12 Şubat 2026 Perşembe

İbn Arabî'nin Ferdiyye Kavramına Getirdiği Pisagorcu Yorum - Notlar

İzzet Çoban - İbn Arabî'nin Ferdiyye Kavramına Getirdiği Pisagorcu Yorum - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013

 

Ferdiyye (teklik/üçlü yegânelik)

 

Giriş

İbn Arabî, "üç sayısı tek sayıların ilkidir" aritmetik önermesinden hareketle, aritmetik bir kavram olan ferdiyyeyi "üçlü yegânelik" anlamında bir yaratılış prensibine ve yaratılış sonrası bir birlik tecellisine dönüştürür. Kavram, tanrının mutlak birliğinden çokluğun nasıl tezahür ettiği (tanrı-âlem ilişkisi) sorusuna bir yanıt olarak kurgulanır.

 

İbn Arabî, tanrının mutlak birliğini korumak amacıyla iki varlık mertebesi ayırt eder: Zât (Zât-ı Hakk) ve Ulûhiyyet (Allâh/İlâh). Zât mertebesinde tanrı her türlü çokluktan, isim ve sıfattan münezzehtir.

 

İbn Arabî, Zât-ı Hakk'ın kâinatı yaratma gerekçesi olan aşkı "Nikâh" metaforuyla izah eder. Hakk ile O'nun ilminde yer alan a'yân-ı sâbite (mümkün varlıklar) arasındaki bu ilişki, çocuk yapmayı amaçlayan evliliklere benzetilir.

 

Ona göre yaratılış prensibi olarak gördüğü ferdiyyet ancak çokluğu ifade eden üçlü bir unsurun—yani zât, irâde ve kavl—tanrısal varlık alanında zuhuruyla gerçekleşebilir.

 

1. Bölüm: Yaratılış Prensibi Olarak Ferdiyye

İbn Arabî, tanrının mutlak birliğini korumak adına Zât (Zât-ı Hakk) ve Ulûhiyyet (Allâh/İlâh) şeklinde iki ontolojik mertebe belirler. Zât mertebesinde tanrı isim, sıfat ve tecellilerden bütünüyle uzak, pür bir birlik içindedir. Ulûhiyyet mertebesinde ise varlıklar alemiyle kurulan ilişkiler neticesinde isim ve sıfatlar devreye girer.

 

"Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim Bilineyim diye mahlûkâtı yarattım."

İbn Arabî, varlık mertebelerinde kemali amaçlayan bu ilahi sevgiyi "üreme hedefi güden bir evliliğe" benzetir.

Bu sistemde; etkiyi yaratan aktif unsur "baba" (eb), etkiye maruz kalan edilgen unsur "anne" (ümm) ve bu ikisinin birleşmesinden doğan sonuç/kâinat ise "çocuk" (müvelled/ibn) olarak adlandırılır.

 

Bu anlayış, ilk Arap filozofu Kindî’nin monadı (erkeksi/baba) ve sayıları (kadınsı/anne) niteleyen Neo-Pisagorcu yaklaşımıyla paralellik gösterir. İbn Arabî, bu ilahi evlilik bağının ve rollerinin sürekli bir yaratılış halinde tüm evrene yayıldığını ifade etmek için "sereyân" kavramını kullanır. Sonuç olarak tekevvün (meydana geliş), tek başına ne birden ne de ikiden gerçekleşebilir; mutlak surette onları birbirine bağlayan üçüncü bir unsura (nikâha) ihtiyaç duyar.

 

Arapçada ferd (فرد) kelimesi tek, yalnız, tek başına anlamına gelir. Ancak İbn Arabî’nin felsefesinde ferd kelimesi aritmetik anlamıyla üç (3) sayısı ve üçün katları olan tek sayılar için kullanılır.

 

Tarihsel süreçte sayılara ve geometrik şekillere kozmolojik anlamlar yüklenmesi Babil astrolojisine dayanır. Babilliler gök cisimlerini gözlemlerken onları sayılarla sembolize etmişlerdir.

 

Grek düşüncesinde sayılar mistik birer kurucu ilke (arkhe) olarak kabul edilmiştir.

Pisagor’a göre sayılar evrenin yapı taşlarıdır ve her sayının mistik bir anlamı vardır. 1 sayısı aklı, 2 sayısı fikri (veya maddeyi), 3 sayısı ise bütünü temsil eder; çünkü başlangıcı, ortası ve sonu olan ilk sayıdır.

 

Platon, Timaeus diyaloğunda geometrik şekiller ile doğadaki elementler arasında bir ilişki kurar... Ateş (Tetrahedron), Toprak (Küp), Hava (Oktahedron) ve Su (Ikosahedron) elementlerini bu şekillerle açıklar.

 

İslam düşüncesinin erken döneminde el-Kindî ve özellikle İhvân-ı Safâ, bu Grek mirasını devralarak İslam kozmolojisiyle harmanlamıştır.

İhvân-ı Safâ, Risâleler’inde sayıların kozmik düzenin anahtarı olduğunu savunur. Onlar da Pisagorcular gibi 1’i sayıların aslı, 2’yi maddedeki ikiliği, 3’ü ise nefsi ve madde ile ruhun birleşimini açıklamakta kullanırlar.

 

Gerçek Bir’ (el-vâhid el-Hakk) ona göre sayı değil, bilakis bütün sayıların kaynağı ve orijinidir. Kindî ‘sayısal bir’le ‘metafiziksel bir’ yani tanrısal bir arasında korelâsyonlar kurar.

Bu yaklaşıma göre ilk sayı ikidir ve sayılar tek (ferd) ve çift (zevç) olarak ayrılır.

 

İbn Arabî’ye göre bir (vâhid) herşeyin orijini ve kaynağı olmakla birlikte ondan hiçbir şey meydana gelemez.

Şunu bil ki, elbette birden (ehad) hiçbir şey tekevvün etmez. Sayıların ilki kesinlikle iki sayısıdır. İkiden de asla bir şey meydana gelmez. İllâ ki, onları biribiriyle tezvîc eden ve birbirine rabt eden üçüncü bir şey [yani nikâh] olmuş ola. İşte bu üçüncüsü onları biraraya getirir (câmi‘). İşte o zaman bu ikisinden mükevvenât meydana gelebilir.

 

"Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde, o şeye biz sadece 'Ol!' deriz, o şey de hemen oluverir."

Bu ayette ilahi alana ait üçlü bir yapı vardır.

Zât, İrâde ve Kavl (Ol emri)

İbn Arabî bu üç unsuru “selâs hakâ’ik ma‘kûlât” (üç akledilebilir hakikat) olarak tanımlar. "Akledilebilir" denmesinin sebebi, bunların ontolojik (gerçek) anlamda müstakil birer varlık olmamalarıdır.

 

Yaratılışın gerçekleşmesi için yaratılan varlık (mümkin) tarafında da bir üçlülük olmalıdır: Şey’iyye (epistemolojik varlık), Semâ‘ (işitme) ve İmtisâl (boyun eğme).

 

Bâkillânî ve Mâturîdî gibi teologlar, "şey'" kavramını doğrudan ontolojik varlıkla (mevcûd) özdeşleştirirler. Bâkillânî, henüz var olmamış bilgi objelerini (ma‘dûmât) dışarıda bırakmamak için ilim tanımında "şey'" yerine "ma‘lûm" demeyi tercih eder. Mâturîdî de günlük dil örfüne dayanarak, "şey’iyye kavramının bir şeyin var oluşuna işaret edilmek istendiğinde kullanıldığını" savunur.

 

Mu'tezile ise epistemolojik bir kaygıyla, bilinebilen ve kendisinden haber verilebilen her şeye (ma‘dûmât dahil) "şey'" denebileceğini savunur.

İbn Arabî açıkça ‘mu‘tezile’ kavramını tasrih ederek bu konuda onların kanıtlarının daha makul ve hatta daha ikna edici olduğunu söyler. Ona göre yaratılıştan önceki mümkin varlıkların a’yânının sabit olduğunu göstermek adına zikri geçen ayetin delillerin en kesini (edell delîl) ve en şüphe götürmezi olduğunu ifade eder.

 

İbn Arabî'nin sisteminde üçlü yegânelik (ferdiyyet) ilkesi sadece kronolojik ya da tarihsel olarak ilk nümûnelerde kalmaz; mantıksal, rûhî, maddesel veya insani düzeydeki tüm birlikteliklere, evliliklere ve topyekûn bütün âleme yayılan evrensel bir varoluş kanunudur.

Örnek olarak, mantıktaki kıyasın netice vermesi için küçük ve büyük öncülün bir "orta terim" ile birleşmesi gerekir.

 

2. Bölüm: Yaratılış Sonrası İlâhî Birlik Tecellisi: Ferdiyye

İbn Arabî varoluş sürecini, yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkan bir çocuğun "doğum" (vilâdet) anındaki sevinç ve mutluluğuna benzetir.

 

Yaratılış sonrası ferdiyye, Hakk'ın diğer varlıklardan "infirâd etmesi" (ayrılması) ve biricik olmasıdır.

 

Kul, ancak "ferd"i (yani üçü) bilmesiyle Hakk’ın zâtî birliğinin ismi olan "vâhid"i bilebilir.

 

Çünkü "Üç sayısı tek sayıların (efrâd) ilkidir" önermesi uyarınca, bu üçlülüğü temsil eden ferdiyyet tecellisi, ikiliği temsil eden varlıkların birliği üzerinde zuhur etmiştir.

Sonuç: Yaratılış sonrası ulûhiyyet birliğinin adı ferdiyyettir.

 

Ferdiyyet sadece bir yaratılış prensibi değil, aynı zamanda mahlûkatın varoluşunu idame ettiren koruyucu (hıfz) bir prensiptir. İbn Arabî bu koruyuculuğu "gayriyyet" (başkalık) teması üzerinden temellendirir:

"O'nun misli gibi olan hiçbir şey yoktur"

Hakk, dört varlık söz konusu olunca dördüncü değil, beşinci olarak onlardan infirâd eder ve biricikliğini korur. Eğer dörtleyicisi olsaydı, mahlûkatın cinsinden olurdu ki İbn Arabî Hıristiyan teolojisini andıran bu bakış açısını reddeder.

Bir kimse ne zaman sayılabilir bir varlık tasavvur ederse, o varlığın üzerinde bir olan Hakk’ı düşünsün. Beş ya da altı olarak zuhur eden bir varlığı tasavvur ediyorsa, Hakk’ı onun altıncısı yahut yedincisi (yani daima bir fazlası) olarak konumlandırmalıdır.

 

Sonuç

Üç sayısı tek sayıların (efrâd) ilkidir

Ferdiyyet, adeta üç sayısının zâtî bir niteliğidir

 

İbn Arabî’ye göre tek başına olan bir’den (ehad) veya mutlak ikilikten hiçbir şey tekevvün edemez; tekevvün için ikiyi birbiriyle evlendiren (tezvîc) ve onları bir araya getiren (câmi‘) üçüncü bir unsura (nikâh) ihtiyaç vardır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder