Cumali
Kösen - İbn Arabî’nin Düşünce Sisteminde İrade
Hürriyeti ve İnsanın Sorumluluğu - Notlar
Doktora Tezi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, 2020
İnsanın irade hürriyeti ve hür iradenin tezahürü olan
fiillerinden kaynaklanan sorumluluğu, İslam düşünce tarihi boyunca kazâ-kader
ve kulların fiilleri başlıkları altında tartışılmıştır.
Cebrîler, insan iradesini tamamen âtıl bırakırken Mu‘tezile,
insanın kendi fiillerinin faili ve yaratıcısı olduğunu iddia etmiştir.
Ehlisünnet kelâmının ana omurgasını oluşturan Eş‘arîler ve Mâturîdîler ise bu
iki yol arasında kendilerine orta bir yol tercih ederek “kesb” teorisini
geliştirmişlerdir.
İbn Arabî sorunu “İlim ma‘lûma tâbidir.” ve “Ma‘lûm (a‘yân-ı
sâbite) yaratılmamıştır.” diyerek aşmaya çalışır. O, insanın fiillerinin
tamamının henüz bu âlemde zuhura gelmeden önce ezelî ilahî ilimde, a‘yân-ı
sâbitesine bağlı olduğunu iddia eder.
İbn Arabî’nin düşünce sistemi varlığın tekliği esası üzerine
bina edilmiştir. Tek olan bu mutlak varlık Tanrı’nın bizâtihi kendisidir. Eşyâ
mutlak varlık olan Tanrı’nın ilminde bulunan ilmî hakikatlerin tecelli ve
zuhurundan ibarettir.
Çalışmamızın ilk bölümünde öncelikle İslam düşünce tarihinde
önemli konumu hâiz kelâm ekollerinin insanın irade hürriyeti ve sorumluluğuna
dair düşüncelerini izah edeceğiz. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise kelâm,
felsefe ve tasavvuf ekollerinin varlık düşüncelerini izah ettikten sonra İbn
Arabî’ye göre mutlak varlığın mertebelerini, yaratılış teorisini açıklamaya
gayret edeceğiz.
Çalışmamızın son bölümünde ise İbn Arabî’nin hür iradeyle
doğrudan ilintili, ödül ve cezanın tahakkuk edeceği cennet ve cehennem
anlayışını izah etmeye gayret edeceğiz.
Giriş
İnsanın seçimlerini hür iradesiyle yapıp yapmadığı,
fiillerinden sorumlu olup olmadığı sorunu etrafında cereyan eden tartışmalar
insanlık tarihi kadar eskidir.
İbn Arabî kelâm ve felsefecileri Tanrı‟ya dair bilginin elde
edilmesinde akla verdikleri önemden
dolayı epistemolojik açıdan eleştirmiştir.
Zira akıl her ne şekilde olursa olsun şüphenin bulunamayacağı yakini bilginin elde edilmesinde
yetersizdir.
Bir filozof veya düşünürün fikirlerinin doğru
anlaşılabilmesi onun Tanrı tasavvurunun doğru tahlil edilebilmesine bağlıdır.
Hür İrade Sorunu: Araştırmanın Tarihi Arka Planı
Cebriyye: İnsanın fiillerinde hiçbir dahli
olmadığını, fiillerin insana nispetinin mecazi olduğunu savunur. Bu görüşe
göre: “İnsanın fiilleri ağacın meyve vermesi, suyun akması, taşın yuvarlanması
gibidir.”
Eş‘ariyye: Tanrı’nın mutlak yaratıcılığı ile insanın
sorumluluğunu “kesb” teorisiyle birleştirmeye çalışır. Bu görüşe göre:
“Allah’tan başka yaratıcı yoktur ve insanların fiilleri de O’nun tarafından
yaratılır ve takdir edilir.”
Mu‘tezile: İlahi adaleti korumak adına insanın kendi
fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunur: “Küfrü de imanı da kul kendisi
seçmektedir.”
Mâturîdiyye: Eş‘arî ve Mu‘tezile arasında orta bir
yol tutar. Fiilin yaratma yönünden Allah’a, yapma (kesb) yönünden ise kula ait
olduğunu belirtir.
İnsanı sorumlu kılanın, Allah tarafından yaratılmamış olan
“cüz’i irade” olduğunu iddia eder.
İslam Düşüncesinde Varlık (Kelâm, Felsefe, Tasavvuf)
Varlığın Kavramsal Boyutu, Tanımı ve Bedaheti
Varlık kavramı bedihidir (apaçık) ve tanımlanamaz: “Varlık
kavramından daha bedihi bir kavram olmadığından tanımının yapılması mümkün
değildir.”
Varlığın Kısımları (Mutlak ve Mukayyed Varlık)
Varlık; zihinde, mutlak ve dış dünyada olmak üzere kısımlara
ayrılır.
Sûfîlere Göre Mutlak Varlık
Sûfîler için mutlak varlık akli bir kavram değil, bizâtihi
Hakk’ın kendisidir.
“Hakk, mutlak
varlığın kendisidir.”
Vücûdun İki Kategorisi: Zorunlu ve Mümkün Varlık
Varlığı kendinden olan "Zorunlu Varlık" (Tanrı)
Varlığını O’ndan alan "Mümkün Varlık" (Âlem)
Varlık-Mâhiyet Tartışmaları
Filozoflar zorunlu varlıkta varlık ve mâhiyetin bir
olduğunu, mümkünlerde ise varlığın mâhiyete dışarıdan eklendiğini savunur.
İbn Arabî’nin Varlık Düşüncesi İle İlgili Kavramlar
Adem (Yokluk): Mutlak yokluk yoktur; “izafi yokluk”
ise henüz varlık sahasına çıkmamış hakikatlerdir.
Sübût: Şeylerin ilahî ilimde bir çeşit varlık sahibi
olmasını ifade eder.
Tecelli: Hakk’ın isim ve sıfatlarıyla mertebeler
üzerinden açığa çıkmasıdır.
İbn Arabî’ye Göre Tanrı-Âlem İlişkisi
Mutlak Varlığın Mertebeleri ve Yaratma
Yaratılış, yoktan var etme değil, bir “zuhur” ve “izhar”
(açığa çıkma) eylemidir.
Âlem, Hakk’ın isimlerinin yansımasıdır: “Âlem Mutlak Varlık
olan Hakk’ın esmâ ve sıfatlarının yansımasından ibarettir.”
Hakk’ın Bir Taayyünü Olarak Allah
"Allah" lafzı, Hakk’ın isim ve sıfatlarıyla
belirlendiği ulûhiyet mertebesini ifade eder.
Varlık Mertebeleri
Hakk: Tüm esmâ (isimler) ve sıfatlardan münezzeh olan, zât
düzeyindeki mutlak varlıktır.
Allah: Hakk’ın isim ve sıfatlarıyla taayyün etmesi
(belirmesi) yani "ulûhiyet mertebesidir".
İlahlık mertebesi, ancak tecelli edeceği bir
"merbûb" (terbiye edilen/kul) alanı olduğunda bir anlam kazanır.
Varlığın soyuttan somuta (letaferten kesafete) iniş süreci,
ontolojik bir hiyerarşiyle açıklanır.
Lâ-taayyün (Ehadiyet),
Vâhidiyyet (Esmâ âlemi),
Âlem-i Ervâh (Mücerret ve basit cevherler),
Âlem-i Misâl (Ruhani olan ile cismani olan arasındaki geçiş
alanı), İnsandaki "hayal kuvveti" bu âlemin cüzüdür.
Âlem-i Şehâdet (Cismani, gözle görülür, değişen arazların
dünyası)
İbn Arabî’de İnsanın İrade Hürriyeti ve Sorumluluğu
Tanrı Açısından Özgürlük
Hakk’ın zâtı (Ehadiyet) mutlak hürdür ancak isimleri
cihetinden âlemle irtibatlıdır: Rablik ve ilahlık ise göreliliktir.
Hakk ile yaratıkları arasında ilişki yok ise, görelilik de
yoktur.
A‘yân-ı Sâbite ve İnsan İradesiyle İrtibatı
İnsanın bu dünyadaki eylemleri, ezelî ilimdeki değişmez
hakikati olan a‘yân-ı sâbitesine bağlıdır.
İlmin Ma‘lûma Tâbi Olması ve Cebir
Allah, bir şeyi o şey nasılsa öyle bilir. Dolayısıyla bilgi
nesnesini zorlamaz: Allah’ın kulları Hakk’ında kesin delil sahibi olması,
bilginin (ilim) bilinene (ma’lûm) tâbi olmasından başka bir şey değildir.
Kulların Fiilleri
İbn Arabî’ye göre gerçek fail Allah’tır; insan fiilin
mahalli veya vasıtasıdır: Kul Allah karşısında marangoz için testere, terzi
için iğne mesabesindedir.
Kazâ-Kader
Kazâ, Allah’ın ezelî ilmine göre verdiği hüküm; kader ise bu
hükmün zamanı gelince gerçekleşmesidir.
Kazânın eşya üzerine hükmü yine eşya iledir.
Dua ve Kader İlişkisi
Dua üçe ayrılır; Sözle (lisanen), Hâlle (hâlen) ve İstidatla
(potansiyelle). Sözlü ve hâl ile yapılan tüm dualar, aslında en temeldeki
"istidat duasının" birer dışavurumudur.
Kul dua ederek neticeyi değiştirmese bile kulluğunu (ubûdiyyet)
ve acziyetini izhar eder, ibadet sevabı kazanır.
Kul sözlü duayı yaptığında, ezelî istidadın kilidini açmış
olur.
Kader sırrı tam bir içsel açılım, yani velâyet makamına ait
bir keşf bilgisidir.
Tekvînî ve Teklîfî Emir
Tekvînî Emir: "Ol" emridir ve buna karşı gelmek
imkânsızdır.
Teklîfî Emir: Peygamberler aracılığıyla gelen şer’i
emirlerdir; isyan veya itaat burada söz konusudur.
Teodise (Kötülük Problemi)
Varlık mutlak hayırdır, kötülük ise yokluktan kaynaklanan
izafi bir durumdur: “İyilik varlıkta kötülük yokluktadır.”
Hidâyet ve Dalâlet
Kişinin mümin veya kâfir olması, kendi a‘yân-ı sâbitesinin
istidadına bağlıdır.
Peygamberler insanda ezelde var olmayan bir imanı sıfırdan
var etmezler. Onların daveti, karanlık bir odadaki nesnelere tutulan ışık
gibidir; odada ne varsa (Ebû Bekir istidadı mı, Ebû Cehil istidadı mı) onu
görünür kılar.
Tabip doğayı/anatomiyi sıfırdan yaratmaz, var olan mizaç ve
biyolojik ahvale hizmet eder. Peygamberler de insanların tekvînî (varoluşsal)
kaderini değiştiremezler; sadece teklîfî (şer'î) emir vasıtasıyla o mizaçların
potansiyellerini (kemâlâtını) nihayete erdirirler.
İbn Arabî’nin Cennet-Cehennem Algısı
Cehennem azabı ebedî değildir; bir süre sonra mizaçlar oraya
uyum sağlar ve acı lezzete dönüşür.
İbn Arabî, cehennem ehlinin orada ebedî kalacağını kabul
eder (nassın zahirine sadıktır) ancak azabın şeklinin değişeceğini söyler.
Sonuç
İnsanın irade hürriyeti ve sorumluluğu, dini ve felsefî
düşünce tarihinin en girift düğümlerinden biridir.
Cebriyye hariç tutulursa, Ehl-i Sünnet’in (Eş‘arî ve
Mâturîdî) "kesb" teorisi ile Mu‘tezile’nin "hâlık-ı ef‘âl"
anlayışının temel motivasyonu, insanı ahlaken sorumlu ve imtihana tabi bir
varlık olarak temellendirme gayretidir.
Vahdet-i vücûd perspektifinde insan hürriyetinden bahsetmek
oldukça zordur.
Kul, kendi a‘yân-ı sâbitesinin (ezelî hakikatinin) hükmü
altındadır. Bu durum bir zorunluluk gibi görünse de a‘yân-ı sâbite kulun
bizâtihi kendi özü olduğundan, dışarıdan dayatılan harici bir cebir söz konusu
değildir.
Kul fiilin yaratıcısı (faili) olmasa bile zuhur mahallidir
(mazharıdır). Fiilin açığa çıkış keyfiyetini kulun ezelî istidadı belirlediği
için sorumluluk kula aittir.
Kulun kendisi hakkındaki ilahî takdiri ezelde bilmemesi, onu
pratik hayatta seçimlerinde hür kılar.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder