30 Ocak 2022 Pazar

Wolfgang Sofsky - Yalnız Kurt - Notlar

Wolfgang Sofsky - Yalnız Kurt - Notlar

Einzelgaenger, Matthes & Seitz Berlin Verlag, Berlin 2013

 


Altıncı Saat

(Yaratılış)

 

İnsan, düşünmeden önce yaşamaya arzulu, sabırsız ve coşkulu bir varlık olarak sahneye çıkar.

İnsanın yalnızlığı, çevresindeki varlıkların onun sözlerini anlamaması ve sadece kendi kendine konuşabilmesiyle başlar.

 

İlk insan yalnızlık içinde doğdu, topraktan yaratıldı ve toprağa dönmeye mahkumdu.

 

Altıncı saatte, hiç hava üflenmeden, kır hayvanları, sığırlar ve gökteki bütün kuşlar var oldular. İnsanoğluna düzenli sıralar halinde geldiler. Her tür, dilinde kendi adını taşıyordu ve ona, bundan böyle her yaratığı çağırıp onlardan zevk alabilmesi için bir hatırlatıcı araç sağlıyordu. Böylece insan, yaratıkların seslerinden kendi dilini buldu. Ama eksik olanı bulamadı.

 

İnsanın yalnızlığı içinde rüyasında gördüğü o büyüleyici ve muazzam kadın figürü (yeşil zümrüt gözlü, kızıl saçlı Lilith), aniden baykuş pençeli, alevler içinde ve elinde bıçaklar tutan bir canavara dönüşür.

 

Uyandığında bahçe yok olmuş, geriye sadece soğuk kumu savuran soluk bir rüzgar kalmıştır.

 

Yalnız Gezen

Ayağa kalktıktan sonra hissettiği özgürlük beklenmedikti. Çevik hafifliğin tadını çıkardı, kollarını salladı, bir ayağını diğerinin önüne koydu ve her adımla özgüven kazandı.

 

Ancak en büyük engel, kendi düşüncesiydi. Kendine, asla yürümeyi düşünmemesi gerektiğini hatırlattı.

Çünkü o zaman daha ileri gitmek imkansız olurdu.

 

Yürürken dünya uzaklaşıyordu; her adımda şeyler geri çekiliyordu. Hiçlik her zaman ondan daha hızlıydı.

 

Düşünceler yürürken uçucu ve geçicidir; duran insan gerçek düşünürdür. Yürümek, derin düşünen zihni havalandırmak ve uçucu fikirleri kovmak için bir araçtır.

 

İnsan başkalarıyla yürürken veya konuşurken derinleşemez; herkes yalnız yürür ve yalnız düşünür.

Başkalarıyla yürümek konuşmayı gerektirir ve konuşmalar bir gerekçelendirme üzerine kuruludur; bu yüzden arkadaşlık düşünmek ve yürümek için zararlıdır.

 

Kayıp Kelimeler

Konuşmayı bırakan adam, kelimelerin gürültüsünden kurtulduğunda gıcırdayan tahtanın veya inleyen camın sesini daha net duymaya başlar.

 

Bilinçli bir karar olmadan, cümleler arasındaki duraklamaların uzamasıyla gri bir sessizlik sızar ve adam yavaş yavaş sessizleşir.

 

Çevredekiler bu sessizliği zihinsel bir kusur veya hasar olarak görür.

 

Dış dünyada sessiz kalan adamın kafasının içinde asla susturulamayan, ağlayan, vaaz veren, cezalandıran ve ulayan lanetli, yabancı bir iç ses sürekli konuşmaya devam eder.

 

Ulaşılmaz Olan

Kobalt mavisi tahtında oturan, asasını kılıç gibi tutan figür; zırhı, gururlu duruşu ve kılıcıyla kendi sessizlik ve yalnızlık krallığını dış dünyaya karşı korur. Kimsenin yaklaşamadığı, dokunamadığı, tamamen kendi içine kapanmış mutlak bir güç ve ulaşılamazlık simgesidir.

Kılıçla sessizlik alemini koruyor; asayla yalnızlığın sırlarını saklıyor.

 

Zaman sınırlarından bağımsız görüntüler sunan rüyalar, bu yalnız figürü günün acılarından ve insan dünyasından özgürleştirir.

 

Tahtında yalnız ve gözlerden uzak kaldığı anlarda (hiç kimsenin bakmadığı o kısa anda) zırhı gevşer, insani ve masum bir arzu belirir.

 

Tapınağa giren çocuklar onun canlı olup olmadığını anlamak için eteğini çekiştirdiğinde onlara şefkatle yaklaşır; fakat gözlerindeki derin ve yabancı karanlık, çocukları bile korkutup kaçırır.

 

Bir Ders

Yaratıklar ve iblisler…

Yaşlı münzevi (çöl babası/aziz figürü), gençliğinde kendisine fiziksel olarak saldıran bu iblislerin, ancak orta yaşlarında kendi zihninin ve karanlık rüyalarının birer ürünü olduğunu anladı.

 

Münzevi; toplumsal baskılardan, meraklı insanlardan ve şöhretten kaçmak için sürekli daha uzak çöllere çekildi.

 

Çöl, insanı dış uyarılardan kurtarır ancak zihni işkenceye maruz bırakır; asıl savaş kişinin kendi kirli düşüncelerine ve arzularına karşı başlar.

 

İnanç, kitapta değil kalpte saklıdır ve kutsal olanın tefekküründe, duyusal algıyla meleklerin sesini duymakta yatar.

 

Gösterişli çileciliği reddeder. Çileciliği bedenini acıyla parçalamak için değil, arındırmak ve dünyevi tutkuları ayaklar altına almak için feragate dayatır.

Hayal Kırıklıkları

(Zerdüşt)

Dağlardan şehre inen, geçmişi ve adı bilinmeyen bir adam, çadırını şehir kapısına kurar. İnsanların dertlerini dinler ancak kimsenin yükünü hafifletmez; çünkü insanlara umut, vaat, ahlak ya da dini doktrinler sunmayı reddeder.

İnsanın sadece bir kez öldüğünü söyler.

 

Gerçek hiçbir fayda sağlamaz. Gerçek mutluluk getirmez. O sizi mutlu etmek için orada değil.

 

İnsanların gelecekten medet umarak, çocuklarında ölümsüzlük arayarak veya sahte umutlara tutunarak şimdiyi feda ettiklerini söyler. Dini liderler ve halk, ellerindeki sahte tesellileri ve illüzyonları çekip aldığı için ona öfkelenir.

 

Hakikatin teselli vermediğini, mutluluk getirmediğini savunduğu için kentin önderleri tarafından tehlikeli bulunur ve dağlara sürülür.

 

403 Numara

İsimlerin yerini numaraların aldığı, tahtadan oyulmuş gibi sert bir muhtarın yönettiği çorak bir çalışma/sürgün kampına, ayağına zincirler vurularak, dövülerek getirilen bir mahkûmdur 403 numara.

Kamp yerinde odalar iki kişiliktir ve ne gece ne gündüz kimse yalnız kalamaz.

 

Sürgünler ailelerini ve geçmişlerini unutarak başlangıcı ve sonu olmayan monoton bir şimdiki zamanda yaşarlar.

 

Akşam sayımında tüm sakinler çift sıra dizilir ve gezgin de boşalan bir numaraya yerleştirilerek kampa dahil edilir.

 

Çan Çiçekleri

Yırtık pırtık giysileri, tozlu ayakkabıları ve bitkin yüzleriyle hayatta kalmaya çalışan askerler trenden iner.

Haftalarca süren yürüyüşlerin ve yolculukların ardından gelen bu insanlar için ne bir karşılama töreni ne bir yakın ne de onları bekleyen bir sevinç vardır.

 

Geçmişte yaşama tutunmak için eve dönme fikrine bir saplantı gibi sarılmıştı.

Zamanla anılar solmuş, eve dönme arzusu ve neşesi anlamını kaybetmiştir. Nereye giderse gitsin, kendisinin en önemli parçası asla geri dönemez.

 

Şehirde tek bir çocuk bile yoktur; gelecek ve umut fikri yok edilmiştir. Define avcıları ve leş yiyiciler enkaz arasında geçmişin kalıntılarını yağmalamaktadır.

 

Çocukluğunun geçtiği, bir zamanlar cepheleri çan çiçekleriyle, orkide figürleriyle süslü güzelim mahalleye gittiğinde, her şeyin temellerine kadar yıkıldığını görür. İnsanlar ondan öfke ve korkuyla kaçar, çünkü varlığı onlara suçluluklarını ve geçmişi hatırlatmaktadır.

Geleceğin ancak geçmişi geride bırakanlar için var olduğunu anlar, hiçbir şey aramadan geldiği trenle şehirden ve geçmişinden sonsuza dek uzaklaşır.

 

Sarı Işık

Beşinci kattaki temiz, sessiz ama sarı bir ışıkla kaplı otel odasında sadece bir gece kalmayı planlar.

Bir yerde durmak veya yerleşmek onun için bir tehdittir.

 

Yolculuğu boyunca peşini bırakmayan uykusuzluk, diğer konukların duvarın arkasından gelen sesleri ve rüyalardaki hayalet ağlarıyla boğuşur.

 

Geceleri yalnız kalmamak için ışığı açık bırakıp duvardaki tek yoldaşı olan gölgesini okşar, onu azarlar ve onunla dans eder.

 

Kısa Mesafe

Trafikte saatlerce bekleyen ve labirent sokaklara park edip yürüyen bir adam, bistroda kendisine tıpatıp benzeyen, aynı melodiyi mırıldanan ve aynı yün paltoyu giyen başka bir adamı fark eder.

Bu yabancıyı adeta bir saplantıyla takip eder.

 

Günün sonunda aynı bistroda buluştuklarında yabancı, kendisinin onun 67 yaşındaki gelecekteki hali olduğunu ifade eder: "Ben sensin. Ama benim olman için biraz beklemen gerekecek."

 

Sis Kornası

(Deniz feneri)

Artık kullanılmayan deniz fenerinin yaşlı bekçisi, yoğun bir sis tabakasının kenti ve denizi tamamen kapatmasına tanıklık eder. Sis; renkleri, sesleri ve tüm dünyayı yutarken bekçi de kulenin sonsuz döngülü spiral merdivenlerinde kendi içsel yalnızlığına tırmanır.

Kule faaliyetteyken fenerin altında geçen sonsuz uykusuz geceleri ve kuleyi boyayıp temiz tutma alışkanlığını hatırlar.

Sis kuleyi tamamen sarıp dış dünyayla olan tüm iletişimi (sokak lambaları, radyo sinyalleri, görünürlük) kestiğinde, bekçi küçük odasındaki yatağına çekilir. Bedenindeki fiziksel daralma, öksürük krizleri ve baş dönmesi eşliğinde, zihninde büyüyüp küçülen bir girdabın ve kayboluşun içine çekilir.

 

Kırsaldaki Evde

Bir adam, ortadan kaybolan kardeşinin kırsaldaki yedi odalı evine gelir ve kardeşinin insanlığın yalanları ve bakışların ikiyüzlülüğü üzerine yazdığı notları bulur.

 

Mobilyasız, bomboş zemin kat odaları, kişinin kendisini her şeyden ve herkesten soyutladığı, varoluşun çıplaklığıyla baş başa kaldığı bir "hiçlik laboratuvarıdır".

 

Scarlatti ve Scriabin gibi çalınması son derece zor ve karmaşık eserlerin notaları titizlikle çalışılmıştır. Ancak evde hiçbir ses sistemi veya dinleyici yoktur. Kayıp kardeş, insan seslerinin sahteliğinden kaçıp içsel kulağına sığınmıştır.

 

Mahkeme

Prensin sarayında herkesin hayvan veya farklı sosyal sınıfların maskeleriyle yüzlerini gizleyip çılgınca eğlendiği bir balo düzenlenir.

 

Gece yarısı kurulan mahkemeye, davetliler arasında maske takmayan tek kişi olan, ipek takım elbiseli cüce görünümlü küçük bir adam getirilir.

Sanığın "Neşeli ifade"sinin aslında kendi maskesi olduğunu söylemesi üzerine soytarı olduğu anlaşılır ve davetliler tarafından feci şekilde dövülerek dışarı atılır.

 

Eve dönen soytarı yalnız başına ağlar; prens ve yargıçların gülmeme hakkı varken kendisinin sürekli gülmeye zorlanmasının acısını çeker.

 

Yüz

Şatoda tüm aynalar kırılmıştır. İnsanların kendi yüzlerini görmesi, güzelleşmesi veya kimlik kazanması yasaktır. İnsanlar kendilerini ancak dokunarak veya başkalarının gözünden tanımlayabilirler. Kendi simasını göremeyen topluluk, özgüvenini ve bireyselliğini yitirmiştir.

 

Lordun yüzünün çocukluktaki bir yangın sonucu deforme olduğu ya da bir aslana benzediği söylentileri yaygındır.

 

Kaleye giren kurnaz haberci insanları lordun ölmüş olabileceği dedikodusuyla kışkırtıp aynaların geri getirilmesini talep eder.

 

Lord tebaasını meydana toplayıp dev aynalarla güneş ışığını üzerlerine yansıtarak onları kör eder; kendisi ise altın maskeyle çıkıp yüzünü yine gizler.

 

Anıt

Sarayından kırbaçlanarak kovulan eski kral pençeli, tüylü bir yaratığa dönüşerek tarlalarda fare ve kök yemeye başlar.

 

Geçmişte insanları merhametsiz bir zenginlikle ya da cezalarla korkutarak yönetmişti.

Kendisi için ebedi ateşle yanan devasa bir anıt yaptırmıştı.

İsyancılar büyük zorluklarla bronz heykeli devirerek eski korkularından kurtuldu.

 

Eski hükümdar kökleri kalmış bir kütüğün dibinde, yırtıcı kuşlar ve canavarların sesleri arasında son nefesini verirken boşluğa karşı kahkaha atar.

 

Bavul

Alexander adındaki muhbir, acil bir durum bildirerek yöneticisi Felix'i sömürge müzesinde Orta Afrika maske odasında buluşmaya çağırır.

Sızdığı naif arkadaş grubunun samimi mutfak konuşmalarını her gün Felix için raporlar.

Arkadaşlarını gözetlerken kendisinin de taraf değiştirip değiştirmediğinin gözetlendiği şüphesiyle sarsılır.

Leopold ve Dieter'in dairesindeki, askeri optik veya silah bavuluna benzeyen, grupta büyük gerginliğe yol açan mavi bavuldan bahseder.

 

Raporu verdikten sonra daireye dönen Alexander arkadaşlarını bir daha bulamaz.

 

Kötü rüyalar

Suikastçı eski bir bakanın evinde perdenin arkasında iki saat boyunca tabancası ve susturucusuyla bekler.

Sokakta gururla yürüyen, her zaman ilgi ve selam bekleyen eski bakan görevden alındığı için korumasızdır.

Bakanın kafasına ve göğsüne susturuculu tabancayla on bir el ateş eder.

Emeklilikte bile asla güvende olmadıklarını bilmeliler. Son dakikalarına kadar korku içinde yaşamalılar.

 

Bir arbede

Beyaz ayakkabılı genç sörfçü ile bıyıklı, şık giyimli yaşlı beyefendi, antik fildişinden satranç taşlarıyla oynamak için otel lobisinde buluşurlar.

Genç adam atak, yaşlı adam temkinlidir.

Otuz beş hamle sonunda şahını deviren gencin, yaşlı adamın "kazanamadın" alayından sonra sersemlemiş halde lobiyi terk edip defterini çöpe atar.

 

Örümcek Bacakları

Barda piposunu tüttürerek dışarıdaki insanları izleyen adam, arkadaşlarının gelmeyeceğini bilerek içeriye bakmaktan kaçınır.

Bardan sarhoşça ayrılan adam merdivenlerden düşer, ağır yaralanır. Ağzı pelin otu ve kanla dolar.

 

Bir anlaşma

Doktor, mavi yüksükotunu kalbi güçlendiren ve kasvetli düşünceleri iyileştiren bir sembol olarak portreye eklemesini önerir.

Eli, kıpkırmızı masa örtüsünün üzerinde hareketsiz duruyor.

Bir taşra doktoru olarak, yapacak pek bir şey yok; insanlar genç yaşta, ateşten, iltihaplı yaralardan, doğumda, yoksulluktan, bölgeyi saran melankoliden ölüyor. Doktor genellikle çağrıldığında çok geç kalıyor; at arabası çok yavaş.

Düşüncelilik, insanın mahkum edildiği hareketsizlikten kaynaklanır. / Durağanlıktan, çıkmaz bir hayata dönüşen bu durumdan kurtulmanın tek yolu düşünmektir.

 

Yanlış notalar

Kendini en iyi olmak için kamçıyla, gamlarla ve etütlerle kırbaçlayarak ömür boyu çalışan piyanist yorgundur.

Kulaklarındaki tiz çınlamayla sahneye çıkan piyanist, koltuk yüksekliğini ayarlayamaz ve ilk notaları telaşla kaçırır.

Agitato kısmındaki büyük fiyasko sonrasında seyirciler öfkeyle ıslık çalar.

Konseri terk edip nehir kenarındaki banka sığınan adam, cep telefonunu nehre atarak hırsından ve onaylanma ihtiyacından kurtulur.

 

Danslar

Eski keşişlerin inzivaya çekildiği mahzenin üzerinde, sütunların ortasında boş sandalyeye oturan devasa çellist…

Loş mum ışığında aslan ve ejderha başlıklı sütunlara karşı allemande, courante ve sarabande çalıyor.

Sesler enstrümandan yükselir, gittikçe daha acı dolu, gittikçe daha kanlı.

 

Konser bittiğinde canlı izleyicilerden hiçbir alkış gelmez. Sessizlik hakimdir; dinleyiciler solgun gölgeler gibidir. Sanatçı sakristiye doğru yürürken, taşlaşmış/eski bir peygamber heykelinin müziğin ritmiyle kıpırdadığını, ona minnetle gülümsediğini görür. Müzisyen, yaşayanlara değil, ölülere, azizlere ve zamansız taşlara çalmıştır.

 

Faturalama

Şehrin kimsesiz bir sokağında antika kitapçı (sahaf) işleten, disiplinli ama insanlardan ve modern dünyadan umudunu kesmiş bir adam, her gece tam saatinde elinde ağır bir evrak çantasıyla dükkandan çıkar, sabah geri döner.

İnsanların doğrudan tecrübe etmek yerine her şeyin talimatını okumalarından ve aslında hiçbir şey anlamamalarından yakınır.

 

Dükkana kambur, yaşlı ve bakımsız bir adam girer. Cebinden gazete kağıdına sarılı, yürüyüş, düşünme ve sessizlik üzerine yazılmış 30 sayfalık küçük bir kitapçık çıkarır. Sahaf önce satmayacağını söylese de adamla felsefi bir diyaloğa girer. Sahaf, harflerin ve kelimelerin arasındaki "boşluk"tan (hiçlikten) bahseder. Ziyaretçi bu sohbetin ardından parayı alıp sessizce gider.

 

Sahaf dükkanı erken kapatmaya karar verir; kahve eşliğinde bir puro yakar ve Hieronymus Bosch'un tablosundaki gezgin/seyyar satıcı figürünü inceler. Yırtık pırtık giysileriyle, arkasındaki felaketlere, tehlikelere ve insan kaosuna bakmadan kırık bir tahta köprüden ileriye doğru adım atan bu gezginde kendi benliğini, özgürleşme arzusunu görür.

 

Ertesi gün dükkanın kapısına "ikinci bir duyuruya kadar kapalıdır" notu asılır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder