İbn
Arabi - Şerhu Hal‘i’n-Na‘leyn -
Notlar
Hal‘u’n-Na‘leyn Şerhi
Hazırlayan: Ercan Alkan, Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı
Yayınları, 2017
Sözbaşı
Endülüslü sufi İbn Kasî’nin (ö. 546/1151)
"Hal'u'n-Na'leyn" (İki Ayakkabıyı Çıkarmak) adlı meşhur eserine yaptığı
şerh…
İbnü'l-Arabî’nin başka bir sufinin eserine şerh yazması pek
nadir karşılaşılan bir hadisedir.
İbn Kasî’nin eserinin adı olan Hal'u'n-Na'leyn, Tâhâ Suresi
12. ayette Hz. Musa’ya hitaben söylenen "İki ayakkabını çıkar! Çünkü sen
kutsal vadi Tuva'dasın" emrine dayanır. İbnü'l-Arabî bu ayakkabıları
"Akıl ve Nefis" (Süfli ve Ulvi alem) olarak şerh eder.
Kitap, Ercan Alkan’ın 2014 yılında Marmara Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladığı "İbn Arabi’nin Hal’u’n-Na’leyn
Şerhi: Tahkik ve Değerlendirme" adlı doktora tezidir.
İbn Kasî’nin sadece mistik bir figür değil, Endülüs’te
Almoravidler (Murabıtlar) döneminde siyasi bir isyan başlatan Mürîdûn
(Müridler) Hareketi’nin lideridir.
Giriş
Araştırmanın Kapsamı ve Kaynakları
Abdülvâhid el-Merrâküşî (el-Mu’cib): İbn Kasî
hakkında bilgi veren en eski tabaka kaynaktır.
Eseri Muvahhidler perspektifinden yazmıştır. İbn Kasî’yi Murâbıtlar'a
isyan eden, mehdilik iddiasındaki siyasi bir figür olarak sunar.
İbnü’l-Ebbâr (Kitâbü’l-Hulleti’s-siyerâ): İbn
Kasî’nin ve kurmaylarının (İbnü’l-Münzir vb.) edebi ve şairane yönünü öne
çıkarır.
Zehebî (Târîhu’l-İslâm): İbn Kasî’yi "itikadı
bozuk, felsefi tasavvufla uğraşan" biri olarak yaftalar.
İbn Hacer (Lisânü’l-mîzân): İbn Kasî’ye geniş yer
ayırır.
İbn Haldûn (Mukaddime, el-İber, Şifâü’s-sâil): İbn
Kasî’yi sosyolojik teorisinin laboratuvar nesnesi yapar. Mukaddime’de, İbn
Kasî’nin isyanının başarısızlığını "Asabiyet" (kabile/topluluk
desteği) eksikliğine bağlar. Şifâü’s-sâil’de ise onun felsefi ve vahdet-i
vücudcu tecelli anlayışını katı bir rasyonalizmle eleştirir.
İbnü’l-Arîf (Miftâhü’s-saâde): İbnü’l-Arîf’in İbn
Kasî’ye gönderdiği mektuplar, Endülüs sufilerinin kendi aralarındaki
hiyerarşiyi, siyasi isyan öncesindeki manevi iklimi göstermesi açısından
eşsizdir.
İbnü’l-Arabî (Fütûhât & Şerh): İbnü'l-Arabî, İbn
Kasî’nin Tunus'taki oğluyla bizzat görüşmüş, babasının şeyhleri (Halefullah ve
İbn Halil) hakkındaki gizli bilgileri ve Muvahhid lideri Abdülmü’min ile olan
mektuplaşmaların detaylarını birinci elden bu şerhe kaydetmiştir.
Asin Palacios (1914): Abensarra y su escuela / Endülüs
tasavvufunun kökenini İbn Meserre’nin Neo-Empedoklesçi felsefesine bağlar.
Ebu'l-Alâ Afîfî (1957): Hal’u’n-Na’leyn’in
muhtevasını felsefi olarak ilk kez analiz etmiştir.
D. R. Goodrich (1978 - Columbia): Şehid Ali Paşa
nüshasını esas alarak eseri "Sufi Başkaldırısı" bağlamında
siyaset-tasavvuf ilişkisiyle inceler.
Josef Dreher (1985 - Bonn): İbn Kasî’nin tasavvufunu
"İmâmet ve Mehdîlik teorisi" üzerinden okur.
M. el-Emrânî (1995/1997 - Fas): Şehid Ali Paşa ve
Veliyyüddîn nüshalarını birleştirerek en kapsamlı Arapça neşri ve ıstılah
lügatçesini üretmiştir.
Abdullah Bosnevî’nin (ö. 1644) Hal’u’n-na’leyn fi’l-vusûl
ilâ hazreti’l-cem’ayn adlı risalesi, isim benzerliğinden ötürü uzun süre
kütüphane kayıtlarında İbn Kasî’nin eseriyle (veya ona yazılmış doğrudan bir
şerhle) karıştırılmıştır.
İbn Kası ve Muhiti
Endülüs’te Emevî iktidarının zayıflaması sonrasında küçük
devletler (gruplar/tâifeler) ortaya çıktı (1031-1091).
Bu dönemin en önemli özelliği tâifeler arasındaki yoğun
mücâdelelerdir.
Dönemin bir diğer özelliği tâifelerin birbirleriyle
mücâdelesini fırsat bilen Hristiyan krallıkların reconquista fikrini gündemlerine
alıp ihyâ etmeye çalışmalarıdır.
Tâifelerin emirleri reconquista’nın yol açacağı tehlikenin
farkına vardıktan sonra Murâbıtların merkezi Merâkeş’e giderek Yûsuf b.
Tâşfîn’i (ö. 500/1106) Endülüs Müslümanlarına yardımda bulunmaya çağırdılar.
Dâvete icâbet eden Yûsuf b. Tâşfîn, Zellâka (Sagrajas)
mevkiinde 479/1086’da Kastilya Kralı VI. Alfonso’ya karşı büyük bir zafer
kazanır.
Yûsuf b. Tâşfîn, meliklere Hristiyan tehlikesine karşı
güçlerini birleştirerek birlikte hareket etmelerini salık verdi fakat onlar dünyalık
hırslarından taviz veremedi ve birbirleriyle çekişmeye devam ettiler.
Karışıklıklardan hoşnutsuzluk duyan fukahâ ve ulemânın
dâveti üzerine 1090’da üçüncü kez Endülüs’e geçiren Yûsuf b. Tâşfîn, almış
olduğu fetvâların kendisine sağladığı meşrûiyetle mülûkü’t-tavâifın tamâmını
ortadan kaldırmıştır.
Endülüs’te başlangıçta bir süre siyâsî istikrar sağlanmış ve
“kurtarıcı” olarak anılmışlardır.
Sarakusta’nın 1118’de Aragon Kralı I. Alfonso tarafından
istîlâ edilmesiyle birlikte Murabıtlar da artık istilacı olarak görülmeye
başlandı.
Sûs’ta Muvahhidlerin Muhammed b. Tûmert [15] (ö. 524/1130)
önderliğinde, Murâbıtlara karşı hoşnutsuzluk içerisinde olan geniş halk
kitlelerinin desteğini de aldıkları isyan hareketi baş gösterdi.
Murâbıtlar dönemi Endülüs’ünde gerek sosyal gerekse dînî
hayatta ve hukukî-idârî sâhada Mâlikî mezhebi oldukça etkin bir konuma sâhipti.
İbn Tûmert hareketini ve ideolojisini tamâmen Murâbıtlar yönetimine dolayısıyla
da Mâlikî mezhebine muhalefet üzerinden kurgulamıştı.
Endülüs’te Tasavvuf؛
Taraftarlar ve Karşıtlar
Endülüs Tasavvufunun Tarihsel Evreleri
İbn Meserre (ö. 319/931) ile tasavvufi/bâtınî tavrın ilk
temellerini atar.
İbnü’l-Arîf, İbn Berrecân ve Hal’un-na’leyn müellifi İbn
Kasî tarafından tasavvuf kurumsallaşmaya ve ekolleşmeye başlar.
Bu birikim farklı bir forma bürünerek İbnü’l-Arabî ile tam
anlamıyla yerini bulur ve kemâle erer.
İspanyol oryantalist Asin Palacios İbn Meserre’nin
sisteminin özünde Pseudo-Empedoklesçi (Platoncu/Hermetik) beşli unsur
hiyerarşisi olduğunu savunur.
S. M. Stern ve Claude Addas bu görüşü reddeder.
Peter Kingsley'nin İtirazı
Batılı oryantalistlerin "Pseudo-Empedokles"
adlandırmasının arkasında, Arapça literatürün antik düşünceyi kavrayamayacağı
yönündeki oryantalist ön yargı yatar.
İbn Meserre eserlerinde kendisini asla Mu'tezile’ye nispet
etmez
İbn Meserre'nin iki eseri (Risâletü’l-i’tibâr ve Risâletü’l-hurûf)
Risâletü’l-i’tibâr: Muhdes (sonradan olan) varlıklardan
hareketle Tanrı'nın bilinebilmesini işler. Addas'a göre bu metin, İbn
Meserre'nin kendisini filozoflardan kesin bir dille ayırdığını kanıtlar.
Risâletü’l-hurûf: Evliyanın seçkinlerine ait olan harf
ilmini (ilm-i hurûf) konu alır. Bu mistik metin, İbn Meserre'nin felsefi bir
teorisyen değil, kelimenin tam anlamıyla bir sûfî olduğunu ispatlar.
İbnü’l-Arîf, İbn Berrecân’ın mürididir.
İbnü’l-Arîf, Miftâhü’s-Saâde adlı eserinde filozofları sert
bir dille yermiş (zemmetmiş), felsefeyi sapkın mezhepler arasında saymıştır.
Endülüs’te Tasavruf Menşeli Bir Hareket؛
İbn Kasî ve Sevretü’l-Mürîdîn
İbn Kasî
Arap değildir. İspanyol veya Rum asıllı hıristiyan bir
aileden gelir (Müvelled).
Tüm mal varlığını satıp dağıtır, züht hayatını seçer ve
Endülüs'ü gezer. Meriye'de İbnü’l-Arîf ile görüşür.
Memleketine dönüp Reyhâne Ribâtı’nı kurar. Burada
taraftarlarıyla birlikte Gazzâlî eserleri ve İhvân-ı Safâ risaleleri okur.
Müridlerinin sayısı artınca önce velâyet, ardından
Mehdîlik/İmâmet iddiasıyla ortaya çıkar.
Amacı dini bağnaz fukahanın tekelinden kurtarmak ve Murâbıt
istibdadına son vermektir.
İbnü’l-Arîf ve İbn Berrecân’ın Murâbıtlarca Merâkeş’e
celbedilip şüpheli ölümlerinden (536/1142) kısa süre sonra, Murâbıtların Kuzey
Afrika'da zayıflamasını fırsat bilerek Nisan-Mayıs 1144'te (Şevval 538) isyan
başlar.
Müritleri vasıtasıyla Mirtüle (Mértola) kalesini ele
geçirmiş, kendisini "İmam" ve "Mehdî" ilan ederek Garb
vilayetinde geniş bir biat halkası oluşturmuştur.
Mürîdûn hareketi İşbîliye'yi (Seville) kuşatmada başarısız
olunca, Murâbıt komutanların da kışkırtmasıyla iç isyan çıkmıştır. İbn Kasî'nin
valileri (Sidrây b. Vezîr ve İbnü'l-Münzir) ona sırt çevirmiş, Şilb ve
Mirtüle'yi ele geçirmiştir. Güç kaybeden İbn Kasî, mehdîlik iddiasından
vazgeçerek Mağrib'e, Abdülmü'min'in huzuruna sığınmıştır.
Muvahhid ordusunun desteğiyle Endülüs'e dönen İbn Kasî, eski
topraklarını geri almış ve hatta İşbîliye'yi Murâbıtlardan feth etmiştir.
Bölgede tutunabilmek için Portekiz Kralı Afonso Henriques
ile ittifak kurmuştur. Şilb halkı bu durumu bir güvenlik tehdidi olarak görmüş
ve ayaklanmıştır. İbn Kasî öldürülmüş, başı Portekiz kralının hediye ettiği
mızrağın ucuna asılarak Mürîdûn Hareketi son bulmuştur.
Kaynaklar onun beyan, belâgat (hitabet ve güzel konuşma) ve
şiir sanatındaki üstün yeteneğinde hemfikirdir.
Dönemin Endülüs geleneğine uygun olarak amelde Mâlikî,
itikatta ise kelami yorumlarından anlaşıldığı üzere Eş'arî eğilimli olduğu
kabul edilir.
İbnü'l-Arabî'nin şerh süreci
sonun İbn Kasî hakkındaki kanaati: Eser faydadan ârîdir (uzaktır).
Zehebî ve İbn Hacer gibi klasik ehl-i hadis çizgisi, İbn
Kasî'yi "felsefî tasavvuf ile iştigal eden, itikadı bozuk ve
bid'atçi" bir kimse olarak görür.
İbn Kasî, Endülüs tasavvufunun entelektüel ve irfani
damarından tamamen haberdar ve bu çevrelerle iletişimde olan güçlü bir
mutasavvıftır.
Hal’u’n-Nâ’leyn ve İbnü’l-Arabî
Hal’un-Naleyn: Yazmaları Neşirleri, Şerhleri ve Muhtevâsı
En eski nüsha Konya’da, Yusuf Ağa Yazma Eser Kütüphanesindedir,
son kısmı eksiktir.
İstinsah Tarihi: R.âhir 665 (Aralık 1266) öncesi
Beyazıt Devlet Kütüphanesi
İstinsah Tarihi: 13 Zilhicce 677 (22 Nisan 1279)
Süleymaniye Kütüphanesi
İstinsah Tarihi: 15 Cemâziyelevvel 741 (6 Kasım 1340)
İbnü’l-Arabî şerhiyle aynı mecmuadadır.
Kâtib Çelebi, Keşfü'z-Zunûn’da Bosnalı Abdullah Efendi'nin
eserini İbn Kasî’ye nispet etti.
Sonraki Bibliyograflar (Bağdatlı İsmail Paşa, Zirikli,
Kehhâle) bu bilgiyi hiç sorgulamadan nakletmeye devam ettiler.
H. E. Goodrich’in analizi
Eserde hiçbir siyasî/tarihî vurgu yoktur; bu da eserin
Mürîdûn hareketi başlamadan önce yazıldığını gösterir.
Ebu’l-Alâ Afîfî’nin analizi
Metin, Halefullah el-Endelüsî’nin keşiflerinin lirik/edebî
formlara bürünmüş halidir. Yoğun mecaz, istiâre ve hitabet dili yüzünden
metafizik konular muğlaklaşmış, "sembolik şathiyeler" halini
almıştır.
Gazzâlî Mişkâtü'l-envâr'da zâhir-bâtın dengesini korumak
için adeta çırpınır; Hz. Mûsâ'nın maddî nalınlarını gerçekten çıkardığını
ısrarla vurgulayarak Bâtınîlik suçlamalarından kaçınır.
İbn Kasî ise Endülüs'ün rahat ve tecrit edilmiş ortamında,
zâhirî kuralları savunma ihtiyacı hissetmeden doğrudan işâret boyutuna sıçrar.
İbn Kasî metninde herhangi bir kitaba ya da şahsa doğrudan
atıfta bulunmaz. Bu nedenle dile getirdiği tasavvufî öğretilerinin temel
kaynaklarını tespit etmek güçtür.
Goodrich ve Emrânî, İbn Kasî’nin Hal’un-Naleyn adlı eseri
üzerindeki Gazzâlî etkisini temellendirirken, Meâricü’l-Kuds metninden yapılan
yaklaşık 2-3 sayfalık bir alıntıyı (iktibas) delil gösterirler. Ancak Meâricü’l-Kuds’ün
Gazzâlî’ye ait olup olmadığı akademik bir tartışma konusudur.
Söz konusu pasaj İbn Sînâ’nın Kitâbü’ş-Şifâ (İlâhiyyât/Meâd
kısmı) ve Ahvâlü’n-Nefs adlı eserlerinde de aynen yer almaktadır.
İbn Haldûn’un İbn Kasî ve Müteahhirîn tasavvufuna eleştirileri
İbn Haldûn, Mukaddime’de İbn Kasî’nin başlattığı Mürîdûn
hareketinin başarısızlığını asabiyet (toplumsal/kabilevî dayanışma gücü)
eksikliğine bağlar.
Asabiyete dayanmayan bir dinî/siyasî davetin tarihsel ve
toplumsal olarak başarısız olmaya mahkum olduğunu vurgular.
İbn Haldûn tasavvuf tarihini mütekaddimîn (öncekiler) ve
müteahhirîn (sonrakiler) olarak ayırır. Keşif ve mükaşefe ilmini yazılı birer
ıstılah haline getiren müteahhirîn sûfilerini (İbn Kasî, İbnü’l-Arabî, İbn
Seb’în vb.) sert bir şekilde eleştirir.
İbn Haldûn’a göre keşif ve müşâhede unsurları ibareye ve
yazıya döküldüğü an, tasavvuf kendi doğasından çıkarak aklî bir sanata yani
felsefeye evrilir.
İbn Haldûn’a göre tasavvufî tecrübenin (keşif ve vecd
hallerinin) yazıya aktarılması ve sistemleştirilmesi süreci, Hâce Abdullah
el-Herevî (ö. 481/1089) ile başlamıştır.
bn Haldûn, Herevî’nin izinden giden müteahhirîn sûfilerin,
mutlak vahdet söylemleriyle farkında olmadan hulûl (Tanrı'nın insana hulûl
etmesi) ve ittihat (Tanrı ile birleşme) düşüncesine kaydıklarını iddia eder.
İbn Haldûn’a göre göre müteahhirîn sûfiler, Şîi-İsmâîlî
doktrinlerle tehlikeli bir fikir ortaklığına girmişlerdir.
Gayb erenleri (hiyerarşik velâyet yapısı), hırka giyme ve
tarikat silsilelerinin diğer halifeler yerine ısrarla Hz. Ali’ye dayandırılması
bu etkileşimin kanıtıdır.
Mütekaddimîn (ilk dönem) sûfilerinin hiç ilgilenmediği
"Mehdîlik" meselesi, bu dönemde tasavvufun kurumsal bir parçası
olmuştur. İbn Haldûn; İbn Kasî, İbnü’l-Arabî ve İbn Seb’în’e yönelik en sert
kırbacını bu "mesiyanik/siyasî" iddialar nedeniyle indirir.
Alexander Knysh’in İbn Haldûn’a Yönelik Eleştirisi
İbn Haldûn, İbnü’l-Arabî’nin Ankā-i Mugrib’ini ve İbn
Kasî’nin Hal’un-Naleyn’ini doğrudan değil, İbn Seb’în’in müridi İbn Ebî
Vâtîl’in şerhleri üzerinden okumuştur. Bu da metinleri bağlamından koparmıştır.
İbn Haldûn Mısır’da kadılık yaparken Fusûsu’l-Hikem,
Fütûhât, Hal’un-Naleyn gibi kitapların ateşte yakılmasını veya suyla imha
edilmesini emreden bir fetvâ vermiştir.
Nablusî'nin İbn Haldûn'a İtirazları
Madem avâmın anlamayacağı muğlak ifadeler içeren kitapları
yakıyorsunuz; o halde avâmı Kur'an ve Sünnet'i okumaktan da menediniz! Çünkü
her ikisinde de avâmın (hatta havassın) zahiren anladığında sarih küfre
düşeceği müteşâbih (mânâsı kapalı) ayetler ve hadisler vardır.
İbnü’l-Arabî, İbni Kasî’nin Hal’un-Naleyn’deki şu görüşünü
Fusûsü’l-Hikem’in İdrîs ve Zekeriyyâ fasıllarında temel bir kaide olarak
kullanır:
"İlâhî isimlerden her biri, zâta delâlet etmesi
bakımından müsemmânın (Allah'ın) aynısıdır (bu yönden tüm isimler birdir);
ancak kendine özgü vazolunan mânâsı bakımından (Hâlık, Rezzâk vb.) müsemmânın
gayrıdır."
İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’de İbn Kasî’ye her
zaman sadece övgüyle yaklaşmaz; yer yer onu çok sert şekilde eleştirir.
Fütûhât’ın 10. bâbında Hz. Peygamber’in diğer peygamberlere
üstünlüğü (efdaliyeti) konusunda İbn Kasî’nin ledünnî keşiflerini över ve
onunla aynı fikirde olduğunu söyler.
Tirmizî’nin velâyet ve nübüvvete dair 29. sorusuna cevap
verirken İbn Kasî’yi "meselenin hakikatini tam ortaya koyamamakla"
suçlar. Çünkü İbn Kasî, bir peygamberin bir yönden üstün (fâzıl), diğer yönden
aşağı (mefzûl) olabileceğini savunmuştur ki İbnü’l-Arabî’ye göre bu durum
peygamberler arasında mutlak hiyerarşiyi bozan bir denklik doğurur.
Hal’u’n-Nâ’leyn Şerhi Yapısı ve Muhtevası
İbnü’l-Arabî (30 yaşlarında), Tunus’ta Hal’u’n-na’leyn’in
müellifi İbn Kasî’nin oğlu Hüseyin b. Ahmed (60’lı yaşlarında) ile karşılaşmış
ve eseri ilk kez kısmen inceleme fırsatı bulmuştur.
Claude Addas’ın yaptığı tahmine göre, İbnü’l-Arabî bu şerhi
ömrünün son yıllarında, Şam’da mukim olduğu 620/1223 - 638/1240 yılları
arasında kaleme almıştır.
Şerhte kullanılan analitik/eleştirel yöntem ve tasavvufî
ıstılah (terim) örgüsü, İbnü’l-Arabî’nin diğer eserleriyle tam bir uyum
içindedir.
İbnü’l-Arabî, şerhin amacının müellifin maksadını izah etmek
olduğunu belirtir.
Açık olan ibareleri şerh etmez, sadece muğlak noktaları
vuzûha kavuşturur.
İbnü’l-Arabî’ye göre İbn Kasî gerçek anlamda özgün bir keşif
sahibi bir sûfî değildir. O, yalnızca şeyhi Halefullah el-Endelüsî’nin
halvetlerinde yaşadığı keşifleri ve rivayetleri edebî bir kisveye büründürerek
şerh etmiştir. Bu yüzden kendi metni içinde sık sık tenâkuza (çelişkiye) ve
zorlamalara düşmüştür.
İbn Kasî, özgün bir irfani ilme vakıf olmayıp, özünde bir
hadis nakili, fetva hamili ve rivayet anlatıcısıdır.
İbn Kasî, meseleleri nesnel hakikati (nefsü’l-emr) üzere
değil, yalnızca kendi öznel algısına (kendisine göründüğü surete) göre
keşfetmektedir.
İbnü’l-Arabî onu "sarih vahiy ehli" değil,
"mesel (misal) ehli" olarak tanımlar. Bu durum rüya tabircisinin
durumuna benzer; yorumlarında isabet de edebilir, yanılabilir de.
İbn Kasî sıradan bir dil kullanıcısı değil, Arap dilinin
inceliklerine vakıf edebi bir şahsiyet olduğu için İbnü’l-Arabî onun seçtiği
her kelimenin, muzmer (gizli) ve mahzuf (hazfedilmiş) lafızların arkasındaki
hikmeti çözmeye odaklanır.
A. E. Afîfî, İbn Kasî’nin "Her ilâhî isim, diğer bütün
ilâhî isimlerin müsemmâsıdır" tezinin, İbnü’l-Arabî’nin varlık ve
yaratılış felsefesinde (kozmoloji) en radikal ve geniş şekilde karşılık bulduğu
kanaatindedir.
Bütün ilâhî isimler özünde tek bir Zât’a işaret eder. Bu
haysiyetle, her bir isim diğer bütün isimlerin anlamını ve gücünü kendi içinde
barındırır.
İsimler, kendilerine has hususi mânâları yönüyle
birbirlerinden ayrılırlar ve kevn (âlem) üzerinde farklı hükümler icra ederler.
Sadreddin Konevî, isimler arasındaki bu birlik ve çokluk
(benzerlik-farklılık) ilişkisini, isimlerin dış dünyadaki yansımaları olan
mazharlara (yaratılmışlara) da tatbik ederek bunun ontolojik bir zorunluluk
olduğunu belirtmiştir.
Şerhu Hâli’n-Na’leyn Nüshaları
Konya Yusuf Ağa Yazma Eser Kütüphanesi (No: 7838) – En
Kıymetli Nüsha
Sadreddin Konevî’nin husûsî kütüphanesinden 1926'da intikal
etmiştir. Konevî’nin vefatından hemen sonra (673/1274) türbe yanındaki
kütüphaneye vakfedildiğine dair ilk varakta vakfiye kaydı bulunur.
Müstensih: Yûsuf b. Ebî Bekr b. Osman en-Nesâî el-Harrânî.
25 Safer 640 [24 Ağustos 1242]. Müellifin vefatından sadece 2 yıl sonradır.
Süleymâniye Kütüphanesi, Ayasofya Bölümü (No: 1879)
Müstensih ve tarihi meçhuldür
Süleymâniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa Bölümü (No: 1174/2)
– Râvî Nüshası
Ekberî geleneğin en büyük taşıyıcılarından, İbnü’l-Arabî’nin
yakın dostu ve kâtibi İbn Sevdekîn (ö. 646/1248) rivayetiyle tertip edilmiş tek
nüshadır.
Müstensih: Ömer Yûnus el-Esnâî (Mısırlı).
Chester Beatty Kütüphanesi (Dublin, No: 5499) – Hatalı
Nispet
Yusuf Ağa, Ayasofya ve Chester Beatty nüshalarının belirli
karakteristik hatalarda uyuşması, bu üç yazmanın aynı kaynak nüshadan
beslendiğini gösterir.
Şehid Ali Paşa nüshası, yoğun kelime atlamalarına rağmen
tertip (bölüm sıralaması) bakımından en doğru nüshadır.
Tercümede lafızcılık yerine mefhum ve anlam akışkanlığı
merkeze alınmıştır.
Sonuç
İbn Kasî’nin tasavvufî yönünü ve tasavvuf anlayışını
gösteren, günümüze ulaşmış yegâne metni Hal‘u’n-na‘leyn ve iktibâsü’n-nûr min
mevdi‘i’l-kademeyn isimli eseridir.
İbn Haldûn eserin yakılması için fetva verirken,
İbnü’l-Arabî’nin kaleme aldığı şerh sûfî muhitlerde el üstünde tutuluyordu.
Hal‘u’n-na‘leyn’in muhteva bakımından İbn Meserre’nin
Risâletü’l-hurûf’u, Gazzâlî’nin İhyâ’sı ve Mişkâtü’l-envâr’ı ile kısmî
ortaklıklar ya da benzerlikler taşıdığını; İbn Kasî’nin zikri geçen eserlerdeki
konuları kendisine has üslubuyla eserine aksettirdiğini, bunu yaparken aslında
muhtevayı bir şekilde dönüştürdüğünü söyleyebiliriz.
İbn Kasî’nin özellikle ilâhî isimlerle alakalı görüşü, Fusûs
ve şerhleri üzerinden zengin bir literatüre kavuşmuştur.
…
ŞERHU HAL’İ’N-NA’LEYN
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin ilk Cüzü
Rahmân ve Rahîm Allah'ın Adıyla Ey Rabb’im rahmetinle
kolaylaştır!
İbn Kasî’nin hamdi "Rabb" ismiyle sınırlamasını
inceler. Şârihe göre buradaki hamd mutlak değil, “fiil ve takdis sıfatlarıyla
nitelenmiş olan mukayyet hamddir.” Mutlak hamd ise sadece lafızda kalır.
İbnü’l-Arabî, "Rab" isminin altındaki koruyucu
güce (müheyminiyyet) dikkat çekerken, Fettâh isminin çokça fetih
(zuhur/yaratış) gerçekleştiren bir mübalağa sîgası olduğunu belirtir. Hakiki
fethin kulun istidadına göre şekillendiğini savunarak şu tespiti yapar:
“Engelleme kabiliyetlerden ötürüdür; feyiz ise alabildiğine yayılmıştır,
kabiliyetler onu istidatlarına göre elde eder.”
Bütün yollar Allah’a ulaşır
Bu umûmî emir içerisinde Hak, kendisine ulaştırmayan hiçbir
yol bırakmadı.
Şeriatın çizdiği yol (sırât-ı müstakîm) ümmet için yegane
bağlayıcı kılavuzdur, diğer yollar ise irfânî ve hususidir.
Salât doğrudan imana ve mü'mine has bir tasdik makamıdır.
Kerrûbîlere melek denemez; çünkü melek ismi sadece elçilik
yapan ruhanîlere (süferâ) verilir.
Şefâat kelimesi köken olarak "çift olmak" (şef‘)
anlamına gelir, şefaat eden ile edilen arasında kurulan ruhanî bağı temsil
eder.
"Allah buluttan gölgelikler içinde onlara gelir"
İbnü’l-Arabî, buradaki gelişin mutlak "Allah"
ismiyle değil, "Rab" ismiyle gerçekleştiğini savunur
Maddi varlıktan önce ruhların elest bezminde rubûbiyeti
tasdik etmesi… / vr. 60b
Hikmeti ehli olmayana vermeyiniz, aksi takdirde ona
zulmedersiniz
…onlar akli ilim ile ölüdürler; îmânî ilim ile diridirler...
Nefsine nasîhat eden kimse, îmânından dolayı (îmânı lehine), kendi akıl
düzeninin verdiği şeyi terkeder. Aksini yapmakla, ebedî şekâvete mâruz kalır.
Dünyâda ne bir dudak onu öpmüş ne de bir el ona dokunmuştur
Onlar zâtî hikmetlerdir ve hiçbir yerde ona bir el
dokunmamıştır.
Yâni herhangi bir kudret onu vücûda getirmiş değildir. Zîra
onlar muhdes değildirler. Bilakis onlar kadim ilim için kadim hikmetlerdir.
Tûr’daki Ateş, Nalınları Çıkarma Emri / vr. 65b - 66b
Tûr dağının yaya benzer kürevî şekli "ilahî
rahmete" işarettir.
Hakk, Hz. Musa’yı en çok ihtiyaç duyduğu şey (ateş)
üzerinden çağırdı
Nalınların çıkarılması zâhirî bağlardan kurtulmak ve
aktarmacı ilmi terk etmektir.
Tasavvufî anatomide nalınların eşek derisinden yapılmış
olması zâhirî dünyaya (kevn) ve ahmaklığa işarettir.
Şer'î tezkiye olmaksızın kutsal vâdiye girilemez
Ayakların bastığı yer olan mukaddes vâdi, Allah’ın yeri ve
göğü kuşatan ilmi olan "Kürsî"dir.
Hz. Musa, Hakk’ın kelâmını belirli bir cihetten, ses ve harf
yardımıyla değil; mekândan münezzeh bir külliyetle, tüm zerreleriyle
işitmiştir.
Yolun ehlinin icmâsına göre, kalbinde dünya ve heva
perdeleri olan bir kimse Allah'ın kelâmını doğrudan işitemez.
İbnü’l-Arabî, metindeki akışa göre Hz. Musa'nın bu kelâmı
işittiği sırada henüz nalınlarını çıkarmamış olduğuna dikkat çeker.
Kul, kelâmı işitmek istediğinde dünyayı ve masivayı terk
eder; nalınları çıkarma emri de bu terkedişin bir nişanesidir.
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin İkinci Cüzü
İlahi ilimler ve hakikatler, haset edilerek "kuyuya
atılmamalı."
“Onlar Yusuf’u pek ucuza, birkaç dirheme sattılar. Bu kadarıyla
yetindiler.”
Allah, dilediği esmâsına zâtî bir nur ilka eder. Buradaki
"sır", tasavvufi bir istiareyle nikâha (birleşme/zuhur) benzer. Kul,
bu nur sayesinde isimlerin tecelli ufkuna erer.
Kādir (Kudret) ve Mürîd (İrade) ismi kevni var etmek
istediğinde, Kāil (Söyleyen/Kelam) ismi devreye girer ve "Ben 'Kün' (Ol)
demeden bu icat gerçekleşmez" der. Mürîd ise bu işin asıl maksadının kendi
iradesi olduğunu hatırlatır.
Alîm (Bilen) ismi, "Tayin ve takdir eden benim, İrade
bana bağlıdır, ben daha öncelikliyim" derken; Hayy (Canlı olan/Hayat) ismi
hepsine noktayı koyar: "Hepinizin varlığı ve hükmü benim varlığıma
meşruttur (şarttır).
Salsalatü’l-Ceres
Hz. Peygamber’e gelen en ağır vahiy
Hz. Peygamber bu sesi fiziksel bir çınlama olarak değil,
mânen işitmiştir.
İlâhî kelâmın genel/öz (mücmel) yapısını ayrıntılı
(mufassal) kılmak beşerî takatin ötesindedir.
Müellifin kelâmının dağınıklığı ve hitabetinin uzunluğu
karşısında hayretler içerisindeyiz. İfade ettiği öz şey çok az olmakla beraber
lafzı pek çoktur. Hatta onun bu kitaptaki kelâmının çokluğu 'Saman çok, dâne
yok' atasözündeki gibidir. Şayet burada birkaç ayete işaret etmeseydi onun
sözünden hiç faydalanamayacaktık. Müellif; ne hitabet ve kavrayış, ne de telif
ve tertip sanatına sahiptir. / vr. 82a - 82b
İlk buğday tanesindeki dakaik (incelikler) neyse, sonraki
tanelerde de odur
Eğer insandan cins ve nev perdeleri kalksaydı, o türe ait
tüm şahısları tek bir icmalde görmek mümkün olurdu.
(vr. 85b - 86a)
İbnü'l-Arabî'ye göre işin aslı şudur: Ümmî bir veli olan
Halefullah el-Endelüsî kalbindeki nuru İbn Kasî'ye anlatır; İbn Kasî ise dil,
edebiyat ve hitabet sanatındaki üstün yeteneğiyle bu mânalara süslü elbiseler
giydirir. Ancak kendi keşfi olmadığı için, meseleyi kavrayamayıp sık sık
karıştırır.
Ruhlar mizaca tâbidir
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin Üçüncü Cüzü
Bisâtü’l-Üns / ünsiyet yaygısı
İbn Kasî, tasavvufî sırların insanlara birden bire
söylenmesi durumunda nefislerin inkâra sapacağını ve korkacağını, bu yüzden
hakikatleri yavaş yavaş (tedricen) telif ettiğini söyler.
Muhammedî Nur
Meleklerin Âdem'e secde etmesi, feleklerin dönmesi ve
gökyüzünün ayakta kalması bu nur sayesindedir.
Âdem'in (ve dolayısıyla insanın) yaratılmasıyla varlığın
güzelliği kemale ermiştir. İman ve halifelik insana verildiği için âlem onun
üzerine kurulmuştur; insan dünyadan çekildiğinde kıyamet kopacaktır.
Gazzâlî: İmkân dahilinde bu âlemden daha güzeli/iyisi yoktur
İbn Arabi: Allah'ın hikmeti varlıkla, kudreti ise bu
varlığın kemaliyle (en mükemmel haliyle) açığa çıkar.
Anne Rahmindeki 4 Ay
Rahme düşen nutfe, sırasıyla feleklerin melekleri tarafından
birer ay korunur ve bir alt feleğe devredilir.
1. Ay: 7. Semânın (Zühal/Satürn) meleğinde tutulur.
2. Ay: 6. Semânın (Müşteri/Jüpiter) meleğine devredilir.
Halden hale dönüşüm başlar.
3. Ay: 5. Semânın (Merih/Mars) meleğine verilir.
4. Ay: 4. Semânın (Güneş/Şems) meleğine ulaşır. İşte bu 4.
ayda Allah’ın takdiriyle bedene ruh üflenir.
İnsanın hakikati
vr. 69a - 69b / Rûhânî hakikati örtmek için nefsâniyet cismâniyet
kabzasında yaratıldı
İnsanın hakikati (rabbânî latife) hayvânî ruh (nefsânî
hicap) ve maddî bedenle perdelendi
Âdem’in samedi sırrı (ihtiyaçsızlık makamını) bırakıp
Havva’ya (şehvanî hicaba/hevâ gömleğine) meyletmesi, onu en yüce ilâhî müşahede
merkezinden koparmıştır. "Yapma!" şeklindeki ilk nehiy (yasak/teklif)
böylece vaki olmuştur.
Peygamberler, nebi ve resul olmaları bakımından (yani tanım
ve öz itibariyle) eşittirler. Ancak Allah katındaki hususî yakınlık ve
derecelerini sadece Allah bilir, kapı bize kapalıdır.
Gündüzün sonundaki o "akşam havası ve nefesi",
Muhammedî nurun besleyici özüdür.
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin Dördüncü Cüzü
İhâta (kuşatıcılık) bakımından en büyük sıfat İlim'dir.
Çünkü ilim; mevcudu (var olanı), ma'dûmu (yok olanı), nefy ve ispatı, şartı ve
mahalli, kısacası nâmütenâhî (sonsuz) olan her şeyi kuşatır. İrade ise sadece
ma'dûma (henüz var olmamış ama var edilecek olana) taalluk eden daha özel bir
tafsil sıfatıdır.
Sübuhât, Zâtı örten nurlardır. Hak, keyfiyeti olmayan mutlak
nurdur ve O'nun nurları mahlukat için aynı zamanda birer perdedir (hicab).
Gizlenmiş İsimler (Esmâ-i Müstâsere)
Bu isimler Allah'ın gayb ilminde sakladığı, mülk ve melekût
âleminde hiçbir eseri/tecellisi bulunmayan, bu yüzden mahlukat tarafından asla
bilinemeyecek olan zâtî isimlerdir.
Hayat feleği
Zat mertebesinin hemen altında yer alır; altındakiler için
bir perde, üstündeki Zat için ise bir yaygıdır (bisât).
Zatın perdelerinden izzet tecelli eder
Kul ile Hak arasındaki mesafe, idraki engeller
vr. 103a - 104b
Her bir isim diğer bütün isimlerin müsemmâsıdır.
Hayy (Canlı) ismi aynı zamanda Âlim, Mürîd ve Kādir'dir;
Mürîd ismi de Hayy ve Kayyûm'dur.
vr. 104b - 105b
Sehl b. Abdullah ve İblis'in Münazarası
Sehl, İblis'e "Allah seni şakilerden yazdı, hâlâ neyi
umuyorsun?" diye sorar. İblis, "Allah'ın 'Rahmetim her şeyi
kuşatmıştır' ayetindeki mutlak rahmeti umuyorum" der. Sehl hemen ayetin devamındaki
"Onu müttakiler için yazacağım" kısmını okuyarak rahmetin kayıtlı
(takyit edilmiş) olduğunu söyler. İblis güler ve der ki: "Takyit
(kısıtlama) Hakkın değil, senin sıfatındır!"
Hayat Feleği / Kürsî
Rahmet Feleği / Arş
Vücudun ayrışması iki feleğin (Hayat ve Rahmet) âdeti
üzeredir.
vr. 106b - 107a
Varlık katmanları
Arş-ı Mutlak (Muhît), Arş-ı Mecîd, Arş-ı Azîm ve Arş-ı
Kerîm.
Üstteki katman alttakine bir perde (hicab), alttaki ise
üsttekinin feleği (mekânı/zemini) olur.
Müellif âlemin tertibini hakikati üzere yapmıyor. Onun
yaptığı bu tertip ne bize (ehl-i tahkike), ne hükemâya (filozoflara) göredir,
ne de şeriatın ifade ettiği şekildedir. / vr. 107a - 107b
Her feleğin ve hicabın bir zâhiri (görünen yüzü) bir de
bâtını (iç yüzü/ruhu) vardır.
Zâhirin hayatı, nuru ve menbaı bâtın (ruh) iledir.
Harflerin sayısı gökteki menzillerin sayısı kadar, yani net
olarak 28'dir. Her harf bir kozmik menzile ve tabiata tekabül eder.
(İbn Kasî harfleri 30 saymış, İbn Arabi bu nedenle onu ağır
şekilde yermiştir)
Havasdan (âlimlerden) hiç kimse bu sayıyı kabul etmemiştir.
/ vr. 110a - 112a
İbn Kasî’ye göre, her bir kozmik katmanın zâhiri, bir
altındakinin bâtınıdır.
İbn Kasî, Allah’a mekânsal ve niteliksel yönler (sağ-sol)
izafe eder.
İbnü’l-Arabî bu ifadeler karşısında adeta dehşete düşer.
Allah'ın mutlak birliği (ahadiyet) yönlerden, sağdan ve
soldan münezzehtir.
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin Beşinci Cüzü
İbn Kasî’ye göre zaman, feleğin hareketinden ibarettir.
Hareket felekte (mekânda) vaki olduğuna göre, zaman da mekâna yüklenmiştir. / vr.
122a - 122b
İbn Kasî, ilâhî tecelli ve nüzul mertebelerini zihinlere
yaklaştırmak için Allah hakkında felsefî/alegorik misaller (mesel) verir.
Misal verilen ile Allah arasında hiçbir benzerlik ve
münasebet kurulamaz, çünkü "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur"
Allah Kendisi hakkında misal verebilir, çünkü o nispetlerin
nereye varacağını O bilir. Fakat kulun buna yetkisi yoktur.
Allah hakkında misaller vermeye kalkmayın" (Nahl,
16/74)
İbn Kasî, Hz. Musa’nın kıyamette arşın direğine tutunacağı
hadisinden hareketle, bu "sâk"ı en alt felekten en üst istivaya
uzanan kozmik bir omurga (direk) olarak sunar. Miraç bu direk üzerinden
gerçekleşir.
Ahirette arz başka arza, semâ başka semâya kalb olacağı
gibi; insanın boyu, bosu, dili, idrak güçleri, yemesi ve içmesi de tamamen
değişecektir.
Uhrevî neşette insana uyku, sehiv (hata), gaflet, unutma,
hayal arız olmaz. Orada şehveti baskılamak için "akla", günah
olmadığı için de "affa, bağışlanmaya, şefkate ve merhamete" ihtiyaç
kalmayacaktır. Çünkü orası mutlak tahakkuk yurdudur.
Sizin hepinizi yaratmak da diriltmek de tek bir nefsi
yaratmak gibidir" (Lokmân, 31/28)
Dünyada aynı anda namaza duran milyonlarca insanın her biri,
sanki Allah sadece kendisiyle konuşuyormuş gibi Rabbi ile münacat eder. Allah
hiçbirini diğerine tercih etmez, sesler karışmaz, yoğunluk veya erteleme
yaşanmaz. Çünkü O, zamandan ve mekândan münezzeh olan Vâhid-i Ehad'dir.
Zümrüt Faslı
İbn Kasî, Hz. Âdem’in "ilk vefat eden insan"
olduğunu ve doğrudan miraç rûhu ile birleştiğini iddia eder.
İbn Kasî, İblis’in isyanından önce en mukaddes ve yüce
melekî ruhlardan birine sahip olduğunu belirtir.
Allah İblis’i şakî (bedbaht) olarak yazdığında, onun
içindeki o nurlu ve parlak rûhu geri kabzetmiş ve bu ruh miraç rûhuna iltihak
etmiştir.
Minassa Faslı
"Minassa", ölüm meleğinin hükümranlık kürsüsüdür
ve burası "mahv ve ispat levhi"dir. Dünyadaki tüm canlıların (hayvan
ve bitki) ecelleri burada kayıtlıdır.
Ölüm meleği kendi makamından ayrılmaz. Cebrail’in vahy
getirirken Dihye sûretine girmesi gibi, ölüm meleğinin de rakîkaları
(uzantıları/sûretleri) vardır. Bir canlı öleceği zaman, onun amellerinin
sûretinde tam bir misâlî rakîka gönderilir. Canı kabzedilen kimse bu sûreti
görür.
Ölüm, "hay" (diri) olan Allah hariç, "hayat"
sıfatıyla muttasıf olan her nefse şamildir. Ancak her alem ve mertebe ölümü
farklı hisseder.
Hal’u’l-Hal’ Faslı
İbnü'l-Arabî, Hal’u’l-hal’ (Rüyet) faslının aslında Kitâbu
Hal’i’n-na’leyn’in asıl nüshasında bulunmadığını, sonradan mülhak (ekleme) olduğunu
açıklar.
Allah'ın zatı idrak edilemez, O kullarına ancak bir
"hicâbî sûret" (perde olan sûret) içinde tecelli eder.
Nûn
Ayette geçen Nûn [Kalem, 68/1], yücelerin yücesi olan
mukarreb bir melektir. Dünyevi ve melekî alemde rûhânî bir sır, ulvî alemde
rabbânî bir nurdur. Aynı zamanda mürekkep deryası ve ilâhî imdadın kaynağıdır.
Nûn, tüm mânâları içinde barındıran öz (icmâlî) bir
varlıktır. Evrendeki tüm levhler, sahifeler ve satırlar bu Nûn'un "İhâta
sahifesinden" çıkarak ayrıntı kazanır (tafsil edilir).
Kalem-i A’lâ ve Levh-i Mahfûz
Kalem, ilahi ilmin sırrından hüküm makamına inen, karanlık
bir cevher olan "hebâ"yı (sûretlerin mekânını) aydınlatan kudsî bir
nurdur. Kevnlerin (varlıkların) sûretlerini ayırt eder ve ilahi emirlerin
yerine getirilme (tenfiz) mahallidir.
Müellif bir yandan hadise dayanarak "ilk yaratılan
şeyin kalem" olduğunu söylerken, diğer yandan Nûn'un (meleğin) tertip
olarak kalemin üstünde olduğunu iddia eder.
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin Altıncı Cüzü
İbn Kasî, cehennemin "aslında (nefsü'l-emrde) bir yılan
sûretinde" olduğunu iddia eder.
Cehennem hakikatte bir yılan değildir; bu durum, müellife
keşif esnasında gösterilen geçici bir berzahî temessül (misal), yani sembolik
bir tecellidir.
Firdevsiyyât
Cennet sahifeleri/mertebeleri
İbn Kasî, bu mertebenin tamamının Süryânîce olduğunu söyler
Eğer tamamı Süryânîce ise Hz. Muhammed bu makamda
"tâbi" (ikincil) konumuna düşer.
İbn Meserre el-Cebelî'nin kozmolojik sistemine atıf
İbn Meserre arşı bir "taht" olarak değil, tüm
evreni kapsayan "mülk" olarak tanımlar ve sekiz hamelenin
(taşıyıcının) görevlerini varlık nizamına göre muazzam bir şekilde taksim eder:
Sûretler (Biçimler) İçin: Âdem ve İsrâfil
Ruhlar İçin: Cebrâil ve Hz. Muhammed
Rızıklar İçin: Mikâil ve Hz. İbrâhim
Va'd ve Vaîd (Müjde ve Korkutma) İçin: Mâlik (cehennem
bekçisi) ve Rıdvân (cennet bekçisi)
İbn Kasî, her zahir isme mukabil batıni bir ferdî isim
yerleştirir. Buna göre:
Cebrâil (a.s.): Allah’ın Bâtın isminden yaratılmıştır; gayb
ve melekût âleminin en faziletli varlığıdır.
Hz. Muhammed (s.a.v.): Allah’ın Zâhir isminden
yaratılmıştır; mülk ve şehadet âleminin en faziletli varlığıdır.
İbn Kasî, varlığın zâhir (şehadet) mülkünün tamamını Hz.
Muhammed’e, bâtın (melekût) sırrının tamamını ise Cebrâil’e tahsis eder. Meleklerin
Âdem’e secde etmesini insanın "zâhir" ismine, insanların meleklere
yönelişini ise meleğin "bâtın" ismine bağlar.
İbn Kasî, yaratılıştaki kusursuzluğun (itkan) eşyayı bir
yüzük halkası gibi kuşattığını ve hükümleri "tabiat kilidi" ile
kilitlediğini belirtir. Varlık döngüsü tamamlandığında (ahiret ahvali zuhur
edince) bu mühür kalkacak, tabiat kilidi açılacak, farklar birleşecek ve altta
olanlar üste iltihak edecektir (Eşyanın aslına rücu etmesi).
Zâtın ahadiyet mertebesinde kevn (varoluş) üzerinde hiçbir
tesiri ve tecellisi yoktur. Varlıkta hükümran olan "ferdiyettir."
İlk fert sayı 1 (ahad) değil, 3'tür (Çünkü 2 çifttir ve
1'den türemiştir). Şârih, Nahl Suresi 40. ayete atıf yaparak yaratılışın üçlü
sacayağını kurar: Zât, İrade ve Emir (Ol sözü). Tüm mevcudat, Hakk'ın zatına
mensup bu iki nispetle (irade ve emir) yani bir "üçleme" ile var
olur. Akli burhanların da üç öncülden (küçük öncül, büyük öncül ve sonuç)
oluşması bu kozmik nizamın zihni bir yansımasıdır.
Muhammediyyât
Hz. Peygamber’in Arş üzerinde Allah'ın yanına oturacağına
dair rivayet, miraç anlatılarına sokuşturulmuş mevzu (uydurma) veya son derece
zayıf bir hadistir. Müellif, hadisin sıhhatini araştırmadan, duyduğu bu fâsit
rivayeti mutlak bir hakikat kabul etmiş ve tüm kozmolojik sistemini bu çürük
temel üzerine bina etmiştir.
İslam teolojisinde Allah ve Resulü’nün verdiği haberlerin
(vaka/tarih bildiren nasların) tamamı mutlaktır ve birbiriyle çelişemez.
Çelişki gibi görünen durum ancak fıkhi hükümlerde (helal/haram) zamansal bir sonlanma,
yani nesih (hükmün kaldırılması) ile açıklanır.
Allah'a hamd olsun Muhammediyyât sahîfesi de bitti. Ancak
faydadan ârîdir (yoksundur). Bütün bunlar bize gerek Muhammediyyât gerekse
eserin diğer bölümlerinde müellifin [hakikat ilimlerinden] bir şey bilmediğini
göstermiştir.
Hal’un-Na’leyn Kitabının Şerhinin Yedinci Cüzü
Kamer Suresi 50. ayetteki "Bizim emrimiz ancak tek bir
emirdir" ifadesinin sırrı, "Ol" (Kün) emrinin sürekli tekrar
edilmesi değil; emredilen şeyin hiçbir gecikme, engel ve kaçış olmaksızın,
ilahî kahır gereği derhal var olmasıdır. Allah, yokluktaki (adem) ayanların
duyması için "nisbî vakitler ve aynî kulaklar" yaratmıştır;
kronolojik öncelik-sonralık (zaman, dehr, saatler) bundan dolayı ortaya çıkar.
Simsime Faslı
Simsime / susam tanesi
Dünyada işlenen hissi ve bedeni ameller (namaz, sadaka,
kötülükler vb.), ahirette soyut birer kayıt olarak kalmaz; bağımsız ve canlı
şahıslara (ayan) dönüşürler.
Zekât
Zekât, cimrilik gibi manevi kirleri temizlemek için farz
kılınmıştır.
Dünyada verilmekten imtina edilerek (men) biriktirilen
altın, gümüş ve mallar, ahirette somut bir azap nesnesine, yani hadislerde
bildirildiği üzere zehirli büyük bir yılana dönüşür. Malın kendisi kötü
değildir; ona yılan suretini giydiren şey kulun dünyadaki "vermeme/cimrilik"
(men) eylemidir.
Oruç Faslı
Oruç; yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durma yönüyle
beşerî ihtiyaçlardan münezzeh olan Allah’ın Samed (hiçbir şeye muhtaç olmayan)
sıfatıyla ahlaklanmaktır. İnsandaki bu sıfat kemale erdiğinde insan rabbânî bir
sırra dönüşür.
Oruç vasıtasıyla cinsel dürtülerin kontrol altına alınması
ve zihni hareketlerin saf fikre dönüşmesi, kulu Zat Tecellisine (tecellî-i
zâtî) ulaştırır.
Bu makama ulaşan "rüsûh ehli" (derinleşmiş
arifler), nefislerinin ahadiyeti (bölünemez birliği) üzerinden Allah’ın Ahad ve
Ferd isimlerini idrak ederler.
Kulun kalbinde hissettiği o ibadet coşkusu ve vecd, aslında
Hakk'ın kulun kalbine nüzul etmesinden başka bir şey değildir. Kul, Hakk'ı
tazim için kalkar; bu bir istek (sual) kıyamı değil, tam bir irfan kıyamıdır.
Evrendeki her bir nimet, aslında kul dilediği gibi
faydalansın diye yaratılmış ilahî birer elçidir (resul).
Nasıl ki bir peygamber tebliğ ettiği inkâr edildiğinde
manevi bir azap ve sıkıntı çekiyorsa, kul tarafından kabul edilmeyen, şükrü eda
edilmeyen veya yüz çevrilen nimet de eziyet çeker ve üzülür.
Müstensih (kâtib) Yusuf b. Ebî Bekr en-Nesâî el-Harrânî, bu
kıymetli şerh nüshasını 25 Safer 640 (24 Ağustos 1242) tarihinde, yani
İbnü'l-Arabî'nin vefatından (1240) yaklaşık iki yıl sonra tamamladığını not
düşerek metni bitirir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder