İbn
Arabi - Hakikat Yolcularına Rehber -
Notlar
Tuhfetü's-sefere, Mütercim: Hüseyin Şemsi Ergüneş, İz
Yayınları, 2011
Önsöz / Giriş
Allah’a giden yollar yaratılmışların nefesleri adedincedir.
Her sâlikin (yolun yolcusu) kabiliyeti, mizacı ve tuttuğu
yol farklı olduğu için, hakikate varış tecrübesi de şahsidir.
Kitabın İbn Arabî'ye ait olup olmadığı tartışmalıdır.
Türkiye ve dünya kütüphanelerindeki pek çok yazma nüshada
müellif olarak Ebu’l-Fazl Kıvâmuddîn Muhammed b. Abdülhamîd el-Bistâmî
adı açıkça zikredilir.
Eserin XIII. yüzyıl tasavvuf klasikleri olan Ebû Hafs
Sühreverdî’nin Avârifü’l-Maârif'i ile Necmeddîn Râzî’nin Mirsâdü’l-İbâd'ından
yapılmış yetkin bir özet/derleme olduğu anlaşılmaktadır.
Sefere / Kelime kökeni
olarak hem yazıcı/elçi melekleri hem de "örtülü bir şeyi açan,
keşfeden" bilginleri anlatır. Yolculuk (sefer) anlamıyla birleştiğinde
"sâlikler" demektir.
Müellif el-Bistâmî, sülûk mertebelerini anlatmaya tasavvuf
klasiklerinin izinden giderek Tevbe ile başlar.
Sahih bir inanç (Ehl-i Sünnet çizgisi) müridliğin ilk
şartıdır. Bu inanç ise ancak kul ile Allah arasında bir sır olan İhlas ve kulun
benliğini sevgilide yok ettiği Muhabbet ile tamamlanır.
Aşkın kalbde tam bir hakimiyet kurabilmesi için şaşırtıcı
bir şekilde Riyâzet devreye girer. Çünkü aşk, bedensel ve nefsi tortulardan
arınmış saf bir zemin ister.
Tezkiye (Nefsin Arındırılması): Başlangıçta yerilmiş
sıfatlara meyilli olan nefsi itidale (dengeye) kavuşturmak. Nefsin itidali,
kalbin safasını doğurur.
Tasfiye (Kalbin Bulanıklıklardan Sıyrılması): Kalb,
duyuların ve şuurun merkezidir. Sülûk süreci, kirlenmiş bir ayna olan kalbi
parlatma eylemidir.
Tecliye (Ruhun Aydınlanması): Ruhun perdelerden kurtularak
ilahi nura muhatap olması.
Müşâhede: Yaratılmış her şeyde Yaratan'ı görmek. Hadisteki
ifadesiyle İhsan makamıdır (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmek). Kalb
aynasındaki nurların renkler ve ışıklar halinde izlenmesidir.
Mükâşefe: Perdelerin kalkması, hakikatin akıl ve duyuları
aşan bir kesinlikle aşikâr olmasıdır. Kulun manevi derecesine göre (kalb, sır,
ruh, hafâ) kapsayıcılık kazanır ve nihayetinde kulun bilincini Mi'rac gibi
yüksek tecrübelere ulaştırır.
Tecellî: Hakk'ın bir sıfatı veya zatı ile sâlikin kalbinde
açığa çıkmasıdır. Kulda mutlak bir itminan (huzur ve tatmin) bırakır. Tasavvuf
doktrininin en tartışmalı ve en derin merkezidir.
Vuslat: Sülûkun sonu: Allah'a kavuşmak. Ancak bu
mekânsal/fiziksel bir yakınlaşma değildir. İlahi sıfatların insanda inkişaf
etmesi, Allah'ın insanı kendine çekmesi ve insanın O'nda meczûb (cezbeye
tutulmuş, erimiş) olmasıdır.
Tuhfetü's-Sefere
Mukaddime
İlim cennetin anahtarıdır
Müellif eseri, ahiret yolculuğu iyice kapıya dayanmışken,
geride bırakanlara bir "son vasiyet" ve "seyahat rehberi"
olarak yazdığını ifade eder:
Bâğ-ı cinâna rıhlet ve vusûl hanîn ve iştiyâkı o nisbette
arttığı için...
Tevbe
Kalbin Allah'tan gayrı her şeyden yüz çevirmesi.
Dünyevi fikirlerden, hâtıralardan ve vesveselerden arınmak.
Sehv, gaflet ve nisyanla işlenen küçük günahlara tevbe.
Kalbimin üzerine gayn (ince bir bulut/perde) çöker de bu
yüzden günde yetmiş kere istiğfâr ederim
Bir sâlik ulaştığı bir manevi makamdan lezzet alır ve orada
çakılı kalırsa, o makam onun perdesi (gayn) olur. Üstteki makamın sırlarını
göremez.
İtikad
Kendini katı bir şekilde tek bir mezhebe bağlamak, o
mezhebin sınırlarında kalıp diğerlerine kulak tıkamak, bu avamın itikadıdır.
Bütün hak mezheplerin imamlarının sözlerini makbul ve
muteber görmek, bu havasın itikadıdır.
İhlas
Hakikatte ihlas, Allah’tan gayrısının üzerinden nazarı
munkatı’ olan (bakışı tamamen kesilen) amelden ibarettir.
Muhabbet
Asl-ı muhabbet, muhibbin (sevenin) sıfatlarına bedel,
mahbûbun (sevilenin) sıfatlarının muhibbe duhûlünden ibârettir.
Seven kişi, kendi beşeri ve aciz sıfatlarından soyunur;
Sevilen'in (Cenâb-ı Hakk'ın) ahlakıyla ahlaklanır. Muhabbet, doğası gereği
yabancı olan her şeyi yakan kozmik bir ateştir.
Kul, Allah ile tam bir meşguliyete girdiğinde, dünyayı ve
dindarlık iddialarını bile terk eder. Artık onun dinde de dünyada da tek muradı
bizzat Zât-ı İlahî'dir.
Şevk
Şevk, muhabbetin kalbde yerleşmesiyle doğan derin bir
özlemdir.
Şevk, sadece gaipte (uzakta) olan için duyulur.
Vuslata eren için şevk bitmiştir.
Kul, Allah'ın zikriyle her an yeni bir tecelliye muhatap
olur. Tecelli bitimsiz olduğu için, kul her an daha büyük bir hayrete düşer. Bu
yüzden sâlik için şevkin sonu ve inkızası (kesilmesi) yoktur.
Aşk
Aşkın merkezi, kalbin en derinindeki o siyah nokta, yani
Süveydâ'dır.
Nefsin muhabbeti dünyevi hazları ilahi aşka tercih eder.
Aşk çoğaldıkça şehvet azalır, cisim zaafa uğrar
Riyâzet
Sülûkun (manevi yolculuğun) nihai amacı rûhun tecliyesidir.
Bu yolun öncelikli durakları, nefsin tezkiyesi ve kalbin
tasfiyesidir.
Nefsin kötü sıfatlarını tek tek yok etmek, bu yol çok uzun
ve zordur
Kalp bir kez nurlanınca, onun nuru nefsi otomatik olarak
bastırır ve çok daha kısa sürede nefis tezkiyesi de tamamlanmış olur.
Kalp zikir, halvet ve müşahede ile saflaşır.
Nefis mutlak şer değildir
Nefsin şehvet gücü itidale kavuşursa muhabbet, şefkat ve sabra
ulaşır.
Nefsin gazap kuvveti, kibir ve düşmanlıktan uzaklaşabilirse tevazu
ve hilme yaklaşabilir.
Tasavvuftaki riyazet, bu iki gücü yok etmek değil, onları
"itidale" (dengeye/orta yola) getirmektir.
Tasfiye
Kalbin saflığı beş bâtınî duyunun (Havâss-ı Kalb) çalışıp
çalışmamasına bağlıdır:
Kalbî Kulak: Ehl-i gaybın (meleklerin, ilhamların) kelâmını
işitir.
Kalbî Göz: Gayb âlemini, melekûtu ve hakikatleri müşâhede
eder (Basîret).
Kalbî Burun: Gaybî râyihaları (ilahi esintileri, ünsiyet
kokularını) koklar.
Kalbî Tat Alma: Îmânın, muhabbetin ve zikrullahın halâvetini
(tatlılığını) tadar.
Kalbî Dokunma: Akılla kavranamayan yüce hakikatleri
(ma'kūlât) doğrudan idrak eder ve hisseder.
Kalbin Makāmları
Sadr (Göğüs/Sîne): Kalbin en dış kabuğudur (cild-i
kalb). İslâm'ın madenidir. Şeytanın vesvese üflediği, nefsin ilk temas ettiği
yerdir. Ya İslâm nuruyla açılır ya da küfürle daralır.
Kalb (Yürek): İkinci katmandır. Îmânın ve aklın
madenidir. Manevi rüyet (görme) burada başlar. Sol kaburganın altındaki et
parçasına en yakın latifedir.
Şegaf (Yürek Zarı/Kılıfı): Üçüncü katmandır.
Mahlukata (halka) yönelik muhabbet, aşk, şefkat ve merhametin madenidir.
Sevginin kalbin zarlarını yırtarak içeri işlemesi buradan gelir.
Fuâd (Gönül): Dördüncü katmandır. İlahi müşâhedenin
ve rü'yetin madenidir. Ayette geçen "Gözleriyle gördüğünü fuâd (gönül)
yalanlamadı" sırrı burasıdır.
Habbe-i Kalb (Kalb Tohumu): Beşinci katmandır.
Hazret-i İlahiyye'nin madenidir. Kulun doğrudan ilahi huzuru hissettiği
çekirdektir.
Süveydâ-yı Kalb (Kalbdeki Siyah Nokta): Altıncı
katmandır. Mükâşefe-i gaybiyye, ledünnî ilimler (ilâhi sırlar) ve gaybın gizli
esrârının kaynağıdır.
Mühcet-i Kalbiyye (Yürek Kanı/Canı): Kalbin en derin,
en içteki yedinci tavrıdır. Zât-ı İlahiyye'ye ait tecellî nûrlarının doğrudan
zuhûr ettiği en mahrem merkezdir.
Tecliye
Ruhun zamansal ve mekânsal yolculuğu
1. Hâletü’l-Ademiyye (Yokluk Hâli) / Kendinin sonradan
yaratıldığını (hâdis), Yaratıcısının ise zamansız (kadîm) olduğunu idrak etmek.
2. Âlem-i Ervâh (Ruhlar Âlemi) / Allah'ın Zâtî sıfatlarını
(Hayat, İlim, Semî, Basar, İrade, Kudret, Kelâm) daha beden yokken doğrudan
bilmek.
3. Hâlet-i Taalluk ve Nefh (Bedene Üflenme) / Dünyaya
gelerek Allah'ın fiilî sıfatlarını (Rezzâk, Tevvâb, Gaffâr, Rahmân) muhtaçlık
ilişkisi üzerinden tanımak.
4. Hâlet-i Müfârakat (Bedenden Ayrılış/Ölüm) / Bedenle
yoldaşlıktan bulaşan kirlerden (habâis) arınmak ve Makâm-ı İndiyyet (Sadakat
Meclisi) şerefine ermek.
5. Hâlet-i İâde (Yeniden Diriliş) / Uhrevi nimetlerin
(cennet tecellilerinin) hakikatini bilfiil tecrübe etmek.
Ruh iki yönü olan bir aynadır. Bir yüzü Âlem-i Gayb’a (ilahi
feyzlerin geldiği yöne), diğer yüzü Âlem-i Şehâdet’e (madde dünyasına) bakar.
İsyân
Kul nefsin arzusuna uyup isyan ettiğinde rûhta siyah bir
nokta (nükte) peydâ olur. Günah arttıkça bu nokta büyür ve rûhun gayb âlemine
bakan yüzünü tamamen kapatır.
Halvet
Dış dünyanın görsel uyaranlarından tamamen kopmak için loş,
dar ve tek kişilik bir hücre seçilir.
Halvet süresince uyanık olunan her an abdestli bulunulur.
Dilde ve kalpte dâimî olarak "Lâ ilâhe illallah"
zikri icra edilir.
Zihne gelen geçmiş, gelecek veya dünyevi tüm düşünceler
(havâtır) zorla kovulur, zihin fâriğ kılınır.
Gündüzleri oruçla geçirmek, nefsin hayvani enerjisini kırmak
için zorunludur.
Zikrullah dışında dil kesinlikle oynatılmaz, insan kelâmı
tamamen terk edilir.
İçsel olarak yaşanan darlık (kabz), genişlik (bast),
hastalık veya sıhhat durumlarında Allah'a mutlak teslimiyet gösterilir, sitem
edilmez.
Zikir
Lâ ilâhe illallah
Mürîdin Sıfatları
Tevbe ve Zühd: Dünyanın azına da çoğuna da arkanızı dönmek.
Tecrîd: Dünyevi tüm bağlardan fiilen ve kalben soyunmak.
Akîde-i Hâlise: Selef-i sâlihîn çizgisi üzere; Cebriye,
Mutezile (i'tizal) ve Taassubdan uzak durmak.
Takvâ: Şüphelilerden perhiz etmek, lokma ve giyside en sıkı
dini hükümleri (azâim) uygulamak.
Sabır: Nefsin arzularının tam zıddına hareket ederek mücahit
olmak.
Şecâat (Cesaret): Şeytanın, insanların ve cinlerin
hilelerine karşı korkusuz ve dirençli olmak.
Bezl ve Sehâ: Cömert olmak, malı esirgememek ve asla başa
kakmamak (gayr-ı mennân).
Fütüvvet: Kerem sahibi olmak, başkasının hakkını kendi
hakkından önce korumak.
Sıdk: Her şeyden koparak bilkülliye Allah'a yönelmekte
dürüst olmak.
İlim: Farz, nafîle ve şeriatın usul/füru ilimlerinde amele
yetecek bilgiye sahip olmak.
Havf ve Recâ: Allah korkusu ile ümidi kalpte daima dengede
tutmak.
Âlî Himmetlilik: Mücahedeyi asla bırakmamak, düşük manevi
makamlarla yetinmemek.
Tasadduk-ı Himmet: Sürekli yüksek manevi hallere ermek için
himmet talebinde bulunmak.
Tevekkül: Nefis gemisini cihat denizine korkusuzca
fırlatabilmek.
Melâmet (Kınanmaya Aldırmamak): İnsanların övgüsüne de
yergisine de kör olmak; onlara karşı ne nefret ne de özel bir sevgi beslemek.
Kâmil Akıl / Hilm: Allah'a karşı mutlak acziyet ve tevazu
içinde, sakin ve ağırbaşlı olmak.
Edep: Şeyhin yanında sesini yükseltmemek, ona itiraz
etmemek, sır sızdırmamak ve sadece Allah'ı murat etmek.
Ahlâk-ı Hasene: Makam ve mevki (câh u rif'at) talebinden
beri, temiz bir tabiata sahip olmak.
Teslim: Allah'tan gelen şer, hayır, mihnet ve nimetlerin
hepsine kaza ve rıza ile boyun eğmek.
Tefvîz: İşini Allah’a ısmarlamak; bu kulluğu cennet arzusu
veya cehennem korkusu gibi bir illetle (çıkarla) lekelememek.
Vâkıât
Vâkıa; uyku ile uyanıklık arasında (nevm ile yakaza
beyninde) sâlike görünen vizyonlara denir.
Vâkıalar sâlikin kendi manevi derecesini görmesini sağlar.
Sâlikin halvetteyken rüyasında veya yakaza halinde gördüğü
hayvanlar ve bunların neye işaret ettiği:
Karınca ve Fare: Hırs, bitmek bilmeyen dünya arzusu.
Köpek (Kelb) ve Maymun :
Cimrilik (buhl), dünya malına yapışma.
Yılanlar ve Akrepler: Kin (hıkd), içten içe düşmanlık
besleme.
Kaplan (Nemir): Kibir, büyüklük taslama, insanları küçük
görme.
Merkeb (Hamîr): Şehvet, hayvani içgüdülerin esiri olma.
Koyun/Keçi (Ağnâm): Behîmî sıfatlar (sadece yeme, içme,
çiftleşme arzusu).
Yırtıcı Hayvanlar (Sibâ'): Sebü'î sıfatlar (parçalama, ezme,
hükmetme gazabı).
Tilki ve Tavşan: Mekr, hile, aldatma, kurnazlık.
Şeytan, İblis, Gulyabani: Şeytani sıfatlar (kötülüğe
rehberlik etme, fitne).
Müşâhedeler
Zikrullah ile kalbin pası silindikçe, gayb âleminin nurları
kalbe yansımaya başlar.
Kalp tamamen saflaştığında Hak nûru ruh aynasına vurur ve
sâlik tarifi imkansız bir lezzet duyar.
Cemâl Nurları (İşrâk Edici)
Celâl Nurları (Yakıcı)
Mükâşefeler
Perdelerin kalkması
Keşf-i Nazarî (Aklî): Akledilebilir hakikatlerin perdeleri
kalkar; sâlike varoluşun sırları (esrâr-ı mümkinât) açılır.
Keşf-i Şühûdî (Kalbî): Farklı renklerdeki gayb nurları kalbe
apaçık görünür.
Keşf-i İlhamî (Sırrî): Eşyanın ve mahlukatın yaratılışındaki
ilahi hikmetler sâlike ilham edilir.
Keşf-i Rûhânî (Rûhî): Zaman, mekân ve yön hicapları çöker.
Sâlik cennet ve cehennemi görür; geçmiş ve gelecekteki gizli şeyleri bilir
(ihbârât-ı mâziye, ahvâl-i istikbâl), su ve ateş üzerinde yürür (tayy-ı arz).
Keşf-i Sıfâtî (Hafî): Doğrudan Allah'ın esma ve sıfatlarının
kulda açığa çıkmasıdır. Allah abde hangi sıfatıyla inkişaf ederse kul o sıfatın
tecellisiyle dolar (Örn: Âlimiyyet ile inkişaf ederse ledünnî ilimler doğar,
Basariyyet ile inkişaf ederse müşahede başlar).
Tecellî
Varlıkta Allah'tan başkası yok!
Vusûl
Meczûb-ı Mutlak: Hiçbir riyazet, halvet veya ağır mücahede
zahmeti çekmeksizin, ilahi bir inayet ve doğrudan bir cezbe ile bir anda en
yüce makamlara ulaştırılan "seçilmiş" sâlikler.
Meczûb-ı Sâlik: Kendi iradesiyle halvete giren, mücahede
eden ancak kısa süre sonra ilahi bir rahmet ve kolaylıkla makamları hızla aşan
dengeli sâlikler.
Sâlik-i Mutlak: Yolun tüm çilesini, şedid mücahedelerini,
sayısız kırk günlük halvetlerini (erbaînât-ı adîde) tek tek ve büyük emeklerle
aşarak nihayete ulaşan irade sahibi sâlikler.
Mârifet, Hâl ve Makām
İlme’l-Yakîn: Akıl ve delil yoluyla (istidlâl) elde
edilen bilgidir. Eğer bu bilgi yakîn vasfından koparsa şüpheli hale gelir;
yakîn ile birleşirse şüphesiz ilim olur.
Ayne’l-Yakîn: Kulun kalbi temizlendiğinde perdelerin
kalkmasıyla gayb nurlarına şahit olmasıdır. "İşaret edilebilen her şey
ayne'l-yakîndir."
Hakka’l-Yakîn: Kulun bizzat o hakikatin kendisiyle
tahakkuk etmesidir. Hakka'l-yakîn sahipleri, göz önündeki maddi şeyleri nasıl
net görüyorlarsa, gayb âlemini de öyle müşahede ederler; gayba hükmedip ondan
doğru haberler verirler.
İsim ve Resm: Avam içindir (sadece kelimeler ve şekillerle
ilgilenirler).
İlim ve Ayn: Evliya içindir (bilgi ve müşahedeye
sahiptirler).
Hak: Enbiya (peygamberler) içindir.
Hakîkatü’l-Hak (Hakikatlerin Hakikati): Sadece Hz. Muhammed
(s.a.v.) Efendimiz’e mahsustur.
Hâl: İstikrarı yoktur, geçicidir. Yıldırım çakması
gibi kalbe gelir ve gider. Kulun içine bir denetleme isteği gelir, nefsin
galebesiyle kaybolur, sonra yine gelir.
Makâm: İstikrarlıdır, kulun üzerinde sabitlenmiş
huydur. Geçici olan bir "hâl", kalbe yerleşip sabitlendiğinde artık
"makam" adını alır.
Zeyl
Gaflet, enaniyet (ben, ben hep ben), her şeyi bilme iddiası,
dünya sevgisi, kötü niyet…
Bu beş zehrin ilacı; uyanıklık (âgâh olmak), tevazu, aşk,
mutlak teslimiyet ve inkıyaddır (boyun eğme).
Her bâtın ki zâhire muhâlif düşer, o bâtıldır.
Şeriat-ı Mutahhara’daki sekiz hüküm (Farz, Vâcip, Sünnet,
Müstehap, Mendup, Mübah / Mekruh, Haram) Allah'ın rızasını gösteren turnusol
kağıtlarıdır. İlk altısı rızaya, son ikisi rızasızlığa delalet eder.
Aşkın bir ölçüsü (endâzesi) yoktur. Sevgili (Mahbub) hangi
taraftan tecellî ederse (gerek Celâl ile gerek Cemâl ile), aşık (muhib)
çaresizce o tarafa meyleder.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder