İbn
Arabi - Mevaki-ün Nucüm -
Notlar
Yıldızların Mevkî
Mütercim: Abdullah Tâhâ Feraizoğlu, Kitsan
Sunuş
Fütûhât’taki birçok kapalı mevzunun anlaşılması, bu kitabın
mütalaasına bağlanmıştır.
Eser, Endülüs’ün Meriyye (Almería) şehrinde, Hicri 595
(Miladi 1199) yılının Ramazan ayında, 11 günde kaleme alınmıştır.
İnsanın manevi ve fiziki tekâmülünü yöneten sekiz temel
yetkinlik sahası
Hissî Kuvvetler: Görme, İşitme, Koklama, Tatma, Dokunma
Bâtınî Kuvvetler: Akıl, Müfekkire (Düşünme), Hayal
Menzil, amelin Hakk katındaki rütbesidir.
Tevhid sırrı, Mevâki'un Nucûm kitabında açılan en büyük
marifet menzillerindendir.
Mevâki'un Nucûm
Hamdler Hayy ve Kayyum olan Allah’a mahsustur.
İbn Arabî, Hicri 595 (Miladi 1199) yılında Almería şehrine
varır.
Ramazan-ı Şerif gecelerinin ihlas, zikir ve istiğfar
bereketiyle "Asâ-yı Musa" misali her müşkili çözen manevi bir güç
verilir.
Ramazan'ın 13. günü kalbine bu telifi yapması için ilahi bir
emir ve ilham dökülür.
Kulun ilahi huzura kabul
edilmesini sağlayan üç temel rükun
İnayet Mertebesi: Tevfîk
(Allah'ın Kulu Seçmesi)
Hidâyet Mertebesi: Tahkik
İlmi (Hakikati Görme)
Velayet Mertebesi: Salih
Amel (Sıddîkların Makamı)
Feleklerin Sınıflandırılması
İslâmî Felekler (1, 4 ve 7. Felekler) / Cismânî: Bidayet
(başlangıç) yıldızlarının doğduğu yerdir. Şehadet (fizik) aleminde tedbir alan
İmamın kalbiyle ilgilidir.
İmânî Felekler (2, 5 ve 8. Felekler) / Nefsânî: Ceberut ve
Melekût alemini yöneten İmamın nefsiyle ilgilidir. Ayın son üç günündeki hilal
gibidir.
İhsânî Felekler (3, 6 ve 9. Felekler) / Ruhânî: Nihayet (son
raddede kemalata eren) ehlinin doğuş yeridir. Rahamût ve Rahabût berzahında
mutasarrıf olan Kutbun Burcu ile ilintilidir.
5. feleğin (İmânî/Nefsânî boyut) sekiz nuru
Bu 8 nur, insanın 8 uzvuna rehberlik eder:
1. Güneş: İşitme Feleği
2. Hilâl: Görme Feleği
3. Kamer: Lisân Feleği
4. Bedir (Dolunay): El Feleği
5. Sabit Yıldız: Karın Feleği
6. Şimşek: Ferc (Tenasül) Feleği
7. Ateş: Ayak Feleği
8. Sırâc (Işık Saçan Kandil): Kalb Feleği
Tevfîk
Tevfîk (başarı ve uyum), kulun çabalayarak kazanacağı bir
şey değildir. O, Allah'ın kulun kalbine koyduğu bir nurdur. Kul, irade edip
kazandığını zanneder; halbuki onu o iradeye sevk eden şey de önceden kalbe
bırakılmış olan ilahi tevfîktir.
Lafza-ı Celâl (Allah ismi)
taalluk (bağlanmak, sığınmak) içindir; tehalluk (o ismin ahlakıyla ahlaklanmak)
için değildir.
Kul, Esma-i Hüsna'nın
tecellileriyle (örneğin Rahim ismiyle merhametli, Kerim ismiyle cömert olarak)
ahlaklanabilir. Fakat bütün isim ve sıfatları içinde barındıran mutlak tekliğin
adı olan "ALLAH" ismiyle ahlaklanamaz; O isme ancak hayretle,
acziyetle taalluk edilir (bağlanılır). Tevfîk de kulun hiçbir dahli olamayacak
kadar saf bir ilahi lütuf olduğu için, doğrudan Allah ismine bağlanmıştır.
Eserin şuleleri ancak anayı, babayı, yârı, yaranı ve vatanı
(yani nefsin bağlandığı tüm dünyalık bağları/masivayı) terk edip Hak rızasına
kul olanlara açılır.
Tevfîk'in kemâli kulun bütün fiil ve hâllerinde tevfîki
ilâhinin kula arkadaşlık etmesidir.
Tevfîk Eksilmez veya Artmaz
Tevfîk saf bir nurdur, bölünmez.
Tevfîk’in Sülûk Boyutları
Başlangıç: İslâm dairesi içerisindeki kişi zahiri ziyandan
korunur.
Orta: İman sahiplerinin nefsini sapkınlıktan korur.
Nihayet: İhsan sahiplerinde Ruhu Allah'tan başkasına (masivaya)
bakmaktan korur. Varlığın ve ezelin sırlarını açar, kulu Zât ile mutlu eder.
Tevfikle gelen
Tevfîk / İnâbe / Tevbe / Hüzün
/ Havf (Korku) / Uzlet / Halvet
Tefekkür / Huzur / Murakabe
/ Haya / Edeb / Ahkama Riayet / Yakınlık
Visâl (Kavuşma) / Üns
(Dostluk) / Nazlanma / İstemek (Duâ) / İlahi İcabet
İkinci Felek / İmâni Felek
Bu felek, varlığın fiziksel dünyaya (Âlem-i Şehâdet) inmeden
önce büründüğü ilk şemaların, yani Âlem-i Misâl’in (Semboller/İmgeler Âlemi)
kalbidir.
Hazerât-ı Hamsa (Beş İlahi Hazret)
Mutlak Gayb (Âyân-ı Sâbite)
Gayb-ı Muzâf (A) (Akıllar & Ruhlar)
Gayb-ı Muzâf (B) (Melekût / Nefis)
Misâl Âlemi (Hayal/Suretler)
Câmi' Hazret (İnsân-ı Kâmil)
Kulun yeryüzündeki amellerinin kaderdeki kökleri
Muvafakat: Kulun ruhunun, henüz beden yokken Ezel Âlemi'nde
(Ruhlar Âlemi) ilahi iradeye ve diğer ruhlara uyum sağlaması.
Tevfîk: Kulun yeryüzünde, iradesini kullanarak yaptığı
amellerde bu ezelî uyumu açığa çıkarmasıdır (kesb).
"Ruhlar, toplanmış muhtelif zümrelerdir..." hadisi
tam olarak buna işaret eder. Eğer iki insan yeryüzünde (şehâdet âleminde)
sebepsizce anlaşıyor ve hakta birleşiyorsa, bunun sebebi ruhlarının ezelde
(misâl ve melekût âleminde) birbirine muvafakat etmiş olmasıdır.
Şayet bir kimsede Tevfîk (yeryüzü ameli) ile Muvafakat (ezelî
ruhdaşlık) birleşirse, o kuldan "hayret verici sırlar" (keramet ve
irfan) zuhur eder. Eğer bunlar ayrışırsa, sebebi Riyaset (makam ve baş olma)
sevgisidir; bu da Hak ile kul arasında en kalın perdeyi (hicap) oluşturur.
Üçüncü Felek: İhsânî Felek
İhsan makamı, "Allah'ı görüyormuş gibi ibadet
etmektir."
Rahamût: Mübalağalı rahmet, ilahi şefkat ve ünsiyet
deryasıdır.
Rahabût: Heybet, korku, genişlik içinde ürperti ve celâl
deryasıdır.
Bu felekteki hilâl "hem ihsanda bulunur hem men
eder."
İlhamın açığa çıkacağı mahal hem Melekî ilhama hem de
Hannâsî (şeytani) vesveseye aynı anda müsaittir.
Arş
Şahitsiz derya
Arş seyrini tamamladığında yine "ilk çıkış yerine"
varır. Evren sonsuz bir döngüdür.
Tasavvuf düşüncesinde Ay (Kamer), seyr ü süluktaki
(manevi yolculuk) kulun kalbini veya tecellileri kabul etme istidadını
sembolize eder. Hilâl, manevi nurların başlangıcı; Dolunay (Bedir) ise bu
nurların kemâle ermesi, kalbin tamamen ilahi marifetle dolmasıdır.
Âlim ile Ârif
Arapça dil mantığında marifet tek nesneye (mef'ule) geçiş
yapar, yani bir şeyi sadece "tanımayı" veya "seçmeyi" ifade
eder. İlim ise iki nesneye tesir eder; hem o şeyin zatını hem de hallerini,
külliyatını (genel kurallarını) kapsar. Dolayısıyla ilim, marifeti de içine
alan daha kuşatıcı bir sıfattır.
İlim, evrensel ve tümel (külli) hakikatlere taalluk ederken;
marifet daha tikel, anlık ve parça (cüzi) sezgilere dayanır.
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de kendisini "Alîm"
(Her şeyi hakkıyla bilen) olarak vasıflandırmış, melekleri ve peygamberleri
ilimle övmüştür.
Allah'a "Âlim" denir ancak "Ârif"
denmesi caiz değildir.
Hidayet
İlim sadece kitaplardan ezberlenen statik bir bilgi
değildir; kalbe ilkâ edilen (bırakılan) ve insanın basiretini (gönül gözünü)
tıpkı güneşin dış dünyayı aydınlatması gibi aydınlatan ilahi bir nurdur.
Eğer bilgi hayata, ahlaka ve amele dönüşmüyorsa, o bilgi
sadece zihinde bir akis (tasavvur) olarak kalır.
Bilginin hakiki ilim olabilmesi için insanın varlığında
somutlaşması (müşahhaslaşması) gerekir.
Âlem-i Sağîr
Kâinattaki büyük felekler ve yıldızlar, insanın iç
dünyasındaki manevi mertebelere tekabül eder.
1) Güneş nuru,
marifet ehlî,
2) Hilâl nuru,
murakabe ehli,
3) Kamer nuru,
hikmet ehlî,
4) Bedir nuru,
sohbet ehlî,
5) Sabit yıldız
nuru, gözetmek ve koruma ehlî,
6) Sırâc nuru,
halvet ehlî,
7) Ateş nuru,
mücâhade ehlî,
8) Şimşek nuru,
ilim ehlî içindir.
Her bir nur, karşıtı bulunan karanlığı gidermektedir.
1) Güneşin nuru
nefsin,
2) Hilâlin nuru
şekkin,
3) Kamerin nuru
gafletin,
4) Bedrin nuru
hiyanetin,
5) Yıldızın nuru
cehalet ve şüphenin,
6) Siracın nuru
vesvesenin,
7) Ateşin nuru
ahmaklığın
8) Şimşeğin nuru
tenzihin zulumatını giderir.
Şimşek anlıktır, gözleri kör edecek kadar şiddetlidir ve
sabitleşmez.
Allah kendisini bize Kur'an'da hangi isimlerle tanıttıysa o
isimleri zikrederiz; keyfiyet (nasıl olduğu) hakkında konuşmaktan kaçınırız.
Ulûhiyet makamında tüm isimler ve sıfatlar Zât'ın aynıdır,
çokluk (taaddüt) yoktur. Vahdet-i Vücûd’un aslı burasıdır.
İnsanda açığa çıkan ilim sıfatı ile Allah'ın ezeli ilmi aynı
değildir. Bizim ilmimiz sonradan olmadır (hâdistir).
Ateş makamı, Allah dışındaki tüm izleri (ağyâr ve âsârı)
yakıp yıkan cezbe makamıdır. Kandil (Sirâc) ise karanlıkta yol gösteren
rehberdir.
İnsanın kalbindeki saflık ile ilahi nur birleşmeden ve
Makâm-ı Muhammedî ile münasebet kurulmadan hakiki aşk ve sevgi tacı elde
edilemez.
Mistik sarhoşluklar ve manevi makamlar, kulu dünyadaki
ahlaki sorumluluklarından muaf kılmaz. Bilakis, senin vazifen amme hukukuyla
alakalı mevzularda hiç kimseye zarar vermemektir. Kendin için arzulamadığını
başkası için arzulayamazsın.
Hakikat, sadece akılla uzaktan seyredilecek bir serab değil;
bizzat yaşanacak, tadılacak ve amme hukukuna saygı göstererek insani
ilişkilerde somutlaştırılacak ilahi bir nûrdur.
Velayet
Allah kuluna bir iyilik yapma gücü (kudret) ve arzusu
(irade) bahşeder. Kul o ameli işlerse, bu apaçık bir kerem ve ihsandır.
Kul "Ben namaz kıldım, ben sadaka verdim" diyerek
fiili kendine mal eder…
Namazlarından gafildirler
Sizi çoklukla böbürleniş oyaladı
Mürşidsiz ömrünce nefsinle zorluklara karşı mücâhade etsende
yaptığın bu mücâhade aslında nefsin arzusunun tâ kendisidir.
Sekiz Uzvun Şer'î ve Manevi Alâmetleri
Göz, Kulak, El, Lisan, Karın, Tenasül Uzvu, Ayak ve Kalp.
Bunlar mükellef uzuvlardır.
Kulak: Sadece haramı dinlememek değil, dünyadaki ilahi
çağrıları işitip asıl vatanı olan "Ruhlar alemine / Cennete" hasret
duymaktır.
Karın: Sadece haram yememek değil, helal gıdayı da tıka basa
yememektir.
Ayağın İstikameti: Ayağın şer'î ölçüsü sadece harama
yürümemek değildir; hayra koşmak, rızık için helal dairesinde koşturmak ve
cihad meydanından (ister nefsî ister zahirî olsun) kaçmamaktır.
Kalbin İstikameti: Kalbin uyanıklığı; haset, kin ve
gafletten arınmak, tam bir teslimiyet ve murakabe (her an ilahi gözetim altında
olduğu bilinci) ile yaşamaktır.
Sahte Mürşidlerin Portresi
Sözleriyle doğrulardan bahsederler ama yaşantıları nefsin
konforuna (bönlüğüne) uygundur.
Külfete (ibadetin, hizmetin zorluklarına) katlanmazlar.
Övülmekten hoşlanırlar ve yapay (aşırı) bir tevazu gösterisi
sunarlar.
Başkalarına "Enaniyeti (benliği) terk edin"
derken, kendileri kibir hastalığının zirvesindedirler.
Kendilerine tabi olanları hor görür, aşağılar ve şeriat
ölçülerine titizlikle uyan samimi müminleri "şekilcilikle" itham
ederler.
Harikulade olaylar (tayy-ı mekan, gaybdan haber verme,
perdelerin arkasını görme) veli olmanın şartı değildir.
Asıl keramet, buyruk ve yasakları ihlasla uygulamaktır.
Bir velide açığa çıkan keramet aslında ona ait değil, tabi
olduğu Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mucizesinin bir uzantısı ve bereketidir.
İnsan hayal aynasını süfli düşüncelerden temizleyip, gözünü
haramdan koruduğunda, basiret gözünün nuru ile hakikat güneşinin nuru birleşir.
Kalpler Arası Mukabele (Havatır İlmi)
Hikmet ehli bir zat, kendi bulunduğu manevi makamın ve halin
ötesinde, oraya ait olmayan yabancı bir duygu veya vesvesenin kalbine doğduğunu
hissettiğinde, bunun kendi nefsinin bir ürünü olmadığını derhal anlar. Bu, o
mecliste hazır bulunan bir başkasının kalbinden sızan histir.
Arif, muhatabına baktığında onun fiziki bedenini değil,
niyetlerinin giydirdiği o manevi elbiseyi okur.
Yolcu, nefsindeki tüm menzilleri geçtikten sonra, eşyadaki
her bir hareketin ve durgunluğun hangi manevi menzile ve sonuca (akıbete) gebe
olduğunu çözebilir.
(Ebu Medyen) Meclisteki bir adamın sadece fiziksel bir
hareketinden (oturuşundan, kalkışından veya kıpırdanışından) onun 20 yıl sonra
nefsindeki gizli kibrin dışa vurumuyla sahte bir hidayet/mehdilik iddiasında
bulunacağını bilmesi, hareketlerin ardındaki nefsî menzilleri okuma ilmidir
Kul, kesretin (çokluğun) içindeki vahdeti (tekliği) ve
basâitin (bölünmez hakikatlerin/ilahi sıfatların) kemalatını seyrederek en
nihayetinde sebepleri akla perde kılan Zatî Celâl müşahedesine yükselir.
Kâinat büyük kitap, insan ise onun bir fihristi olan küçük
kitaptır
Sağırlık, Hakk'ın kâinat kitabından (makrokozmos) tilavet
ettiklerini idrak edememektir.
İşitme güdüsünün ilahi ilhamlara mazhar olabilmesi,
uzuvların ilahi ahlakla ahlaklanması ve "tahkik" mertebesine ulaşması
için zihnin boş meşgalelerden, masivadan (Allah'ın dışındaki her şeyden)
arındırılması şarttır.
Sülûkta ilerleyen kul, tabaka tabaka yükselerek yaratılış
kanunlarındaki ilahi sesleri işitir. Bu süreç, kulun Kelâm-ı Kadîm'i (Allah'ın
ezeli kelamını) doğrudan işitmesiyle zirveye ulaşır.
Dünyada zuhur eden her konuşma (ister sadık birinin doğru
sözü, ister deccal birinin yalanı olsun) aslında irade-i ilahiyenin bir
tecellisidir. Arif olan zat, yalancının yalanına takılmaz; o yalandaki ilahi
muradı, esma tecellisini arar ve alır; yalanın vebali ise yalancıya kalır.
Çünkü varlıkta mutlak manada "batıl" (yokluk) yoktur, varlık
bütünüyle haktır.
Lisanın süratli hareketi insanı helake götürür.
Dilini koruyan kul, şeytanı taşlayan bir yıldız
(Sahibü'l-Kelam) olur.
Kul, ilahi ilhamların keşfine erdikçe; eğer Nebî ise ismet,
Velî ise hıfz-ı ilahi ile korunur. Bu koruma gerçekleştikten sonra onların
kalpleri artık Levh-i Mahfuz olur; tebdil, tağyir ve silinmeden (mahvdan) beri
kalır. Onların hayatında bir mahv (silinme) görünse bile bu sadece varlığın
zahirindedir, kalpteki hikmet bakidir.
Himmet, insanın iç dünyasındaki manevi kuvvettir, kuva-ı
nefsanidir. İnsanda zahir olan birçok Esma'nın birleşik bir tezahürüdür.
Eşyanın hakikati sabittir, değişmez.
Eğer hakikatler değişebilseydi, evrende kesin bilgi kalmaz,
Tevhid ve Vahdaniyet delilleri bile şüpheye düşerdi.
İlahi kelamın (Kitabın) sekiz farklı ismi, bu isimlerin manevi muhatapları
ve hem kulun okuma iddiasındaki hem de Hakk'ın kula okumasındaki batıni
alâmetleri
|
Kitabın İsmi |
Muhatap Erbabı |
Kulun Okuma Alâmeti |
Hakk'ın Kula Okuma Alâmeti |
|
El-Munîr (Aydınlatıcı) |
Deliller Ehli |
Mukâşefe |
Nefsin arzu ve isteklerinden kaçınmak |
|
El-Mubîn (Apaçık Beyan Eden) |
Hakikat Ehli |
Temyiz ve Tertib |
Kitabın manalarını bizzat müşahede etmek |
|
El-Muhsî (İlimleri Sayan) |
Murakabe Ehli |
Şeriatın sınırlarında durmak |
Gösterilen kurtuluş yolunda sülûk etmek |
|
El-Azîz (Nadir/Galip Olan) |
İsmet Ehli |
Kendi makamını/haddini bilmek |
Kibirlenmekten fersah fersah kaçınmak |
|
El-Merkûm (Nokta Koyan) |
Resuller ve Varisleri |
Herhâlde teslimiyet, emr-i bil maruf |
Kitaptaki ana maksatlara (Zata) vasıl olmak |
|
Mestûr-ul Zahir (Zahiren Yazılan) |
İman Ehli (Tevil/İtibar) |
Mücahede |
Rahmet-i ilahi ile kurtuluşa ermek |
|
Mestûr-ul Bâtın (Batınen Yazılan) |
İbahe Ehli (Tevil/İtibar) |
Zındıklık |
Şeytanın o kula dost olması |
|
El-Câmî (Kuşatıcı/Toparlayıcı) |
Ruhaniler |
Beşeri vasıftan çıkıp melekî heyulaya girmek |
Allah'tan başkasına (masivaya) iltifat etmemek |
Huzursuz okumaya mukabele edilmez.
Lisanen okuyamayan ama itaati elbise edinip istikamet
caddesinde oturan ümmi bir kul, haliyle ve fiiliyle Hakk'a hamd etmiş olur ve
ilahi mukabeleye mazhar olur.
Hakiki bir okuyucu olmak için
Lisanın tilaveti: Tertil ve tecvid ile güzel okumak.
Uzuvların tilaveti: Şeriatın emir ve yasaklarına tam riayet.
Nefsin tilaveti: İlahi isim ve sıfatların ahlâkıyla
ahlâklanmak.
Kalbin tilaveti: İhlas, tefekkür ve eşyadan ibret almak.
Ruhun tilaveti: Katıksız Tevhid.
Sırrın tilaveti: İttihad (Hakk'ın varlığında fani olmak).
Sırrın sırrının tilaveti: Edeb (Hakk'ı layıkıyla tenzih
etmek).
Sülûkun Altı Sütunu
Billâhî: Hakk’ın, kulun yaptığı bütün işleri bizzat
üstlenmesi, failin O olduğunun şuurudur (Mahv sahibi müşahedeci).
Lillâhî: Kulun işlediği her şeyi menfaat beklemeksizin
yalnız ve yalnız Allah için yapmasıdır.
Ma'llâhî: Müşahede ve murakabede kulun daima Allah ile
birlikte olduğunun şuurunda olmasıdır (Hâl sahibi mürid).
Fillâhî: Varlık sahnesindeki ilahi sanat eserlerini ibretle
tefekkür etmektir (İsbat sahibi).
İllallâh!: Masivadan yüz çevirip yalnızca Allah’a yönelmek,
O’nu kastetmektir (Himmet sahibi arif).
Anillâhî: Sadece ve sadece Allah’a karşı mükellef ve sorumlu
olduğunun bilincinde olmaktır.
Kul hayatının her safhasında, tüm hareketlerinde bu altı
kaideye göre hareket etmesi evladır.
Sülûkta kat edilen her güzel ahlâk basamağı kulu batıni bir
afattan koruyan ilahi bir zırhtır.
Sabır: Telaşlanmaktan ve cezaen feryat etmekten korur.
Şükür: Nankörlük (küfran-ı nimet) girdabından muhafaza eder.
Adalet: Zulüm işleyerek mizanı bozmaktan korur.
Uyanıklık (Yaza): Manevi gaflet uykusunda kalmaktan korur.
Zikir/Hatırlamak: Unutmanın (nisyanın) karanlığından korur.
Dikkat/Teyakkuz: Nisbet perdelerinde boğulmaktan korur.
Ayıklık (Sahv): Masiva sarhoşluğundan halas eder.
Ümit (Reca): Yeis ve ümitsizlik uçurumundan korur.
Güleryüz/İnşirah: Ekşi suratlılık ve iç darlığından (kabzdan)
korur.
Cömertlik (Sehâ): Eşyanın ve varlığın kölesi (abd-i dirhem)
olmaktan korur.
Ünsiyet: Kulun heybet altında ezilip yok olmasını engeller.
Cemale Temaşa: Celalin kahredici tecellilerinden korur.
İtidal: Cemal tecellilerine takılıp kalmaktan (hayret
taşkınlığından) korur.
Visal (Vuslat): Sırf arzu ve ümitlerle yetinip yolda
kalmaktan korur.
İvbe (Hatalardan Dönüş): Günah ve kusur durağında sabit
kalmaktan korur.
Sağ elindekini bırak
Musa (a.s.)’ın asasını bırakması gibi, salik de kendi cüzi
iradesini, mülkiyet ve varlık iddiasını bıraktığında, işlerini Latîf olan Allah
üstlenir.
Nefis ve kalp cilalandığında, Ruh mülkiyet iddialarını
bırakır ve ayna Âlem-i Kebîr’e (Küllî Kapıya) döner. Kâinatın bütün suretleri o
kalbe mühürlenir.
İnsana en yakın düşman olan Nefs-i Emmâre’dir. Nefis,
yaratılışı gereği şeriata muhalefet eder.
Eğer bedene şeriatın aklı rehberlik ederse, helal
yiyecekleri dahi azaltır, takvayı seçer. Eğer nefis rehberlik ederse, bedeni
"Bu haram değildir" aldatmacasıyla şüpheli şeylerin ve haramların
vartasına düşürür.
Bir sanatın varsa el emeğinle ye, yoksa tarlanı/bostanını
koru fakat ne olursa olsun töhmetleri gideren kâmil bir Vera' üzere ol. Helal
ve haramın sınırlarını bilmeden bu makama erilmez.
Vera' (şüphelilerden kaçınma)
Nefislerin gıdası Güzel Ahlâktır / Güzel ahlâkın besini
Kalbin İhlâsıdır / Kalbin besini Ruhun Tevhididir / Ruhun tevhidi ancak Sırrın
kâmil bağlantısı ile doyar / Sırrın bağlantısı ise Sırrın Sırrının Edebi ile
kemale erer.
Mikâilî menzil, adalet ve rızık mizanı
Varlık Levhasını Çizen İki Kalem
Zeker (Müşahhas Kalem): Beşerin ilk babası (Adem),
ilk ananın (Havva) levhasına bu kalemle yazdı. Bu kalemin bıraktığı hat ilk
başta şekilsiz bir heyula (madde/potansiyel) idi.
Nefh (Ruhî Kalem): O heyulaya biçim, nizam ve itidal
veren, ona ilahi ruhu üfleyen kalemdir
Bu müşahhas kalemin (ana-baba vasıtasıyla üremenin) çizdiği
hattın dışına çıkan üç istisna vardır: Hz. Adem, Hz. Havva, Hz. İsa
Mürid şeyhin levhasıdır
Şehadet âleminde hayırlı işlerde acele edenlerin Melekût
âlemindeki seyr ü seferi de süratlenir.
Şehadet âleminde su üstünde yürüyen veliye, Melekût âleminde
hayatın ve suyun sırları açılır.
Hava feleğinde yürüyen sufiyye, Âlem-i Ervah’ın kapılarını
açar. Ruhların yükselişini, inişini ve yardımlaşma sırlarını bilir.
"Beni ne gök ne de yer içine sığdırabildi; beni mümin
kulumun kalbi sığdırdı." Kadim olan Allah'ı sığdıran bir kalb, sonradan
olan mahlukatı (hadis) varlık olarak görmez.
Kalb, gayb ve şehadet âlemine hükmeden 10 emîre (elçiye)
sahiptir:
Mülk Âlemindekiler (Beş Zahiri Duyu): İşitme, görme,
koklama, tatma ve dokunma.
Melekût Âlemindekiler (Beş Batıni Ruh): Rûh-i hayvani
(nefs), rûh-i hayâli, rûh-i fikri, rûh-i aklî ve rûh-i kudsî.
İhlâs kalbi bir amel olduğu için, ihlâssız ameller havada
uçuşan toz zerreleri gibidir.
Furkanî Mevâki'ul Nücûm
Ana-babaya "öf" bile dememek,
İsraftan ve cimrilikten kaçınmak (Elini boynuna bağlamamak,
büsbütün de açmamak),
Zinaya, yetim malına haksızca yaklaşmamak,
Ölçüyü ve teraziyi dosdoğru yapmak,
Bilmediğin şeyin ardına düşmemek (zandan kaçınmak),
Yeryüzünde kibirle, şımararak yürümemek, sesini mutedil
tutmak,
İnsanlarla en güzel üslupla mücadele etmek,
Sabah akşam sadece O'nun cemalini dileyen sabırlılarla beraber
olmak.
Her kalb kendi meşrebini bilir, herkes neyin talebindeyse
onun sırrını edinir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder