İbn
Arabi - Hatmul Kuran Kur'an Mührü -
Notlar
Şeyhu’l Ekber Muhyiddin İbn Arabî’nin Hayatı
Derleyen: Abdulbaki Miftah, Mütercim: Vahdettin İnce,
Kitsan, 2007
Giriş
İbnü'l-Arabî’yi yerenler: Onu zındıklıkla, şeriatın zahirini
iptal etmekle (ibâhîlik) ve sapkınlıkla suçlayanlar.
İbnü'l-Arabî’yi kutsayanlar: Onu nebilerden hemen sonraki en
büyük makama yerleştiren, peygamberane bir masumiyet atfedenler.
İbnü'l-Arabî’nin dili sembolik, katmanlı ve "keşf"
merkezlidir. Sadece harfî/zahirî bir dil bilgisiyle bu metinleri çözmeye
çalışmak, muhatabı dalalete sürükleyebilir.
Claude Addas’ın İbn Arabi ou la quete du soufre rouge (İbn
Arabi veya Kırmızı Kükürdü / Kibrit-i Ahmer'i Aramak) adlı eseri Şeyh’in hayat
kronolojisini, seyahatlerini ve tarihi arka planını belgelere dayanarak dünyada
en iyi ortaya koyan biyografik şaheserdir.
Birinci Bölüm - Şeyh’ın Ailesi
Şeyh’in babası, cömertliğiyle bilinen Hatem et-Tâî’nin
soyundan gelmektedir. Şeyh’in annesi Nur Hanım, Medineli Ensar soyundandır.
Babası, Ali b. Muhammed, Murâbıtlar ve Muvahhidler gibi
dönemin güçlü devletlerinin askeri/bürokratik kademelerinde üst düzey
yöneticiydi. Aynı zamanda dönemin en büyük rasyonalist filozofu ve Kurtuba
kadısı İbn Rüşd ile yakın arkadaştı.
Tasavvuf hiyerarşisinde baba evladı irşad eder.
İbnü'l-Arabî yirmili yaşlarındayken babasını içsel olarak
kuşatmıştır. Onu dünyevî saltanatın ağırlığından kurtarmak için dönemin büyük
velileriyle (Ebu Muhammed el-Kattan ve Mahluf el-Kebaili) buluşturmuştur.
Nûne Fâtıma bint İbni el-Müsenna, bu arif kadın, Şeyh için
bir "İlahî Anne" (Manevî mürşide) olmuştur.
Melamî kutbundan biri olan Salih el-Adevi, Arabi’ye yakın
zamanda önce babasının vefat edeceğini ardından ablasının nişanlısının vefat
edeceğini ve ailenin tüm yükünün ona kalacağını haber verir.
Sakın baldan sonra sirke yemeye kalkma.
Kız kardeşlerini ve annesini alarak Fas’a, yani fakir ama
salihlerin olduğu manevî iklime taşır.
Mekke’de Hz. Adem adına umre yapar.
İbnü'l-Arabî için kadın, sadece biyolojik veya toplumsal bir
varlık değil; ilahî hakikatlerin en kâmil tecelligâhıdır. Havva’nın Adem’den
etkilenerek varlık sahnesine çıkışı, kalemin Levh-i Mahfuz’a mürekkep akıtarak
varlık suretlerini yazması gibidir.
Ona göre cinsel birleşme Allah’ın alemi yaratıp Kendini onda
görme arzusunun insan düzeyindeki aynasıdır.
Tarikata girdiği ilk yıllarda kadınlardan ve cinsel
ilişkiden tamamen uzak durmuş, hatta buna karşı içinde bir tiksinti
beslemiştir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) "Bana dünyanızdan kadın ve
güzel koku sevdirildi" hadisinin hakikatine vakıf olunca, Allah’a sığınmış
ve bu tiksinti yerini derin bir şefkate bırakmıştır.
Evlilikleri
Meryem bint Muhammed el-Bacâî: Şeyh'in Endülüs/İşbiliyye
dönemindeki eşidir. Şeyh’in birçok yolculuğuna eşlik etmiştir.
Fâtıma bint Yûnus (Haremeyn Emirinin Kızı): Şeyh’in büyük
oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr'in annesidir.
Bağdatlı Eşi: Şeyh'in Muhâdarâtü'l-Ebrâr eserinde
"Benim için göz aydınlığıydı, zaman bizi ayırdı" diye hasretle
andığı, Bağdat Hille'deki eşidir.
Sadreddin Konevî'nin babası Mecdüddin İshak öldükten sonra,
Şeyh onun dul kalan annesiyle evlenmiştir.
Bint Zekî (Şam Kadısının Kızı): Şam Başkadısı Tahir b.
Zeki'nin kızıdır.
598 yılında Mekke’de karşılaştığı, İsfahanlı bir alimin kızı
olan Nizam (Aynü'ş-Şems) isimli genç kadına duyduğu hayranlığı
Tercümânü'l-Eşvâk (Arzuların Tercümanı) adlı divanında ölümsüzleştirmiştir.
Şeyh’in 600 yılında Mekke’de yazdığı Tâcü’r-Resâil, zâhiren
Kâbe ile yapılan konuşmalar gibi görünse de bâtınen kâmil insanın hakikatidir.
Şeyh’e göre Nizam (Aynü'ş-Şems) ne ise, Kâbe de odur. Biri insan aynasında,
diğeri cemadat (taş/mekân) aynasında ilahî kemali yansıtır.
Şeyh’in Kâbe’yi tavaf ederken karşılaştığı ve
"Fütûhât’taki tüm ilimleri kendisinden öğrendim" dediği o gizemli
genç adam (Kâmil İnsan/Muhammedî Ruh), aslında Nizam’da tecelli eden hakikatin
aynısıdır.
İkinci Bölüm - İbnı Arabi’nin Kur’ani Şer’i ve İlmi Kişiliği Değişik
Gruplar Karşısındaki Konumu
594 yılında Fas'ta Allah’ın sırlarından birini 18 kişiye
açıklar.
Gayretullah müdahale eder: Allah Şeyh'e, sırrı açıkladığı o
18 kişinin hafızasından bu bilgiyi sildiğini haber verir. Şeyh, Abdullah
el-Hâdim ile birlikte Fas’a gidip o insanlarla görüştüğünde, hakikaten
adamların göğüslerinden o ilmin tamamen çekilip alındığını, zihinlerinin bomboş
kaldığını ve Şeyh'e hayretle sorular sorduklarını müşahede eder.
Şeyh, insan kalbini ilahî kelamın üzerine kurulduğu
"Arş" olarak niteler.
Dış dünyadaki tarihi olayları kuru bir bilgi olarak bilmenin
insana doğrudan bir faydası yoktur. Asıl mesele, Musa ile Firavun’un, Âdem ile
İblis’in senin kendi nefsindeki savaşını görebilmektir. Senin kalbin Tur dağı,
nefsin Firavun, ruhun ise Musa'dır.
Zâhir uleması metnin sadece dış kabuğuyla (lafzıyla)
ilgilenir
Allah ehli Hz. Meryem gibi ilahî bir işaret dilini (remz) kullanır.
Bu dil, avamın inkârından ve batılın bulaşmasından korunmak için seçilmiş özel
bir zırhtır.
İhlas suresi bütünüyle Allah’ın birliğini ve tenzihini
anlattığı için kulun bu isimlerin/sıfatların içine girip onlarla ahlaklanması
(Zat mertebesi olduğu için) imkânsızdır. Evin kapısı bu yüzden kapalıdır.
Kul, Mutlak Zat'a doğrudan eremez ama O'nun dünyaya dönük
yüzü olan rahmet ve tecelli kanalıyla (Besmele ile) o kudsî irfana muhatap
olur.
İlk akıl makamını Besmele'deki "Ba" (ب) harfinin altındaki
siyah nokta olarak müşahede eder.
İşbiliye mezarlığında Tevbe Suresinin 24. Ayetinin
çarpmasıyla 3 yıl boyunca sarhoş gezer.
Namazda sadece bunu okur.
"Beni İbn Hazm'a nispet etmişler / Oysa ben İbn Hazm
dedi... diyenlerden değilim. / Benim dediğim şudur: Kitabın nassı dedi veya
Resul dedi..."
Allah’ın dinde zorluğu kaldırmak istediğini bildiği için,
iki delil çeliştiğinde her zaman kolaylaştıranı, ümmetin üzerindeki yükü
hafifleteni seçer.
Şeriat bembeyaz bir yoldur; alimler sultanların makamlarına
göz dikince bu yolu asılsız tevillerle kirletmişlerdir.
İbn Arabi dinin emirlerini siyasi iktidarın (sultanların)
keyfine göre eğip büken fıkıh ulemasına karşı amansız bir düşmandır.
Gerçek erdemlilik ve yiğitlik (fütüvvet); insanın kendi
aklını, felsefi düşüncesini ve şahsi görüşünü, nebevi şeriatın önüne
geçirmemesidir.
Şatahatı bir "eksiklik ve kusur" olarak görür.
Gerçek arif, en zirve tecellileri yaşarken bile edebini koruyan ve nebevi
sınırların dışına tek bir milim dahi taşmayan kimsedir.
İsa (a.s), katip semasının kutbudur. Şeyh’in yorulmaksızın
yazması, tarikattaki ilk şeyhi olan Hz. İsa’dan devraldığı dikey bir mirastır.
Şeyh, şiiri "sabit bir cevher", nesri ise
"yeşeren bir füru" (dal) olarak görür.
Varlık âlemi de tıpkı bir şiir beyti gibi ölçü (Mîzan) üzere
kurulmuştur.
Fütûhât’ın bab başlarındaki kasidelerin beyit sayılarını ve
kafiyelerini rastgele seçmemiştir. Namaz babını (69. Bab) 17 rekatlık günlük
farz namaza nispetle 17 beyitlik bir kasideyle açar.
416. Babı rüyadan bahseden İsra suresinin 60. ayetine binaen
60 kelimelik 6 beyitle açar.
Şeyh-i Ekber’in çağdaşı Fahruddin
er-Râzî’ye yazdığı mektup, İslam düşünce tarihindeki
"Nazar/Akıl" ile "Keşif/Müşâhede" kutuplarının en
entelektüel karşılaşmasıdır.
Şeyh, aklın Allah’ı bilebileceğini kabul eder ama bu
bilmenin bir ispat değil, olumsuzlama (tenzih/selbî teoloji) düzeyinde
kalacağını söyler. Akıl, Allah’ın "ne olmadığını" (zamandan,
mekandan, noksanlıktan münezzeh olduğunu) anlar ama "Ne olduğunu"
(Zatını ve Mahiyetini) asla kavrayamaz.
Râzî’nin, 30 yıldır inandığı bir meselenin aksine bir delil
bulunca ağlaması ve "Yeni kanaatimin de bir gün yıkılmasından
korkuyorum" itirafı, Şeyh için akli felsefenin trajedisidir.
İlim, vasıtasız olarak Hak'tan (Aynel-yakîn) alınmalıdır.
En kalın perde, insanın kendi cehaletini ve aşırı
yorumlarını (tevil) bilgi zannetmesidir.
Mülhitlerden başkası ittihadı savunmaz... Sen sensin, O da
O'dur.
Sekr (manevi sarhoşluk) halinde "Ben arzu ettiğim
kimseyim" diyen sufilerin bu sözlerini cehalet veya kontrolsüz sarhoşluk
olarak görür; ayıktıklarında pişman olduklarını belirtir.
Vahdet-i Vücud
"Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı"
ayetiyle failin mutlak birliği idrak edilir.
Evrendeki tüm tecelliler O’nun Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın
isimlerinin aynasıdır.
Felsefe, insan aklının ürünü olan mantık esaslı "fikrî
nazara" dayanır. Akıl ise doğası gereği karışıklığa, şüpheye ve yanılmaya
açıktır.
Bir sufi ile bir filozof aynı doğru sözü söylemişse, sırf
filozof da söyledi diye o doğrudan vazgeçilmez.
Filozoflar / Eğer hikmeti fikir labirentlerinde aramak
yerine Allah'tan isteselerdi, mülhit ve sapkın duruma düşmezlerdi.
İbn Rüşd’ün "Bizim fikren, akli nazarla ulaştığımız
hakikatlere siz keşif ve ilahi feyizle mi ulaştınız?" sorusuna Şeyh’in
önce "Evet", sonra "Hayır" demesi; aklın vardığı tenzih
noktası ile keşfin müşahede ettiği ilahi ihsan arasındaki uyuşmayı ve aynı
zamanda mahiyet farkını gösterir.
İbn Rüşd ve birçok meşşâî filozof, ahiretteki dirilişi (haşri)
sadece ruhani olarak görme eğilimindeydi veya bu konuda tereddütlüydü.
İbnü'l-Arabî ise nassların açık hükmü gereği hem cennet hem cehennem ehlinin
maddi, cismani ve berzahi bedenlerle amellerinin karşılığını hissi olarak
alacağını kesin bir dille müdafaa eder.
Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali
Şeyh’e göre bu dört ulu sahabenin her biri, hilafet makamına
en üst düzeyde ehildir.
Şeyh, dört halifenin yanı sıra Hz. Hasan, Muaviye b. Yezid,
Ömer b. Abdülaziz ve Abbasi halifesi Mütevekkil gibi isimlerin sadece devlet
başkanlığı (zâhirî hilafet) yapmadıklarını; aynı zamanda velayetin zirvesi olan
Kutupluk (bâtınî hilafet) makamına da haiz olduklarını belirtir.
Sahabeyi "ahbap" (sevgililer) olarak niteler ve
bizlerin onların makamına asla erişemeyeceğimizi belirtir.
Onlar ilim ve içtihat ehlidir. İçtihatlarında hata da
etseler, isabet de etseler sevap alacaklardır.
Hz. Ali varlıkta ilk
zuhur eden Muhammedî Hakikat’e (İlk Akıl) en yakın insandır ve "bütün
nebilerin sırrı ondadır." O, "Efrat"tandır (hiç kimsenin
marifette kendilerini geçemediği seçkin veliler).
Mehdi, Yasin suresinin
tecellisine mazhardır ve Hz. Nuh’un kademi (meşrebi) üzeredir. Hem kılıç sahibi
zâhirî bir hükümdar hem de muazzam bir himmet sahibi bâtınî kutuptur.
İbnü'l-Arabî, dönemin en güçlü hükümdarlarının saygısını
kazanmış bir arif olmasına rağmen, onlarla içli dışlı olmaktan ve sarayın
nimetlerine el uzatmaktan kaçınmıştır.
Şeyh’e göre Allah’ın zalim yöneticiler eliyle engellediği
kötülükler ve sağladığı toplumsal fayda (asayiş, hudutların korunması), o
yöneticilerin şahsi zulmünden daha büyüktür.
Müslümanların mubah olan idari emirlerde yöneticilere itaat
etmesini farz görür. Mal gasp edilse dahi sabredilmeli, ancak günah bir amelde
(başkasına zulmetme emrinde) asla itaat edilmemelidir.
Eyyubî sultanı el-Kâmil’in Haçlı Kralı II. Frederik’e
Kudüs’ü savaşsız teslim etmesi (1229) üzerine Şeyh’in hüzün ve öfkesi zirveye
vurmuştur. Müslümanların kafir boyunduruğu altında zillet içinde yaşamasını
haram kılan Nisa Suresi 97. ayetine dayanarak "Kudüs'ü ziyaret etme ve
orada ikamet etme yasağı" (fetva) yayınlamıştır.
Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzettin Keykavus ile olmuştur.
Malatya ve Sivas’ta sultanla kalan Şeyh, ona devlet idaresine dair ağır ve
sarsıcı mektuplar yazmıştır. Şeyh, Hristiyan tebaanın çoğunlukta olduğu Anadolu
coğrafyasında, İslam devletinin hâkimiyet nişanelerinin zayıflamasından endişe
etmiştir. Ülkede çan kulelerinin yükselmesini, küfrün açıktan yayılmasını ve
Hz. Ömer’in gayrimüslim tebaa için koyduğu (İslam’ın üstünlüğünü koruyan)
zimmet şartlarının gevşetilmesini sultan adına büyük bir "nankörlük"
ve tehlike olarak görmüş, onu sert bir dille uyarmıştır.
Üçüncü Bölüm - Şeyh’in Tasavvufi Kişiliği
Endülüs Tasavvufunun Evreleri
İsa b. Dinar ve İbn Vaddah gibi erken dönem isimlerinde zühd
(dünyadan el etek çekme) ile fıkıh henüz birbirinden keskin çizgilerle ayrılmış
değildir.
İbn Meserre el-Cebelî (ö. 319) ile birlikte Endülüs
tasavvufu felsefi ve kozmolojik bir boyut kazanır.
Harflerin sırrı (El-Hurûf) ve yakini tevhid gibi derin
konulara girilmesi, geleneksel fıkıh ulemasının tepkisini çekiyor ve ilk ciddi
kırılma burada yaşanıyor.
Hicri altıncı asırda İbn Ârif’in Mehasinü’l-Mecalis’i ve İbn
Bercan’ın irfani tefsiri, Endülüs'ü tasavvuf teorisinde zirveye taşır.
İbn Kıssî’nin liderlik ettiği "Müridîn Hareketi" Murâbıtlar
(Almoravids) yönetimine karşı fiili isyanı ve adalet arayışını savundu. Buna
karşılık İbn Ârif ve takipçileri isyanın kaosa yol açacağını, asıl metodun
sultana yönelik "nasihat ve hatırlatma" (irşad) olması gerektiğini
savundular.
Cennet ve cehennem olmasaydı Allah'a ibadet edilir miydi?
İbn Arabi ilahlık hakikati gereği Allah'a ibadet edilmesinin
fıtri bir zorunluluk olduğunu söyler.
Bâyezîd-i Bistâmî’nin "diri
olandan alınan vasıtasız ilim" (ilm-i ledün) vurgusu ile Ebû Medyen’in "Her mürid, murad ettiği şeyi
Kur'an'da bulmalıdır" ilkesi, İbn Arabî’nin keşf ve şuhuda dayalı tefekkür
dünyasının ana sütunlarıdır.
Tasavvuf geleneğinde genel kural, bir müridin dikey manevi
seyrini tamamlayabilmesi için yaşayan bir mürşidin (şeyhin) dizinin dibinde
riyazet ve süluk görmesidir.
Henüz 14 yaşında İşbiliye mezarlığında girdiği 14 aylık
halvet, herhangi bir beşerî rehberle değil, doğrudan cezbî bir uyanışla başlar.
Allah’tan başkasına bağlanma. Kendini şeyhlere değil, sadece
Rabbine nispet et.
"Allah" ismi, tüm ilahi isimleri ve sıfatları
(Esma-i Hüsna) bünyesinde barındıran "Uluhiyet" mertebesinin teklik
ismidir.
İbn Arabî, bu zikrin hakikatine eren insanları
"varlığın sütunları" (reşidûn / emâd) olarak görür.
Halvet, mekânsal bir yalıtılmışlık değil, kalbi rububiyetin
tecellilerine hazır hale getirme eğitimidir.
İbn Arabî, tasavvurundaki marifeti (irfanı) yedi temel ilme
indirger. Bu yedi ilim (ilahi isimler, tecelli, şeriatın hitabı,
kemal-noksanlık, nefsin hakikati, hayal alemi ve manevi hastalıklar/devalar),
onun kozmolojisinin iskeletidir.
İrfan Miraçları
Miraç, sâlikin maddeden manaya, afaktan enfüse doğru yaptığı
dikey yolculuğun haritasıdır. İbn Arabî bu miraçları yirmi sekiz harfin kozmik
mertebelerinden (ilm-i hurûf), peygamberlerin manevi neşvelerine
(Fusûsü’l-Hikem’in özü) kadar genişletir.
Hz. Muhammed’in ahlakı Kur'an'dır ve onun sureti, Hakk’ın en
mükemmel tecelligahıdır.
Şeyh’in fiziki alemde karşılaştığı ilk rehber ümmî bedevi
Ebû Cafer el-Ureybî’nin sülukunun sonu "İsevî" neşvedir (zühd, sevgi
ve can verme/diriltme nefhası). İbn Arabî’nin de sülukunun başlangıcı isevîdir
(hastalığından Yasin suresiyle kurtulması ve rüyasında Hz. İsa’nın ona zühdü
emretmesi buna işaret eder).
Veliler peygamberlerin "izleri" üzerindedir. Onlar
şeriat koyamazlar, ancak o şeriatın batınî, manevi ve ledünnî hakikatlerini
ümmete açıklarlar.
Ruhsal tekâmül
İsevîlik (Başlangıç): İlk halveti, zühdü, dünyadan ve
maddeden tam tecerrüdü (sıyrılmayı) içerir.
"Üzerimde borç elbise dışında hiçbir şeye sahip
olmadım" beyanı, Hz. İsa'dan aldığı mutlak fakr ve tecerrüt mirasıdır.
Musevîlik: Kelam, ledün ilmi, keşif ve gece ile gündüzün yer
değiştirmesi (kesretin vahdette kaybolup her yerin nur olması) sırrıdır.
Hûdîlik: Varlıktaki her canlının perçeminin Hakk'ın elinde
olduğunu görmek, yani tam bir teslimiyet ve adalet şuhûdudur.
Muhammedîlik (Nihayet): Al-i İmran 84. ayetinin sırrıyla,
tüm peygamberlere verilenlerin toplamının İbn Arabî'ye bir "cem"
(bütünlük) halinde verilmesidir. Hz. Muhammed’in risaletinin 6 ciheti de
kuşatması gibi, bu makamdaki veli de kâinatı her yönden ihata eden bir nura
kavuşur.
Şeyh'in peygamberlerin ve velilerin ruhlarıyla kurduğu irtibatın
metodolojisi
Ruhaniyetlerin Yeryüzüne İnmesi: Ruhların bu alemde, dünya
hayatındaki fiziki bedenlerine tıpatıp benzeyen "misalî" bir surette
tecessüm etmesi (bedenlenmesi) ve Şeyh'in onları gözüyle görmesi.
Rüya Yoluyla Görüşme: Uyku asfiyasında gerçekleşen berzahî
buluşmalar.
Halt-ı Cesed (Beden Sıyırma): İbn Arabî'nin bizzat kendi
maddi kalıbından sıyrılarak, tamamen ruh mertebesine yükselip ruhlar alemine
bizzat misafir olması.
Hızır (a.s), hiyerarşik olarak kutup makamının da dışına
taşan, "Efrâd" (Tekiller) denilen ve doğrudan doğruya Allah
tarafından eğitilen (Üveysî/Rabbanî) velilerin reisidir.
Evtâd
İbn Arabî, kâinat evini ayakta tutan dört rüknün
bedenleriyle hayatta olan dört peygamber/veli olduğunu belirtir:
İdris (Risalet - 4. gök),
İsa (Nübüvvet - 2. gök),
İlyas (Velayet - yeryüzü) ve Hızır (İman - yeryüzü).
Zamanın tasarrufu bu sacayağı üzerinden yürür; İlyas (a.s)
ile kabz (daraltma/tutma), Hızır (a.s) ile bast (genişletme/yeşertme) tecelli
eder.
Hızır’ın makamı, sıddıklık ile şeriat sahibi peygamberlik
arasındaki "Kurbet" (Yakınlık) makamıdır.
Hırka
İbn Arabî’ye göre kuru bir kumaş parçasının veya şekli bir
törenin kıymeti yoktur. Hakiki hırka, mürşidin müridin ruhsal frekansıyla
eşitlenip (ittihat), kendi manevi makamını onun ruhuna giydirmesidir.
İbn Arabî, iki silsileyi zikreder: İlki Abdülkâdir-i
Geylânî, İmam Cafer-i Sâdık ve Ehl-i Beyt üzerinden Hz. Ali’ye ulaşan dikey
silsile; ikincisi ise İbrahim b. Edhem ve Üveys el-Karânî üzerinden Hz. Ömer ve
Hz. Ali’ye bağlanan silsile.
İbn Ârif, Mehasinü'l-Mecâlis eseriyle süluk
makamlarını yeniden yorumlamış bir müceddiddir.
Allah ile kulları arasında inayetten başka nesep, hükümden
başka sebep ve ezelden başka vakit yoktur. Gerisi körlük ve karışıklıktır.
İbn Arabî’ye göre cinler, tabii alemde Allah’ı en az bilen,
en cahil varlıklardır. Onlarla düşüp kalkanlar sadece simya, harf ilmi veya
bitkisel özellikler gibi şeriatın pek övmediği faydasız malumatlar edinirler;
ilahi marifette bir adım bile ileri gidemezler. Hakiki ünsiyet ancak Melekût
alemiyle ve Meleklerle kurulan rahmani nefes alışverişiyle olur.
İbn Arabî ile Ebu Medyen hiç
yüz yüze gelmemişlerdir. Aralarındaki bağ tamamen Üveysî (ruhani/berzahî) bir
bağdır.
Tasavvufi kozmolojide Kutb'un sağ ve solunda yer alan iki
imam vardır. Ebu Medyen, ömrünün son anlarına kadar Birinci İmam (Kutb'un
halefi) makamındaydı.
Ebu Medyen, ulvi alemdeki adıyla Ebu’n-Neca, Kur'an’dan
payına Mülk Suresi düşen bir veliydi. Bu meşrep, "Mutlak hükümranlık
elinde olan Allah, yüceler yücesidir" ayetinin sırrına mahzar olarak,
evrendeki her zerrede ilahi tasarrufu ve mülkün tek sahibini müşahede etme
makamıdır.
Ebu Yakub el-Kumi, İbn Arabî’yi doğrudan riyazete tabi tutan
tek şeyhtir.
İbn Arabî ünlü eseri et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye’yi, Ebu
Medyen’in talebesi Ebu Muhammed el-Mevruri’ye ithafen kaleme almıştır.
Dördüncü Bölüm - Şeyh’in İslam Mağribine Yaptığı Seyahatler
Ebu Medyen’in vefat ettiği 589 yılında, İbn Arabî Endülüs’ü
(vatanı) terk edip İslam Mağribi’ne açıldı.
Hakkın edebi, hakikate teslimiyet
590’da Tunus’da Ebu Medyen’in büyük halifesi Abdülaziz
el-Mehdevi (Fütûhât'ın ithaf edildiği zât) ve İbn Hamis el-Cerrah ile buluşur.
Eş'ari ve Maturidi kelam geleneğinde sıfatlar, "Zatın
ne aynıdır ne de gayrıdır" formülüyle açıklanır. El-Kettani, Zat'a ek bir
anlamın (zaid) varlığını zorunlu görür ancak bu ek anlamların çokluğu veya
tekliğinin akılla ispatlanamayacağını samimiyetle itiraf eder.
İbn Arabî, el-Kettani’nin bu dürüstlüğüne hayran kalmakla
birlikte, onun zihnen "zaid hükmünden" (Zat'ın dışında bağımsız sıfat
kategorilerinden) kopamayışını "akli bir kusur" olarak görür. Çünkü
keşif ehline göre sıfatlar, Zat'ın muhtelif tecelli ve nispetlerinden
ibarettir; Zat'a eklenmiş harici varlıklar (zaid ale'z-zat) değillerdir.
593 yılında Fas'taki el-Ezher mescidinde ikindi namazı
kıldırırken, Şeyh’in vücudundaki ön-arka, sırt-ense mefhumu tamamen kalkar.
Zatının her zeresi bir göz haline gelir. Kıbleye bakarken aynı anda arkasındaki
cemaatin en arka safındaki hataları dahi her yeri aynı anda gören bir nurla
müşahede eder.
Tasavvuf felsefesinde velayet hiyerarşisini ve
"Hatemiyet" fikrini ilk kez sistemli bir argüman olarak öne süren
kişi Hakîm et-Tirmizî'dir.
157 Soru
Tirmizî'nin, dönemindeki sahte velileri ayırt etmek için
sorduğu 157 batıni soruya tarihte tam ve kamil manada cevap verebilen tek kişi
İbn Arabî olmuştur (Fütûhât-ı Mekkiyye, 73. Bab).
Alemin manevi dengesini tutan dört büyük direktkten (Evtâd)
biri olan Abdullah Bedr el-Habeşî ile 595’te Fas’ta buluşmuş, 618’de Malatya’da
vefat edene kadar ona yoldaşlık etmiştir.
595’te Kurtuba'da filozof İbn Rüşd’ün cenazesine katıldı. Bu
tarihten sonra Endülüs’ten ayrıldı.
Kurbet makamı, sadece Afrâd (Kutub dairelerinin, Gavsiyetin
hiyerarşik bağlarının bile dışındaki hür veliler) zümresine aittir. Buradaki
velileri Kutublar bile göremez. Şeriat koyucu nebilikten bir basamak aşağıda,
sıddıklıktan bir basamak yukarıdadır. Hz. Ebubekir,
Peygamberimiz vefat ettiğinde herkes şoka girmişken sarsılmayan o muazzam
duruşunu ve "Muhammed öldü, Allah ise bakidir" haykırışındaki o
sarsılmaz iradeyi, sıddıklık dairesinin içindeki bu gizli Kurbet cüzünden
almıştır.
Marakeş’te mülaki olduğu Ebu’l Abbas Ahmed es-Sebti (ö.
601), Şeyh’in en çok etkilendiği ama aynı zamanda "ilm-i nefs" (nefs
bilgisi) noktasında felsefi olarak tenkit ettiği en özgün tasavvuf
figürlerinden biridir.
Şeyh’in aktardığı, es-Sebti’nin idam edilmekten yolda
verdiği "yarım çörek sadakasıyla" kurtulması hadisesi, şeriatın
zahiri prensipleri ile batıni hakikatlerin tam bir uyuşumudur.
İbn Arabî, Kahire’ye ulaştığında dönemin en prestijli devlet
tekkesi/hankahı olan Saidu's-Suada’ya (Salahaddin Eyyubi döneminde kurulan ilk
resmi tasavvuf merkezi) konuk olur. Fakat burada gördüğü manzara karşısında
büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve bunu Rûhu’l-Kuds adlı eserinde sertçe
eleştirir.
Şeyh, dönemin sema ve müzik ehlini "dinlerini oyun ve
eğlence haline getirmekle" suçlar.
İbn Arabî’ye göre gerçek vecd, seslerin ve perdelerin
ahenginden değil, Allah’ın kelamını dinlerken kalbin harekete geçmesi,
perdelerin yırtılması ve gayb nurlarının müşahede edilmesidir.
El-Gabrini’nin (ö. 704) Unvanu’d-Diraye adlı eserinde ortaya
attığı "İbn Arabî şatahatlarından dolayı Mısır'da idam edilecekti,
Ebü'l-Hasan el-Becayî onu kurtardı" iddiası, tasavvuf tarihinin en büyük
biyografik karışıklıklarından biridir.
İbn Arabî hayatı boyunca hiçbir zaman "İbn Süraka"
lakabıyla anılmamıştır.
İdam tehlikesi veya fıkhi takibata uğrayan zat, İbn
Arabî'nin yakın dostlarından olan Muhyiddin Ebubekir (İbn Süraka)'dır. Halep ve
Mısır’da Dârü'l-Hadis başkanlığı yapmış olan bu fakih/sufi zat, 662 yılında
vefat etmiştir. El-Gabrini, isim benzerliğinden (Muhyiddin) ötürü bu iki
şahsiyeti birbirine karıştırmış ve asırlık bir vehme sebep olmuştur.
Mekke’ye gitmeden önce Hz. İbrahim’in kabrinin bulunduğu
Habrun (El-Halil) şehrini ziyaret eder.
Beşinci Bölüm - Şeyh Doğuda
İbn Arabî, gayb aleminde kalbi bir keşifle Hz. Muhammed’in
(s.a.v) huzuruna çıkarılır. Bütün peygamberlerin, meleklerin ve dört büyük
halifenin (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) hazır bulunduğu bu mecliste Hz. İsa
(Hatem-i Velâyet-i Âmme) ön taraftadır.
Mekke’de Kâbe’yi tavaf ederken "Genç" (el-Fetâ)
diye isimlendirdiği bir zatla karşılaşır. Bu genç, Hakikat-i Muhammediye’nin ve
kâmil insanın ta kendisidir. Şeyh, insanlığın tüm manevi bilgisini barındıran
en büyük eseri el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye’yi yazmaya bu karşılaşmanın ardından 599
yılında (40 yaşında) başlar.
Hanbelîler duvarının arkasında yüzleri son derece güzel,
tamamen Allah ile meşgul yedi abdal ile karşılaşır. Şeyh, onların üzerindeki
sükunetin bir insanda tasavvur edilemeyecek boyutta olduğunu hayretle anlatır.
İbn Arabî, hem dünya hükümdarlığı (zahir) hem de manevi
kutubluk (batın) makamını bir arada tutan nadir isimleri sayar: Dört Halife,
Hasan, Hüseyin, Muaviye b. Yezid, Ömer b. Abdülaziz ve el-Mütevekkil. Sadece
batıni halifeliğe sahip olanlara ise Bestamî ve es-Sebti'yi örnek verir.
Allah yüz bin Âdem yaratmıştır.
Mekinüddin el-İsfahânî’den Sahih-i Tirmizî’yi dinler; onun
irfan ehli kızı Nizâm ile tanışır (bu hanım, meşhur aşk ve irfan divanı
Tercümânü’l-Eşvâk’ın ilham kaynağı olacaktır). Yunus b. Yahya el-Bağdâdi’nin
elinden ikinci kez tarikat hırkası giyer.
Rüyasında Kâbe’nin bir sıra altın, bir sıra gümüş tuğlayla
örüldüğünü, iki tuğlalık yerin eksik kaldığını ve kendi zatının o iki eksik
tuğla (biri altın, biri gümüş) haline gelerek duvarı tamamladığını görür. Bunu,
kendisinin velayet mertebesindeki mühürlük (Hatemiyet) konumu olarak tevil eder
ve Mekke'deki Tevzerli bir alim de bu tevili onaylar.
Sadreddin Konevî’nin babası, Mecdüddin İshak b. Yusuf
er-Rûmî, Selçuklu Sultanları I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve I. İzzeddin Keykavus’un
mürşidi ve başmüsteşarıdır.
Sühreverdî’nin telkiniyle Abbasi Halifesi en-Nâsır
tarafından kurulan ve cihad/ahlak esasına dayanan el-Fütüvvet nizamının
Anadolu’daki manevi rehberliğini Mecdüddin İshak üstlenmiştir.
Mecdüddin İshak, İbn Arabî ve el-Habeşî’yi Anadolu’ya davet
eder. 601 yılında Konya’ya, ardından Malatya’ya gelirler ve Selçuklu sarayı
tarafından karşılanırlar.
Irak çölünde yılda bir kez Bedeviler tarafından avlanan bir
hayvanın etini yiyen veya suyunu içen kişi, alemdeki cüzi ve külli (makro ve
mikro) tüm hadiseleri bilir, hayvanların dilini anlar.
Endülüs’ün batısında görülmüş iki ağızlı yılan: İbn Arabî
yılanla ilgili hadiseyi Konya’da el-Mancınıkî’den dinlemiştir. Abdullah b.
Abdûn isimli katip, bu yılanı üç parçaya böler ve üç kardeş burayı yer: Üst
kısmı yiyen (Abdullah): Hiç kitap okumadan yıldızlar ilmini
(astroloji/astronomi) çözer.
Orta kısmı yiyen (Abdülmecid): Bitki ilmi, botanik ve
eczacılıkta uzmanlaşır.
Kuyruk kısmını yiyen: Yeraltı sularının derinliğini ve
yerini bulma ilmine (jeoloji/hidroloji) vakıf olur.
Konya’da, Avhadüddin el-Kirmânî ile derin bir manevi dostluk
kurar.
Musul’da İbn Câmi ile buluşan Şeyh, ona Hızır’ın hırkasını
giydirir. Onun adına abdestin, beş vakit namazın ve yedi semanın kozmik
sırlarını anlattığı ünlü eseri et-Tenezzülâtü’l-Mavsılîyye’yi ve Kitâbü’l-Celâl
ve’l-Cemâl’i yazar.
İsmail b. Sevdekîn: insanın fiillerini kişi kendisi mi
yarattı?
608’de Bağdat’ta manevi bir yakaza halinde semavat
kapılarının açıldığını ve yeryüzüne yağmur gibi "ilahi mekr"
hazinelerinin indiğini müşahede eder.
Sühreverdî ile bir araya gelir. Tarihi rivayetlere göre bir
saat boyunca hiç konuşmadan başlarını öne eğip sükut ederler.
615’te vefalı dostu Mecdüddin İshak vefat edince, İbn Arabî
onun dul eşiyle evlenir ve Sadreddin Konevî’nin hamiliğini ve manevi
terbiyesini üstlenir.
620’de, 60 yaşında Şam’a yerleşen İbn Arabî, ömrünün son 18
yılını burada geçirir. Şam kadılarını yetiştiren ünlü Benû Zekî ailesinin
tahsis ettiği evde (Bâbu’l-Ferâdis/er-Revâhiyye yakınında) ikamet eder.
Oğlu İmaduddin ve İbn Sevdekîn
İbn Arabî’nin meclislerinden hiç ayrılmayan 14 has talebenin
başındadırlar. İbn Sevdekîn, Şeyh’in en büyük varislerinden biri olarak Ekberî
külliyatın şerhini üstlenir.
İbn Arabî’nin Şam hayatı, saf ilahi hitabın ve vizyoner
müşahedelerin (mübeşşirât) zirveye ulaştığı bir dönemdir.
Fusûsu’l-Hikem
Eser, İbn Arabî’nin şahsi bir kurgusu veya felsefi bir
spekülasyonu değil, Hz. Peygamber’in elinden rüyada teslim alınan, "Ne
eksik ne fazla" aktarılması emredilen kutsal bir emanettir.
Sadreddin Konevî’nin ifadesiyle bu eser; "Muhammedî
makam membaından ve teklik ceminden (cem'ul-ahadiyye) varit olmuş", veli
ve nebilerin zevklerinin zirvesine vurulmuş bir mühürdür.
Vefatı
İbn Arabî ömrünün son iki yılında adeta Nasr Suresi’nin fena
iklimine girerek, yatağında, dostlarının (Kadı İbn Zekî, İmaduddin en-Nahhas)
gözyaşları arasında, dilinde "Allah... Allah" nidalarıyla ebediyete
göç etmiştir.
İbn Arabî’nin Etkisi
Hatemî tarikatı, diğer popüler tarikatlar gibi kitlelere
yayılmamıştır. Çünkü bu yola girecek kişinin üst düzey entelektüel kapasiteye,
sarsılmaz bir şerî sadakate ve ahlaki adaba sahip olması şart koşulmuştur.
El-Ucaymî, el-Goranî, el-Ervâdî ve Murtaza ez-Zebîdî gibi alimler bu silsilenin
taşıyıcılarıdır.
Şâzeliyye’den Nakşibendiyye’ye, Halvetiyye’den Kādiriyye’ye
kadar bütün büyük tarikatların teorik altyapısı, İbn Arabî’nin kavramlarıyla
(İnsân-ı Kâmil, Vahdet-i Vücûd, A'yân-ı Sâbite) şekillenmiştir. Abdülkerîm
el-Cîlî dahil sonraki hiçbir silsile Şeyh’in sistemine köklü bir ekleme
yapamamış, sadece onu şerhetmiştir.
İbn Arabî’nin en sarsıcı yönü, vefatından asırlar sonra bile
insanların ruh dünyalarını doğrudan dönüştürebilmesidir.
Şâzelîliğin kurucu akıllarından Ahmed Zerrûk (ö. 899),
tasavvuf psikolojisi ve fıkıh dengesi açısından Şeyh-ı Ekber muammasını en
rasyonel zemine oturtan isimdir.
Bir mümini veya arifi kâfirlikle suçlamak (tekfir), imanı
doğrudan tehdit eden teolojik bir uçurumdur. Öte yandan, onun ıstılahlarına ve
mecazlarına tam vakıf olmadan mutlak bir ululama (tazim) içine girmek, avamın
ve yetersiz zihinlerin "müphem ve mevhumlara" (hayal ve vehimlere)
kapılarak şeriattan sapmasına yol açabilir.
Ahmed Zerrûk’un hocası el-Kûrî üzerinden ulaştığı netice,
Şeyh’in ilmini reddetmemek ama anlaşılması zor, şatahat kokan ifadeleri
karşısında sükut ederek işi sahibine ve Allah’a bırakmaktır.
Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî
Arap dilinin en büyük otoritelerinden biri olan
el-Kâmûsu'l-Muhît müellifi, Şeyh’i "bulaşmayla kirlenmeyen koca bir deniz"
olarak niteler.
Yakın dönemin büyük Şam alimi Prof. Dr. M. Said Ramazan
el-Bûtî, Şeyh’in anlaşılması zor şatahatını ve kozmik vecd içeren yazılarını
(Fütûhât) henüz nefsî hastalıklarından kurtulmamış insanların okumasını
tehlikeli bulur. Önce ahlakî arınma (Rûhu'l-Kuds), sonra entelektüel ve batınî
dikey açılım (Fütûhât) şarttır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder