22 Temmuz 2016 Cuma

Thomas Bernhard - Yok Etme, Bir Parçalanma - Notlar

Thomas Bernhard - Yok Etme, Bir Parçalanma - Notlar

Auslöschung - Ein Zerfall

Mütercim: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2005

 


Mayıs ayı derslerini kararlaştırmak üzere, ayın yirmi dokuzunda Pincio’ da, öğrencim Gambetti ile buluştuktan

sonra, diye yazıyor Murau…

 

Anlatıcı Franz-Josef Murau, Roma'da öğrencisi Gambetti ile ders çalışıp Felsefe ve Alman/İtalyan dilleri üzerine entelektüel bir sohbet gerçekleştirdiği sırada, anne, baba ve ağabeyinin bir trafik kazasında öldüğünü bildiren bir telgraf alır.

İçten içe ailesiyle uzun yıllardır süren gergin, nefrete dayalı ve kopuk ilişkisini sorgular.

 

Almanca sözcükler kurşun ağırlıklar gibi asılır Alman diline, demiştim Gambetti'ye ve her zaman düşünceye zarar verecek biçimde ona baskı yaparlar. Alman düşüncesi, tıpkı Almanca konuşma gibi, dilin insan onuruna yakışmayan ağırlığı altında sekteye uğrar.

 

Anne babanı yirmi yıl önce seni, ömür boyu bağlamak istedikleri Wolfsegg'den değil yalnızca, duygularından da çıkarıp atmışlardı, diye düşündüm.

 

Durmadan denediğin halde bu insanlardan ömür boyu kurtulamadın, yaptığın her deneme sonunda başarısız oldu, onlardan kurtulmak için Viyana'ya gittin, Paris'e, Ankara'ya, İstanbul'a, sonunda da Roma'ya ama boşuna. Bundan sonra sana zarar vermemek için ölümcül bir kaza geçirmek ve fotoğraf denilen bu gülünç kağıt parçasına sıkışmak zorunda kaldılar.

 

Fotoğrafların insan onurunu yaralayan, gerçeği sinsi bir yapaylıkla sahteleştiren hain birer araç olduğunu düşünür; ancak yine de bu fotoğrafların onların gerçek yüzünü, korkaklıklarını ve gülünçlüklerini en saf haliyle yansıttığını kabul eder. Zihni, ailenin kara koyunu ve kendisinin en büyük akıl hocası olan Georg Amca’ya kayar. Amcasının Cannes'daki lüks villasını, Wolfsegg'in ilkel tüccar ruhundan ve av tutkusundan nasıl kaçıp kurtulduğunu, kendisini edebiyat, sanat, felsefe (Dostoyevski, Rus yazarları, Kropotkin, Bakunin) ve Akdeniz kültürüyle nasıl tanıştırdığını hatırlar. Georg Amca'nın ailenin dar görüşlü, sömürüye dayalı ve "hiçbir şey yapmama" (düşünmeme) halini nasıl tehdit ettiğini ve ailenin ondan duyduğu derin nefreti anlar.

 

Fotoğraf yirminci yüzyılın en büyük felaketi. Ne zaman bir fotoğrafa baksam, hiç olmadıkça büyük bir tiksinti duymuşumdur.

 

İnsanların büyük çoğunluğu hiçbir zaman bir sanat kavramına varamıyor, en basitine bile ve bu yüzden de doğayı asla kavrayamıyorlar.

 

Georg Amca'ya göre babası; annesinin kılıbına girmiş, kendi iradesi olmayan, çevresindekilerin ve profesör/doktor gibi akademik unvanlı dar kafalı Viyanalı parazitlerin yönlendirmesiyle yaşayan, özgür düşünceden yoksun ve "oldukça aptal" bir adamdır.

Ailenin diğer fertleri (kız kardeşleri Amalia ve Caecilia, ağabeyi Johannes) ile geçmişte yaşadığı travmatik çatışmaları hatırlar; kendisinin sürekli olarak ailenin mutsuzluğunun, masraflarının ve çürümüşlüğünün günah keçisi ilan edildiğini, evdeki her hareketinin (giyimi, suskunluğu, pencereleri havalandırması veya seyahatleri) zehirli bir dille suç unsuru haline getirildiğini hatırlar.

 

Üniversite profesörü! sözünü duyduğum anda midem bulanır.

 

Ağabeyi Johannes’in babasının kopyası haline geldiğini, sürekli çalışıyormuş gibi yaparak aslında birer "oyuncu" olduklarını, Orta Avrupa insanının gerçek çalışmaktan kaçıp sahte bir çalışma tiyatrosu sergilediğini tahlil eder. Buna karşın kendisinin Georg Amca'nın rehberliğinde köyü keşfettiğini, sıradan insanlarla ve zanaatkarlarla kurduğu bağı, okulla ve öğretmenlerin dayattığı otoriteyle olan çatışmalarını anlatır.

 

İnsanlar yaşamı / bir oyun olarak görmeyi yeğledikleri için, yaşamaktansa oyunculuk yapmaya kayıyorlar, çalışmaktansa oyunculuk yapıyorlar.

 

Anılarında, Wolfsegg'deki kız kardeşlerinin kendisine ve çevresine uyguladığı küçük düşürücü işkenceleri, evin her köşesini dolduran o iğrenç el örgüsü yelekleri ve annesinin mutfaktaki sonsuz marmelat/konserve çılgınlığıyla evin estetiğini nasıl mahvettiğini hatırlar. Roma'ya duyduğu derin aşkı ve ülkesine (Avusturya'ya) olan öfkesini harmanlayan Murau, ülkenin politikacıları, mimarları ve iktidardakiler tarafından hem doğasının hem de ruhunun sistematik olarak katledildiğini, her şeyin bir "yok etme" hırsına kurban verildiğini acımasız bir dille ifşa eder.

 

Sabahları milyonlarca insan iş elbisesini giyer, bunlar ciddiye alınır, yani çalışan insanlar sanılır, oysa kurnazlardan oluşan aylaklar ordusundan başka bir şey değildirler, yalnızca zarar verirler ve dünyayı batırırlar.

 

Ömrü boyunca iğrenç olmuş, tamamen kötücül bir karaktere sahip bir insan hakkında onun ölümünden sonra iğrenç biri olmadığını, kötücül bir karaktere sahip olmadığını, iyi bir insan olduğunu birdenbire nasıl iddia edebilirim. Ne zaman biri ölse bu zevksizliğe tanık oluruz. Öldüğünde o iyi insan öldü demekten nasıl çekinmiyorsak, o hain, alçak insan öldü demekten de çekinmemeliyiz.

 

Ailenin Viyana'ya opera ve tiyatro için gittiği, annenin ünlü mağazalardan zevksiz kıyafetler satın alıp evdeki dolapları doldurduğu, ancak kız kardeşlerin bu lüksten mahrum bırakılıp sadece Lambach'lı terziye diktirilen iğrenç folklorik giysilerle (Dirndl) dolaştırıldığı anlatır.

 

Wolfsegg'deki kilitli kitap dolaplarında (Voltaire, Montaigne, Descartes gibi "kötü ruh" sayılan felsefecilerin kitapları) Georg Amca'nın yarattığı devrimi ve kendi Viyana yıllarında kurduğu "kötü ruhun kütüphanesini" hatırlar. Felsefecilerle (Nietzsche, Schopenhauer, Kant, Pascal) kurduğu çetin ve acımasız ilişkiyi, onların doğdukları yerleri (Sils Maria, Weimar, Königsberg) ziyaret etmenin düşünürleri anlamayı nasıl zorlaştırdığını ve zaman zaman insanın kendi zihninin tamamen boşalmasıyla (düşünce makinesinin iflasıyla) yüzleştiği o ürkütücü zihinsel boşlukları Gambetti'ye anlatır.

 

Katolik Kilisesi, çocuk ruhunun en büyük yıkıcısıdır, büyük korku salıcısı, çocuğun kişiliğinin en büyük mahvedicisidir. Doğrusu bu. Milyonlar ve sonuç olarak milyarlar temelden mahvedilip yıkılmalarını Katolik Kilisesi'ne borçludurlar, doğallıklarının doğal olmamaya dönüşmesini de öyle.

 

Biz müzik ülkesiyiz yalnızca, çünkü bizde düşünce her zaman tamamen bastırıldı yüzyıllar boyunca... Biz tümüyle müzikle ilgilenen bir halk olduk çünkü tümüyle düşüncesiz olmuştuk Katolik yüzyıllar boyunca.

 

Wolfsegg'i tasvir eder: Köyü Wolfsegg'den ayıran kayalık ve köprü, tropikal bitkilerle dolu limonluk, devasa ve buz gibi beyaz kireç boyalı hol, papazların ayin yaptığı aile şapeli, kadınların kaynadığı dev mutfak, konukların hastalandığı küf kokulu kuzey odaları ve çocukluklarının o katı, hasis, dondurucu ikinci katı…

 

İkinci kattaki odalarımız en gereken hallerde, yalnızca eksi on derecede ısıtılırdı, oysa Wolfsegg'de her zaman fazlasıyla odunumuz olurdu... Babamız bize dayanıklı insanlar olarak eğitmek istiyordu...

Wolfsegg'de, demiştim Gambetti'ye, her zaman korkunç bir hasislik vardı. Annem en hasis olandı, herkesten daha hasis. Ben çoğunlukla onun tek ve gerçek tutkusunun bu hasislik olduğunu düşünmüşümdür.

 

Wolfsegg'deki mutfak düzenini, kesilen hayvanları izlediği kasaplık sanatını, çocukların oyun oynadığı ve kostümlerin saklandığı o büyülü ama kilitli çocuk villasını, ağabeyinin tutkunu olduğu avcı evini ve bu avcı evinin nasyonal sosyalizm döneminde nasıl karanlık bir merkeze dönüştüğünü anlatır. Ailesinin ve özellikle babasının Nazi rejimine nasıl boyun eğdiğini, annenin fanatik bir Alman kadını gibi davranarak gamalı haçlı bayraklarla evini donattığını, Georg Amca'nın ise bu faşist atmosfer nedeniyle Wolfsegg'i terk edip Cannes'a kaçtığını hatırlar.

 

Kafamda kesinlik kazanmış tek şey, demiştim Gambetti'ye, başlığın Yok Etme, çünkü benim yazdıklarım yalnızca onda yazılanları yok etmek için var, Wolfsegg deyince aklıma gelen her şeyi yok etmek için, her şeyi Gambetti, beni anlıyor musunuz, gerçekten ve hakikaten her şeyi.

 

Gambetti'ye yıllar önce gördüğü ve aklından hiç çıkmayan rüyasını anlatır. Kuzey İtalya'daki bir yaylada, Grödnertal yakınlarında, "Zur Klause" adlı eski bir otelde geçen bu rüyada arkadaşları Eisenberg, Zacchi ve Paris'ten gelen büyük şair/arkadaş Maria yer almaktadır. Maria, Paris'te Debussy'nin Pelléas et Mélisande operasını izledikten sonra siyah kadife pantolonu ve turkuaz yaka detaylı kardinal kırmızısı ceketiyle çılgın bir operavari kostümle gelerek gruba katılır. Rüyânın en çarpıcı anında Eisenberg ve Maria otelin girişinde ayakkabılarını (Eisenberg'in yumuşak uzun çizmeleriyle Maria'nın gümüş renkli parlak bale pabuçlarını) karşılıklı olarak değiştirip kahkahalarla gülmektedirler. Rüya, gülüşmeler, otelcinin tehditleri ve grubun oradan kaçışıyla son bulur.

 

Aslına bakacak olursak, Alman dili zaten çirkin bir dil, yani düşünülen her şeyi yere doğru itmekle kalmıyor, hantallığı ile de her şeyi gerçekten ince sahteleştiriyor... Alman dili tamamen müzikalitesiz, demiştim Gambetti'ye, tamamen hain ve bayağı ve bu yüzden yazınsal yapıtlarımızı da böyle algılıyoruz.

 

Kız kardeşlerinin o fotoğraflarda ebedileşmiş alaycı yüzleriyle hesaplaşmasını sürdürür. Bu alaycı yüzlerin kendi zihninde birer işkenceciye dönüştüğünü, fotoğrafların insanlarla alay eden şeytani birer araç olduğunu ve çektiği fotoğraflar arasından neden sadece ailesini komik ve gülünç gösterenleri (anne babasını Victoria İstasyonu'nda Burberry şemsiyeleriyle, ağabeyini yelkenlisiyle) sakladığını sorgular. İnsanın kendi zayıflığını ve karaktersizliğini bu tür alçakça detaylarla nasıl ele verdiğini itiraf eden anlatıcı; geçmişteki çocukluk travmalarına, ağabeyinin kendisini bilerek gölete atışına, anne babasının kendisine hiçbir zaman inanmayıp onu sürekli "doğuştan yalancı" ve "kötü düşünceler peşinde koşan" biri olarak suçlamasına döner. Ağabeyinin avcı evinin bayağı dünyasına sığınmasına karşın, kendisinin kütüphanelerde ve bahçıvanların yanında geçen yalnız ve suçlanan çocukluğunu hatırlar.

 

Bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir Gambetti, demiştim, bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden kişilerden başkası değillerdir. Fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır.

 

Çocukluğunda Jean-Paul’ün Siebenkäns kitabını okurken akşam mektup düzenleme saatini ve yemeği unuttuğu için annesinden yediği ağır dayağı, o günlerde annesinin kendisine "Sen insan değilsin!" deyişini ve üç gün boyunca odaya kilitlenip ağladığını anlatır. Annesinin Roma seyahatinin asıl sebebinin oğlunu denetlemek değil, Vatikan'daki yüksek memur Spadolini ile buluşmak olduğu, kendisinin bu ilişkiye yalnızca bir bahane teşkil ettiğini anlatır. Ardından anıları Wels'teki çocukluk yıllarına, annesinin kendisini kürtajla aldırmak isteyişine, kendisini hep "istenmeyen çocuk" ve Johannes'in "yedek mirasçısı" olarak görmesine döner. Avusturya'nın o kökleşmiş, iki yüzlü Katolik-nasyonal sosyalist eğitim zihniyetini, bu düşünmeme biçiminin toplumun dokusuna nasıl işlediğini eleştirir. Son olarak masanın üzerindeki aile fotoğraflarını (anne-baba, ağabey yelkenlide, kız kardeşler Cannes'da) incelerken, kötülüğün kökeninde annenin olduğunu, annelerin çocuklarını dünyaya fırlatıp tüm sorumluluktan kaçtığını düşünür.

 

Ömür boyu kendimi Johannes'in yedeği olarak hissetmek zorunda kaldım ve kafama yedek mirasçı olduğum kakıldı sürekli... Ömür boyu beni istenmeyen çocuk olarak gördü ve beni hep istenmeyen biri olarak gösterdi.

 

Avusturya insanı doğuştan nasyonal sosyalist-Katoliktir, istediği kadar buna karşı çıksın. Katoliklik ve nasyonal sosyalizm bu halkta ve bu ülkede hep dengesini korumuştur.

 

Anneler çocuklarını dünyaya fırlatıyor ve bundan ve bu çocuklarla ilgili her şeyden dünyayı sorumlu tutuyorlar, bu sorumluluğu kendilerinin taşıması gerekirken taşımıyorlar. Kendilerinin dünyaya fırlattıkları çocuklarla ilgili her türlü sorumluluktan kaçıyor anneler.

Sabahın ilk uçağı ve treniyle yola çıkarak köye varır. Köy meydanı, ana binaya çıkan ağaçlı yol ve her yer ölü gibi sessizdir; çünkü anne, baba ve ağabey yukarıda tabutlarda yatmaktadır. Çiftliğin girişindeki limonluğun önünde bahçıvanların çelenkler ve buketlerle yaptığı hazırlıkları uzaktan gizlenerek izler. Kendisini bu trajik sahnenin "başrol oyuncusu" olarak gören anlatıcı, içeride yatan ölülerle (anne, baba, ağabey) yüzleşmekten duyduğu örtük korku ve tereddütle ana binaya girmeye hazırlanır.

 

Yalnız kalmanın özlemini çekerim ama yalnız kalınca en mutsuz insan ben olurum. Yalnızlığa dayanamıyorum ve durmadan ondan söz ediyorum.

 

Wolfsegg'e varışını ve yaklaşan cenazeyi sanki yüzlerce kez prova edilmiş bir tiyatro oyunu gibi algılar; kendisini Roma'dan gelen başrol oyuncusu, kız kardeşlerini ve diğerlerini ise sahneye hazırlanan figüranlar olarak konumlandırır.

 

Ben başrol oyuncusu olarak bu dram için Roma'dan geldim, diye düşündüm ve bu düşüncenin verdiği zevkten vazgeçmedim, bu düşünceden hiç de utanmadım. Sahneye iyi uyum sağlayacağım, diye düşündüm... Bilindiği üzere cenaze sanatı, özellikle de taşrada, tiyatro sanatının akla gelebilecek en gelişmiş biçimidir.

 

Onlarca yıldır kendimi Wolfsegg'den... kurtarmak ve özgür kılmak için her şeyi yapmış olmama rağmen kurtaramamış ve özgürleştirememiş olduğum, tam tersine en umutsuz biçimde sakatlandığım duygusuna kapıldım. Sakat bir insanım, diye düşündüm.

 

Kız kardeşi Caecilia'nın yakın zamanda gerçekleşen, o grotesk ve farsa dönüşen düğününü hatırlar. Ağabeyinin zamanla babasının kopyasına dönüşmesini, Jaguar otomobildeki otoriter tavrıyla nasıl trajik bir portre sergilediğini düşünür.

Birinci kata çıkan merdivenleri tırmanıp koridora ulaştığında, filozof büyük büyükamca Ferdinand'ın tablosunu geride bırakarak içeridekilerin sesine kulak verir. Kız kardeşleri Amalia ve Caecilia ile yeni eniştesi olan Freiburglu şarap şişesi mantarı fabrikatörünün bir sonraki gün kalkacak olan cenaze için bahçıvanlar, çelenkler, gazetelerdeki ölüm ilanları ve katafalkın yüksekliği üzerine fısıltıyla ama dışarıdan çok net duyulan bir şekilde konuştuklarını duyar.

Anne, baba ve ağabeyinin ölümünün ardından onların doğal mirasçısı konumuna gelen anlatıcı; kız kardeşlerin ve eniştenin artık tümüyle kendisine bel bağladığını, her şeyi düzeltmesini ve bu trajik yükü sırtlanmasını beklediklerini fark eder.

Ölüm haberinin şokunu atlatıp Roma'dan soğukkanlılıkla döndüğünü hisseden anlatıcı, Amalia'nın rehberliğinde limonluğa inerek tabutlarla yüzleşir. Babası ve ağabeyi açık tabutlarda yatarken, annesinin kafasının kamyonun demir dingiliyle neredeyse gövdesinden ayrılması nedeniyle tabutunun sıkıca kapatıldığını öğrenir.

Banyoya giden Franz-Josef Murau, havlusunu unutup koridorda tamamen çıplak bir halde kız kardeşi Amalia ile karşılaşır ve otuz yıl sonra ilk kez ona dil çıkararak odasına çekilir.

 

Otuz yıldır kız kardeşim Amalia'ya dilimi çıkarmamıştım, şimdi ilk kez gene çıkartıyordum ve bu beni neşelendirmişti.

 

Küçük görülen ve bu yüzden de çekilmez olan bir çevreyle başa çıkmak için kibir iyi bir araç değildir. Ama kibrimiz olmasaydı mahvolurduk, o aynı zamanda bu dünyayla başa çıkma aracı, yoksa, yani kibirli olmasak bu dünya bizi yiyip bitirir, bize hiç aldırış etmez.

 

Akşamüstü yaklaşırken, dışarıdaki parkta siyah giysileri içinde toplanan, cenaze konuklarının ve akrabaların oluşturduğu şık ama iki yüzlü manzarayı birinci kattaki pencereden izler.

Babasının odasındaki kıyafetleri ve eşyaları incelerken, annenin yıllar boyunca babanın "hasta ve yakında ölecek" oluşunu nasıl bir bahane gibi kullandığını, gerçekte ise tüm sığınmayı ve parıltıyı Spadolini'de aradığını hatırlar.

Şarap şişesi mantarı fabrikatörünün ise aile yemeğine katılmayıp köydeki lokantalarda vakit geçirmesi evlilikteki çatırtıları daha da görünür kılar.

 

Roma beni sakinleştiriyor, Wolfsegg beni sinirlendiriyor. Roma insanı en çok telaşlandıran kent olmasına rağmen orada sinirlerim yatışıyor, en huzur verici yer olmasına rağmen Wolfsegg'de hep sinirleniyorum.

 

Ben tarımcı değilim, ben baba gibi traktörün başına geçemem. Ben traktör insanı değilim ve depo müdürleriyle bir çuval gübre için tartışacak değilim.

 

Akşam yemeğinde Başpiskopos Spadolini, anne ile aralarındaki otuz yılı aşkın dostluğu ve geçmişte yaşanan anıları (özellikle Yukarı Avusturya şifalı otları ve Taormina'daki korkunç Etna Dağı tırmanışını) anlatır. Franz-Josef, Spadolini'nin çizdiği bu tablonun gerçeğin tam tersi olduğunu, annenin aslında sıradan, kültürden nefret eden, hilekar, kibirli ve para hırsıyla dolu biri olduğunu düşünerek içten içe öfkelenir.

 

Kilise adamı burada daha ilk anlarda tarifsiz hesaplar yapma sanatını doruğa çıkardı... gözümüz ve kulağımızın önünde neredeyse aptalları akıllı, kötüleri kutsal yaptı, okuma yazma bilmeyenleri filozof ve aslında alçak olanları yüksek karakterlilere dönüştürdü.

 

Gece ilerlerken uykusuzluk ve sinirsel gerginlikle odasında huzur bulamayan Franz-Josef, odasından çıkıp evde ve karanlık parkta dolaşır. Franz-Josef, babasının bir kaçış yeri olarak gördüğü, Leitz dosyalarıyla dolu karanlık bürosunu ve bu bürokrasi ağının onu nasıl yavaş yavaş ezdiğini düşünür. Buradan hareketle Alman yazınını (Thomas Mann ve Musil dahil) "Leitz dosyaları yazını" veya küçük burjuva memur yazını olarak eleştirir; Kafka'yı bu eleştirinin dışında tutar. Zihninde Yok Etme (Auslöschung) tasarısını yazmaktan neden korktuğunu, büyüklük budalalığını ve varoluşa dayanma aracı olarak gördüğü "abartı sanatı"nı tartışır.

 

Bugün yazılan yazın bizim yazınımız, dedim Gambetti'ye, istesek de istemesek de onunla yaşamı sürdüreceğiz... Almanlar bu yüzyılda sadece Leitz dosyalarının egemenliği olduğu bir yazın ürettiler, ben bunu doğrudan doğruya Leitz dosyaları yazını diye adlandırmak istiyorum.

 

Cenaze alayı, salondaki ve kilisedeki törenlerin ardından binlerce kişinin katılımıyla mezarlığa doğru hareket eder.

Törenin ardından hiç kimseyle tokalaşmamaya kararlı olan Franz-Josef, taziyeleri ve tebrikleri reddeder. Gecenin ilerleyen saatlerinde kız kardeşlerle (eniştenin katılmadığı bir toplantıda) sabaha karşı ikilere kadar Wolfsegg'in geleceği üzerine konuşan Franz-Josef, onlara hiçbir şey sezdirmez. Asıl planı ise cenazeden iki gün sonra Viyana'ya giderek okul arkadaşı ve düşünce dostu haham Eisenberg ile buluşmak ve tüm Wolfsegg mal varlığını, arazileriyle birlikte hiçbir karşılık beklemeden Viyana'daki İsrail Kültür Cemaati'ne bağışlamaktır.

 

Hainlik parola, alçaklık dürtü, sahtekarlık anahtarı bugünkü Avusturya'nın.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder