükler kurşun ağırlıklar gibi asılır Alman
diline, demiştim Gambetti'ye ve her zaman düşünceye zarar verecek biçimde ona
baskı yaparlar. Alman düşüncesi, tıpkı Almanca konuşma gibi, dilin insan
onuruna yakışmayan ağırlığı altında sekteye uğrar.
Anne babanı yirmi yıl önce seni, ömür boyu bağlamak
istedikleri Wolfsegg'den değil yalnızca, duygularından da çıkarıp atmışlardı,
diye düşündüm.
Durmadan denediğin halde bu insanlardan ömür boyu
kurtulamadın, yaptığın her deneme sonunda başarısız oldu, onlardan kurtulmak
için Viyana'ya gittin, Paris'e, Ankara'ya, İstanbul'a, sonunda da Roma'ya ama
boşuna. Bundan sonra sana zarar vermemek için ölümcül bir kaza geçirmek ve
fotoğraf denilen bu gülünç kağıt parçasına sıkışmak zorunda kaldılar.
Fotoğrafların insan onurunu yaralayan, gerçeği sinsi bir
yapaylıkla sahteleştiren hain birer araç olduğunu düşünür; ancak yine de bu
fotoğrafların onların gerçek yüzünü, korkaklıklarını ve gülünçlüklerini en saf
haliyle yansıttığını kabul eder. Zihni, ailenin kara koyunu ve kendisinin en
büyük akıl hocası olan Georg Amca’ya kayar. Amcasının Cannes'daki lüks
villasını, Wolfsegg'in ilkel tüccar ruhundan ve av tutkusundan nasıl kaçıp
kurtulduğunu, kendisini edebiyat, sanat, felsefe (Dostoyevski, Rus yazarları,
Kropotkin, Bakunin) ve Akdeniz kültürüyle nasıl tanıştırdığını hatırlar. Georg
Amca'nın ailenin dar görüşlü, sömürüye dayalı ve "hiçbir şey yapmama"
(düşünmeme) halini nasıl tehdit ettiğini ve ailenin ondan duyduğu derin nefreti
anlar.
Fotoğraf yirminci yüzyılın en büyük felaketi. Ne zaman bir
fotoğrafa baksam, hiç olmadıkça büyük bir tiksinti duymuşumdur.
İnsanların büyük çoğunluğu hiçbir zaman bir sanat kavramına
varamıyor, en basitine bile ve bu yüzden de doğayı asla kavrayamıyorlar.
Georg Amca'ya göre babası; annesinin kılıbına girmiş,
kendi iradesi olmayan, çevresindekilerin ve profesör/doktor gibi akademik
unvanlı dar kafalı Viyanalı parazitlerin yönlendirmesiyle yaşayan, özgür
düşünceden yoksun ve "oldukça aptal" bir adamdır.
Ailenin diğer fertleri (kız kardeşleri Amalia ve
Caecilia, ağabeyi Johannes) ile geçmişte yaşadığı travmatik çatışmaları
hatırlar; kendisinin sürekli olarak ailenin mutsuzluğunun, masraflarının ve
çürümüşlüğünün günah keçisi ilan edildiğini, evdeki her hareketinin (giyimi,
suskunluğu, pencereleri havalandırması veya seyahatleri) zehirli bir dille suç
unsuru haline getirildiğini hatırlar.
Üniversite profesörü! sözünü duyduğum anda midem bulanır.
Ağabeyi Johannes’in babasının kopyası haline geldiğini,
sürekli çalışıyormuş gibi yaparak aslında birer "oyuncu" olduklarını,
Orta Avrupa insanının gerçek çalışmaktan kaçıp sahte bir çalışma tiyatrosu
sergilediğini tahlil eder. Buna karşın kendisinin Georg Amca'nın rehberliğinde
köyü keşfettiğini, sıradan insanlarla ve zanaatkarlarla kurduğu bağı, okulla ve
öğretmenlerin dayattığı otoriteyle olan çatışmalarını anlatır.
İnsanlar yaşamı / bir oyun olarak görmeyi yeğledikleri için,
yaşamaktansa oyunculuk yapmaya kayıyorlar, çalışmaktansa oyunculuk yapıyorlar.
Anılarında, Wolfsegg'deki kız kardeşlerinin kendisine ve
çevresine uyguladığı küçük düşürücü işkenceleri, evin her köşesini dolduran o
iğrenç el örgüsü yelekleri ve annesinin mutfaktaki sonsuz marmelat/konserve
çılgınlığıyla evin estetiğini nasıl mahvettiğini hatırlar. Roma'ya duyduğu
derin aşkı ve ülkesine (Avusturya'ya) olan öfkesini harmanlayan Murau, ülkenin
politikacıları, mimarları ve iktidardakiler tarafından hem doğasının hem de
ruhunun sistematik olarak katledildiğini, her şeyin bir "yok etme"
hırsına kurban verildiğini acımasız bir dille ifşa eder.
Sabahları milyonlarca insan iş elbisesini giyer, bunlar
ciddiye alınır, yani çalışan insanlar sanılır, oysa kurnazlardan oluşan
aylaklar ordusundan başka bir şey değildirler, yalnızca zarar verirler ve
dünyayı batırırlar.
Ömrü boyunca iğrenç olmuş, tamamen kötücül bir karaktere
sahip bir insan hakkında onun ölümünden sonra iğrenç biri olmadığını, kötücül
bir karaktere sahip olmadığını, iyi bir insan olduğunu birdenbire nasıl iddia
edebilirim. Ne zaman biri ölse bu zevksizliğe tanık oluruz. Öldüğünde o iyi
insan öldü demekten nasıl çekinmiyorsak, o hain, alçak insan öldü demekten de
çekinmemeliyiz.
Ailenin Viyana'ya opera ve tiyatro için gittiği, annenin
ünlü mağazalardan zevksiz kıyafetler satın alıp evdeki dolapları doldurduğu,
ancak kız kardeşlerin bu lüksten mahrum bırakılıp sadece Lambach'lı terziye
diktirilen iğrenç folklorik giysilerle (Dirndl) dolaştırıldığı anlatır.
Wolfsegg'deki kilitli kitap dolaplarında (Voltaire,
Montaigne, Descartes gibi "kötü ruh" sayılan felsefecilerin
kitapları) Georg Amca'nın yarattığı devrimi ve kendi Viyana yıllarında kurduğu
"kötü ruhun kütüphanesini" hatırlar. Felsefecilerle (Nietzsche,
Schopenhauer, Kant, Pascal) kurduğu çetin ve acımasız ilişkiyi, onların
doğdukları yerleri (Sils Maria, Weimar, Königsberg) ziyaret etmenin düşünürleri
anlamayı nasıl zorlaştırdığını ve zaman zaman insanın kendi zihninin tamamen
boşalmasıyla (düşünce makinesinin iflasıyla) yüzleştiği o ürkütücü zihinsel
boşlukları Gambetti'ye anlatır.
Katolik Kilisesi, çocuk ruhunun en büyük yıkıcısıdır, büyük
korku salıcısı, çocuğun kişiliğinin en büyük mahvedicisidir. Doğrusu bu.
Milyonlar ve sonuç olarak milyarlar temelden mahvedilip yıkılmalarını Katolik
Kilisesi'ne borçludurlar, doğallıklarının doğal olmamaya dönüşmesini de öyle.
Biz müzik ülkesiyiz yalnızca, çünkü bizde düşünce her zaman
tamamen bastırıldı yüzyıllar boyunca... Biz tümüyle müzikle ilgilenen bir halk
olduk çünkü tümüyle düşüncesiz olmuştuk Katolik yüzyıllar boyunca.
Wolfsegg'i tasvir eder: Köyü Wolfsegg'den ayıran kayalık
ve köprü, tropikal bitkilerle dolu limonluk, devasa ve buz gibi beyaz kireç
boyalı hol, papazların ayin yaptığı aile şapeli, kadınların kaynadığı dev
mutfak, konukların hastalandığı küf kokulu kuzey odaları ve çocukluklarının o
katı, hasis, dondurucu ikinci katı…
İkinci kattaki odalarımız en gereken hallerde, yalnızca eksi
on derecede ısıtılırdı, oysa Wolfsegg'de her zaman fazlasıyla odunumuz
olurdu... Babamız bize dayanıklı insanlar olarak eğitmek istiyordu...
Wolfsegg'de, demiştim Gambetti'ye, her zaman korkunç bir
hasislik vardı. Annem en hasis olandı, herkesten daha hasis. Ben çoğunlukla
onun tek ve gerçek tutkusunun bu hasislik olduğunu düşünmüşümdür.
Wolfsegg'deki mutfak düzenini, kesilen hayvanları
izlediği kasaplık sanatını, çocukların oyun oynadığı ve kostümlerin saklandığı
o büyülü ama kilitli çocuk villasını, ağabeyinin tutkunu olduğu avcı evini ve
bu avcı evinin nasyonal sosyalizm döneminde nasıl karanlık bir merkeze
dönüştüğünü anlatır. Ailesinin ve özellikle babasının Nazi rejimine nasıl boyun
eğdiğini, annenin fanatik bir Alman kadını gibi davranarak gamalı haçlı
bayraklarla evini donattığını, Georg Amca'nın ise bu faşist atmosfer nedeniyle
Wolfsegg'i terk edip Cannes'a kaçtığını hatırlar.
Kafamda kesinlik kazanmış tek şey, demiştim Gambetti'ye,
başlığın Yok Etme, çünkü benim yazdıklarım yalnızca onda yazılanları yok etmek
için var, Wolfsegg deyince aklıma gelen her şeyi yok etmek için, her şeyi
Gambetti, beni anlıyor musunuz, gerçekten ve hakikaten her şeyi.
Gambetti'ye yıllar önce gördüğü ve aklından hiç çıkmayan
rüyasını anlatır. Kuzey İtalya'daki bir yaylada, Grödnertal yakınlarında, "Zur
Klause" adlı eski bir otelde geçen bu rüyada arkadaşları Eisenberg, Zacchi
ve Paris'ten gelen büyük şair/arkadaş Maria yer almaktadır. Maria, Paris'te
Debussy'nin Pelléas et Mélisande operasını izledikten sonra siyah kadife
pantolonu ve turkuaz yaka detaylı kardinal kırmızısı ceketiyle çılgın bir
operavari kostümle gelerek gruba katılır. Rüyânın en çarpıcı anında Eisenberg
ve Maria otelin girişinde ayakkabılarını (Eisenberg'in yumuşak uzun çizmeleriyle
Maria'nın gümüş renkli parlak bale pabuçlarını) karşılıklı olarak değiştirip
kahkahalarla gülmektedirler. Rüya, gülüşmeler, otelcinin tehditleri ve grubun
oradan kaçışıyla son bulur.
Aslına bakacak olursak, Alman dili zaten çirkin bir dil,
yani düşünülen her şeyi yere doğru itmekle kalmıyor, hantallığı ile de her şeyi
gerçekten ince sahteleştiriyor... Alman dili tamamen müzikalitesiz, demiştim
Gambetti'ye, tamamen hain ve bayağı ve bu yüzden yazınsal yapıtlarımızı da
böyle algılıyoruz.
Kız kardeşlerinin o fotoğraflarda ebedileşmiş alaycı
yüzleriyle hesaplaşmasını sürdürür. Bu alaycı yüzlerin kendi zihninde birer
işkenceciye dönüştüğünü, fotoğrafların insanlarla alay eden şeytani birer araç
olduğunu ve çektiği fotoğraflar arasından neden sadece ailesini komik ve gülünç
gösterenleri (anne babasını Victoria İstasyonu'nda Burberry şemsiyeleriyle,
ağabeyini yelkenlisiyle) sakladığını sorgular. İnsanın kendi zayıflığını ve
karaktersizliğini bu tür alçakça detaylarla nasıl ele verdiğini itiraf eden
anlatıcı; geçmişteki çocukluk travmalarına, ağabeyinin kendisini bilerek gölete
atışına, anne babasının kendisine hiçbir zaman inanmayıp onu sürekli
"doğuştan yalancı" ve "kötü düşünceler peşinde koşan" biri
olarak suçlamasına döner. Ağabeyinin avcı evinin bayağı dünyasına sığınmasına
karşın, kendisinin kütüphanelerde ve bahçıvanların yanında geçen yalnız ve
suçlanan çocukluğunu hatırlar.
Bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir
Gambetti, demiştim, bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek
edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden
kişilerden başkası değillerdir. Fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır.
Çocukluğunda Jean-Paul’ün Siebenkäns kitabını okurken
akşam mektup düzenleme saatini ve yemeği unuttuğu için annesinden yediği ağır
dayağı, o günlerde annesinin kendisine "Sen insan değilsin!" deyişini
ve üç gün boyunca odaya kilitlenip ağladığını anlatır. Annesinin Roma
seyahatinin asıl sebebinin oğlunu denetlemek değil, Vatikan'daki yüksek memur
Spadolini ile buluşmak olduğu, kendisinin bu ilişkiye yalnızca bir bahane
teşkil ettiğini anlatır. Ardından anıları Wels'teki çocukluk yıllarına,
annesinin kendisini kürtajla aldırmak isteyişine, kendisini hep
"istenmeyen çocuk" ve Johannes'in "yedek mirasçısı" olarak
görmesine döner. Avusturya'nın o kökleşmiş, iki yüzlü Katolik-nasyonal
sosyalist eğitim zihniyetini, bu düşünmeme biçiminin toplumun dokusuna nasıl
işlediğini eleştirir. Son olarak masanın üzerindeki aile fotoğraflarını
(anne-baba, ağabey yelkenlide, kız kardeşler Cannes'da) incelerken, kötülüğün
kökeninde annenin olduğunu, annelerin çocuklarını dünyaya fırlatıp tüm
sorumluluktan kaçtığını düşünür.
Ömür boyu kendimi Johannes'in yedeği olarak hissetmek
zorunda kaldım ve kafama yedek mirasçı olduğum kakıldı sürekli... Ömür boyu
beni istenmeyen çocuk olarak gördü ve beni hep istenmeyen biri olarak gösterdi.
Avusturya insanı doğuştan nasyonal sosyalist-Katoliktir,
istediği kadar buna karşı çıksın. Katoliklik ve nasyonal sosyalizm bu halkta ve
bu ülkede hep dengesini korumuştur.
Anneler çocuklarını dünyaya fırlatıyor ve bundan ve bu
çocuklarla ilgili her şeyden dünyayı sorumlu tutuyorlar, bu sorumluluğu
kendilerinin taşıması gerekirken taşımıyorlar. Kendilerinin dünyaya
fırlattıkları çocuklarla ilgili her türlü sorumluluktan kaçıyor anneler.
Sabahın ilk uçağı ve treniyle yola çıkarak köye varır.
Köy meydanı, ana binaya çıkan ağaçlı yol ve her yer ölü gibi sessizdir; çünkü
anne, baba ve ağabey yukarıda tabutlarda yatmaktadır. Çiftliğin girişindeki
limonluğun önünde bahçıvanların çelenkler ve buketlerle yaptığı hazırlıkları
uzaktan gizlenerek izler. Kendisini bu trajik sahnenin "başrol
oyuncusu" olarak gören anlatıcı, içeride yatan ölülerle (anne, baba,
ağabey) yüzleşmekten duyduğu örtük korku ve tereddütle ana binaya girmeye
hazırlanır.
Yalnız kalmanın özlemini çekerim ama yalnız kalınca en
mutsuz insan ben olurum. Yalnızlığa dayanamıyorum ve durmadan ondan söz
ediyorum.
Wolfsegg'e varışını ve yaklaşan cenazeyi sanki yüzlerce
kez prova edilmiş bir tiyatro oyunu gibi algılar; kendisini Roma'dan gelen
başrol oyuncusu, kız kardeşlerini ve diğerlerini ise sahneye hazırlanan
figüranlar olarak konumlandırır.
Ben başrol oyuncusu olarak bu dram için Roma'dan geldim,
diye düşündüm ve bu düşüncenin verdiği zevkten vazgeçmedim, bu düşünceden hiç
de utanmadım. Sahneye iyi uyum sağlayacağım, diye düşündüm... Bilindiği üzere
cenaze sanatı, özellikle de taşrada, tiyatro sanatının akla gelebilecek en
gelişmiş biçimidir.
Onlarca yıldır kendimi Wolfsegg'den... kurtarmak ve özgür
kılmak için her şeyi yapmış olmama rağmen kurtaramamış ve özgürleştirememiş
olduğum, tam tersine en umutsuz biçimde sakatlandığım duygusuna kapıldım. Sakat
bir insanım, diye düşündüm.
Kız kardeşi Caecilia'nın yakın zamanda gerçekleşen, o
grotesk ve farsa dönüşen düğününü hatırlar. Ağabeyinin zamanla babasının
kopyasına dönüşmesini, Jaguar otomobildeki otoriter tavrıyla nasıl trajik bir
portre sergilediğini düşünür.
Birinci kata çıkan merdivenleri tırmanıp koridora
ulaştığında, filozof büyük büyükamca Ferdinand'ın tablosunu geride bırakarak
içeridekilerin sesine kulak verir. Kız kardeşleri Amalia ve Caecilia ile yeni
eniştesi olan Freiburglu şarap şişesi mantarı fabrikatörünün bir sonraki gün
kalkacak olan cenaze için bahçıvanlar, çelenkler, gazetelerdeki ölüm ilanları
ve katafalkın yüksekliği üzerine fısıltıyla ama dışarıdan çok net duyulan bir
şekilde konuştuklarını duyar.
Anne, baba ve ağabeyinin ölümünün ardından onların doğal
mirasçısı konumuna gelen anlatıcı; kız kardeşlerin ve eniştenin artık tümüyle
kendisine bel bağladığını, her şeyi düzeltmesini ve bu trajik yükü
sırtlanmasını beklediklerini fark eder.
Ölüm haberinin şokunu atlatıp Roma'dan soğukkanlılıkla
döndüğünü hisseden anlatıcı, Amalia'nın rehberliğinde limonluğa inerek
tabutlarla yüzleşir. Babası ve ağabeyi açık tabutlarda yatarken, annesinin
kafasının kamyonun demir dingiliyle neredeyse gövdesinden ayrılması nedeniyle
tabutunun sıkıca kapatıldığını öğrenir.
Banyoya giden Franz-Josef Murau, havlusunu unutup
koridorda tamamen çıplak bir halde kız kardeşi Amalia ile karşılaşır ve otuz
yıl sonra ilk kez ona dil çıkararak odasına çekilir.
Otuz yıldır kız kardeşim Amalia'ya dilimi çıkarmamıştım,
şimdi ilk kez gene çıkartıyordum ve bu beni neşelendirmişti.
Küçük görülen ve bu yüzden de çekilmez olan bir çevreyle
başa çıkmak için kibir iyi bir araç değildir. Ama kibrimiz olmasaydı
mahvolurduk, o aynı zamanda bu dünyayla başa çıkma aracı, yoksa, yani kibirli
olmasak bu dünya bizi yiyip bitirir, bize hiç aldırış etmez.
Akşamüstü yaklaşırken, dışarıdaki parkta siyah giysileri
içinde toplanan, cenaze konuklarının ve akrabaların oluşturduğu şık ama iki
yüzlü manzarayı birinci kattaki pencereden izler.
Babasının odasındaki kıyafetleri ve eşyaları incelerken,
annenin yıllar boyunca babanın "hasta ve yakında ölecek" oluşunu
nasıl bir bahane gibi kullandığını, gerçekte ise tüm sığınmayı ve parıltıyı
Spadolini'de aradığını hatırlar.
Şarap şişesi mantarı fabrikatörünün ise aile yemeğine
katılmayıp köydeki lokantalarda vakit geçirmesi evlilikteki çatırtıları daha da
görünür kılar.
Roma beni sakinleştiriyor, Wolfsegg beni sinirlendiriyor.
Roma insanı en çok telaşlandıran kent olmasına rağmen orada sinirlerim
yatışıyor, en huzur verici yer olmasına rağmen Wolfsegg'de hep sinirleniyorum.
Ben tarımcı değilim, ben baba gibi traktörün başına geçemem.
Ben traktör insanı değilim ve depo müdürleriyle bir çuval gübre için tartışacak
değilim.
Akşam yemeğinde Başpiskopos Spadolini, anne ile
aralarındaki otuz yılı aşkın dostluğu ve geçmişte yaşanan anıları (özellikle
Yukarı Avusturya şifalı otları ve Taormina'daki korkunç Etna Dağı tırmanışını) anlatır.
Franz-Josef, Spadolini'nin çizdiği bu tablonun gerçeğin tam tersi olduğunu,
annenin aslında sıradan, kültürden nefret eden, hilekar, kibirli ve para
hırsıyla dolu biri olduğunu düşünerek içten içe öfkelenir.
Kilise adamı burada daha ilk anlarda tarifsiz hesaplar yapma
sanatını doruğa çıkardı... gözümüz ve kulağımızın önünde neredeyse aptalları
akıllı, kötüleri kutsal yaptı, okuma yazma bilmeyenleri filozof ve aslında
alçak olanları yüksek karakterlilere dönüştürdü.
Gece ilerlerken uykusuzluk ve sinirsel gerginlikle
odasında huzur bulamayan Franz-Josef, odasından çıkıp evde ve karanlık parkta
dolaşır. Franz-Josef, babasının bir kaçış yeri olarak gördüğü, Leitz
dosyalarıyla dolu karanlık bürosunu ve bu bürokrasi ağının onu nasıl yavaş
yavaş ezdiğini düşünür. Buradan hareketle Alman yazınını (Thomas Mann ve Musil
dahil) "Leitz dosyaları yazını" veya küçük burjuva memur yazını
olarak eleştirir; Kafka'yı bu eleştirinin dışında tutar. Zihninde Yok Etme
(Auslöschung) tasarısını yazmaktan neden korktuğunu, büyüklük budalalığını ve
varoluşa dayanma aracı olarak gördüğü "abartı sanatı"nı tartışır.
Bugün yazılan yazın bizim yazınımız, dedim Gambetti'ye,
istesek de istemesek de onunla yaşamı sürdüreceğiz... Almanlar bu yüzyılda
sadece Leitz dosyalarının egemenliği olduğu bir yazın ürettiler, ben bunu
doğrudan doğruya Leitz dosyaları yazını diye adlandırmak istiyorum.
Cenaze alayı, salondaki ve kilisedeki törenlerin ardından
binlerce kişinin katılımıyla mezarlığa doğru hareket eder.
Törenin ardından hiç kimseyle tokalaşmamaya kararlı olan Franz-Josef,
taziyeleri ve tebrikleri reddeder. Gecenin ilerleyen saatlerinde kız
kardeşlerle (eniştenin katılmadığı bir toplantıda) sabaha karşı ikilere kadar
Wolfsegg'in geleceği üzerine konuşan Franz-Josef, onlara hiçbir şey sezdirmez.
Asıl planı ise cenazeden iki gün sonra Viyana'ya giderek okul arkadaşı ve
düşünce dostu haham Eisenberg ile buluşmak ve tüm Wolfsegg mal varlığını,
arazileriyle birlikte hiçbir karşılık beklemeden Viyana'daki İsrail Kültür
Cemaati'ne bağışlamaktır.
Hainlik parola, alçaklık dürtü, sahtekarlık anahtarı bugünkü
Avusturya'nın.
…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder