8 Şubat 2026 Pazar

İbn Arabi - Risaleleri 3 - 4. Kitab: Kitabu’l Mesail - Özet

4. Kitab: Kitabu’l Mesail

Meseleler Kitabı

Bu taksim esasına göre ilimler hakkında, ilimler bir açıdan Vehbi, bir açıdan da kesbidir

Vehbi ilim, kesbin hiçbir şekilde karışmadığı ilimdir. Değeri yüksek bir ilimdir bu.

 

Hiç kuşkusuz aklın bir sınırı vardır

Ölçüsünü bilen bir insan helak olmaz.

 

Fıtratın saflık ve itidal zirvesi, seçilmiş peygamber Hz. Muhammed'de (s.a.v.) tecelli etmiştir.

Akıl haddini bilmeli ve duracağı yeri kestirmelidir.

 

Mesele: 1

Hak ile halkın zat açısından hiçbir şekilde bir araya gelmeleri sahih olmaz.

İlahlık akledilebilir; ama keşfedilemez. Zat ise keşfedilebilir; ama akledilemez. Bu konu, sahili olmayan bir denizdir. Bu denize düşen yüzemez de. Çünkü bizzat basiretlerin helak olduğu bir denizdir bu.

 

Eşarilerden bir toplulukla karşılaşmıştık. Bunlar kendi varlık denizlerinde yüzüyorlardı. Düşünce itibariyle de selb ve ispat arasında mütereddittiler.

Selb ve izafeler arasında gidip gelen bu mütereddit fikir, Allah' ı bilme hususunda herhangi bir sonuç elde etmiş değildir.

Mukayyet, sınırlı bir varlık, mutlak bir varlığı nasıl bilebilir, üstelik mutlak varlığın zatı da bunu gerektirmemektedir.

 

Mesele: 2

Ben iradi hükümden söz ediyorum, ihtiyardan değil.

 

Mesele: 3

Yüce Allah vardı beraberinde bir şey yoktu.

İfade edilen husus ilahlıkla ilgilidir, zat ile ilgili değildir. Yani sadece varlığıyla ilgilidir ve tahakkuk etmiştir.

Çokluk (kesret), izafeler ve selbetmeler zatın özünde değil, imkan alemindedir.

 

Mesele: 4

Bizim ilimlerimiz, vecdin hakimiyetinin ve varlıkla fena bulma halinin galip gelmesi esnasında kalbe yansıyan tecellilerden kaynaklanmaktadır.

 

Mesele: 5

İlahi tecelliler (uluhiyet hükümleri) evrendeki deliller vasıtasıyla nakledilebilir ve anlatılabilir. Fakat zati tecelli asla nakledilemez; o sadece müşahede edilir.

 

Mesele: 6

Bir sonuç çıkmayacak şeylerin peşine düşme. Çünkü izzet hicabı yaklaşılması yasaklanmış bir korudur. Göz gözü görmez karanlık bir denizdir o.

 

Mesele: 7

İstediğin şeye, ancak Onun aracılığıyla ulaşabilirsin.

 

Mesele: 8

Muhtaç olmak, kuskusuz nüzulü gerektirir. Zat açısından muhtaç olmak imkansızdır, dolayısıyla nüzul da imkansızdır. O halde dizginleri tutup bu konuyu ayrıntılı bir şekilde açıklamaktan vazgeçelim. Çünkü burası öldürücü bir denizdir.

 

Mesele: 9

Allah dışındaki her şeyi yokluktan varlığa çıkaran sıfat uluhiyettir. İlahi isimler tecelli etmek için mahlukata ihtiyaç duyar: Kahredilen olmadan kahreden, yaratılan olmadan yaratan ismi hüküm ifade edemez.

Sonradan yaratılan (hadis) kudretin, asıl yaratıcı güç olan Hak ile nasıl bir ilişki (taalluk) içinde olduğu ne akli delille ne de keşif yoluyla kesin olarak bilinemez. Gerçek muhakkikler, Hak ile halk arasındaki aşılmaz sınırı ve mutlak ayrılığı tam olarak bu bilinmezlik noktasında tespit ederler.

 

Mesele: 10

İlk ortaya çıkan varlık kayıtlı ve muhtaçtır. Bu varlığa ilk akıl, küllî ruh, kalem, adi, arş, yaratıcı hak, Muhammedi hakikat, ruhların ruhu, apaçık imam, her şey gibi isimler verilir.

 

İlk mevcut var edildiğinde, ilahi huzura bakan 360 veçhesi (yüzü) zuhur etti. Hak, ona kabul istidadı miktarınca (milyonlarca tür) ilim bahşetti.

İlk aklın veçheleri var edicisine dönüktür ve alem gücünü zati olarak ondan alır.

 

Mesele: 11

İlk varlık sonsuz ilimleri zati olarak kabul edince "Zenginlik" (Gani) suretinde zuhur etti

Bir sebepten dolayı var olan hiçbir mevcut yoktur ki iki veçhesi olmasın. Bir veçhesiyle sebebine bakar, ondan alır, bu veçhiyle ona muhtaç olmasından dolayı nefsi için izzet izhar eder, öbür veçhesiyle yüce yaratıcısına bakar.

Kul, doğrudan Hakka yönelip O'nu bu özel veçhe ile çağırdığında sebeplerin onun üzerindeki hakimiyeti tamamen kalkar.

Akıl, iradi feyiz açısından kendini yitirir ve Hakk'ın Kuddüs isminin tecellisine girer.

Tüm mevcutlar yüzlerini Hakk'a çevirdiklerinde muhtaçlık ve zenginlikle vasıflanırlar. Kul, kendisindeki "Hak veçhesini" müşahede etmekten gafil olursa zenginleşemez, sırf muhtaç (fakir) olarak kalır.

 

Mesele: 12

Bu gizli veçhenin etkisiyle yüce ve aşağı, basit ve mürekkep, hayvan, bitki ve maden top yekûn bütün mevcudattan eserler zuhur etti.

Bu etkilerin bazısına bir irade, bir azim ve bir niyet eşlik eder.

Bunlardan bazısı hissi ve nefsi etki niteliğindedir.

Örneğin bir adam bir dinar gördüğünde bil ki o dinarın onun nefsinde bir etkisi olmuştur.

 

Mesele: 13

Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi kesin bir şekilde emretti

Eğer varlığın kalbindeki o şeffaf perde ve gizli uluhiyet veçhesi olmasaydı; tarihte melekler, yıldızlar, putlar, hayvanlar veya insanlara asla tapılamazdı.

Müşriklerin hatası, mutlak uluhiyeti hak etmeyen aciz, kusurlu ve ölümlü bir şahsa/nesneye (mabuda) indirgemeleridir.

Arif, uluhiyeti belli bir varlığa özgü kılmaz. Kulluk sunulan şeyin aslında mutlak uluhiyet olduğunu bilir; varlıktaki Hakk'ın veçhesine yönelir, varlığın kalıbına değil. Bunu bilmeden doğrudan mahlukun kendisine tapmak ise şirktir ve cezayı gerektirir.

 

Mesele: 14

Bil ki, her mabud, kendisine ibadet edenden, bu dünyada teberri eder, bu ibadetinden beri olduğunu söyler

Şirk, Allah'ın zatına zarar verebilecek bir eylem değildir. Şirk, kullara yönelik bir zulümdür.

Şirk, kulun kendi nefsine ve diğer mahlukata yaptığı bir zulümdür.

 

Allah, kendi haklarında affediciliği teşvik ederken, uluhiyet hakkının (şirkin) çiğnenmesini ve kulların birbirine zulmetmesini adaleti gereği affetmez.

 

Mesele: 15

Eğer isimlerden herhangi bir isim hükmü ve etkisi olmaksızın kalsaydı, o takdirde gerektirdiği hüküm muattal olurdu. Bu ise imkansızdır. Mümkün varlıkların tamamı, ilahi müessir isimlerin dengesine göre belirginleşirler.

 

Mesele: 16

Kendi kapasitesini aşan, sınırının ötesine geçen bir gruba hayret ediyorum. Bunlar, Allah'ı Allah'ın kendisinden daha iyi bildiklerini iddia ederler ve diyorlar ki: teşbihten (Allah'ı başka varlıklara benzetmekten) Allah'a sığınırız. Bir grup da şöyle diyor: Tatile, etkisizliğe götüren tenzihten Allah'a sığınırım.

 

Teşbihten (benzetmeden) kaçıp mutlak tenzihe sığındığını iddia edenler Allah’ı kendi zihinsel kalıplarına indirgedikleri için, Allah’ı kendilerine benzetmekten kaçarken tam anlamıyla kendilerine benzetmiş olurlar.

 

Berzah, cismani olanla olmayan arasındaki ara sahadır; manalar burada suretlere bürünür.

 

Eşyaya yönelip onlara bakan kimseden eşya kaçar; onları terk edene ise eşya yönelir

Mümkün bir varlığın, Vacibü'l-Vücut ile zat düzeyinde birleşmesi imkansızdır.

 

Mesele: 17

Hem idrak eden hem idrak edilen iki kısma ayrılır

İdrak Edenler

Bilgi ve Tahayyül Gücü Olanlar: Görülen nesnelerin maddi suretlerine sarılarak algılarlar.

Sadece Bilgi ile İdrak Edenler: Tahayyül güçleri (hayal mekanizmaları) yoktur; çünkü cisim olmadıkları gibi cismin içinde de değildirler (saf akli/ruhani varlıklar).

 

İdrak Edilenler

Suretle Kayıtlı Olanlar: Hayal gücü olanlar tarafından tasavvur edilir, hayal gücü olmayanlar tarafından sadece bilinir.

Sureti Olmayanlar: Hayal edilmesi imkansızdır, sadece saf bilgiyle idrak edilebilirler.

 

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder

Varlığın tümü canlıdır ve kendi lisan-ı halleriyle Allah'ın büyüklüğünü haykırmaktadır.

 

Hayat, bazı varlıklarda (insan, hayvan) adete uygun olarak duyulara zahirdir. Bazı varlıklarda (dağ, taş, toprak) ise duyulara gizlidir. Bu gizli hayat, olağanüstü durumlarda Nebi ve Velilere işittirilir.

 

Mesele: 18

İlim, malumun tasavvurundan ibaret değildir.

Ayrıca her bilinen de tasavvur edilmez.

Buna göre bilme tasavvur etme değildir, şeklindeki değerlendirme sahihtir.

 

Mesele: 19

Bize ve bizden olan muhakkiklere göre; mahlukun hiçbir kudreti yoktur. Çünkü Allah'tan başka fail yoktur.

 

Mesele: 20

Bizim Allah'ın birliğini (vahdaniyet) ispatlamaya ihtiyacımız yoktur. Çünkü müşahede, Allah ve Allah'ın birliği hakkında tartışmayı engelleyen bir olgudur.

 

Mesele: 21

Yüce yaratıcının daima diri olmak, alim ve kadir olmak gibi kemal sıfatlarına sahip olması bize göre zata eklemlenen hükümler ve sahih olumsuzlamalardır.

Allah'ın zatı kamildir. Dolayısıyla zait bir şeyle kemal bulması imkansızdır.

 

Mesele: 22

Ayn, tek zata sahip olsa da değişik ilintilere sahiptir.

 

Mesele: 23

Mevsufların sahip oldukları zati sıfatlar mevsufların aynısıdır.

 

Mesele: 24

Objeler cevherlik bakımından, bir kere var olduktan sonra ebediyen yok olmazlar

Bir varlık cevher itibariyle yok olmaz, değişmez.

 

Mesele: 25

Alem varlığı itibariyle yaratıcıyla beraber değildir

Aralarında bir mekan da olmadığından, zihinlerin daha kolay anlaması için bu bağlamda bir nispetten söz etmek de imkan dahilinde değildir.

 

Mesele: 26

Araz, varoluş zamanından sonraki zamanda kendini yok eder. Dolayısıyla Hak, devamlı olarak yaratandır.

 

Mesele: 27

Hak teala her yönden müşahede edilir ve görülür, fiil yönü hariç. Çünkü münasebet ortadan kalkmıştır. Fiil zata özgüdür

 

Mesele: 28

Bir zatı bilmeden, bu zata hükmün nasıl intisap ettiğini öğrenmeden onun gerektirdiği herhangi bir hali bilmemizin imkanı yoktur. Hak tealanın zatı bizim tarafımızdan bilinemez. Dolayısıyla ona nispet edilen hükümler ve bu hükümlerin O'na nispet ediliş yönü de bilinmez.

Kendini bilen rabbini bilir.

Kendimizi bilme denizine girdiğimiz zaman oraya gark oluruz ve bu denizin ortasından gelen yoğun dalgaları düşünce keşif yoluyla mukayese ettiğimiz zaman anlarız ki, bizim kendimizi bilmemiz, çıkılacak bir sahili olmayan bir denizdir.

Şu halde biz kendimiz hakkında konuşalım, kendi üzerimize yoğunlaşalım

 

Mesele: 29

Tek ve münezzeh olan Allah'tan başka ilah yoktur ve O müşriklerin koştukları ortaklardan beridir.

 

Mesele: 30

Yüce Allah'ın ”O ilktir” derken kendisine ait isim olarak kullandığı varoluşsal öncelik olumsuzlanmaz.

 

Mesele: 31

Beka objenin sıfatı değildir ki baki kalırken bekaya muhtaç olsun.

 

Mesele: 32

Kelam, nispet edildiği kimseye göre mahiyet kazanır.

 

Mesele: 33

Kelamın birliği bir hakikattir. Mütekellim olarak tecelli edişse birdir. Ama tecelli edilenler, değişik, çeşitli ve vakit ve zamanla mukayettirler.

 

Mesele: 34

İsimler zata dair hükümlerdir.

Bu isimlerin ilintilendirilmesi bizden kaynaklanıyor, O'ndan değil.

 

Mesele: 35

Elimizde Hak tealanın hakikatine dair isimlerinden başka bir şey yoktur.

Rabbinin adı yücelerden yücedir.

 

Mesele: 36

Hamd, Allah'ı layık olduğu şeyle övmektir. Şükür ise, O'ndan kaynaklanan nimetle O'nu övmek demektir.

Allah'a yönelik övgü mutlaka bir şeyle kayıtlı olur. Bu da ya söz ile ya da övmeye iten anlamla gerçekleşir.

 

Mesele: 37

Allah mahlukatı, varlık mertebeleri kemale ersin ve varlık içinde marifet tamamlansın diye yaratmıştır.

O, kendini kendisiyle biliyordu.

Mahlukatı yarattı ve onlara kendisini bilmelerini emretti.

Eğer kainatı yaratmasaydı, varlık mertebeleri tamamlanmayacaktı.

 

Mesele: 38

Cimrilik ismi Allah için muhaldir.

 

Mesele: 39

Keşiften daha yukarı, perdeden de daha aşağı bir derece yoktur.

Tecelli etme ile perdelenme arasında sınırlandırdığı bu alemden daha göz alıcı, daha görkemli bir varlığın olması imkan dahilinde değildir.

 

Mesele: 40

Bu ümmetten fertler kutup dairesinin dışındadırlar. Onlar rablerinden apaçık bir belgeye dayanırlar. Kendilerinden bir şahit de onları takip eder.

 

Mesele: 41

Muhtar (seçme hakkına sahip), bir işi istediği zaman yapan, istediği zaman yapmayan kimseye denir.

Bir işi yapmaya ya da yapmamaya dair ön bilgi, hakkında ön bilgi olmayan işin vaki oluşunun tahayyülünden ibarettir. Bu yüzden ihtiyar (seçme hakkına sahiplik) imkansızdır. Zorunlu olmaksa bir işe zorlanmak demektir. Ama zorlama da yoktur. Yani ne zorlanma vardır, ne de serbestlik.

 

Mesele: 42

Bir şeyin icat edilmesi, önce icat edilen şeyin nefiste hasıl olması, ardından fiilde gerçekleşmesi ile mümkündür. Nefiste bir şey hasıl olmadığında içinde bir şey yok demektir.

 

Mesele: 43

Birleşme, iki zatı bir zata dönüştürüyorsa bu mümkün değildir.

Bizim tarikatımızda bazen hakkın vasıflara ve halka karışmasına da birleşme denir. Bunun neticesinde biz hayat, ilim, kudret, irade ve O'na ait olan tüm kemal isimleriyle vasıflanırız. O da suret, göz, el, ayak, zira, gülme, unutma, taaccüp etme, gülümseme gibi bize ait olan vasıflarla kendini vasfeder.

 

Mesele: 44

O'nun benzeri gibi bir şey yoktur.

Benzerlik düşünsel olur, dilsel olur.

 

Mesele: 45

Çalışılarak elde edilen kesbi bilgiler nefiy ya da ispat şeklinde hükme bağlanmış hükmün nispetinden başka bir şey değildir. Müfretlerden hiçbir şey de kesp ile elde edilmiş değildir.

 

Mesele: 46

Malumlar zahiri his, batın veya bedihi olarak sınırlandırılmışlardır.

Akıl ve hayal dünyasında bu soyut manalar, Berzah boyutunda kendilerine en uygun maddi suretlere bürünür.

 

Mesele: 47

Eşyaya cevherleri itibariyle bakmak ne güzeldir, ne çirkindir, ne övgüye değerdir, ne de yergiye. Çünkü güzellik, çirkinlik, övgü ve yergi konulmuş niteliklerdir.

Tüm varlıklar, kendilerini var eden "Asıl Fail" (Allah) bağlamında ele alındığında bütünüyle ve ilahi bir edeple güzeldirler.

 

Mesele: 48

Yüce kanun koyucu (Şari) bize kaza ve kadere razı olmamızı emretmiştir, takdir edilene, hükme bağlanana değil. Bu ise Hak tealayı seçmektir, seçtiğini değil.

 

Mesele: 49

Taalluk eden sıfatların varlığı taallukun varlığını gerektirmez. Örneğin Kudret ezeli olarak vardır ve taalluk etmesi var etmek demektir. Ama icadın, var etmenin ezeli olması gerekmez.

 

İlim tektir. Her bilinen (malum) için ayrı bir ilim sıfatı yoktur, sadece taalluk yeteneği (selahiyeti) vardır.

 

Mesele: 50

Aklın bir nuru, imanın da bir nuru vardır.

Aklın nuru Allah'ın varlığının, güç yetiren, işiten, bilen ve irade eden oluşu gibi uluhiyet için gerekli olan veya caiz olan ya da imkansız olan hususların marifetine ulaşır. iman nuruyla da Hakkın zatı, teşbihi ve tenzihi gerektirici mahiyette kendisini vasfettiği şeyler bilinir. İman nuru bu bilgiyi müşahede ile alır.

Aklın bir sınırı olduğu gibi imanın da bir sınırı vardır.

 

Mesele: 51

Zatın bütün mümkün nitelikli varlıklara yönelmesine ilah ismi verilir.

Zat'ın varlık veya yokluk olarak tahakkuk etmiş her şeye yönelmesine ilim,

Varlıklara bulundukları durum itibariyle yönelmesine ihtiyar,

Olanın olmasından önce bilmenin varlığı itibariyle taalluk etmesine meşiyet,

Mümkün varlık için caiz olan iki durumdan birini tayin ve tahsis etmesine irade,

Kevni icat etmek şeklinde taalluk etmesine kudret,

Oluşturulana kendisinin oluşunu duyurması şeklinde taalluk etmesine emir adı verilir.

 

Eğer varlığa sende bulunan herhangi bir şey aracılığıyla taalluk ederse buna istifham denir.

Şayet emrin taallukunun ona nüzul etmesi cihetiyle taalluk ederse buna da dua adı verilir.

Emrin bu duruma taalluk etmesinden dolayı da kelam olarak isimlendirilir.

Bunu bilme şartı koşmaksızın kelama taalluk etmesine işitme adı verilir.

Buna bir ilim taalluk ederse bu sefer anlama adını alır.

Nurun keyfiyetine ve taşıdığı görünmelere basiret ve görme (rüyet) adı verilir.

Bu taallukların tümünün sahih olması için varlığı kaçınılmaz olan idrak aracılığıyla her idrak edilene taalluk etmesine de hayat adı verilir.

 

Mesele: 52

İlmu'l yakin (yakinen bilme), Allah'ın seninle bilinmesidir

Ayne'l yakin, bu zatın kendi gözüyle müşahede edilmesidir, senin gözünle değil.

Hakka'l yakin, bu müşahededen önce değil, sonra uluhiyetin bu zata nispet edilmesi demektir. İşte ilimle hak arasındaki fark budur, başka değil.

Bundan sonra yakinin hakikati gelir. O da onun içinde onunla bütünüyle kaybolup gerçekten fena bulmasıyla birlikte külli uzaklığın etkilerinin zuhur etmesidir.

Bunların üçü, yani ilim, ayn ve hak kitaptan kaynaklanıyor, dördüncüsü de sünnetten kaynaklanıyor.

 

Mesele: 53

Hakki müşahede etmek, O'nun zatını ihata etme sonucunu doğurmaz.

Gözler O'nu göremez.

Hakikate dair marifetin eksenini üç ilim oluşturuyor: Uluhiyeti bilme. Zatı bilme ve bu uluhiyetin bu zatla münasebetini bilme. Bütün bunlardan sonra da ne ihata etmek ne de idrak etmek söz konusudur.

İbn Arabi - Risaleleri 3 - Notlar

Resâilu İbn-El-Arabi

Mütercim: Vahdettin İnce, Kitsan 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder