Henri
Troyat - Dostoyevski -
Notlar
Mütercim: Leyla Gürsel, İletişim Yayınları, 3. Basım 2014
Birinci Kitap
Aile
Mari Dostoyevski’nin hikâyesi (kocasını uşağına öldürtmesi),
Dostoyevski’nin romanlarındaki "suç ve ceza" izleğinin aslında
ailesel bir miras olduğunu gösteriyor.
Soy ağacında hem bir aziz (Kiev’deki din adamı) hem de azılı
katiller ve dolandırıcılar olması, Dostoyevski’nin karakterlerindeki o uç
kutupluluğun (örneğin Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa ve Smerdyakov zıtlığı)
biyolojik bir temelidir.
Dostoyevski'nin babası, Mihail Andreyeviç (zorba ve cimri)
Evde sinek uçsa kıyameti koparan, her şeyi dakikası
dakikasına kontrol eden, çocuklarını korkuyla yöneten bir figürdür.
İçtiği likörün şişesini, gümüş kaşıkların sayısını
hesaplayacak kadar cimri olsa da, çocuklarına yüksek sınıftan olduklarını
aşılamaya çalışan biridir.
Fedor, babasının tam zıttı olmaya çalışarak
"savurgan" ve "hoşgörülü" biri haline gelmiştir. Babasından
duyduğu fiziksel tiksinme ve aynı zamanda ona duyduğu acıma, ileride Karamazov
Kardeşler'deki baba katli temasının ana kaynağı olacaktır.
Mari Fedorovna (Anne): Duygulu, yorgun ve şefkatli. Babanın
öfkelerini dindirmeye çalışan koruyucu bir liman.
Alyona Frolovna (Dadı): Dostoyevski’ye peri masallarını,
halk inançlarını ve o mistik Rus ruhunu aşılayan kişi. Babanın kafa tutamadığı
tek kişidir; bu yönüyle evdeki "manevi otorite"yi temsil eder.
Dostoyevski’nin çocukluğunu bir "Yoksullar
Hastanesi"nin bahçesinde geçirmesi, onun edebiyatındaki
"yeraltı" ve "ezilenler" temasının başladığı yerdir:
Babasının yasaklamasına rağmen demir parmaklıkların
ardındaki hastalarla, yoksullarla ve "döküntü" insanlarla kurduğu
bağ, onun insan ruhunun en karanlık ve acılı köşelerine duyduğu merakın
kaynağıdır.
Babasının 1839’daki gerçek ölümü (ki kendi köylüleri
tarafından öldürüldüğü söylenir), Fedor üzerinde ömür boyu sürecek bir suçluluk
duygusu ve ilk büyük epilepsi nöbetlerini tetikleyecektir.
Daroyova
1831'de Darovoya yurtluğunun satın alınması, ailenin
Moskova’daki donuk yaşamını canlandırır.
Moskova’daki o "penceresiz, gri odalı" boğucu
hastane lojmanından sonra Darovoya, çocuklar için bir cennet bahçesidir.
Fedor’un kurgu dünyasının ilk tohumları burada atılır.
Doğayla kurduğu bağ, sadece fiziksel değil, hayali bir maceradır. "Fedya Ormanı"
onun gizli sığınağıdır; tıpkı romanlarındaki karakterlerin kendi iç dünyalarına
(yeraltına) çekilmeleri gibi.
Ormanın hem büyüleyici hem de kurtlar ve yılanlarla
"korkunç" olması, Dostoyevski’nin ilerideki eserlerinde sıkça
göreceğimiz "güzellik ve dehşetin birlikteliği" temasını hazırlar.
Köylü Marey’in o kirli, nasırlı parmağını çocuğun titreyen
dudaklarına değdirip "Geçti küçüğüm" demesi, Dostoyevski için ilahî
merhametin dünyadaki karşılığıdır. Yıllar sonra hapishanede (kürek cezasında)
diğer mahkûmlara karşı öfke doluyken bu anıyı anımsaması, onun "halkın
içindeki kutsallığı" keşfetmesini sağlar.
Darovoya sadece bir anı mekanı değil, Dostoyevski’nin en
büyük eseri olan Karamazov Kardeşler’in ham maddesidir:
Çeremaşni Köyü: Romanda trajik olayların geçtiği yer olarak
tekrar karşımıza çıkar.
Smerdiyaşaya (Budala Agafya): Mezarlıkta uyuyan o zavallı
kız, romandaki Smerdyakov’un annesi olan "Pestil" karakterine ilham
vermiştir.
Yangın ve Alyona Frolovna: Dadının tüm birikimini aileye
teklif etmesi, Dostoyevski’nin "fedakârlık" ve "karşılıksız
sevgi" idealinin canlı kanıtıdır.
İlk Dersler, İlk Yas
Çocukların eğitimi anneleri Mari Fedorovna ile başlar ve
ardından "Kutsal Tarih" dersleri gelir. Babası Mihail Andreyeviç ise
onlara sert ve disiplinli bir şekilde Latince öğretir.
Edebiyat, onun ve kardeşi Mişel’in kaçış noktasıdır:
1837'de annesinin ölümü ve şair Puşkin'in düelloda
öldürülmesi aileyi derinden sarsar.
(bir postacının arabacıyı dövmesi) “İnsana bulantı veren bu
olayın imgesi yaşamım boyunca belleğimde çakılı kaldı...” Dostoyevski, acı
çekme düşüncesine saplanmıştır. Her suç acı çekmeyle açıklanır, bağışlanır,
yüceltilir.
Mühendisler Şatosu
St. Petersburg’daki öğrencilik yılları
Üstüne titrenmiş bir aile yaşamından sonra Dostoyevski, bön,
kaba, kaynaşan bu küçük dünyaya katılıverdi birden... Yüzünün üzgün, dalgın,
tasalı bir ifadesi vardı... Üniforma yakışmıyordu hiç.
Dostoyevski, ruhunu edebiyatla besler.
Kardeşi Mişel ile mektuplaşmalarında Schiller, Balzac, Hugo
ve Racine üzerine ateşli tartışmalar yaparlar. Onun için edebiyat sadece bir
hobi değil, bir varoluş biçimidir.
“Açlık da var üstelik, çünkü bir yudum sıcak çaya verecek
param yoktu...”
St. Petersburg'da tanıştığı ozan Şidlovski, Dostoyevski
üzerinde silinmez bir iz bırakır. Şidlovski'nin inanç ile küfür, ateş ile buz
arasında gidip gelen karakteri, Dostoyevski'nin ilerideki büyük karakterlerinin
(özellikle Karamazov Kardeşler) prototipi olur.
Bu dönem, Dostoyevski'nin dış dünyadaki askeri disipline
boyun eğmiş gibi görünürken, iç dünyasında devasa bir edebi isyan başlattığı
yıllardır.
Babanın Ölümü
Karısının ölümünden sonra Darovoya’ya çekilen baba Mihail
Andreyeviç, alkol ve yalnızlığın etkisiyle gerçeklikten kopmaya başlar. Sert
olan mizacı, işsizlik ve umutsuzlukla birleşince köylülere karşı bir
"işkenceciye" dönüşür. 1839'da kendi köylüleri tarafından işkenceyle
öldürülür.
“Ölenin yakınları bile kepazeliği örtbas etmeye
çabalıyorlar. Çünkü yargıçlar... öldürülmüş olduğunu anlayacak olursarsa,
Çeremaşni Köyü halkının hemen hemen tümü... Sibirya'ya sürülecekti."
Bu travma, Dostoyevski’nin edebiyatındaki en temel felsefi
sorulardan birine dönüşür: Birini düşüncede öldürmek, onu fiilen öldürmek kadar
suçlu mudur?
"İlkin Karamazov Kardeşler'de, Smerdiakov yaşlı
Karamazov'u öldürmüştür. Ama o, bu cinayeti işlemeden kafasında kuran büyük
oğul İvan Karamazov kadar suçlu değildir."
Yazarın tüm başyapıtlarını çevreleyen "Suç, Ceza ve
Vicdan" üçgeni, Darovoya’daki o kanlı haziran sabahında, bir meşe ağacının
dibinde son nefesini veren babasının cesedi başında şekillenmiştir.
Eğilim
Askeri okuldan mezun olup asteğmen olan Dostoyevski, eline
geçen parayı yönetemeyen, bilardoda yitiren veya çevresindeki muhtaçlara (ve
onu soyanlara) dağıtan bir karaktere sahiptir.
Balzac'ın St. Petersburg'a gelişiyle coşkuya kapılan
Dostoyevski, Eugénie Grandet'yi çevirmeye karar verir. Ancak bu sadece bir
çeviri değil, metni kendi dramatik süzgecinden geçirdiği bir adaptasyondur:
"Eugénie Grandet'nin çektiği 'acılar' onun kalemi
altında 'derin ve korkunç işkenceler' haline geldiler... Duyguları şişirmiş,
sıfatları abartmış, bu taşralı kadının gösterişsiz öyküsünü garip bir
atmosferle kuşatmıştı."
Memuriyetin "patates yemeği kadar" sıkıcı gelmesi
üzerine, borç içinde olmasına rağmen istifa eder.
"Cehennemde gibiyim... İstifa ettim çünkü... insanın en
iyi anları ahmakça işler için yitirilince yaşam çekilmez oluyor."
Eski arkadaşı Grigoroviç ile aynı evi paylaşmaya başlar.
Burada, dış dünyadan tamamen koparak, gece gündüz demeden "inci gibi"
bir yazıyla ilk romanı üzerinde çalışır. Bu yoğun çalışma temposu ve kapalılık
onda sinirsel nöbetleri tetikler.
Neva Nehri kıyısında yaşadığı bir an, onun sanat anlayışını
kökten değiştirir:
"Öyle sanıyorum ki, bu an gerçek varlığımın doğduğu
andır... Yabancı, garip, Don Carlos ile Posa'ya hiç benzemeyen, tümden bayağı
kişilerdi bunlar. Ama pekâlâ onursal üyelerdi."
İnsancıklar, bu dönüşümün ve "yeni bir dünyanın"
muştusudur.
İnsancıklar
Roman, silik bir memur olan Makar Diyevuşkin ile yoksul
Varenka arasındaki mektuplaşmalardan oluşur. Dostoyevski, Gogol’ün Palto’sundan
esinlenmiş olsa da karakterine onur ve derinlik katarak farkını ortaya koyar.
Makar Diyevuşkin, sadece acınacak bir tip değil, sevdiği
kadın için ceketinin düğmelerini satacak kadar fedakâr ve "üslubu
biçimlenen" bir adamdır.
Belinski, romanı okuyunca sarsılır. Genç Dostoyevski’yi
yanına çağırır ve ona o meşhur nutku çeker:
"Siz, tüm arı yürekliliğiyle aşırı duygunlukta bir
sanatçısınız; yalnız, gözler önüne serdiğiniz korkunç gerçeğin ululuğunu
ölçtünüz mü? ... Bu armağanın değerini biliniz, ona sadık kalınız, büyük bir
yazar olacaksınız."
Belinski kurbanlara acırken, Dostoyevski kurbanların
içindeki "insana" hayran kalmıştır.
5 Ocak 1846'da, insancıklar Nekrassov'un St. Petersburg
Derlemesi adlı almanağında yayımlanıyor.
Dostoyevski o gün sokakta yürürken artık sıradan bir insan
değildir; "başka bir dünyaya yükselmiştir."
Salonlar
Giyimini düzeltir ve kendini bir Fransız edebiyat kahramanı
(Rastignac) gibi görmeye başlar.
Kardeşine yazdığı mektuplarda Turgenyev’in kendisine
"âşık" olduğunu, tüm St. Petersburg’un kendisinden bahsettiğini
anlatır. Ünlü yazarların ve soyluların peşinde koştuğunu iddia ederek saf bir
böbürlenme içine girer.
Salonlara girdiğinde eski çekingenliğine ve sakarlığına geri
döner.
Bir kabul töreninde güzel bir genç kızın (Seniyavana) önünde
heyecandan bayılması, edebiyat çevrelerinde alay konusu olur.
Turgenyev ve Nekrassov, onun bayılma olayıyla dalga geçen
"Edebiyatın burnundaki sivilcesin sen" temalı ağır bir yergi şiiri
yazarlar.
O dönemin en etkileyici kadınlarından Avdotya Panayeva'ya
karşılıksız bir aşkla bağlanır.
Kendi çirkinliğini ve sakarlığını kadının zarafetiyle
kıyaslayıp derin bir umutsuzluğa düşer. Teselliyi "Mina'lar,
Clara'lar" dediği fuhuş dünyasında arar ama oradan da tiksintiyle döner.
Belinski ile de arası açılmaya başlar.
"İkinci Kişilik"ten "Ev Sahibi Kadın"a
Dostoyevski, İnsancıklar’dan bin kat üstün olacağına
inandığı Öteki (Golyatkin) üzerinde çalışmaya başlar. Silik, namuslu ve ezik
olan "Gerçek Golyatkin", karşısında onun her türlü kurnazlığına,
arsızlığına ve sosyal becerisine sahip "Öteki Golyatkin"i bulur. Kötü
olan, iyi olanın hayatını elinden alır.
İkinci Kişilik (Golyatkin) yayımlanır ancak beklenen
başarıyı kazanamaz; eleştirmenler onu Gogol taklitçiliğiyle suçlar.
Dostoyevski borçlarını ödemek ve itibarını kurtarmak için
aceleyle yeni öyküler yazar.
Ev Sahibi Kadın’daki Ordinov’un imkansız tutkusu, yazarın
Bayan Panayev’e duyduğu ancak karşılık bulamadığı aşkın izlerini taşır.
Belinski, bu öyküyü "budalalıkların en kötüsü"
olarak niteler ve Dostoyevski’nin dehası konusunda yanıldığını itiraf eder. Onu
"herkesin kendine düşman olduğuna inanan Rousseau"ya benzetir.
Çözülme
Belinski, demiryolu döşenmesini (teknolojik ilerlemeyi) ruhun
dinlenmesi için yeterli gören koyu bir sosyalist ve ateisttir. Dostoyevski ise
Belinski'nin İsa'ya ve dini değerlere "sövmesini" asla bağışlamaz.
Belinski "yararlı sanatı" savunurken, Dostoyevski
"özgür sanatı" ve insanın metafizik derinliğini savunur.
Salonlarda Turgenyev’in onunla alay etmesi, "üzgün
yüzlü şövalye" lakabını takması ve sosyal beceriksizliğiyle dalga geçmesi
Dostoyevski'de kalıcı bir yara açar.
Turgenyev’i Belinski tarafından "ayartılmış",
Batılılaşmış ve içi boş bir aristokrat olarak görür.
Dostoyevski, şöhretin zirvesinden "meteliğe kurşun
atan" bir yazar konumuna düşer.
Krayevski’den aldığı avanslar onu bir "edebiyat
kölesi" haline getirir. Yazmak, artık yaratıcı bir eylemden ziyade borç
ödeme aracına dönüşmüştür.
Herzen ve Gonçarov gibi yeni yazarların yükselişi,
Dostoyevski’de "unutulma" ve "yerini yitirme" korkusunu
tetikler.
Akşamları üzerine çöken, "ifade edilemeyen bir felaket
beklentisi" şeklinde tarif ettiği o korku, aslında ilerideki eserlerinin
temel atmosferidir.
Gitmeye yeri olmayan, buz altında çırpınan bir balık
gibidir. İtalya'ya gitme hayalleri veya intihar düşünceleri, içinde bulunduğu
çıkmazdan kurtulma arzusudur.
İkinci Kitap
Komplo
Dekabristler / Napolyon Savaşları'nın Etkisi / Avrupa'ya
giden Rus subayları, Batı'daki özgürlükçü fikirleri Rusya'ya taşımış, bu da
mutlakiyetçi Çar I. Nikola yönetimine karşı bir yeraltı muhalefeti doğurmuştur.
Dekabristler soylu sınıfındandı; ancak 1840'larda muhalefet
memurlar, yazarlar ve öğrencilerden (küçük burjuvazi) oluşuyordu. Bu, halk için
yapılan ama halktan gelmeyen bir aydın hareketidir.
Dostoyevski, Petraçevski'nin kurduğu gizli derneğe katılır.
Petraçevski, komploculuğu bir oyun gibi sever; mum ışığı,
eski mobilyalar ve gıcırdayan merdivenlerle "gizli bir örgüt" havası
yaratır.
Grubun içine sızan Antonelli, modern polis devletinin
"ideal casusu"dur. Erguvan renkli yeleğiyle aralarına giren bu adam,
Dostoyevski'nin Belinski'nin meşhur mektubunu okuduğu anı raporlayarak grubun
sonunu hazırlar.
Belinski'nin Gogol'e yazdığı mektup, Çarlık Rusyası'nda
bulundurulması ve okunması en ağır suçlardan biri sayılan, kiliseyi ve
otokrasiyi yerden yere vuran bir metindir.
22 Nisan 1849 sabahı saat dördü vurduğunda, Dostoyevski'nin
kapısı çalınır. Dostoyevski için bu tutuklanma, "yeraltından" çıkıp
gerçek bir felaketle yüzleştiği andır.
Cezaevi
Dostoyevski, kalenin en ağır suçlulara ayrılan Aleksi
Tabyası'na kapatılır. Burası sadece bir hapishane değil, Rus tarihinin trajik
figürlerinin (Çareviç Aleksi, Prenses Tarakanova, Aralıkçılar) hayaletleriyle
dolu bir mekândır.
6x3.5 metrelik, kireçle badanalanmış camları olan bu hücre,
"taşların ve uzayın durgunluğu" ile tanımlanan mutlak bir sessizlik
sunar.
Gardiyanın sürekli izlediği o küçük delik, mahkûmun
mahremiyetini yok ederken, Dostoyevski için dış dünya ile tek fiziksel bağ
haline gelir.
Dostoyevski suçlamaları reddetmez ama arkadaşlarını ele
verecek tek bir kelime etmez.
Kardeşinin serbest kalması için tüm sorumluluğu üzerine
alması, onun aile bağlarına ve adalet duygusuna olan bağlılığını gösterir.
Dostoyevski, hücresinde bile Speşnev’den aldığı 500 rublelik
borcun ve ona olan "bağımlılığın" işkencesini çeker. Bu, onun için
sadece maddi bir borç değil, ruhunu bir "Mefistofeles"e satmış olma
korkusudur.
Mahkeme önce 28 kişi için idam kararı verir.
Çar I. Nikola, Dostoyevski’nin cezasını 4 yıl kürek ve
ardından erlik hizmetine indirir ancak bu indirimin mahkûmlara son ana dek
söylenmemesini emreder.
"Ölümün yanından sıyrılıp geçmeyenler anlayamazlar
bunu"
Darağacı
Çar I. Nikola'nın bizzat planladığı bu infaz töreni, aslında
devasa ve acımasız bir tiyatrodur.
Çuval bezinden yapılmış kefeni andıran o "gülünç"
giysiler, mahkûmun onurunu kırmak için tasarlanmıştır.
Cellatların tüfeklerini doğrulttuğu, borazanların sustuğu o
mutlak sessizlik anında gelen "bağışlanma" haberi, herkes için bir
kurtuluş olmaz.
Grigoriyev: Bu psikolojik teröre dayanamaz ve akli dengesini
yitirir.
Dostoyevski: Sevinci "bir tokmak gibi" hisseder.
Bu andan itibaren artık eski Dostoyevski değildir. O, ölümün yanından sıyrılıp
geçmiş, "öbür tarafı" görmüş biridir.
"Yaşam her yerde yaşamdır. Yaşam içimizdedir, bizi
çevreleyen dünyada değil... İnsanlar arasında bir insan olmak, sonuna dek böyle
kalmak, koşullar ne olursa olsun gücünü yitirmemek; işte yaşam budur."
Bu satırlar, onun Sibirya'daki "Ölüler Evi"ne
giderken yanına aldığı tek azıktır. Acıyı bir ceza değil, bir arınma (katarsis)
aracı olarak görmeye başlamıştır.
Tobolsk'ta Aralıkçıların eşlerinden aldığı o İncil,
Dostoyevski'nin dört yıl boyunca okumasına izin verilen tek kitaptı.
Zindan
Omsk'taki zindanda dört yılını hırsızlar ve katiller
arasında geçirir.
Omsk Kalesi, metinde "üzerine meşe ağacından 1500 kazık
dikilmiş bir tümsek" olarak betimlenir.
Burası zamanın durduğu, sadece fiziksel acının ve hayvansal
hayatta kalma güdüsünün hüküm sürdüğü bir "ara bölge"dir.
Pislik, duman, bitler ve "ringa balıkları gibi"
üst üste uyunan tahta yataklar, soylu bir entelektüel için bedensel bir
yıkımdır.
Zindanın komutanı Krivtzov, Dostoyevski'nin eserlerindeki
"mutlak kötü" veya "tiran" karakterlerin prototipidir.
Mahkûmlar onu "soylu" olduğu için asla aralarına
kabul etmezler.
Binlerce kişi arasında mutlak yalnızlık çekmek, onu sadece
İncil'e ve kendi iç dünyasına yöneltmiştir.
Sara hastalığı zindandaki bu aşırı stres, korku ve baskı
altında kronikleşmiştir.
Üçlü Bulgu
Zindan ona "Halkı, Rusya'yı ve İncil'i" tanıtır.
Dostoyevski, aydın sınıfın kibrini zindanda bırakmış; halkı
eğitmek yerine, halkın (katillerin ve hırsızların bile) içindeki o saf,
işlenmemiş cevheri ("çöplükteki altın") okumayı öğrenmiştir.
Zindan ondaki eski, yüzeysel, Batıcı ve romantik
"aydın"ı öldürmüştür.
Zindan ondaki mistik, halkçı ve varoluşçu dehayı
doğurmuştur.
Yıllar sonra kendisine "Halk adına konuşma hakkını size
kim verdi?" diyen doktora, paçalarını sıyırıp zincir izlerini göstermesi,
onun otoritesinin kitabi değil, bedensel bir bedelden geldiğinin kanıtıdır.
Semipalatinsk
Cezasını tamamlayınca Semipalatinsk'te er olarak göreve
başlar.
Alçak kapılar, penceresiz dış duvarlar, kavuran kum ve her
rüzgarda yüzü tokatlayan fırtınalar... Burası medeniyetin bittiği, bozkırın
başladığı yerdir.
Dostoyevski gibi zihni durmadan çalışan bir deha için bu
sessizlik hem bir işkence hem de eserlerini mayalayacağı bir kuluçka dönemidir.
Dostoyevski burada "er" rütbesiyle hizmet eder.
Yürüyüşler, silah talimleri ve nöbetler. 33 yaşındaki, sara
hastası ve zindandan yeni çıkmış bir yazar için bu fiziksel yük ağırdır.
Baron Vrangel Dostoyevski'nin hayatına sadece bir savcı
olarak değil, onu o tozlu kum yığınından çekip çıkaran bir el olarak girer.
Vrangel, soylu kimliğini kullanarak kasabanın üst tabakasına
(General Spiridonov gibi) Dostoyevski'yi kabul ettirir.
Mari Dimitriyevna İssayev
Evli bir kadın olan Mari'ye aşık olur.
Mari’nin ilk eşi olan sarhoş öğretmen İssayev, dünya
edebiyatının en sarsıcı karakterlerinden biri olan Marmeladov’un (Suç ve Ceza)
doğrudan prototipidir.
İssayev’in "Bardakta aradığım üzüntüdür" feryadı,
Dostoyevski’nin eserlerindeki o meşhur "kendi yıkımından zevk alma"
temasının tohumlarını atar.
İssayev ölünce, büyük bir yoksulluk ve rakibi Vergunov ile
olan çekişmeler arasında Mari ile evlenir.
Mari, hayatı boyunca "sarhoşluklarla" sınanmış bir
kadındır. İlk kocası alkolle kendinden geçerken, ikinci kocası (Dostoyevski)
bir hastalıkla, "hayvanlaşarak" yerlerde sürünür.
Dostoyevski kadınlara hem tapıyor hem de onlardan korkuyor.
Mari ile olan ilişkisi, bir "kurtarıcı" olma arzusu ile
"kurban" olma kaderi arasında gidip geliyor.
Yazar – Asker
Subaylığa terfi eder ve edebiyata geri döner.
Rus toprağına duyduğu o mistik bağlılık, onun ilerideki
"Panslavist" ve muhafazakâr düşüncelerinin de temelini oluşturur.
Sürgün onu kırmamış, aksine toprağına ve inancına daha "tutkulu" bir
şekilde bağlamıştır.
Amcanın Düşü, yazarın kendisinin de dediği gibi "para
için yazılmış bir şaklabanlık" gibidir.
Stepançikovo Köyü'ndeki Foma Fomiç (Opiskin) karakteri,
Dostoyevski'nin asıl dehasının habercisidir. İkiyüzlü, manipülatif ve
"ezilmişliğini başkalarını ezmek için kullanan" bu tipoloji,
ilerideki büyük romanlarındaki (Cinler, Karamazov Kardeşler) o devasa
karakterlerin laboratuvar çalışmasıdır.
Tver
Sibirya'dan ayrılmasına izin verilir ancak Petersburg'a
girmesi yasaklanır; bir süre Tver'de kalır.
Tver, Semipalatinsk’ten daha ağır gelmiştir. Bunun sebebi
coğrafya değil, yakınlıktır.
Tver’de St. Petersburg’un kokusu gelmekte ama kapıları
açılmamaktadır.
38 yaşındadır ve on yılını yitirmiştir. Her geçen dakikayı
"boşa harcanmış" olarak görmesi, onun o dönemki mektuplarının neden
bu kadar sabırsız ve "bomba" gibi olduğunu açıklar.
Rus kültüründe Çar, "Küçük Baba"dır. Bakunin gibi
bir nihilistin bile diz çökmesi, bu bağın siyasi olmaktan çok dinsel ve
geleneksel olduğunu gösterir. Dostoyevski için Çar’a sığınmak bir onur kırıklığı
değil, "velinimete" karşı bir evlatlık vazifesidir.
Sibirya’da başlayan o büyük aşk, Tver’in gri gökyüzü altında
trajik bir evliliğe dönüşmüştür.
Mari’nin hastalığı, hırçınlığı ve Dostoyevski’nin sara
nöbetleri... İki yaralı ruhun birbirini iyileştirememesi, aksine daha çok
kanatması...
Dostoyevski Tver’de boş durmamıştır.
Ölüler Evinden Anılar: O dönem "makale" dediği bu
eser, aslında Rus halkının ve zindan hayatının ilk büyük sosyolojik ve
psikolojik röntgenidir.
Öteki (İkinci Kişilik): Gençlik eseri olan bu yapıtı yeniden
düzeltme arzusu, onun "insan ruhunun bölünmüşlüğü" temasını ne kadar
önemsediğini gösterir.
Dostoyevski, St. Petersburg’a bir "enkaz" olarak
değil, cehennemden çıkmış ve söyleyecek çok sözü olan bir fatih gibi dönmüştür.
Üçüncü Kitap
Gazeteden Ölüler Evinden Anılar'a
Dostoyevski, sürgün dönüşü II. Aleksandr'ın reformlarıyla
çalkalanan, köleliğin kaldırılmaya çalışıldığı yepyeni bir St. Petersburg ile
karşılaşır.
Dostoyevski ne körü körüne Batı hayranı liberallere ne de
geçmişe saplanıp kalan muhafazakarlara yakın hisseder.
Dostoyevski, düşüncelerini yaymak ve edebi varlığını
kanıtlamak için kardeşi Mişel ile birlikte Vakit dergisini kurar. Derginin
amacı, Rus halkının özgün ruhunu bulmaktır.
"...Ödevimiz, kendimize yepyenibir yaşam biçimi
yaratmak ve toprağımızdan alınmış ruhumuzu, halk geleneklerimizin
derinliklerinden çekip çıkarılmış kendi özel yaşamımızı... bulmaktır."
Hemen hemen sadece geceleri çalışıyor... Saat on bire doğru
evin sessizliği içinde, bir semaverin karşısına oturuyor... Saat beşte yatmaya
gidiyor ve öğleden sonra ikiye dek uyuyor.
Bu yoğun çalışma temposu, yazarın sara (epilepsi)
nöbetlerini sıklaştırır.
Bu dönemde iki önemli eseri ön plana çıkar: Ezilmiş ve
Aşağılanmışlar ve Ölüler Evinden Anılar.
Ezilmiş ve Aşağılanmışlar: Aceleyle yazıldığı için
eleştirmenler tarafından "cansız mankenler topluluğu" olarak
nitelendirilir. Dostoyevski bu eleştirileri kabul eder: "Romanımdaki
kişilerin canlı varlıklar olmayıp devinen birtakım mankenler olduklarını... ben
de çok iyi biliyorum." Ayrıca romandaki karakter ilişkilerinin, yazarın
kendi özel hayatındaki fedakarlıkları ve Mari Dimitriyevna ile olan ilişkisini
yansıttığı belirtilir.
Ölüler Evinden Anılar: Bu eser ise büyük bir zaferdir.
Yazar, bu kitabıyla Dante ile kıyaslanır ve "Okuyucuyu etkileyen bir
yapıta rastlamadık edebiyatımızda" övgülerini alır.
1860'ların başındaki öğrenci olayları, radikal bildiriler ve
St. Petersburg'da çıkan gizemli yangınlar şehri yaşanmaz hale getirir.
Dostoyevski, radikallerin sert yöntemlerinden rahatsızlık duyar. 1862'de tek
başına Avrupa seyahatine çıkar.
Avrupa'ya İlk Gezi - Polonya Olayı
Dostoyevski, hayalini kurduğu Avrupa'da beklediği
entelektüel sıcaklığı bulamaz. Paris'i kasvetli, Londra'yı ise ürkütücü bir
devasa makine olarak görür.
"Paris korkunç derecede yürek karartıcı bir kent...
Hayranlığa değer birçok anıtı olmasa can sıkıntısından ölürdüm."
Londra'da sürgündeki muhalif Herzen ile görüşür. Herzen'in
yaşam tarzını ve vatanından kopuşunu eleştirerek şöyle der: "Kendilerini
halktan ayırmakla, doğal olarak Tanrılarını yitirmişlerdir bunlar."
Ülkelerden bir "uyurgezer gibi" geçer. Dış
dünyadaki bir detayı sadece kendi içindeki bir dramı tetiklediği anda fark
eder.
"Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları"
Dönüşünde kaleme aldığı bu notlarda, Avrupa'nın
"ilerleme" adı altında ruhunu kaybettiğini savunur.
Fransız burjuvasının doğa sevgisini "otlar üzerinde
yuvarlanmak", aşkını ise "iyi bir aşk numarası gerçek aşktan daha
değerlidir" diyerek tiye alır.
Batı'nın paraya ve hesaba dayalı düzeninin çökeceğine
inanır: "Kurtuluş yeni bir halkta... Tarih'in kapısında saatini bekleyen
Rus halkındadır. Avrupa'yı Rusya kurtaracaktır."
1863 Polonya İsyanı, Rus kamuoyunda büyük bir milliyetçilik
dalgası yaratır. Bu atmosferde Dostoyevski'nin dergisi trajik bir yanlış anlama
kurbanı olur. Strakhov'un yazdığı "Uğursuz Sorun" başlıklı makale,
Polonya'yı eleştirmesine rağmen üslubu nedeniyle "Polonya yanlısı"
sanılır. Sonuç: "24 Mayıs 1863 günü, içişleri Bakanlığı... gazetenin
yayımlanmasını bir süre için yasak etti..."
Derginin kapatılmasıyla maddi ve manevi yıkıma uğrayan
Dostoyevski, borç alarak ve telif haklarını ipotek ederek tekrar yola çıkmaya
karar verir.
Avrupa'ya İkinci Gezi - Polin Suslova
Dostoyevski, bir yanda ölmekte olan ve kendisini artık
sevmeyen karısı, diğer yanda ise taze bir nefes olarak gördüğü genç Polin
Suslova arasında kalır.
Karısı verem pençesinde erirken aralarındaki bağ kopmuştur.
Genç, nihilist ve gururlu Polin, Dostoyevski için bir
kurtuluş umududur.
Dostoyevski ve Polin'in Avrupa yolculuğu, romantik bir
seyahatten ziyade psikolojik bir işkenceye dönüşür.
Dostoyevski için rulet, Polin'in ondan esirgediği yakınlığın
bir ikamesi gibidir.
Paris'e gitmeden önce kumarhaneye uğrayıp 10.400 frank
kazanır, ancak aynı hızla kaybeder. Bu deneyim daha sonra Kumarbaz romanının
temelini oluşturacaktır.
Paris'e vardığında Polin'in bir İspanyol gencine (Salvador)
aşık olduğunu öğrenen Dostoyevski, büyük bir yıkım yaşasa da kadını bırakamaz.
Polin ayaklarının dibine yığılan yazara Salvador'u
anlatırken, Dostoyevski onun yanında kalabilmek için "Ağabeyin olacağım
senin" diyerek onurundan vazgeçer.
Polin, yazarın kendisine olan tutkusunu bir işkence aracına
dönüştürür. Dostoyevski bu durumu şöyle özetler: "Bir erkeğe, senin bana
yaptığın gibi işkence edilmez. Günün birinde üstelemeyi bırakır."
Polin Suslova; Suç ve Ceza'daki Dunya, Budala'daki Aglae,
Karamazov Kardeşler'deki Katrin İvanovna ve özellikle Kumarbaz'daki Polin
Aleksandrovna karakterlerinde yaşamaya devam eder.
Dostoyevski, bir yanda dergi çıkarma telaşı, diğer yanda
karısının ölüm döşeğindeki sayıklamaları arasında, insan ruhunun en karanlık
dehlizlerini anlatan Yeraltından Notlar'ı kaleme alır.
Polin ile yolları ayrılırken, kadın yazar için ağır bir
yargıda bulunur: "Yüreğimdeki inancı ilkin o öldürdü."
Yeraltından Notlar - İki Ölüm
1864'te önce karısı Mari'yi, sonra kardeşi Mişel'i kaybeder.
Bilimsel yasalar ve "iki kere iki dört eder"
kesinliği, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir "taş duvar" gibidir.
Yeraltı adamı, bu duvarı alnıyla parçalayamayacağını bilse de onunla uzlaşmayı
reddeder.
İnsanı makineden ayıran şeyin "acı çekme" ve
"kendi buyruğuna göre bir istem" duyma ihtiyacıdır.
Acı, insanı mucizeye ve Tanrı’ya yaklaştıran yoldur.
Raskolnikov'dan Karamazovlar'a kadar tüm kahramanlar, konfor
veya para peşinde değil, bir "düşünce" için yanıp tutuşurlar.
Dul
Kardeşinin borçlarını üstlenir ve sefalet içinde yaşamaya
başlar.
Dostoyevski, yasal olarak sorumlu olmamasına rağmen,
kardeşinin anısını lekelememek için tüm borçları üstlenir. Ayrıca kardeşinin
dul eşi ve dört çocuğunun bakımını da boynuna borç bilir. Bu "gönüllü
kölelik", onu hayatının sonuna kadar sürecek bir para bulma yarışına
sokar.
Dostoyevski bu dönemde adeta bir makine gibi çalışır.
Bu yoğunlukta bile içinde hissettiği yaşama sevincini
"bir kedi canlılığı" olarak tanımlar.
Anna Krukovski'ye âşık olur, kabul görmez. Onu reddeden
Anna'nın küçük kız kardeşi Sonya (Sofya Kovalevskaya), ileride dünyanın en ünlü
kadın matematikçilerinden biri olacaktır. Dostoyevski, o sırada 14 yaşında olan
bu çocuğun kendisine olan hayranlığını fark edemeyecek kadar kendi acısıyla
meşguldür.
Yazarın en zor anında karşısına çıkan yayımcı Stellovski,
tam bir fırsatçıdır. 3.000 ruble karşılığında Dostoyevski’nin tüm eserlerinin
hakkını almakla kalmaz, 1 Kasım 1866’ya kadar yeni bir roman teslim etmezse tüm
geçmiş ve gelecek eserlerine el koyacağını belirten acımasız bir sözleşme
imzalatır. Bu baskı, daha sonra Kumarbaz romanının sadece 26 günde yazılmasına
neden olacaktır.
Wiesbaden’deki bir otel odasında, aç ve ışıksız kaldığı,
sadece çayla beslendiği günlerde Dostoyevski, Katkov’a yazdığı o meşhur
mektupla Suç ve Ceza’nın iskeletini anlatır:
Konu, yoksul bir öğrencinin "üstün insan" olma ve
iyilik yapma amacıyla işlediği cinayet.
Katilin cinayetten sonra yaşadığı "insanlardan
kopma" ve "yalnızlık" duygusunun, onu kendi isteğiyle cezaya
(küreğe) yöneltmesi.
Dostoyevski, yazdıklarını önce beğenmeyip yaksa da, sonunda
Zavallı Sarhoşlar (Marmeladov ailesi) ile öğrencinin hikayesini birleştirir.
1866 Şubat'ında Vrangel'e yazdığı mektupta, kitabın gördüğü ilgiden ve içindeki
"yeni ve yürekli şeylerden" gururla bahseder.
Suç ve Ceza
Raskolnikov'un temel trajedisi yoksulluk değil, bir
fikirdir. O, dünyayı "olağanüstü insanlar" (Napolyonlar) ve
"titreyen yaratıklar" (bitler) olarak ikiye ayırır.
Raskolnikov yaşlı kadını parası için değil, "bir ilkeyi
öldürmek" için öldürür. Kendi sınırlarını, yani ahlakın ötesine geçip
geçemeyeceğini test eder.
Cinayete karar verdiği an özgür olduğunu sanırken, aslında
bir makinenin dişlisine kapılmış gibi iradesizce sürüklenir. Gerçek özgürlük,
"her şeyi yapabilmek" değil, vicdanın sesini duyabilmektir.
Sonya, Raskolnikov'un tam zıttıdır. O da "yasayı
çiğnemiş" (fahişelik yaparak), kendini feda etmiştir. Ancak onun eylemi
gururdan değil, sevgiden ve çaresizlikten doğar.
Raskolnikov'u kurtaran şey onun üstün insan mantığı değil,
Sonya’nın dizleri dibinde bulduğu "alçakgönüllü sevgi"dir. Diriliş
(Lazarus hikayesi), ancak suçun ve acının kabulüyle başlar.
Svidrigaylov: Raskolnikov'un "ahlakın ötesine
geçme" fikrinin uç noktasıdır. Hiçbir şeye inanmaz, vicdan azabı duymaz
gibi görünür ama sonunda intihara sürüklenir. O, "karanlık odadaki
örümcekli sonsuzluğun" sembolüdür.
Dunya: Kardeşi için kendini Lujin gibi bir alçağa satmaya
(evlenmeye) hazırdır. Fedakarlığı Sonya’ya benzer ama gururu Raskolnikov’un
tarafındadır.
Karakterlerin çoğunun (Raskolnikov, Marmeladov, Katrin
İvanovna) hasta, ateşli veya sayıklıyor olması, onların düşüncelerinin saflığını
ve uçlarda oluşunu meşrulaştıran bir "yazar hilesidir". Onlar, bizim
söylemeye cesaret edemediğimiz fikirlerin beden bulmuş halleridir.
Suç ve Ceza gibi devasa bir eseri yazarken, bir yandan da
yayıncı Stellovski’nin "kölelik sözleşmesi" nedeniyle köşeye sıkışan
Dostoyevski, hayatını kurtaracak olan o stenografla tanışır: Anna Grigoryevna.
Anna Grigoryevna
Anna Grigoryevna ile Dostoyevski'nin karşılaşması, edebiyat
tarihinin en verimli iş birliklerinden biridir.
Dostoyevski: 44 yaşında, borç batağında, sara nöbetleriyle
sarsılan, geçmişin hayaletleriyle (Sibirya, Polin Suslova) boğuşan ve
Stellovski gibi bir "tacirin" pençesindeki kaotik bir adam.
Anna: 20 yaşında, taze, disiplinli, "altın
madalyalı" ve her şeyi düzene sokmaya programlı bir genç kız.
Anna onun hayatının "tozunu silmiş", edebi
hazinesini bir ev kadını titizliğiyle koruma altına almıştır.
Kumarbaz
Romanın kadın kahramanı Polin, yazarın kendisine acı
çektiren eski aşkı Polin Suslova'nın ta kendisidir. Ona karşı duyduğu
"kölelik" ve "aşağılanma" duygularını roman aracılığıyla
Anna'ya (yeni ve temiz bir sayfaya) anlatarak bir bakıma ruhsal bir arınma
yaşar.
Dostoyevski için kumar sadece para değil, "iki kere iki
dört eder" mantığına karşı bir başkaldırı, mutlak bir özgürlük denemesidir.
Dostoyevski'nin Anna'ya evlenme teklif etme biçimi, onun
utangaç ve incinebilir ruh halini çok iyi yansıtır. Doğrudan "Benimle
evlenir misin?" demek yerine, kurgusal bir ressamın hikayesini anlatarak
Anna'nın nabzını ölçer.
"Varsayınız ki, bu ressam ben olayım... Söyleyin nasıl
yanıtlarsınız?"
Bu soru, aslında bir devin, kendisini kurtaran küçük bir
çocuğa duyduğu muhtaçlığın ifadesidir.
Evlilikten sonra Anna'nın karşılaştığı manzara korkunçtur.
Dostoyevski’nin sömürücü akrabaları (özellikle üvey oğlu Pol İssayev), Anna’yı
bir işgalci gibi görür. Anna'nın, bu baskıdan kurtulmak ve kocasını borçlular
cezaevinden kurtarmak için kendi çeyizini ve mobilyalarını rehin vermesi, onun
sadece bir sekreter değil, Dostoyevski'nin hayatta kalmasını sağlayan asıl güç
olduğunu gösterir.
Dostoyevski Rulet Başında
Dostoyevski uçuruma en yakın olduğu anda yaşadığını hisseden
biridir. Kaybetmek, ona bir çeşit "günah çıkarma" ve "ceza"
hissi verirken; kazanmak ise "bağışlanma" anlamına gelir.
Durumu ne denli umutsuzsa, yeşil masa o denli çok çekiyor
onu...
Anna, bu metinde sadece bir eş değil, Dostoyevski’nin hayata
tutunmasını sağlayan tek halattır. Kendi küpelerini, yüzüğünü, hatta
kıyafetlerini rehine vermesi ve her seferinde eli boş dönen kocasını istasyonda
karşılaması, onun sevgisinin boyutunu gösterir.
Anna’nın günlüğünde romanlara dair hiçbir şey yazmaması,
onun Dostoyevski'nin "sanatıyla" değil, "insanıyla"
ilgilendiğini kanıtlar. O, bir yazarın eşi değil, sevdiği adamın koruyucusudur.
Turgenyev ile Çatışma
Turgenyev Batılılaşmış, Rusya’yı uzaktan (dürbünle) izleyen,
"Kendimi Alman sayıyorum" diyen aristokrat bir entelektüel.
Dostoyevski, Rus ruhuna sadık, Batı'nın rasyonalizmini soğuk
ve ruhsuz bulan, sürgünde bile "Rusya'sız olamam" diye feryat eden
bir muhafazakar.
Dostoyevski'nin Turgenyev'e "Rusya üzerine çeviriniz
dürbünü" demesi, edebiyat tarihinin en sert ve zekice iğnelemelerinden
biridir.
Sürgün
Dostoyevski için Avrupa, her ne kadar güvenli bir sığınak
gibi görünse de aslında ruhsal bir hapishanedir. Cenevre'nin ikliminden,
insanlarından ve hatta mimarisinden nefret eder. O, Moskova’nın bakımsız
meydanlarını Avrupa’nın zarif bahçelerine tercih eder. Bu nefretin temelinde
"Rusya'sız olamama" duygusu yatar.
Anna, kocasının ancak büyük bir pişmanlık ve suçluluk
duygusuyla (yani kumar borcuyla) kamçılanarak yazabileceğini bildiği için onu
Saxon-les-Bains’e kendisi gönderir. Nitekim öyle de olur; Dostoyevski her
şeyini kaybeder ama bu yıkım, Budala'nın doğuşu için gereken karanlık enerjiyi
sağlar.
Dostoyevski, dünya edebiyatının en zor işine soyunur: Mutlak
iyi bir insanı yazmak.
Prens Mişkin karakterini yaratırken Hz. İsa’yı, Don Kişot’u
ve Jean Valjean’ı örnek alır.
İlk çocukları Sonya doğumundan kısa süre sonra ölür.
Maykov'a yazdığı mektuptaki "Beni avunduracak küçük
varlık nerede?" sorusu, onun kaderci anlayışının bile evlat acısı
karşısında nasıl sarsıldığını gösterir.
Cenevre ve Vevey’deki hüzünlü anılardan kaçıp Floransa’ya
gitmeleri, bir nebze olsun nefes almalarını sağlar. Rafael’in resimlerine sığınır,
Rusça gazetelere sarılır. Ve nihayet, her şeye rağmen, tüm bu sefalet ve yasın
içinden Budala romanını tamamlamayı başarır.
Budala
İki Zeka Türü
İkincil Zeka: Toplumun kurallarını, "iki kere iki dört
eder" mantığını, kurnazlığı ve sosyal hiyerarşiyi bilen zekadır.
Birincil Zeka: Ruhun, duygunun ve yeraltının zekasıdır.
Mişkin, bir yetişkin boyunda olsa da bir "çocuktur". Bu çocuksu
saflık, ikincil zekanın hakim olduğu St. Petersburg toplumunda bir
"budalalık" olarak algılanır. Ancak Mişkin, kural tanımazlığıyla
aslında en sağlam ilkeleri bile sarsar.
Mutlak iyi bir insan, beraberinde mutlak bir kurtuluş
getirmez.
Mişkin, çevresindekilerin içindeki iyiyi uyandırsa da,
dünyevi gerçeklerle başa çıkamadığı için trajedilere engel olamaz.
Mişkin’in varlığı ruhları uyandırır ama bu dünyada
yaşayamaz; sonunda yine "kendi iklimi olmayan" bu dünyadan delilikle
çekilir.
Kadınlar (Nastasya Filipovna ve Aglae) birer
"amaç" değil, erkeği Tanrı'ya ya da yıkıma götüren
"araçlar"dır.
Mişkin’in Nastasya Filipovna’ya duyduğu aşk, cinsel bir
çekim değil, sonsuz bir acımadır. Nastasya ise kendi şerefsizliğine ve acısına
aşık bir karakterdir; kurtarılmak ister ama "acınmanın sadakasını"
kabul etmeyecek kadar gururludur.
Eğer doğa yasaları (iki kere iki dört) bu kadar güçlüyse ve
İsa gibi bir varlığı bile bu kadar çirkin bir kadavraya dönüştürebiliyorsa,
dirilişe ve mucizeye nasıl inanılabilir? Bu, inancın akılla değil, ancak
duyguyla kazanılabileceğinin en büyük kanıtıdır.
O, matematiksel kesinliklerin ("iki kere iki
dört") ruhu hapsettiğine inanır. Budala, mantığın bittiği, peygambervari
önsezilerin, telepatik bağların ve uçurumun kenarında yaşama arzusunun
başladığı bir romandır.
Budala, toprağa düşen ve ölen bir buğday tanesinin (Mişkin)
öyküsüdür. Mişkin ölür/delirir ama arkasında uyandırılmış bilinçler bırakır.
Ebedi Koca, Cinler' in İşlenmesi, Savaş
Budala’dan sonra kaleme aldığı Ebedi Koca, Dostoyevski’nin
teknik ustalığının bir zirvesi olarak görülür.
Aldatan (Velçaninov) ve aldatılan (Trussotski) arasındaki
ilişki, Dostoyevski’nin meşhur "zıtların birliği" temasını işler.
Trussotski, aldatıldığını bilmesine rağmen aldatan adama hayranlık ve nefret
arasında gidip gelir.
Trussotski’nin yeni nişanlısını da Velçaninov’a kaptırması,
onun "ebedi koca" (yani her zaman aldatılmaya mahkûm figür) rolünü
kabullenmişliğini gösterir.
Dostoyevski'nin Batı hayranlığına ve nihilizme karşı en sert
darbesi olan Cinler, gerçek bir olaydan, İvanov’un Neçayev tarafından
öldürülmesinden filizlenir.
Dostoyevski bu romanı sadece bir kurgu değil, Rus gençliğini
zehirlediğini düşündüğü "cinlere" (yıkıcı fikirlere) karşı bir
savunma mekanizması olarak yazar.
Stavrogin, inanıyorsa inandığına inanmıyor..." ifadesi,
modern insanın inançsızlık ve boşluk içindeki trajedisini özetler.
Kaybettiği bir gecenin sonunda günah çıkarmak için bir Rus
kilisesi ararken yanlışlıkla bir Yahudi havrasına girmesi, onun için metafizik
bir işaret olur.
Bu olaydan sonra ellerinin "tam özgürlüğe"
kavuştuğunu söylemesi, kumarın onun için sadece bir para meselesi değil, ruhunu
esir alan bir hastalık olduğunu kanıtlar. Bu "şifa", hayatının son on
yılında büyük başyapıtlarını vermesini sağlayacaktır.
Tolstoy ve Turgenyev’in edebiyatını "toprak ağası
edebiyatı" olarak niteler ve bu türün söyleyeceği her şeyi söylediğini
savunur. Kendisi ise şehirli, yoksul, sinirli ve "yeni" insanın
sesini duyurmak ister.
Yolculuk öncesi sınırda arama yapılacağı korkusuyla Budala,
Ebedi Koca ve Cinler’in ilk taslaklarının Anna Grigoryevna tarafından
yakılması, bir yazarın yaşayabileceği en dramatik anlardan biridir.
Cinler
Raskolnikov "kendisi için" öldürürken, Cinler’deki
ihtilalciler "toplumun iyiliği" adına toptan öldürmeyi ve Tanrı’yı
insanların zihninden kazımayı hedeflerler.
Metinde geçen "sınırsız özgürlükten yola çıkarak
sınırsız zorbalığa varmak" ifadesi, devrimin nasıl bir diktatörlüğe
evrildiğinin formülüdür. İnsanların %90'ının köleleştirildiği, üstün
zekalıların "gözlerinin oyulduğu" bir "eşitlik" ütopyası,
aslında bir karınca yuvası (distopya) tasarısıdır.
Pyotr Verkhovenski (Mefistofeles): Saf kötülüğün,
manipülasyonun ve yıkımın temsilcisidir. İnandığı bir idealden ziyade, kaosu
yönetme arzusu içindedir.
Stavrogin (Güneş/Boşluk): Romanın merkezindeki
"karanlık güneş"tir. "inanmadığına bile inanmayan" mutlak
bir kayıtsızlık içindedir. Çocuk istismarı gibi en ağır suçları bile sadece
"can sıkıntısını" dağıtmak için işleyen, ruhu çoktan ölmüş bir
figürdür.
Krillov (Tanrı-İnsan): Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için
en yüksek özgürlük eylemi olarak intiharı seçer. "Eğer Tanrı yoksa, ben
Tanrı'yım" mantığıyla, insanlığı korkudan kurtarmak için kendini kurban
eder; bir nevi "Tanrısız İsa" figürüdür.
Şatov (Rus Mesihçiliği): Tanrı'ya ancak Rus halkı üzerinden
inanmaya çalışan, milliyetçilik ile dini birbirine karıştıran trajik bir
karakterdir.
Karmazinov karakteri üzerinden Batı hayranı Rus aydınlarını
(özellikle Turgenyev’i) sert bir dille hicveder. Kendi ülkesinin
sorunlarındansa "Karlsruhe'nin kanalizasyon işlerini" daha önemli
gören aydın tipini aşağılar.
Dostoyevski’ye göre Rusya, içine giren bu yabancı
fikirlerden (cinlerden) ancak büyük bir sarsıntıyla kurtulacak ve sonunda
"İsa'nın ayakları dibine" oturarak iyileşecektir.
Roman yayımlandığında döneminin liberal ve sol çevreleri
tarafından "yeteneksizlik" ve "sanatsal iflas" olarak
nitelendirilmiş, Dostoyevski "gericilikle" suçlanmıştır.
Dördüncü Kitap
Delikanlı
Dostoyevski borçlar ve alacaklılarla kuşatılmış durumdadır.
Anna, Alman tacir Jentersten gibi alacaklıları, "Kocam
hapiste roman yazmaya devam eder, siz de masraflarını ödersiniz" diyerek
geri püskürtür.
Anna, kağıdı kendi satın alıp kitapçı memurlarıyla pazarlık
yaparak Budala ve Cinler’i kendisi yayımlar. Bu, Dostoyevski’nin finansal
bağımsızlığı için bir dönüm noktasıdır.
Dostoyevski, Prens Meşerski’nin Yurttaş dergisinde editörlük
yapmaya başlar. Bu süreç, onun ileride büyük ses getirecek olan "Bir
Yazarın Günlüğü" türünün de temellerini atar.
Dostoyevski burada sadece bir yazar değil; bir peygamber,
bir siyasi analist ve bazen de hırçın bir polemikçi olarak karşımızdadır.
Bu dönemde Dostoyevski’nin Batı karşıtı ve tutucu (sağcı)
görüşleri iyice belirginleşir.
Delikanlı
Romanın kahramanı Arkadi Dolgoruki, Raskolnikov’un
"balta" ile aradığı gücü "para" ile aramaktadır. Ancak
buradaki para, lüks içinde yaşamak için değil, "gücün yalnız
bilincine" sahip olmak içindir. Arkadi, Rothschild kadar zengin olup eski
bir pardösüyle çamurlar içinde yürümeyi hayal eder; bu tam bir "Yeraltı
Adamı" tavrıdır.
Arkadi de tıpkı Raskolnikov gibi "üstün insan" olma
yolunda kendi insani duygularına (merhamet, kumar tutkusu, aşk) yenik düşer.
Rinoçka adlı bebeği kurtarmaya çalışırken idealleri için biriktirdiği parayı
harcaması, yaşamın diyalektiğinin teoriyi yenmesidir.
Arkadi’nin babası Versilov, Dostoyevski karakterlerinin bir
sentezi gibidir. "İkiye bölünmüşlük" (duality) temasının en keskin
örneğidir; hem kutsal bir aşkı hem de yıkıcı bir şehveti aynı anda ruhunda
taşır.
Eleştiriler
Nekrassov: Kitabı bir gecede okur ve Dostoyevski’nin
"tazeliğine" hayran kalır; onu Tolstoy’un son dönem tekrarlarıyla
kıyaslayarak över.
Turgenyev: Kitabı "pis, hastalıklı bir koku" ve
"psikolojik yaltaklanma" olarak nitelendirerek nefretini gizlemez.
Ancak iki yıl sonra onu "Rus yazarlarının birincisi" olarak
selamlamak zorunda kalacaktır.
Bir Yazarın Günlüğü
Dostoyevski, Günlük'te Rus halkını (mujik) Avrupa’nın
"rasyonalist hastalığından" korunmuş, saf bir güç olarak tanımlar.
Dostoyevski’ye göre Rus insanının en derin ihtiyacı
"tükenmez bir acı çekme" arzusudur. İnanç, zihinsel bir süreç değil,
kalpten ve bedenden gelen "fiziksel" bir duygu, acıyla yoğrulmuş bir
teslimiyettir.
Halkın cahilliği veya ayyaşlığı önemli değildir; çünkü onlar
İsa’yı yüreklerinde taşırlar. Kurtuluş elitlerden (Batıcılardan) değil,
topraktan ve halktan gelecektir.
Dostoyevski’nin siyasi görüşleri bu dönemde mistik bir
milliyetçiliğe evrilir.
Rus halkının diğer ulusları anlama ve onlarla bütünleşme
yeteneğine ("evrensel kardeşlik") sahip tek halk olduğuna inanır.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı kutsal bir görev olarak görür.
"İstanbul bizim olacak" derken bunu siyasi bir genişlemeden ziyade,
Hristiyanlığın (Ortodoksluğun) zaferi olarak kurgular.
Katolikliği "İsa’yı yitirmiş ve devlete dönüşmüş"
bir yapı olarak suçlar. Ona göre gerçek tinsel birleşme sadece Rus İsa’sı ile
mümkündür.
Günlük’te yayımlanan iki şaheser
Gülünç Bir Adamın Düşü: İnsanın cenneti nasıl cehenneme
çevirdiğinin; bilgeliğin yerine "bilimi" ve "utancı" nasıl
koyduğunun sarsıcı bir alegorisidir.
Uysal Kız: Sessiz bir savaşın, gururun ve iletişimsizliğin
öyküsüdür. Kadının kollarında bir ikonla pencereden atlaması, Dostoyevski’nin
"insan yeryüzünde yalnızdır" çığlığının en somut örneğidir.
Karamazov Kardeşler'in Yaradılışı
Üç yaşındaki oğlu Alyoşa’yı bir sara nöbetinde kaybeder.
Dostoyevski, oğlunun kendi hastalığı (epilepsi) yüzünden
ölmesini "evrensel sorumluluk" fikriyle birleştirir: "Herkes,
her şeyden sorumludur."
Bu acıyla sarsılan yazar, genç filozof Soloviyov ile
manastıra gider. Buradaki izlenimleri, Karamazov Kardeşler'deki Rahip Zozima ve
Alyoşa Karamazov karakterlerine hayat verir.
Dostoyevski'nin "Rus İnsanı" Portresi
Günah: Ayyaşlık, sefalet, yalan (Yaralı hayvanın
sıçramaları).
Arınma: Acı çekme iştahı, tinsel gereksinim.
Sonuç: Dünyayı kurtaracak olan "Aydınlık".
Karamazov Kardeşler
Karamazovluk: Tek Bir Varlığın Dört Hali
Smerdiyakov: Karamazovluğun en alt basamağı;
"tortu", "çöplük" ve eyleme dökülmüş kötü niyet.
Dimitri: Karamazovluğun "eti" ve "kanlı"
tutkusu. Hayvan ile insan arasında sıkışmış, ama acı çekerek arınmaya aday olan
coşku.
İvan: Karamazovluğun "aklı" ve "kibri".
Tanrı’yla boy ölçüşen ama kendi yarattığı maymuna (Smerdiyakov) yenilen
trajedi.
Alyoşa: Karamazovluğun "ışığı". Kötülüğü bilmeyen
değil, kötülüğü görüp onu sevgiyle dönüştürebilen "eril iyilik".
Büyük Engizisyoncu
İnsan özgürlükten korkar.
Engizisyoncu’ya göre İsa, insana taşıyamayacağı kadar büyük
bir yük (özgür seçim ve vicdan azabı) vermiştir. Kilise (veya metaforik olarak
otorite), bu yükü insanların sırtından alıp onlara "ekmek ve kölece bir
mutluluk" vaat ederek İsa’ya ihanet eder. Burada Dostoyevski, hem
Katolikliği hem de kendi döneminin yükselen ateist sosyalizmini aynı potada
eritir: Her ikisi de tinsel özgürlüğü, dünyevi bir refah düzenine feda
etmektedir.
Gruşenka
Aynı anda hem bir "kaplan" hem de bir
"melek".
Kadının gücü, erkek gibi "tek" veya
"düzenli" olmasında değil, biçimsiz bir evren gibi her an
değişebilmesinde yatar.
Gruşenka, Dimitri ve babasını hayvanlaştıran o şehvet
kutbudur; ancak aynı zamanda Alyoşa’ya "soğan veren" (merhamet
gösteren) bir ermişe de dönüşebilir.
Puşkin'e Saygı Şenlikleri
1880'de Puşkin anıtının açılışında verdiği söylevle tüm
Rusya'yı birleştirir. Halk onu bir peygamber gibi selamlar.
Dostoyevski, Alyoşa’yı "Yeni Rusya"nın temsilcisi
olarak kurgulayıp onun hikayesini devam ettirmek ister. Bu, Dimitri’nin (Eski
Rusya) ve İvan’ın (Avrupalı Rusya) ötesinde bir kurtuluş vaadidir.
Defterine yazdığı "10 yıllık çalışma gerektirir, oysa
ben 56 yaşındayım!" notu, yazarın kendi sonunu hissettiğini gösterir.
Puşkin anıtının açılışında Dostoyevski’nin yaptığı konuşma,
sadece bir edebiyat eleştirisi değil, siyasi ve tinsel bir manifestodur.
Dostoyevski’ye göre Puşkin’in büyüklüğü, her milletin
(İngiliz, Arap, İspanyol) ruhuna bürünebilme yeteneğinden gelir. Bu yetenek,
Rus halkının dünyayı birleştirecek olan "evrensel kardeşlik"
misyonunun kanıtıdır.
Son
Puşkin şenliklerinden sonra yükselen eleştiriler (özellikle
Gradovski ve Avrupa Postası), onu hem fiziksel hem ruhsal olarak sarsar. Bu
tepkiler, onun son sara nöbetlerini tetikler.
Ölümcül kanama, ironik bir şekilde bir "miras
kavgası" sırasında başlar. Kız kardeşi Vera'nın suçlamaları ve ailevi
hırslar, yazarın zaten incelmiş olan damarlarını patlatır.
"Bu saat için tutmayınız beni, çünkü böylelikle tüm
adaleti yerine getirmeliyiz."
Dostoyevski’nin cenazesi, Rusya tarihinde eşine az rastlanır
bir kitle hareketine dönüşür.
Tabut omuzlarda taşınır.
Ölümünden Sonra
Dostoyevski öldüğünde Anna sadece bir dul değil, aynı
zamanda kocasının edebi mirasını korumakla görevli bir savaşçıya dönüşür.
Yayıncıların sömürü girişimlerine karşı direnir, kocasının
tüm eserlerini kendisi yayımlayarak büyük bir başarı elde eder.
Dostoyevski’nin el yazmalarını ve eşyalarını korumak için
Moskova Tarih Müzesi’nde özel bir bölüm kurar.
Kendi ifadesiyle 20. yüzyılda değil, hâlâ 19. yüzyılda,
kocasının yanında yaşamaya devam eder. 1918 yılında Kırım’da sefalet içinde
ölene dek tek amacı Fedor Mihailoviç’in ölümsüzlüğünü sağlamlaştırmak olmuştur.
Dostoyevski’nin ölümünden sonra ortaya çıkan en büyük
sarsıntı, en yakın dostlarından Strakhov’un Tolstoy’a yazdığı mektuptur.
Strakhov, Dostoyevski’yi "aşağılık, kıskanç ve kötü huylu" olarak
tanımlar.
Strakhov, Dostoyevski’nin küçük bir kız çocuğuna banyoda
tecavüz ettiğiyle övündüğünü iddia eder.
Turgenyev de bu kervana katılarak Dostoyevski’yi
sapkınlığıyla ünlü Marquis de Sade’a benzetir.
Anna, bu iddiaların kocasının kurguladığı karakterlerle
(Stavrogin gibi) karıştırıldığını ve Strakhov’un sadece kıskanç bir "çanak
yalayıcı" olduğunu savunarak bu saldırıları göğüsler.
O hem bir ermiş (Mişkin) hem de bir şeytandır (Stavrogin).
Dostoyevski okuyucuya hazır cevaplar vermez; aksine, onu
konforlu uykusundan uyandırıp uçurumun kenarına bırakır.
Raskolnikov, Suçun ve vicdanın dayanılmaz ağırlığı.
Mişkin, Dünyadaki mutlak saflığın "budalalığı".
Stavrogin, Hiçliğin ve karanlığın en uç noktası.
Karamazovlar, İnsan doğasındaki hayvani tutku ile tinsel
yükselişin kavgası.
O, bize neye inanmamız gerektiğini söylemez; sadece
"inanmanın" ve "beklemenin" sarsıcı tadını öğretir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder