4 Şubat 2026 Çarşamba

İbn Arabi - Hatmul Kuran Kur'an Mührü - Notlar

İbn Arabi - Hatmul Kuran Kur'an Mührü - Notlar

Şeyhu’l Ekber Muhyiddin İbn Arabî’nin Hayatı

Derleyen: Abdulbaki Miftah, Mütercim: Vahdettin İnce, Kitsan, 2007

 

Giriş

İbnü'l-Arabî’yi yerenler: Onu zındıklıkla, şeriatın zahirini iptal etmekle (ibâhîlik) ve sapkınlıkla suçlayanlar.

İbnü'l-Arabî’yi kutsayanlar: Onu nebilerden hemen sonraki en büyük makama yerleştiren, peygamberane bir masumiyet atfedenler.

 

İbnü'l-Arabî’nin dili sembolik, katmanlı ve "keşf" merkezlidir. Sadece harfî/zahirî bir dil bilgisiyle bu metinleri çözmeye çalışmak, muhatabı dalalete sürükleyebilir.

 

Claude Addas’ın İbn Arabi ou la quete du soufre rouge (İbn Arabi veya Kırmızı Kükürdü / Kibrit-i Ahmer'i Aramak) adlı eseri Şeyh’in hayat kronolojisini, seyahatlerini ve tarihi arka planını belgelere dayanarak dünyada en iyi ortaya koyan biyografik şaheserdir.

 

Birinci Bölüm - Şeyh’ın Ailesi

Şeyh’in babası, cömertliğiyle bilinen Hatem et-Tâî’nin soyundan gelmektedir. Şeyh’in annesi Nur Hanım, Medineli Ensar soyundandır.

Babası, Ali b. Muhammed, Murâbıtlar ve Muvahhidler gibi dönemin güçlü devletlerinin askeri/bürokratik kademelerinde üst düzey yöneticiydi. Aynı zamanda dönemin en büyük rasyonalist filozofu ve Kurtuba kadısı İbn Rüşd ile yakın arkadaştı.

 

Tasavvuf hiyerarşisinde baba evladı irşad eder.

İbnü'l-Arabî yirmili yaşlarındayken babasını içsel olarak kuşatmıştır. Onu dünyevî saltanatın ağırlığından kurtarmak için dönemin büyük velileriyle (Ebu Muhammed el-Kattan ve Mahluf el-Kebaili) buluşturmuştur.

 

Nûne Fâtıma bint İbni el-Müsenna, bu arif kadın, Şeyh için bir "İlahî Anne" (Manevî mürşide) olmuştur.

Melamî kutbundan biri olan Salih el-Adevi, Arabi’ye yakın zamanda önce babasının vefat edeceğini ardından ablasının nişanlısının vefat edeceğini ve ailenin tüm yükünün ona kalacağını haber verir.

Sakın baldan sonra sirke yemeye kalkma.

 

Kız kardeşlerini ve annesini alarak Fas’a, yani fakir ama salihlerin olduğu manevî iklime taşır.

Mekke’de Hz. Adem adına umre yapar.

 

İbnü'l-Arabî için kadın, sadece biyolojik veya toplumsal bir varlık değil; ilahî hakikatlerin en kâmil tecelligâhıdır. Havva’nın Adem’den etkilenerek varlık sahnesine çıkışı, kalemin Levh-i Mahfuz’a mürekkep akıtarak varlık suretlerini yazması gibidir.

Ona göre cinsel birleşme Allah’ın alemi yaratıp Kendini onda görme arzusunun insan düzeyindeki aynasıdır.

Tarikata girdiği ilk yıllarda kadınlardan ve cinsel ilişkiden tamamen uzak durmuş, hatta buna karşı içinde bir tiksinti beslemiştir.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) "Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi" hadisinin hakikatine vakıf olunca, Allah’a sığınmış ve bu tiksinti yerini derin bir şefkate bırakmıştır.

 

Evlilikleri

Meryem bint Muhammed el-Bacâî: Şeyh'in Endülüs/İşbiliyye dönemindeki eşidir. Şeyh’in birçok yolculuğuna eşlik etmiştir.

 

Fâtıma bint Yûnus (Haremeyn Emirinin Kızı): Şeyh’in büyük oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr'in annesidir.

 

Bağdatlı Eşi: Şeyh'in Muhâdarâtü'l-Ebrâr eserinde "Benim için göz aydınlığıydı, zaman bizi ayırdı" diye hasretle andığı, Bağdat Hille'deki eşidir.

 

Sadreddin Konevî'nin babası Mecdüddin İshak öldükten sonra, Şeyh onun dul kalan annesiyle evlenmiştir.

 

Bint Zekî (Şam Kadısının Kızı): Şam Başkadısı Tahir b. Zeki'nin kızıdır.

 

598 yılında Mekke’de karşılaştığı, İsfahanlı bir alimin kızı olan Nizam (Aynü'ş-Şems) isimli genç kadına duyduğu hayranlığı Tercümânü'l-Eşvâk (Arzuların Tercümanı) adlı divanında ölümsüzleştirmiştir.

 

Şeyh’in 600 yılında Mekke’de yazdığı Tâcü’r-Resâil, zâhiren Kâbe ile yapılan konuşmalar gibi görünse de bâtınen kâmil insanın hakikatidir. Şeyh’e göre Nizam (Aynü'ş-Şems) ne ise, Kâbe de odur. Biri insan aynasında, diğeri cemadat (taş/mekân) aynasında ilahî kemali yansıtır.

Şeyh’in Kâbe’yi tavaf ederken karşılaştığı ve "Fütûhât’taki tüm ilimleri kendisinden öğrendim" dediği o gizemli genç adam (Kâmil İnsan/Muhammedî Ruh), aslında Nizam’da tecelli eden hakikatin aynısıdır.

 

İkinci Bölüm - İbnı Arabi’nin Kur’ani Şer’i ve İlmi Kişiliği Değişik Gruplar Karşısındaki Konumu

594 yılında Fas'ta Allah’ın sırlarından birini 18 kişiye açıklar.

Gayretullah müdahale eder: Allah Şeyh'e, sırrı açıkladığı o 18 kişinin hafızasından bu bilgiyi sildiğini haber verir. Şeyh, Abdullah el-Hâdim ile birlikte Fas’a gidip o insanlarla görüştüğünde, hakikaten adamların göğüslerinden o ilmin tamamen çekilip alındığını, zihinlerinin bomboş kaldığını ve Şeyh'e hayretle sorular sorduklarını müşahede eder.

 

Şeyh, insan kalbini ilahî kelamın üzerine kurulduğu "Arş" olarak niteler.

 

Dış dünyadaki tarihi olayları kuru bir bilgi olarak bilmenin insana doğrudan bir faydası yoktur. Asıl mesele, Musa ile Firavun’un, Âdem ile İblis’in senin kendi nefsindeki savaşını görebilmektir. Senin kalbin Tur dağı, nefsin Firavun, ruhun ise Musa'dır.

Zâhir uleması metnin sadece dış kabuğuyla (lafzıyla) ilgilenir

Allah ehli Hz. Meryem gibi ilahî bir işaret dilini (remz) kullanır. Bu dil, avamın inkârından ve batılın bulaşmasından korunmak için seçilmiş özel bir zırhtır.

 

İhlas suresi bütünüyle Allah’ın birliğini ve tenzihini anlattığı için kulun bu isimlerin/sıfatların içine girip onlarla ahlaklanması (Zat mertebesi olduğu için) imkânsızdır. Evin kapısı bu yüzden kapalıdır.

 

Kul, Mutlak Zat'a doğrudan eremez ama O'nun dünyaya dönük yüzü olan rahmet ve tecelli kanalıyla (Besmele ile) o kudsî irfana muhatap olur.

 

İlk akıl makamını Besmele'deki "Ba" (ب) harfinin altındaki siyah nokta olarak müşahede eder.

 

İşbiliye mezarlığında Tevbe Suresinin 24. Ayetinin çarpmasıyla 3 yıl boyunca sarhoş gezer.  Namazda sadece bunu okur.

 

"Beni İbn Hazm'a nispet etmişler / Oysa ben İbn Hazm dedi... diyenlerden değilim. / Benim dediğim şudur: Kitabın nassı dedi veya Resul dedi..."

 

Allah’ın dinde zorluğu kaldırmak istediğini bildiği için, iki delil çeliştiğinde her zaman kolaylaştıranı, ümmetin üzerindeki yükü hafifleteni seçer.

 

Şeriat bembeyaz bir yoldur; alimler sultanların makamlarına göz dikince bu yolu asılsız tevillerle kirletmişlerdir.

İbn Arabi dinin emirlerini siyasi iktidarın (sultanların) keyfine göre eğip büken fıkıh ulemasına karşı amansız bir düşmandır.

 

Gerçek erdemlilik ve yiğitlik (fütüvvet); insanın kendi aklını, felsefi düşüncesini ve şahsi görüşünü, nebevi şeriatın önüne geçirmemesidir.

Şatahatı bir "eksiklik ve kusur" olarak görür. Gerçek arif, en zirve tecellileri yaşarken bile edebini koruyan ve nebevi sınırların dışına tek bir milim dahi taşmayan kimsedir.

 

İsa (a.s), katip semasının kutbudur. Şeyh’in yorulmaksızın yazması, tarikattaki ilk şeyhi olan Hz. İsa’dan devraldığı dikey bir mirastır.

 

Şeyh, şiiri "sabit bir cevher", nesri ise "yeşeren bir füru" (dal) olarak görür.

Varlık âlemi de tıpkı bir şiir beyti gibi ölçü (Mîzan) üzere kurulmuştur.

 

Fütûhât’ın bab başlarındaki kasidelerin beyit sayılarını ve kafiyelerini rastgele seçmemiştir. Namaz babını (69. Bab) 17 rekatlık günlük farz namaza nispetle 17 beyitlik bir kasideyle açar.

416. Babı rüyadan bahseden İsra suresinin 60. ayetine binaen 60 kelimelik 6 beyitle açar.

 

Şeyh-i Ekber’in çağdaşı Fahruddin er-Râzî’ye yazdığı mektup, İslam düşünce tarihindeki "Nazar/Akıl" ile "Keşif/Müşâhede" kutuplarının en entelektüel karşılaşmasıdır.

Şeyh, aklın Allah’ı bilebileceğini kabul eder ama bu bilmenin bir ispat değil, olumsuzlama (tenzih/selbî teoloji) düzeyinde kalacağını söyler. Akıl, Allah’ın "ne olmadığını" (zamandan, mekandan, noksanlıktan münezzeh olduğunu) anlar ama "Ne olduğunu" (Zatını ve Mahiyetini) asla kavrayamaz.

Râzî’nin, 30 yıldır inandığı bir meselenin aksine bir delil bulunca ağlaması ve "Yeni kanaatimin de bir gün yıkılmasından korkuyorum" itirafı, Şeyh için akli felsefenin trajedisidir.

İlim, vasıtasız olarak Hak'tan (Aynel-yakîn) alınmalıdır.

 

En kalın perde, insanın kendi cehaletini ve aşırı yorumlarını (tevil) bilgi zannetmesidir.

 

Mülhitlerden başkası ittihadı savunmaz... Sen sensin, O da O'dur.

Sekr (manevi sarhoşluk) halinde "Ben arzu ettiğim kimseyim" diyen sufilerin bu sözlerini cehalet veya kontrolsüz sarhoşluk olarak görür; ayıktıklarında pişman olduklarını belirtir.

 

Vahdet-i Vücud

"Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" ayetiyle failin mutlak birliği idrak edilir.

Evrendeki tüm tecelliler O’nun Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin aynasıdır.

 

Felsefe, insan aklının ürünü olan mantık esaslı "fikrî nazara" dayanır. Akıl ise doğası gereği karışıklığa, şüpheye ve yanılmaya açıktır.

 

Bir sufi ile bir filozof aynı doğru sözü söylemişse, sırf filozof da söyledi diye o doğrudan vazgeçilmez.

Filozoflar / Eğer hikmeti fikir labirentlerinde aramak yerine Allah'tan isteselerdi, mülhit ve sapkın duruma düşmezlerdi.

 

İbn Rüşd’ün "Bizim fikren, akli nazarla ulaştığımız hakikatlere siz keşif ve ilahi feyizle mi ulaştınız?" sorusuna Şeyh’in önce "Evet", sonra "Hayır" demesi; aklın vardığı tenzih noktası ile keşfin müşahede ettiği ilahi ihsan arasındaki uyuşmayı ve aynı zamanda mahiyet farkını gösterir.

İbn Rüşd ve birçok meşşâî filozof, ahiretteki dirilişi (haşri) sadece ruhani olarak görme eğilimindeydi veya bu konuda tereddütlüydü. İbnü'l-Arabî ise nassların açık hükmü gereği hem cennet hem cehennem ehlinin maddi, cismani ve berzahi bedenlerle amellerinin karşılığını hissi olarak alacağını kesin bir dille müdafaa eder.

 

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali

Şeyh’e göre bu dört ulu sahabenin her biri, hilafet makamına en üst düzeyde ehildir.

 

Şeyh, dört halifenin yanı sıra Hz. Hasan, Muaviye b. Yezid, Ömer b. Abdülaziz ve Abbasi halifesi Mütevekkil gibi isimlerin sadece devlet başkanlığı (zâhirî hilafet) yapmadıklarını; aynı zamanda velayetin zirvesi olan Kutupluk (bâtınî hilafet) makamına da haiz olduklarını belirtir.

 

Sahabeyi "ahbap" (sevgililer) olarak niteler ve bizlerin onların makamına asla erişemeyeceğimizi belirtir.

Onlar ilim ve içtihat ehlidir. İçtihatlarında hata da etseler, isabet de etseler sevap alacaklardır.

 

Hz. Ali varlıkta ilk zuhur eden Muhammedî Hakikat’e (İlk Akıl) en yakın insandır ve "bütün nebilerin sırrı ondadır." O, "Efrat"tandır (hiç kimsenin marifette kendilerini geçemediği seçkin veliler).

 

Mehdi, Yasin suresinin tecellisine mazhardır ve Hz. Nuh’un kademi (meşrebi) üzeredir. Hem kılıç sahibi zâhirî bir hükümdar hem de muazzam bir himmet sahibi bâtınî kutuptur.

 

İbnü'l-Arabî, dönemin en güçlü hükümdarlarının saygısını kazanmış bir arif olmasına rağmen, onlarla içli dışlı olmaktan ve sarayın nimetlerine el uzatmaktan kaçınmıştır.

 

Şeyh’e göre Allah’ın zalim yöneticiler eliyle engellediği kötülükler ve sağladığı toplumsal fayda (asayiş, hudutların korunması), o yöneticilerin şahsi zulmünden daha büyüktür.

Müslümanların mubah olan idari emirlerde yöneticilere itaat etmesini farz görür. Mal gasp edilse dahi sabredilmeli, ancak günah bir amelde (başkasına zulmetme emrinde) asla itaat edilmemelidir.

 

Eyyubî sultanı el-Kâmil’in Haçlı Kralı II. Frederik’e Kudüs’ü savaşsız teslim etmesi (1229) üzerine Şeyh’in hüzün ve öfkesi zirveye vurmuştur. Müslümanların kafir boyunduruğu altında zillet içinde yaşamasını haram kılan Nisa Suresi 97. ayetine dayanarak "Kudüs'ü ziyaret etme ve orada ikamet etme yasağı" (fetva) yayınlamıştır.

 

Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzettin Keykavus ile olmuştur. Malatya ve Sivas’ta sultanla kalan Şeyh, ona devlet idaresine dair ağır ve sarsıcı mektuplar yazmıştır. Şeyh, Hristiyan tebaanın çoğunlukta olduğu Anadolu coğrafyasında, İslam devletinin hâkimiyet nişanelerinin zayıflamasından endişe etmiştir. Ülkede çan kulelerinin yükselmesini, küfrün açıktan yayılmasını ve Hz. Ömer’in gayrimüslim tebaa için koyduğu (İslam’ın üstünlüğünü koruyan) zimmet şartlarının gevşetilmesini sultan adına büyük bir "nankörlük" ve tehlike olarak görmüş, onu sert bir dille uyarmıştır.

 

Üçüncü Bölüm - Şeyh’in Tasavvufi Kişiliği

Endülüs Tasavvufunun Evreleri

İsa b. Dinar ve İbn Vaddah gibi erken dönem isimlerinde zühd (dünyadan el etek çekme) ile fıkıh henüz birbirinden keskin çizgilerle ayrılmış değildir.

İbn Meserre el-Cebelî (ö. 319) ile birlikte Endülüs tasavvufu felsefi ve kozmolojik bir boyut kazanır.

Harflerin sırrı (El-Hurûf) ve yakini tevhid gibi derin konulara girilmesi, geleneksel fıkıh ulemasının tepkisini çekiyor ve ilk ciddi kırılma burada yaşanıyor.

Hicri altıncı asırda İbn Ârif’in Mehasinü’l-Mecalis’i ve İbn Bercan’ın irfani tefsiri, Endülüs'ü tasavvuf teorisinde zirveye taşır.

 

İbn Kıssî’nin liderlik ettiği "Müridîn Hareketi" Murâbıtlar (Almoravids) yönetimine karşı fiili isyanı ve adalet arayışını savundu. Buna karşılık İbn Ârif ve takipçileri isyanın kaosa yol açacağını, asıl metodun sultana yönelik "nasihat ve hatırlatma" (irşad) olması gerektiğini savundular.

 

Cennet ve cehennem olmasaydı Allah'a ibadet edilir miydi?

İbn Arabi ilahlık hakikati gereği Allah'a ibadet edilmesinin fıtri bir zorunluluk olduğunu söyler.

Bâyezîd-i Bistâmî’nin "diri olandan alınan vasıtasız ilim" (ilm-i ledün) vurgusu ile Ebû Medyen’in "Her mürid, murad ettiği şeyi Kur'an'da bulmalıdır" ilkesi, İbn Arabî’nin keşf ve şuhuda dayalı tefekkür dünyasının ana sütunlarıdır.

 

Tasavvuf geleneğinde genel kural, bir müridin dikey manevi seyrini tamamlayabilmesi için yaşayan bir mürşidin (şeyhin) dizinin dibinde riyazet ve süluk görmesidir.

 

Henüz 14 yaşında İşbiliye mezarlığında girdiği 14 aylık halvet, herhangi bir beşerî rehberle değil, doğrudan cezbî bir uyanışla başlar.

Allah’tan başkasına bağlanma. Kendini şeyhlere değil, sadece Rabbine nispet et.

 

"Allah" ismi, tüm ilahi isimleri ve sıfatları (Esma-i Hüsna) bünyesinde barındıran "Uluhiyet" mertebesinin teklik ismidir.

İbn Arabî, bu zikrin hakikatine eren insanları "varlığın sütunları" (reşidûn / emâd) olarak görür.

 

Halvet, mekânsal bir yalıtılmışlık değil, kalbi rububiyetin tecellilerine hazır hale getirme eğitimidir.

 

İbn Arabî, tasavvurundaki marifeti (irfanı) yedi temel ilme indirger. Bu yedi ilim (ilahi isimler, tecelli, şeriatın hitabı, kemal-noksanlık, nefsin hakikati, hayal alemi ve manevi hastalıklar/devalar), onun kozmolojisinin iskeletidir.

 

İrfan Miraçları

Miraç, sâlikin maddeden manaya, afaktan enfüse doğru yaptığı dikey yolculuğun haritasıdır. İbn Arabî bu miraçları yirmi sekiz harfin kozmik mertebelerinden (ilm-i hurûf), peygamberlerin manevi neşvelerine (Fusûsü’l-Hikem’in özü) kadar genişletir.

Hz. Muhammed’in ahlakı Kur'an'dır ve onun sureti, Hakk’ın en mükemmel tecelligahıdır.

 

Şeyh’in fiziki alemde karşılaştığı ilk rehber ümmî bedevi Ebû Cafer el-Ureybî’nin sülukunun sonu "İsevî" neşvedir (zühd, sevgi ve can verme/diriltme nefhası). İbn Arabî’nin de sülukunun başlangıcı isevîdir (hastalığından Yasin suresiyle kurtulması ve rüyasında Hz. İsa’nın ona zühdü emretmesi buna işaret eder).

 

Veliler peygamberlerin "izleri" üzerindedir. Onlar şeriat koyamazlar, ancak o şeriatın batınî, manevi ve ledünnî hakikatlerini ümmete açıklarlar.

 

Ruhsal tekâmül

İsevîlik (Başlangıç): İlk halveti, zühdü, dünyadan ve maddeden tam tecerrüdü (sıyrılmayı) içerir.

"Üzerimde borç elbise dışında hiçbir şeye sahip olmadım" beyanı, Hz. İsa'dan aldığı mutlak fakr ve tecerrüt mirasıdır.

 

Musevîlik: Kelam, ledün ilmi, keşif ve gece ile gündüzün yer değiştirmesi (kesretin vahdette kaybolup her yerin nur olması) sırrıdır.

 

Hûdîlik: Varlıktaki her canlının perçeminin Hakk'ın elinde olduğunu görmek, yani tam bir teslimiyet ve adalet şuhûdudur.

 

Muhammedîlik (Nihayet): Al-i İmran 84. ayetinin sırrıyla, tüm peygamberlere verilenlerin toplamının İbn Arabî'ye bir "cem" (bütünlük) halinde verilmesidir. Hz. Muhammed’in risaletinin 6 ciheti de kuşatması gibi, bu makamdaki veli de kâinatı her yönden ihata eden bir nura kavuşur.

 

Şeyh'in peygamberlerin ve velilerin ruhlarıyla kurduğu irtibatın metodolojisi

Ruhaniyetlerin Yeryüzüne İnmesi: Ruhların bu alemde, dünya hayatındaki fiziki bedenlerine tıpatıp benzeyen "misalî" bir surette tecessüm etmesi (bedenlenmesi) ve Şeyh'in onları gözüyle görmesi.

Rüya Yoluyla Görüşme: Uyku asfiyasında gerçekleşen berzahî buluşmalar.

Halt-ı Cesed (Beden Sıyırma): İbn Arabî'nin bizzat kendi maddi kalıbından sıyrılarak, tamamen ruh mertebesine yükselip ruhlar alemine bizzat misafir olması.

 

Hızır (a.s), hiyerarşik olarak kutup makamının da dışına taşan, "Efrâd" (Tekiller) denilen ve doğrudan doğruya Allah tarafından eğitilen (Üveysî/Rabbanî) velilerin reisidir.

 

Evtâd

İbn Arabî, kâinat evini ayakta tutan dört rüknün bedenleriyle hayatta olan dört peygamber/veli olduğunu belirtir:

İdris (Risalet - 4. gök),

İsa (Nübüvvet - 2. gök),

İlyas (Velayet - yeryüzü) ve Hızır (İman - yeryüzü).

Zamanın tasarrufu bu sacayağı üzerinden yürür; İlyas (a.s) ile kabz (daraltma/tutma), Hızır (a.s) ile bast (genişletme/yeşertme) tecelli eder.

 

Hızır’ın makamı, sıddıklık ile şeriat sahibi peygamberlik arasındaki "Kurbet" (Yakınlık) makamıdır.

 

Hırka

İbn Arabî’ye göre kuru bir kumaş parçasının veya şekli bir törenin kıymeti yoktur. Hakiki hırka, mürşidin müridin ruhsal frekansıyla eşitlenip (ittihat), kendi manevi makamını onun ruhuna giydirmesidir.

 

İbn Arabî, iki silsileyi zikreder: İlki Abdülkâdir-i Geylânî, İmam Cafer-i Sâdık ve Ehl-i Beyt üzerinden Hz. Ali’ye ulaşan dikey silsile; ikincisi ise İbrahim b. Edhem ve Üveys el-Karânî üzerinden Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye bağlanan silsile.

 

İbn Ârif, Mehasinü'l-Mecâlis eseriyle süluk makamlarını yeniden yorumlamış bir müceddiddir.

Allah ile kulları arasında inayetten başka nesep, hükümden başka sebep ve ezelden başka vakit yoktur. Gerisi körlük ve karışıklıktır.

 

İbn Arabî’ye göre cinler, tabii alemde Allah’ı en az bilen, en cahil varlıklardır. Onlarla düşüp kalkanlar sadece simya, harf ilmi veya bitkisel özellikler gibi şeriatın pek övmediği faydasız malumatlar edinirler; ilahi marifette bir adım bile ileri gidemezler. Hakiki ünsiyet ancak Melekût alemiyle ve Meleklerle kurulan rahmani nefes alışverişiyle olur.

 

İbn Arabî ile Ebu Medyen hiç yüz yüze gelmemişlerdir. Aralarındaki bağ tamamen Üveysî (ruhani/berzahî) bir bağdır.

Tasavvufi kozmolojide Kutb'un sağ ve solunda yer alan iki imam vardır. Ebu Medyen, ömrünün son anlarına kadar Birinci İmam (Kutb'un halefi) makamındaydı.

Ebu Medyen, ulvi alemdeki adıyla Ebu’n-Neca, Kur'an’dan payına Mülk Suresi düşen bir veliydi. Bu meşrep, "Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir" ayetinin sırrına mahzar olarak, evrendeki her zerrede ilahi tasarrufu ve mülkün tek sahibini müşahede etme makamıdır.

 

Ebu Yakub el-Kumi, İbn Arabî’yi doğrudan riyazete tabi tutan tek şeyhtir.

 

İbn Arabî ünlü eseri et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye’yi, Ebu Medyen’in talebesi Ebu Muhammed el-Mevruri’ye ithafen kaleme almıştır.

 

Dördüncü Bölüm - Şeyh’in İslam Mağribine Yaptığı Seyahatler

Ebu Medyen’in vefat ettiği 589 yılında, İbn Arabî Endülüs’ü (vatanı) terk edip İslam Mağribi’ne açıldı.

 

Hakkın edebi, hakikate teslimiyet

 

590’da Tunus’da Ebu Medyen’in büyük halifesi Abdülaziz el-Mehdevi (Fütûhât'ın ithaf edildiği zât) ve İbn Hamis el-Cerrah ile buluşur.

 

Eş'ari ve Maturidi kelam geleneğinde sıfatlar, "Zatın ne aynıdır ne de gayrıdır" formülüyle açıklanır. El-Kettani, Zat'a ek bir anlamın (zaid) varlığını zorunlu görür ancak bu ek anlamların çokluğu veya tekliğinin akılla ispatlanamayacağını samimiyetle itiraf eder.

İbn Arabî, el-Kettani’nin bu dürüstlüğüne hayran kalmakla birlikte, onun zihnen "zaid hükmünden" (Zat'ın dışında bağımsız sıfat kategorilerinden) kopamayışını "akli bir kusur" olarak görür. Çünkü keşif ehline göre sıfatlar, Zat'ın muhtelif tecelli ve nispetlerinden ibarettir; Zat'a eklenmiş harici varlıklar (zaid ale'z-zat) değillerdir.

 

593 yılında Fas'taki el-Ezher mescidinde ikindi namazı kıldırırken, Şeyh’in vücudundaki ön-arka, sırt-ense mefhumu tamamen kalkar. Zatının her zeresi bir göz haline gelir. Kıbleye bakarken aynı anda arkasındaki cemaatin en arka safındaki hataları dahi her yeri aynı anda gören bir nurla müşahede eder.

 

Tasavvuf felsefesinde velayet hiyerarşisini ve "Hatemiyet" fikrini ilk kez sistemli bir argüman olarak öne süren kişi Hakîm et-Tirmizî'dir.

 

157 Soru

Tirmizî'nin, dönemindeki sahte velileri ayırt etmek için sorduğu 157 batıni soruya tarihte tam ve kamil manada cevap verebilen tek kişi İbn Arabî olmuştur (Fütûhât-ı Mekkiyye, 73. Bab).

 

Alemin manevi dengesini tutan dört büyük direktkten (Evtâd) biri olan Abdullah Bedr el-Habeşî ile 595’te Fas’ta buluşmuş, 618’de Malatya’da vefat edene kadar ona yoldaşlık etmiştir.

 

595’te Kurtuba'da filozof İbn Rüşd’ün cenazesine katıldı. Bu tarihten sonra Endülüs’ten ayrıldı.

 

Kurbet makamı, sadece Afrâd (Kutub dairelerinin, Gavsiyetin hiyerarşik bağlarının bile dışındaki hür veliler) zümresine aittir. Buradaki velileri Kutublar bile göremez. Şeriat koyucu nebilikten bir basamak aşağıda, sıddıklıktan bir basamak yukarıdadır. Hz. Ebubekir, Peygamberimiz vefat ettiğinde herkes şoka girmişken sarsılmayan o muazzam duruşunu ve "Muhammed öldü, Allah ise bakidir" haykırışındaki o sarsılmaz iradeyi, sıddıklık dairesinin içindeki bu gizli Kurbet cüzünden almıştır.

 

Marakeş’te mülaki olduğu Ebu’l Abbas Ahmed es-Sebti (ö. 601), Şeyh’in en çok etkilendiği ama aynı zamanda "ilm-i nefs" (nefs bilgisi) noktasında felsefi olarak tenkit ettiği en özgün tasavvuf figürlerinden biridir.

Şeyh’in aktardığı, es-Sebti’nin idam edilmekten yolda verdiği "yarım çörek sadakasıyla" kurtulması hadisesi, şeriatın zahiri prensipleri ile batıni hakikatlerin tam bir uyuşumudur.

 

İbn Arabî, Kahire’ye ulaştığında dönemin en prestijli devlet tekkesi/hankahı olan Saidu's-Suada’ya (Salahaddin Eyyubi döneminde kurulan ilk resmi tasavvuf merkezi) konuk olur. Fakat burada gördüğü manzara karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve bunu Rûhu’l-Kuds adlı eserinde sertçe eleştirir.

 

Şeyh, dönemin sema ve müzik ehlini "dinlerini oyun ve eğlence haline getirmekle" suçlar.

İbn Arabî’ye göre gerçek vecd, seslerin ve perdelerin ahenginden değil, Allah’ın kelamını dinlerken kalbin harekete geçmesi, perdelerin yırtılması ve gayb nurlarının müşahede edilmesidir.

 

El-Gabrini’nin (ö. 704) Unvanu’d-Diraye adlı eserinde ortaya attığı "İbn Arabî şatahatlarından dolayı Mısır'da idam edilecekti, Ebü'l-Hasan el-Becayî onu kurtardı" iddiası, tasavvuf tarihinin en büyük biyografik karışıklıklarından biridir.

İbn Arabî hayatı boyunca hiçbir zaman "İbn Süraka" lakabıyla anılmamıştır.

İdam tehlikesi veya fıkhi takibata uğrayan zat, İbn Arabî'nin yakın dostlarından olan Muhyiddin Ebubekir (İbn Süraka)'dır. Halep ve Mısır’da Dârü'l-Hadis başkanlığı yapmış olan bu fakih/sufi zat, 662 yılında vefat etmiştir. El-Gabrini, isim benzerliğinden (Muhyiddin) ötürü bu iki şahsiyeti birbirine karıştırmış ve asırlık bir vehme sebep olmuştur.

 

Mekke’ye gitmeden önce Hz. İbrahim’in kabrinin bulunduğu Habrun (El-Halil) şehrini ziyaret eder.

 

Beşinci Bölüm - Şeyh Doğuda

İbn Arabî, gayb aleminde kalbi bir keşifle Hz. Muhammed’in (s.a.v) huzuruna çıkarılır. Bütün peygamberlerin, meleklerin ve dört büyük halifenin (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) hazır bulunduğu bu mecliste Hz. İsa (Hatem-i Velâyet-i Âmme) ön taraftadır.

 

Mekke’de Kâbe’yi tavaf ederken "Genç" (el-Fetâ) diye isimlendirdiği bir zatla karşılaşır. Bu genç, Hakikat-i Muhammediye’nin ve kâmil insanın ta kendisidir. Şeyh, insanlığın tüm manevi bilgisini barındıran en büyük eseri el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye’yi yazmaya bu karşılaşmanın ardından 599 yılında (40 yaşında) başlar.

 

Hanbelîler duvarının arkasında yüzleri son derece güzel, tamamen Allah ile meşgul yedi abdal ile karşılaşır. Şeyh, onların üzerindeki sükunetin bir insanda tasavvur edilemeyecek boyutta olduğunu hayretle anlatır.

İbn Arabî, hem dünya hükümdarlığı (zahir) hem de manevi kutubluk (batın) makamını bir arada tutan nadir isimleri sayar: Dört Halife, Hasan, Hüseyin, Muaviye b. Yezid, Ömer b. Abdülaziz ve el-Mütevekkil. Sadece batıni halifeliğe sahip olanlara ise Bestamî ve es-Sebti'yi örnek verir.

 

Allah yüz bin Âdem yaratmıştır.

 

Mekinüddin el-İsfahânî’den Sahih-i Tirmizî’yi dinler; onun irfan ehli kızı Nizâm ile tanışır (bu hanım, meşhur aşk ve irfan divanı Tercümânü’l-Eşvâk’ın ilham kaynağı olacaktır). Yunus b. Yahya el-Bağdâdi’nin elinden ikinci kez tarikat hırkası giyer.

Rüyasında Kâbe’nin bir sıra altın, bir sıra gümüş tuğlayla örüldüğünü, iki tuğlalık yerin eksik kaldığını ve kendi zatının o iki eksik tuğla (biri altın, biri gümüş) haline gelerek duvarı tamamladığını görür. Bunu, kendisinin velayet mertebesindeki mühürlük (Hatemiyet) konumu olarak tevil eder ve Mekke'deki Tevzerli bir alim de bu tevili onaylar.

 

Sadreddin Konevî’nin babası, Mecdüddin İshak b. Yusuf er-Rûmî, Selçuklu Sultanları I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve I. İzzeddin Keykavus’un mürşidi ve başmüsteşarıdır.

Sühreverdî’nin telkiniyle Abbasi Halifesi en-Nâsır tarafından kurulan ve cihad/ahlak esasına dayanan el-Fütüvvet nizamının Anadolu’daki manevi rehberliğini Mecdüddin İshak üstlenmiştir.

Mecdüddin İshak, İbn Arabî ve el-Habeşî’yi Anadolu’ya davet eder. 601 yılında Konya’ya, ardından Malatya’ya gelirler ve Selçuklu sarayı tarafından karşılanırlar.

 

Irak çölünde yılda bir kez Bedeviler tarafından avlanan bir hayvanın etini yiyen veya suyunu içen kişi, alemdeki cüzi ve külli (makro ve mikro) tüm hadiseleri bilir, hayvanların dilini anlar.

Endülüs’ün batısında görülmüş iki ağızlı yılan: İbn Arabî yılanla ilgili hadiseyi Konya’da el-Mancınıkî’den dinlemiştir. Abdullah b. Abdûn isimli katip, bu yılanı üç parçaya böler ve üç kardeş burayı yer: Üst kısmı yiyen (Abdullah): Hiç kitap okumadan yıldızlar ilmini (astroloji/astronomi) çözer.

Orta kısmı yiyen (Abdülmecid): Bitki ilmi, botanik ve eczacılıkta uzmanlaşır.

Kuyruk kısmını yiyen: Yeraltı sularının derinliğini ve yerini bulma ilmine (jeoloji/hidroloji) vakıf olur.

 

Konya’da, Avhadüddin el-Kirmânî ile derin bir manevi dostluk kurar.

 

Musul’da İbn Câmi ile buluşan Şeyh, ona Hızır’ın hırkasını giydirir. Onun adına abdestin, beş vakit namazın ve yedi semanın kozmik sırlarını anlattığı ünlü eseri et-Tenezzülâtü’l-Mavsılîyye’yi ve Kitâbü’l-Celâl ve’l-Cemâl’i yazar.

 

İsmail b. Sevdekîn: insanın fiillerini kişi kendisi mi yarattı?

 

608’de Bağdat’ta manevi bir yakaza halinde semavat kapılarının açıldığını ve yeryüzüne yağmur gibi "ilahi mekr" hazinelerinin indiğini müşahede eder.

Sühreverdî ile bir araya gelir. Tarihi rivayetlere göre bir saat boyunca hiç konuşmadan başlarını öne eğip sükut ederler.

 

615’te vefalı dostu Mecdüddin İshak vefat edince, İbn Arabî onun dul eşiyle evlenir ve Sadreddin Konevî’nin hamiliğini ve manevi terbiyesini üstlenir.

 

620’de, 60 yaşında Şam’a yerleşen İbn Arabî, ömrünün son 18 yılını burada geçirir. Şam kadılarını yetiştiren ünlü Benû Zekî ailesinin tahsis ettiği evde (Bâbu’l-Ferâdis/er-Revâhiyye yakınında) ikamet eder.

 

Oğlu İmaduddin ve İbn Sevdekîn

İbn Arabî’nin meclislerinden hiç ayrılmayan 14 has talebenin başındadırlar. İbn Sevdekîn, Şeyh’in en büyük varislerinden biri olarak Ekberî külliyatın şerhini üstlenir.

 

İbn Arabî’nin Şam hayatı, saf ilahi hitabın ve vizyoner müşahedelerin (mübeşşirât) zirveye ulaştığı bir dönemdir.

 

Fusûsu’l-Hikem

Eser, İbn Arabî’nin şahsi bir kurgusu veya felsefi bir spekülasyonu değil, Hz. Peygamber’in elinden rüyada teslim alınan, "Ne eksik ne fazla" aktarılması emredilen kutsal bir emanettir.

Sadreddin Konevî’nin ifadesiyle bu eser; "Muhammedî makam membaından ve teklik ceminden (cem'ul-ahadiyye) varit olmuş", veli ve nebilerin zevklerinin zirvesine vurulmuş bir mühürdür.

 

Vefatı

İbn Arabî ömrünün son iki yılında adeta Nasr Suresi’nin fena iklimine girerek, yatağında, dostlarının (Kadı İbn Zekî, İmaduddin en-Nahhas) gözyaşları arasında, dilinde "Allah... Allah" nidalarıyla ebediyete göç etmiştir.

 

İbn Arabî’nin Etkisi

Hatemî tarikatı, diğer popüler tarikatlar gibi kitlelere yayılmamıştır. Çünkü bu yola girecek kişinin üst düzey entelektüel kapasiteye, sarsılmaz bir şerî sadakate ve ahlaki adaba sahip olması şart koşulmuştur. El-Ucaymî, el-Goranî, el-Ervâdî ve Murtaza ez-Zebîdî gibi alimler bu silsilenin taşıyıcılarıdır.

 

Şâzeliyye’den Nakşibendiyye’ye, Halvetiyye’den Kādiriyye’ye kadar bütün büyük tarikatların teorik altyapısı, İbn Arabî’nin kavramlarıyla (İnsân-ı Kâmil, Vahdet-i Vücûd, A'yân-ı Sâbite) şekillenmiştir. Abdülkerîm el-Cîlî dahil sonraki hiçbir silsile Şeyh’in sistemine köklü bir ekleme yapamamış, sadece onu şerhetmiştir.

 

İbn Arabî’nin en sarsıcı yönü, vefatından asırlar sonra bile insanların ruh dünyalarını doğrudan dönüştürebilmesidir.

 

Şâzelîliğin kurucu akıllarından Ahmed Zerrûk (ö. 899), tasavvuf psikolojisi ve fıkıh dengesi açısından Şeyh-ı Ekber muammasını en rasyonel zemine oturtan isimdir.

Bir mümini veya arifi kâfirlikle suçlamak (tekfir), imanı doğrudan tehdit eden teolojik bir uçurumdur. Öte yandan, onun ıstılahlarına ve mecazlarına tam vakıf olmadan mutlak bir ululama (tazim) içine girmek, avamın ve yetersiz zihinlerin "müphem ve mevhumlara" (hayal ve vehimlere) kapılarak şeriattan sapmasına yol açabilir.

Ahmed Zerrûk’un hocası el-Kûrî üzerinden ulaştığı netice, Şeyh’in ilmini reddetmemek ama anlaşılması zor, şatahat kokan ifadeleri karşısında sükut ederek işi sahibine ve Allah’a bırakmaktır.

 

Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî

Arap dilinin en büyük otoritelerinden biri olan el-Kâmûsu'l-Muhît müellifi, Şeyh’i "bulaşmayla kirlenmeyen koca bir deniz" olarak niteler.

Yakın dönemin büyük Şam alimi Prof. Dr. M. Said Ramazan el-Bûtî, Şeyh’in anlaşılması zor şatahatını ve kozmik vecd içeren yazılarını (Fütûhât) henüz nefsî hastalıklarından kurtulmamış insanların okumasını tehlikeli bulur. Önce ahlakî arınma (Rûhu'l-Kuds), sonra entelektüel ve batınî dikey açılım (Fütûhât) şarttır.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder