4. Kitab: Kitabu’l Mesail
Meseleler Kitabı
Bu taksim esasına göre ilimler hakkında, ilimler bir açıdan
Vehbi, bir açıdan da kesbidir
Vehbi ilim, kesbin hiçbir şekilde karışmadığı ilimdir.
Değeri yüksek bir ilimdir bu.
Hiç
kuşkusuz aklın bir sınırı vardır
Ölçüsünü bilen bir insan helak olmaz.
Fıtratın saflık ve itidal zirvesi, seçilmiş peygamber Hz.
Muhammed'de (s.a.v.) tecelli etmiştir.
Akıl haddini bilmeli ve duracağı yeri kestirmelidir.
Mesele: 1
Hak ile halkın zat açısından hiçbir şekilde bir araya
gelmeleri sahih olmaz.
İlahlık akledilebilir; ama keşfedilemez. Zat ise
keşfedilebilir; ama akledilemez. Bu konu, sahili olmayan bir denizdir. Bu
denize düşen yüzemez de. Çünkü bizzat basiretlerin helak olduğu bir denizdir
bu.
Eşarilerden bir toplulukla karşılaşmıştık. Bunlar kendi
varlık denizlerinde yüzüyorlardı. Düşünce itibariyle de selb ve ispat arasında
mütereddittiler.
Selb ve izafeler arasında gidip gelen bu mütereddit fikir,
Allah' ı bilme hususunda herhangi bir sonuç elde etmiş değildir.
Mukayyet, sınırlı bir varlık, mutlak bir varlığı nasıl
bilebilir, üstelik mutlak varlığın zatı da bunu gerektirmemektedir.
Mesele: 2
Ben iradi hükümden söz ediyorum, ihtiyardan değil.
Mesele: 3
Yüce Allah vardı beraberinde bir şey yoktu.
İfade edilen husus ilahlıkla ilgilidir, zat ile ilgili
değildir. Yani sadece varlığıyla ilgilidir ve tahakkuk etmiştir.
Çokluk (kesret), izafeler ve selbetmeler zatın özünde değil,
imkan alemindedir.
Mesele: 4
Bizim ilimlerimiz, vecdin hakimiyetinin ve varlıkla fena
bulma halinin galip gelmesi esnasında kalbe yansıyan tecellilerden
kaynaklanmaktadır.
Mesele: 5
İlahi tecelliler (uluhiyet hükümleri) evrendeki deliller
vasıtasıyla nakledilebilir ve anlatılabilir. Fakat zati tecelli asla
nakledilemez; o sadece müşahede edilir.
Mesele: 6
Bir sonuç çıkmayacak şeylerin peşine düşme. Çünkü izzet
hicabı yaklaşılması yasaklanmış bir korudur. Göz gözü görmez karanlık bir
denizdir o.
Mesele: 7
İstediğin şeye, ancak Onun aracılığıyla ulaşabilirsin.
Mesele: 8
Muhtaç olmak, kuskusuz nüzulü gerektirir. Zat açısından
muhtaç olmak imkansızdır, dolayısıyla nüzul da imkansızdır. O halde dizginleri
tutup bu konuyu ayrıntılı bir şekilde açıklamaktan vazgeçelim. Çünkü burası
öldürücü bir denizdir.
Mesele: 9
Allah dışındaki her şeyi yokluktan varlığa çıkaran sıfat
uluhiyettir. İlahi isimler tecelli etmek için mahlukata ihtiyaç duyar:
Kahredilen olmadan kahreden, yaratılan olmadan yaratan ismi hüküm ifade edemez.
Sonradan yaratılan (hadis) kudretin, asıl yaratıcı güç olan
Hak ile nasıl bir ilişki (taalluk) içinde olduğu ne akli delille ne de keşif
yoluyla kesin olarak bilinemez. Gerçek muhakkikler, Hak ile halk arasındaki
aşılmaz sınırı ve mutlak ayrılığı tam olarak bu bilinmezlik noktasında tespit
ederler.
Mesele: 10
İlk ortaya çıkan varlık kayıtlı ve muhtaçtır. Bu varlığa ilk akıl, küllî ruh, kalem, adi,
arş, yaratıcı hak, Muhammedi hakikat, ruhların ruhu, apaçık imam, her şey gibi
isimler verilir.
İlk mevcut var edildiğinde, ilahi huzura bakan 360 veçhesi
(yüzü) zuhur etti. Hak, ona kabul istidadı miktarınca (milyonlarca tür) ilim
bahşetti.
İlk aklın veçheleri var edicisine dönüktür ve alem gücünü
zati olarak ondan alır.
Mesele: 11
İlk varlık sonsuz ilimleri zati olarak kabul edince
"Zenginlik" (Gani) suretinde zuhur
etti
Bir sebepten dolayı var olan hiçbir mevcut yoktur ki iki
veçhesi olmasın. Bir veçhesiyle sebebine bakar, ondan alır, bu veçhiyle ona
muhtaç olmasından dolayı nefsi için izzet izhar eder, öbür veçhesiyle yüce
yaratıcısına bakar.
Kul, doğrudan Hakka yönelip O'nu bu özel veçhe ile
çağırdığında sebeplerin onun üzerindeki hakimiyeti tamamen kalkar.
Akıl, iradi feyiz açısından kendini yitirir ve Hakk'ın Kuddüs isminin tecellisine girer.
Tüm mevcutlar yüzlerini Hakk'a çevirdiklerinde muhtaçlık ve
zenginlikle vasıflanırlar. Kul, kendisindeki "Hak veçhesini" müşahede
etmekten gafil olursa zenginleşemez, sırf muhtaç (fakir) olarak kalır.
Mesele: 12
Bu gizli veçhenin etkisiyle yüce ve aşağı, basit ve
mürekkep, hayvan, bitki ve maden top yekûn bütün mevcudattan eserler zuhur
etti.
Bu etkilerin bazısına bir irade, bir azim ve bir niyet eşlik
eder.
Bunlardan bazısı hissi ve nefsi etki niteliğindedir.
Örneğin bir adam bir dinar gördüğünde bil ki o dinarın onun
nefsinde bir etkisi olmuştur.
Mesele: 13
Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi kesin bir şekilde
emretti
Eğer varlığın kalbindeki o şeffaf perde ve gizli uluhiyet
veçhesi olmasaydı; tarihte melekler, yıldızlar, putlar, hayvanlar veya
insanlara asla tapılamazdı.
Müşriklerin hatası, mutlak uluhiyeti hak etmeyen aciz,
kusurlu ve ölümlü bir şahsa/nesneye (mabuda) indirgemeleridir.
Arif, uluhiyeti belli bir varlığa özgü kılmaz. Kulluk
sunulan şeyin aslında mutlak uluhiyet olduğunu bilir; varlıktaki Hakk'ın
veçhesine yönelir, varlığın kalıbına değil. Bunu bilmeden doğrudan mahlukun
kendisine tapmak ise şirktir ve cezayı gerektirir.
Mesele: 14
Bil ki, her mabud, kendisine ibadet edenden, bu dünyada
teberri eder, bu ibadetinden beri olduğunu söyler
Şirk, Allah'ın zatına zarar verebilecek bir eylem değildir.
Şirk, kullara yönelik bir zulümdür.
Şirk, kulun kendi nefsine ve diğer mahlukata yaptığı bir
zulümdür.
Allah, kendi haklarında affediciliği teşvik ederken,
uluhiyet hakkının (şirkin) çiğnenmesini ve kulların birbirine zulmetmesini
adaleti gereği affetmez.
Mesele: 15
Eğer isimlerden herhangi bir isim hükmü ve etkisi olmaksızın
kalsaydı, o takdirde gerektirdiği hüküm muattal olurdu. Bu ise imkansızdır.
Mümkün varlıkların tamamı, ilahi müessir isimlerin dengesine göre belirginleşirler.
Mesele: 16
Kendi kapasitesini aşan, sınırının ötesine geçen bir gruba
hayret ediyorum. Bunlar, Allah'ı Allah'ın kendisinden daha iyi bildiklerini
iddia ederler ve diyorlar ki: teşbihten (Allah'ı başka varlıklara benzetmekten)
Allah'a sığınırız. Bir grup da şöyle diyor: Tatile, etkisizliğe götüren
tenzihten Allah'a sığınırım.
Teşbihten (benzetmeden) kaçıp mutlak tenzihe sığındığını
iddia edenler Allah’ı kendi zihinsel kalıplarına indirgedikleri için, Allah’ı
kendilerine benzetmekten kaçarken tam anlamıyla kendilerine benzetmiş olurlar.
Berzah, cismani olanla olmayan arasındaki ara sahadır;
manalar burada suretlere bürünür.
Eşyaya yönelip onlara bakan kimseden eşya kaçar; onları terk
edene ise eşya yönelir
Mümkün bir varlığın, Vacibü'l-Vücut ile zat düzeyinde
birleşmesi imkansızdır.
Mesele: 17
Hem idrak eden hem idrak edilen iki kısma ayrılır
İdrak Edenler
Bilgi ve Tahayyül Gücü Olanlar: Görülen nesnelerin maddi
suretlerine sarılarak algılarlar.
Sadece Bilgi ile İdrak Edenler: Tahayyül güçleri (hayal
mekanizmaları) yoktur; çünkü cisim olmadıkları gibi cismin içinde de
değildirler (saf akli/ruhani varlıklar).
İdrak Edilenler
Suretle Kayıtlı Olanlar: Hayal gücü olanlar tarafından
tasavvur edilir, hayal gücü olmayanlar tarafından sadece bilinir.
Sureti Olmayanlar: Hayal edilmesi imkansızdır, sadece saf
bilgiyle idrak edilebilirler.
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder
Varlığın tümü canlıdır ve kendi lisan-ı halleriyle Allah'ın
büyüklüğünü haykırmaktadır.
Hayat, bazı varlıklarda (insan, hayvan) adete uygun olarak
duyulara zahirdir. Bazı varlıklarda (dağ, taş, toprak) ise duyulara gizlidir.
Bu gizli hayat, olağanüstü durumlarda Nebi ve Velilere işittirilir.
Mesele: 18
İlim, malumun tasavvurundan ibaret değildir.
Ayrıca her bilinen de tasavvur edilmez.
Buna göre bilme tasavvur etme değildir, şeklindeki
değerlendirme sahihtir.
Mesele: 19
Bize ve bizden olan muhakkiklere göre; mahlukun hiçbir
kudreti yoktur. Çünkü Allah'tan başka fail yoktur.
Mesele: 20
Bizim Allah'ın birliğini (vahdaniyet) ispatlamaya
ihtiyacımız yoktur. Çünkü müşahede, Allah ve Allah'ın birliği hakkında
tartışmayı engelleyen bir olgudur.
Mesele: 21
Yüce yaratıcının daima diri olmak, alim ve kadir olmak gibi
kemal sıfatlarına sahip olması bize göre zata eklemlenen hükümler ve sahih
olumsuzlamalardır.
Allah'ın zatı kamildir. Dolayısıyla zait bir şeyle kemal
bulması imkansızdır.
Mesele: 22
Ayn, tek zata sahip olsa da değişik ilintilere sahiptir.
Mesele: 23
Mevsufların sahip oldukları zati sıfatlar mevsufların
aynısıdır.
Mesele: 24
Objeler cevherlik bakımından, bir kere var olduktan sonra
ebediyen yok olmazlar
Bir varlık cevher itibariyle yok olmaz, değişmez.
Mesele: 25
Alem varlığı itibariyle yaratıcıyla beraber değildir
Aralarında bir mekan da olmadığından, zihinlerin daha kolay
anlaması için bu
bağlamda bir nispetten söz etmek de imkan dahilinde değildir.
Mesele: 26
Araz, varoluş zamanından sonraki zamanda kendini yok eder.
Dolayısıyla Hak, devamlı olarak yaratandır.
Mesele: 27
Hak teala her yönden müşahede edilir ve görülür, fiil yönü
hariç. Çünkü münasebet
ortadan kalkmıştır. Fiil zata özgüdür
Mesele: 28
Bir zatı bilmeden, bu zata hükmün nasıl intisap ettiğini
öğrenmeden onun gerektirdiği herhangi bir hali bilmemizin imkanı yoktur. Hak tealanın
zatı bizim tarafımızdan bilinemez. Dolayısıyla ona nispet edilen hükümler ve bu
hükümlerin O'na nispet ediliş yönü de bilinmez.
Kendini bilen rabbini bilir.
Kendimizi bilme denizine girdiğimiz zaman oraya gark oluruz
ve bu denizin ortasından gelen yoğun dalgaları düşünce keşif yoluyla mukayese
ettiğimiz zaman anlarız ki, bizim kendimizi bilmemiz, çıkılacak bir sahili olmayan bir denizdir.
Şu halde biz kendimiz hakkında konuşalım, kendi üzerimize
yoğunlaşalım
Mesele: 29
Tek ve münezzeh olan Allah'tan başka ilah yoktur ve O
müşriklerin koştukları ortaklardan beridir.
Mesele: 30
Yüce Allah'ın ”O ilktir” derken kendisine ait isim olarak
kullandığı varoluşsal öncelik olumsuzlanmaz.
Mesele: 31
Beka objenin sıfatı değildir ki baki kalırken bekaya muhtaç
olsun.
Mesele: 32
Kelam, nispet edildiği kimseye göre mahiyet kazanır.
Mesele: 33
Kelamın birliği bir hakikattir. Mütekellim olarak tecelli
edişse birdir. Ama tecelli edilenler, değişik, çeşitli
ve vakit ve zamanla mukayettirler.
Mesele: 34
İsimler zata dair hükümlerdir.
Bu isimlerin ilintilendirilmesi bizden kaynaklanıyor, O'ndan
değil.
Mesele: 35
Elimizde Hak tealanın hakikatine dair isimlerinden başka bir
şey yoktur.
Rabbinin adı yücelerden yücedir.
Mesele: 36
Hamd, Allah'ı layık olduğu şeyle övmektir. Şükür ise, O'ndan
kaynaklanan nimetle O'nu övmek demektir.
Allah'a yönelik övgü mutlaka bir şeyle kayıtlı olur. Bu da
ya söz ile ya da övmeye iten anlamla gerçekleşir.
Mesele: 37
Allah mahlukatı, varlık mertebeleri kemale ersin ve varlık
içinde marifet tamamlansın diye yaratmıştır.
O, kendini kendisiyle biliyordu.
Mahlukatı yarattı ve onlara kendisini bilmelerini emretti.
Eğer kainatı yaratmasaydı, varlık mertebeleri
tamamlanmayacaktı.
Mesele: 38
Cimrilik ismi Allah için muhaldir.
Mesele: 39
Keşiften daha yukarı, perdeden de daha aşağı bir derece
yoktur.
Tecelli etme ile perdelenme arasında sınırlandırdığı bu
alemden daha göz alıcı, daha görkemli bir varlığın olması imkan dahilinde
değildir.
Mesele: 40
Bu ümmetten fertler kutup dairesinin dışındadırlar. Onlar
rablerinden apaçık bir belgeye dayanırlar. Kendilerinden bir şahit de onları
takip eder.
Mesele: 41
Muhtar (seçme hakkına sahip), bir işi istediği zaman yapan,
istediği zaman yapmayan kimseye denir.
Bir işi yapmaya ya da yapmamaya dair ön bilgi, hakkında ön
bilgi olmayan işin vaki oluşunun tahayyülünden ibarettir. Bu yüzden ihtiyar
(seçme hakkına sahiplik) imkansızdır. Zorunlu olmaksa bir işe zorlanmak
demektir. Ama zorlama da yoktur. Yani ne zorlanma vardır, ne de serbestlik.
Mesele: 42
Bir şeyin icat edilmesi, önce icat edilen şeyin nefiste
hasıl olması, ardından fiilde gerçekleşmesi ile mümkündür. Nefiste bir şey
hasıl olmadığında içinde bir şey yok demektir.
Mesele: 43
Birleşme, iki zatı bir zata dönüştürüyorsa bu mümkün
değildir.
Bizim tarikatımızda bazen hakkın vasıflara ve halka
karışmasına da birleşme denir. Bunun neticesinde biz hayat, ilim, kudret, irade
ve O'na ait olan tüm kemal isimleriyle vasıflanırız. O da suret, göz, el, ayak,
zira, gülme, unutma, taaccüp etme, gülümseme gibi bize ait olan vasıflarla
kendini vasfeder.
Mesele: 44
O'nun benzeri gibi bir şey yoktur.
Benzerlik düşünsel olur, dilsel olur.
Mesele: 45
Çalışılarak elde edilen kesbi bilgiler nefiy ya da ispat
şeklinde hükme bağlanmış hükmün nispetinden başka bir şey değildir.
Müfretlerden hiçbir şey de kesp ile elde edilmiş değildir.
Mesele: 46
Malumlar zahiri his, batın veya bedihi olarak
sınırlandırılmışlardır.
Akıl ve hayal dünyasında bu soyut manalar, Berzah boyutunda
kendilerine en uygun maddi suretlere bürünür.
Mesele: 47
Eşyaya cevherleri itibariyle bakmak ne güzeldir, ne
çirkindir, ne övgüye değerdir, ne de yergiye. Çünkü güzellik, çirkinlik, övgü
ve yergi konulmuş niteliklerdir.
Tüm varlıklar, kendilerini var eden "Asıl Fail"
(Allah) bağlamında ele alındığında bütünüyle ve ilahi bir edeple güzeldirler.
Mesele: 48
Yüce kanun koyucu (Şari) bize kaza ve kadere razı olmamızı
emretmiştir, takdir edilene, hükme bağlanana değil. Bu ise Hak tealayı
seçmektir, seçtiğini değil.
Mesele: 49
Taalluk eden sıfatların varlığı taallukun varlığını
gerektirmez. Örneğin Kudret ezeli olarak vardır ve taalluk etmesi var etmek
demektir. Ama icadın, var etmenin ezeli olması gerekmez.
İlim tektir. Her bilinen (malum) için ayrı bir ilim sıfatı
yoktur, sadece taalluk yeteneği (selahiyeti) vardır.
Mesele: 50
Aklın bir nuru, imanın da bir nuru vardır.
Aklın nuru Allah'ın varlığının, güç yetiren, işiten, bilen
ve irade eden oluşu gibi uluhiyet için gerekli olan veya caiz olan ya da
imkansız olan hususların marifetine ulaşır. iman nuruyla da Hakkın zatı,
teşbihi ve tenzihi gerektirici mahiyette kendisini vasfettiği şeyler bilinir. İman
nuru bu bilgiyi müşahede ile alır.
Aklın bir sınırı olduğu gibi imanın da bir sınırı vardır.
Mesele: 51
Zatın bütün mümkün nitelikli varlıklara yönelmesine ilah ismi verilir.
Zat'ın varlık veya yokluk olarak tahakkuk etmiş her şeye
yönelmesine ilim,
Varlıklara bulundukları durum itibariyle yönelmesine ihtiyar,
Olanın olmasından önce bilmenin varlığı itibariyle taalluk
etmesine meşiyet,
Mümkün varlık için caiz olan iki durumdan birini tayin ve
tahsis etmesine irade,
Kevni icat etmek şeklinde taalluk etmesine kudret,
Oluşturulana kendisinin oluşunu duyurması şeklinde taalluk
etmesine emir adı verilir.
Eğer varlığa sende bulunan herhangi bir şey aracılığıyla
taalluk ederse buna istifham denir.
Şayet emrin taallukunun ona nüzul etmesi cihetiyle taalluk
ederse buna da dua adı verilir.
Emrin bu duruma taalluk etmesinden dolayı da kelam olarak isimlendirilir.
Bunu bilme şartı koşmaksızın kelama taalluk etmesine işitme adı verilir.
Buna bir ilim taalluk ederse bu sefer anlama adını alır.
Nurun keyfiyetine ve taşıdığı görünmelere basiret ve görme (rüyet) adı verilir.
Bu taallukların tümünün sahih olması için varlığı kaçınılmaz
olan idrak aracılığıyla her idrak edilene taalluk etmesine de hayat adı verilir.
Mesele: 52
İlmu'l yakin (yakinen
bilme), Allah'ın seninle bilinmesidir
Ayne'l yakin, bu zatın
kendi gözüyle müşahede edilmesidir, senin gözünle değil.
Hakka'l yakin, bu
müşahededen önce değil, sonra uluhiyetin bu zata nispet edilmesi demektir. İşte
ilimle hak arasındaki fark budur, başka değil.
Bundan sonra yakinin hakikati gelir.
O da onun içinde onunla bütünüyle kaybolup gerçekten fena bulmasıyla birlikte
külli uzaklığın etkilerinin zuhur etmesidir.
Bunların üçü, yani ilim, ayn ve hak kitaptan kaynaklanıyor,
dördüncüsü de sünnetten kaynaklanıyor.
Mesele: 53
Hakki müşahede etmek, O'nun zatını ihata etme sonucunu
doğurmaz.
Gözler O'nu göremez.
Hakikate dair marifetin eksenini üç ilim oluşturuyor:
Uluhiyeti bilme. Zatı bilme ve bu uluhiyetin bu zatla münasebetini bilme. Bütün
bunlardan sonra da ne ihata etmek ne de idrak etmek söz konusudur.
…
İbn Arabi - Risaleleri 3 - Notlar
Resâilu İbn-El-Arabi
Mütercim: Vahdettin İnce, Kitsan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder