6. Kitab: Kitabu’l İsfar an Netaici’l Esfar
Seferlerin Neticelerinin Açıklaması Kitabı
(Bu kitap Muhammed Bedirhan tarafından tercüme edilerek Manevi Seferler adıyla Nefes Yayınları tarafından
da neşredilmiş: http://sozriko.blogspot.com/2026/02/ibn-arabi-manevi-seferler-abdulkerim.html)
Hz. Muhammed (s.a.v.)
Mekânlar üstü dikey seferin zirvesidir. Mescid-i Haram'dan
Mescid-i Aksa'ya, oradan iki yay kadar (Kâbe Kavseyn) veya daha yakın bir
kurbiyet (yakınlık) makamına götürülmüştür.
Hz. Âdem
Nimet ve lezzet yurdu olan cennetten, imtihan ve sınanma
arzına (yeryüzüne) indirildi.
Hz. İdris
Varlıklar aleminden (kevn) sökülerek, yüksek dereceler
arasında yüce bir mekâna (feleğe) yükseltilmiştir.
Hz. Nuh
Dağlar gibi dalgaların yükseldiği tufan denizinde, mutlak
bir "kurtuluş gemisi" ile taşınmıştır.
Hz. Yusuf
Önce babasından hasret seferiyle ayrılmış, ardından babası
onun peşinden Mısır'a giderek o meşhur rüyayı doğrulamıştır.
Hz. Musa
Ateş suretinde bir nur görerek sefere çıkmış, Rabbiyle
buluşmak için acele etmiş, kavmini Firavun'un boğulacağı o gece denizine doğru
yola çıkarmıştır. Daha sonra "edeb tavrına aykırı bir içsel hareketi"
(her şeyi bildiği zannı) yüzünden, ledünni ilim sahibi bir rehberin (Hızır
Aleyhisselam) peşinde yeni bir bilgi seferine gönderilmiştir.
Hz. Yunus
Öfkeli bir halde kavminden uzaklaşmış, balığın karnında üç
kat karanlık içinde sınanmıştır.
Hz. Davud
Talut'u, aralarında Davud'un (a.s.) da bulunduğu askerlerle
üstün kıldı, sınama ırmağıyla onları denesin diye.
Zülkarneyn
Allah'a itaat eden kullar ile O'na isyan eden kullar
arasında bir set kurması için
Zülkarneyn'e ufukları aşırttı.
Seferler üçtür, bir dördüncüsü yoktur.
Bir O'ndan başlar, biri O'na gider, Biri O'nda sürer.
O'nun yanından yolculuğa çıkan kimsenin kazancı, bulduğu
şeydir. Budur onun kârı.
O'nun içinde yolculuğa çıkanın tek kazancı kendi nefsidir.
İlki iki yolculuğun hedefi vardır, oraya ulaşırlar ve yüklerini indirirler.
Çöllerde çıkılan yolculuğun ise hedefi yoktur.
Varlığın (vücud) başlangıcı mutlak bir harekete dayalıdır.
Bu yüzden evrende tam bir sakinlik (hareketsizlik) imkansızdır.
Şayet varlık bir anlığına dursa, derhal aslına yani yokluğa
(adem) geri döner.
Felekler, yıldızlar, gezegenler daima hareket halindedir. Duracak
olsa kıyamet kopar, alem tamamlanır.
Gözün gördüğü her şey kesintisiz birer sefer halindedir.
O'nun Yanından (O'ndan) Yolculuğa Çıkanlar (Nüzul)
İblis ve tüm müşrikler gibi, rahmetten uzaklaştırılarak
aşağıların aşağısına gönderilenler.
Huzurda günah işlemiş, muhalefet etmiş olmanın verdiği derin
hicap ve utanç yüzünden yüzünü çevirip giden asiler.
Peygamberlerin ve kâmil arifler: İlahi müşahededen ve dikey
vuslattan sonra; insanlığı yönetmek, tedbir, kanun ve şeriatı tatbik etmek
üzere mülk ve nefisler alemine (halka) dönerler.
O'na Yolculuk Edenler (Uruc)
Hakk'ı somutlaştıran, mahlukata benzeten yolcu, ebedi bir
rahmet perdesine çarpar ve Hakk'ı asla göremez.
Hakk'ı noksan sıfatlardan tenzih ederken müteşabih ayetleri
büsbütün imkansız gören, "Allah anlamını bilir" deyip geçen ama
ömrünü ameli muhalefetle (günahla) geçiren yolcu. Azaba değil ilahi azarlamaya
(itaba) maruz kalır.
Masum ve mahfuz yolcu, Dünya da ahiret de onu tasalandırmaz.
İlmin taşıyıcıları (salihler) çoğaldığında, ilim onlar
arasında paylaştırılır ve fert başına az düşer (geçmişte olduğu gibi). Ancak
ahir zamanda genel bir bozulma (fesat) baş gösterip salihlerin sayısı
azaldığında; bütün müfsitlerin payı olan ilim, o az sayıdaki salihin kalbinde
toplanır.
Bunlar Nebilerin (a.s.) çıktıkları yolculuklardır.
Buluttan Rahman isminin teslim aldığı istiva arşına yönelik Rabbani
yolculuk
Rabbimiz mahlukatı yaratmadan önce neredeydi?
Üstünde ve altında hava olmayan bir bulut (Amâ) içindeydi.
Bil ki, bu uluhiyet perdesidir ve büyük bir engeldir; kevnin
uluhiyete bitişmesine, uluhiyetin de kevne ulaşmasına engel olur.
Arş var edilince, ilâhî cömertlik gereği er-Rahmân ismi bu
rabbânî buluttan arşa istivâ etmek üzere sefere çıkmıştır.
Er-Rahmân ismiyle birlikte, mahlukatın rızkını, hayatını ve
ölümünü idare eden tüm fiil isimleri de sefere çıkmıştır.
Yaratma ve Emir Yolculuğu / Diğer adıyla İbda Yolculuğu
İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim,
onları birbirinden kopardığımızı görüp düşünmediler mi?
Yer yaratıldıktan sonra gökler yaratıldı.
Takdir tamamlanınca ilâhî emir duman halindeki göğe
yönelmiş, gökler yarılarak yedi tabaka halinde ayrılmış ve her göğe kendi işi
vahyedilmiştir.
Felekler, yüzen yıldızların hareketlerinden meydana
gelmişlerdir,
Yedi gök, insanın anatomisinde ve şuur mertebelerinde aynen
mevcuttur.
İnsan Şuurunun Yedi Kademesi
Dünya Seması
Hayal Seması
Fikir Seması
Akıl Seması
Anma (Zikir) Seması
Ezber (Hıfız) Seması
Vehim Seması
Yedi gezegenle ilgili yedi insani sıfat: Hayat, İşitme,
Görme, Kudret, İrade, İlim ve Konuşma
Sefer kelimesi, açığa
çıkarmak, peçeyi kaldırmak anlamına gelen "isfâr" kelimesiyle aynı
kökten (s-f-r) türemiştir.
Yolculuğa "sefer" denmesinin sebebi, insanların
huylarını, içlerindeki gizli iyi ve kötü hasletleri bütünüyle açığa
çıkarmasıdır.
Aziz Kur'an'ın Yolculuğu
Biz onu Kadir Gecesi indirdik.
Kur’an senin kalbine bir kerede, ruhanî ve manevî bir
bütünlükle indirilmiştir. Kur’an sendedir, fakat sen onu henüz bilmiyorsun.
Kalbin üzerindeki perdeler kalktığı oranda, Kur’an yine
senin kalbinden parça parça, ayet ayet bizzat sana nazil olmaya başlar.
Bu yüzden Kur’an ebedî surette nüzul (iniş) halindedir.
Kur'an, kendisini okuyan ve fehmeden kalplerde durmaksızın
seyahat etmektedir.
Onun ahlakı Kur’an’dı
Bu söz, Kur'an ile insanın özdeşliğini gösterir.
Rivayet Yolculuğu / Allah teala ve ibret alma
İsra / Gece yolculuğu
Gece, seven ile sevilenin yalnız kaldığı,
"müsâmere" (gece yarenliği) meclislerinin kurulduğu, halvet içinde
halvetin yaşandığı gizlilik makamıdır.
Gece miraca çıkılması, ilâhî nurların beşerî gözü kör
etmeyecek mutedil bir perdede (gecenin bağrında) seyredilmesi içindir.
Yolculuğun başlangıcı ve bitişi olan mekânlar
Mescit (secde yeri)
Haram (yasak, engel)
Aksa (uzak)
Gaybın Gaybı makamında görülen ayetler
Gökler, yıldızlar, felekler, kalemlerin yazarken çıkardığı
sesler, Arş-ı Alâ ve Sidretü'l-Müntehâ’yı bürüyen nurânî perdeler. Bunlar
zahiri ayetlerdir.
Kulun kalbinin kalbi olan "Fuâd" mertebesinde
gördüğü zâtî tecelliler.
Fuâd asla kör olmaz ve yalan söylemez
Çünkü Fuâd kevnî olan hiçbir şeyi tanımaz, efendisinden
başkasına asla taalluk etmez. Bunlar da batıni ayetlerdir.
İmtihan Yolculuğu
Hz. Âdem ve Havva’nın cennetten yeryüzüne indirilişi
O'ndan başlayan (nüzul) imtihan seferi
Allah bir şeyi var etmek istediğinde, alemde onun
öncüllerini ve alametlerini yaratır. Alışılmadık bir yerde sıra dışı bir hadise
zuhur ettiğinde cahil insanlar korkup buna "uğursuzluk"
(tefâül/tayere) derler.
Allah başıma ne zaman bir musibet indirse, mutlaka bunda üç
nimet görürüm: Birincisi musibetin dinimle ilgili olmaması, ikincisi daha
büyüğünün gelmemiş olması, üçüncüsü ise bundan dolayı ecir alıp günahlarımın
silinmesidir.
Âdem’den önce bir tecrübe ve adet olmadığı için, o
cennetteki yasağın ne anlama geldiğini kavrayamadı. Cennet salt ibaha
(serbestlik) yeriydi ve yasağı kaldırmıyordu.
Âdem’in hatası bir kastî isyan değil, İblis’in Allah adına
yalan yere yemin edebileceğini hayal edememesinden kaynaklanan bir unutma ve
içtihaddır.
Âdem’in yeryüzüne indirilmesi, onun tenzil ve ceza süreci
değil, bilakis mertebesinin tamamlanması ve taçlanmasıdır.
Âdem dünyada, cennette asla deneyimleyemeyeceği ilâhî
isimlerin tecellilerini bildi. Günah ve arkasından gelen tevbe sayesinde
Allah’ın el-Gâfir (Bağışlayan) ve el-Gafûr (Çok Bağışlayan) isimlerini bizzat
müşahede etti. Korkudan sonra gelen o emniyet ve bağışlanma lezzeti, cennetteki
perdesiz dostluktan çok daha derindir.
Dolayısıyla dünya insanın kemale erdiği "inşa"
yurdudur.
İdris Aleyhisselam'ın Yolculuğu
Hz. İdrîs’in seferi, feleklerin ve göksel emirlerin
sırlarına vakıf olma ve ardından mikrokozmosun kalbine (Dördüncü Sema'ya)
yerleşerek zamana hükmetme yolculuğudur.
İdrîs (a.s.), kalemi ilk kullanan ve yüceler aleminin kalem
kâtipleriyle desteklenen ilk nebiydi.
Göksel görevliler (melekler) arasında düşmanlık yoktur;
ancak üstlendikleri ilâhî isimlerin zıtlığından dolayı aşağı alemde birbirini
iten etkiler doğururlar.
Küfür ve şirk olan şey; fiillerin bizzat yıldızlara ait
olduğunu (müstakil fail olduklarını) sanmaktır. Mümin ise bilir ki yıldızlar
salt birer alet ve musahhar kılınmış sebeplerdir; asıl ve tek fâil Allah’tır.
İdris aleyhisselam, Allah'ın gökte vahyettiğini gördükten
sonra yıldızların yengeç burcunda toplanmaya yakın olduklarını anladı. O zaman
bildi ki, yüce Allah'ın büyük bir su ve her yeri kaplayan bir tufan indirmesi
kaçınılmazdır.
Kalbinin alemine yolculuk yapan kimse İdris'in çıktığı
yolculuğa benzer bir yolculuğa çıkmış olur. En görkemli melekutu bizzat
gözlemler, en azametli ceberut kendisine tecelli eder. Hayat sırrını da
gözlemler. Ki bu sır hayatın ruhudur ve hayatın bütün canlılara sirayet
edişinin aracıdır.
Nuh Aleyhisselam'ın Kurtuluş Yolculuğu
Hz. Nuh, felekî ilimler vasıtasıyla tufanın sıvı karakterli
olan Yengeç burcunda gerçekleşeceğini bildi. Yengeç burcu değişken, sebatsız ve
akışkandır. Hak, dünyayı bu burcun mizacında halk ettiği için dünya hayatı
sürekli yer değiştirir, istikrarsızdır ve en nihayetinde ahiret yurduna
dönüşmeye mahkûmdur.
Fırının kaynaması / tufanın başlangıcı
Hak, ateşi suyun içinde gizlemiştir. Ateş tabiattaki nemi ve
buharı yükseltir, buhar zemherir dairesine ulaşınca yağmur damlası olarak yere
iner. Bu, dünyadaki kesintisiz inşa devri daiminin sırrıdır.
Bâ harfi koruyucudur.
Gemiye her çiftten ikişer tane alınması, ulvî alem ile süflî
alemin birbiriyle çarpılarak yeni oluşları ve rûhî türeyişleri doğurması
içindir.
Musa aleyhisselam, kavminin helak olmasını isteyince onların
cimri olmaları yönünde beddua etmiştir! Nitekim cimrileştiklerinde helak
oldular. Bundan da anlıyoruz ki, alemdeki her oluşun gerçekleşmesi için bir
sözün ona yönelmiş olması gerekir.
Nuh'un yolculuğuna çıkan kimse, berzah alemine ve kainata
dair ilimlerden bir şeyler öğrenir. Bu yolculukta sanat öğrenilir.
İbrahim Halil Aleyhisselam'ın Hidayet Yolculuğu
Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.
Hz. İbrahim’in bu beyanı, masivayı (Allah dışındaki her
şeyi) geride bırakarak doğrudan doğruya hedefe yönelme seferidir.
Hz. İbrahim, Allah’tan bir evlat isteyerek hâmîsi dairesine
Hak'tan başkasını ($masiva$) sokmuş oldu. Allah ise Gayyûr’dur (sonsuz
kıskançlık sahibidir), Kendisinden başkasına yönelinmesini kabul etmez. Bu
yüzden İbrahim'i (a.s.) en çok sevdiği ve istediği varlıkla, oğlu İsmail’i
boğazlamakla sınadı.
Eğer İbrahim (a.s.) rüyada gördüğü boğazlama sahnesini
doğrudan kurban edilecek bir koça tabir edip geçebilseydi, kalbinde en ufak bir
huzursuzluk duymadan emri yerine getirecekti. Ancak içindeki evlat sevgisi ve
Hak’tan başkasını isteme karanlığı, onun bu hayalî sembolden hakiki manaya
geçmesini (tabir etmesini) engelledi. Hak, onun bu darlığı ve rızayı iliklerine
kadar hissetmesi için fidyeyi (koçu) son anda indirdi.
Kurban edilmek istenen İsmail, hem kulun isteğiyle
kazanılmış (kesb) hem de Hak tarafından ihsan edilmiş mutlak bir hibedir.
Kazanılmışlık ve hibeliği bir arada tuttuğu için kâmil bir hakikattir; bu
yüzden Hz. Muhammed (s.a.v.) onun sulbünden gelmiştir. İshak ise uzaklık
(ishâk/uzaklaştırma) demektir; kulun zâtî soyutlanmaya tam olarak elverişli
olmadığını, ilâhî hibelerin beşerî kapasitelere göre indiğini gösteren bir
işarettir.
Doğruca Hedefe Yönelme ve Başka Tarafa Yönelmeme Yolculuğu
Lut'un İbrahim Halil Aleyhisselam'a yolculuk Yapması ve
onunla yakinde buluşması
Bil ki, Lut ismi, yani bu kelime çok şerefli ve değeri
yüksek bir isimdir. İlahi huzura yapışmayı ifade etmektedir.
"Lût" kelimesi Arap dilinde yapışmayı, sımsıkı
tutunmayı ifade eder.
Lût (a.s.) kendini mahlukata değil, yalnızca Allah'a isnat
ettiği için bu ismi almıştır.
Hak, Lût’a (a.s.) ailesini alıp geceleyin yola çıkmasını,
fakat karısını arkada bırakmasını emretmiştir.
Gece yolculuğu gaybe doğru yapılan bir yolculuktur.
"es-Sera" kelimesi gece yolculuğundan başka bir anlamda kullanılmaz.
Manevi yüceliklere doğru çıkılan miraçta nefse yer yoktur
(Bu yüzden de karısı geride bırakıldı). Lut yakine doğru geceleyin yürüdü.
Orası bilinen ve bu isimle anılan bir yerdir. Orada İbrahim Halil (a.s.) onu
bekliyordu.
Tuzak ve İmtihan Yolculuğu
Yakub ve Yusuf Aleyhisselam hakkındadır.
Bil ki, Allah bir kuluna ikramda bulunduğu zaman onu
kulluğunda yolculuğa çıkarır.
Bil ki, kulluk makamını gerçekleştirenleri bu makam,
belalara maruz bırakır.
Hz. Yusuf, ilâhî güzelliğin (cemâl) yeryüzündeki
tecellisidir.
Yüce Allah, Yusuf’a güzellik izzetini bahşedince, onu
kölelik zilletiyle sınadı. Hiçbir şeyin karşısında duramadığı bu yüce güzelliğe
rağmen birkaç dirhemlik bir pahaya satıldı.
Güzellik normal şartlarda acıma ve merhamet duygusunu çeker.
Fakat kardeşlerinin kalbinden bu duygu sökülüp alınmıştır. Bu da gösteriyor ki
ilâhî takdir karşısında kulların elinde hiçbir irade yoktur.
Yusuf kıssasını kendi zahirî alemi çerçevesinde anlatmanın
bir faydası yoktur, asıl fayda onu insanın kendi iç dünyası bağlamında
okumaktır.
Hak, mümin nefsin (Yusuf) Kendisine doğru seyre çıkmasını
isteyince, onu süflî kardeşlerinden dünyalık ucuz bir değere satın alıp babası
olan akıldan (Yakub) ayırır.
İlâhî ilham bu nefse yönelik olduğundan, nefis gidince akıl
büyük bir karanlığa gömülür ve ağlamaktan gözlerine boz gelir.
Üzüntü ateş gibidir; ateş ışık verir, ışık ruhanî bir nurdur
ve cismanî alemdeki rengi beyazdır. Ayette "gözleri beyazlaştı"
denmesinin sırrı budur.
Yusuf köle olunca, küllî nefse (kadına) "Ona güzel
bak" denir. Cüz'î nefisler Yusuf’un şehvetlerden arınmış saf halini
görünce onun beşer değil, üstün bir melek olduğunu söylerler. Bu durum onun
günahtan korunmuşluğunu gösterir.
Küllî nefis, Allah’ın kendisine yerleştirdiği hakikatleri
ilâhî bir emir olmaksızın bizzat almak isteyince Hakkın gayreti (gayretullah)
devreye girer. Yusuf, kendi içindeki kulluk burhanını görerek efendisine ihanet
etmekten kaçınır.
Yusuf (a.s.) rüyaların (hayalin) tevilini bilirdi. Hayal
alemi, akıl alemi ile his (madde) alemi arasındaki berzahtır (orta alemdir).
Nefis de tam bu berzahtadır; hem akıldan alır hem histen etkilenir. Yusuf'un
kadını reddetmesi, histen gelen ve atmosfere galip olan o dünyevî dişilik
cazibesini kırmak içindir.
Bunun üzerine küllî nefis onu heykelin (beden kalıbının)
zindanına hapseder. Yusuf bu zindanda yalvara yalvara temizlenir; en
nihayetinde mülk ve efendiliğe yükseltilir.
Akıl yurdunda (Yakub'un yanında) kuraklık baş gösterince,
Yusuf ona kendi suretinden olan elbiseyi (gömleği) gönderir. Akıl o ruhanî
kokuyu alıp gömleği yüzüne sürünce yeniden görmeye başlar ve Yusuf'un (nefsin)
makamına taşınır.
Musa Aleyhisselam'ın Allah ile Buluşma Yolculuğu
Kul, kâmil manada kulluk makamında durduğunda donmuş bir taş
gibi yerinde kalır; efendisinin bağışlarını kendi arzusuyla talep etmez,
haddini bilir. Ancak insan olması hasebiyle arzu onun fıtratında gizlidir.
Hak teala kuluna sohbeti ve mülâki olmayı vaat ettiği an, o
gizli ateş tutuşur ve kul acele etmeye başlar. Nitekim Musa (a.s.) kavmini
geride bırakarak Hakk’a koşmuş.
Hak, Musa’ya önce otuz gece vade vermiş, ardından buna on
gece daha ekleyerek süreyi kırka tamamlamıştır.
Bu kırk gecelik halvetin sonunda sâlikte beşerî heykelin,
yani kendiliğin hiçbir izi kalmaz.
Vade kırk geceye tamamlanıp Musa (a.s.) zamanın ve mekânın
köleliğinden bütünüyle kurtulunca, geride sadece Allah'a ait olan saf bir
"kul" kaldı. O zaman Hak onunla vasıtasız konuştu.
İlâhî tecelli anında dağların parça parça olup yıkılması, en
sağlam görünen benlik ve akıl iddialarının bile vasıtasız kelâmı ve rüyeti
kaldırmaya gücünün yetmeyeceğinin kanıtıdır. Dağ (benlik) aradan çekilmelidir
ki tecelli eden zât baki kalsın.
Rıza Yolculuğu
Hz. Musa’nın Tûr Dağı’na doğru aceleyle gidişi ve Hakk’ın
"Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir?" sorusuna,
"Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim" cevabı,
tasavvuftaki Rıza makamının sırrıdır.
Kul, kendi kapasitesince sorumluluklarını yerine getirip
Hakk'a itaat ettiğinde sabit bir kulluğa erer. Kul Allah’ın verdiklerinden razı
olur; Hak da kulun amellerinden razı olur. Kulun hoşnutluğu, aslında Hakk’ın
ondan hoşnut oluşunun kuldaki yansımasıdır.
İnsan halini bilmediğinde vaktini (içinde bulunduğu ruhanî
durumu) bilemez. Vaktini bilmeyen nefsini, nefsini bilmeyen de Rabbini bilemez.
Nefsi bilmek ya genel bir bilişle (Hakk'ın noksanlıktan
münezzeh oluşuna zıt olarak kulun kendi acziyetini ve fakrını bilmesiyle) ya da
özel bir bilişle (insanın ilâhî suret üzere yaratılış hakikatini müşahede
etmesiyle) olur.
Öfke ve Dönüş Yolculuğu
Musa (a.s.) Tûr'dan kavmine döndüğünde kavminin altına ve
buzağıya taptığını gördü.
Samirî, sıradan bir günahkar değil, perdesi açılmış biridir.
Samiri Musa ile beraber yürüyen yetmiş kişi arasındaydı. Allah bu yürüyüş
esnasında gözlerinin önündeki perdeyi kaldırmıştı. Musa ile yürürken Arşı
taşıyan dört mürsel melekten öküz suretinde olanını müşahede etmiştir. (Arşı
taşıyan melekler aslan, kartal, öküz ve insan suretindedir).
Samirî, bu meleği Musa ile konuşan ilah zannederek büyük bir
yanılgıya düştü. Kadınların zinet eşyalarını toplayarak bir buzağı heykeli
yaptı. İnsanların kalbinin mala (dünyalığa) olan düşkünlüğünü bildiği için, bu
sevgiyi buzağıya yönlendirdi. Cebrail’in (a.s.) (ki o mutlak ruhtur) atının
bastığı ve geçtiği yeri canlandıran topraktan bir avuç alıp heykelin içine
attı; böylece buzağı canlandı ve böğürdü.
Musa döndüğünde öfkeyle levhaları attı ve kardeşi Harun’un
sakalından tuttu. Harun (a.s.) onu şefkat ve merhametin madeni olan
"Annesinin" adıyla (Ey annemin oğlu) teskin etti.
Buzağıya tapanlar mazur görülmedi; çünkü akıllarını kullanıp
buzağının kendilerine cevap veremediğini, zarar veya fayda sağlayamadığını
akledemediler.
Allah'a şeriatta ve akılda yeri olmayan bir
"buzağılık" nispet ettikleri için İsrailoğulları tarih boyu süren bir
zillete mahkum olmuştur.
Aile İçin Çalışma Yolculuğu
Musa’nın (a.s.) çölde ailesi için ateş aramaya gitmesi,
aslında başkalarına hizmet ve yükümlülük taşıma yolculuğudur.
Eğer ailem olmasaydı, Allah’a yakın bir kul olmayacaktım.
Sahih rivayette, tecelli anında yüzün secde yerlerinin
yanacağı belirtilir. Çünkü secde yerleri nurdur ve nurun ışığı gözün ulaştığı
en son noktaya kadar varır.
Musa (a.s.) "Bir ateş gördüm..." dediğinde,
nübüvvet gücüyle gördüğü şeyin aslında mutlak Nur olduğunu biliyordu.
Korku Yolculuğu
Korku imam makamlarından biridir.
Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden
korkun!
Korkunun asıl kaynağı kulun bilgisizliğidir; ancak bu
bilgisizlik sıradan bir cehalet değil, Hakk’ın tecellilerindeki sonsuz dönüşüm
karşısında sâlikin yaşadığı hayret ve acziyettir.
Âlem her an bir durumdan başka bir duruma, bir menzilden
başka bir menzile intikal eder. Bu durmaksızın değişen tecelliler karşısında
insan, Allah’ın muradının ne olduğunu, kendisini bir sonraki nefeste hangi
sıfatla ve hangi grup içinde (saadet mi şakavet mi) var edeceğini kestiremez.
Mesele sâlike kapalı olunca, korkusu da azametli olur.
İblis, yaratılmışlar içinde Allah’a en çok kulluk edenlerden
biriydi; fakat hakkında azap sözü tahakkuk edince, ibadetinden umduğu tüm
mutluluktan uzaklaştırıldı ve aslı olan ateşe geri döndürüldü.
Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir
toplum getirir.
Kul, ilâhî koruma altında olsa ve kendisine saadet
müjdelense bile dünya bir "güven yurdu" değildir.
Sâlikin üzerindeki bu arızi (geçici) korku, şer'î
tekliflerin bittiği ve perdenin kalktığı an ortadan kalkar. Ancak korku yok
olmaz; ilâhî şuhudun muazzam azameti karşısında Heybet ve Tazim sıfatına
dönüşür.
Allah bizi heybet ve tazim ehlinden eylesin.
Sakınma Yolculuğu
Sakınma, korku makamının pratik hayata ve amele yansıyan
zorunlu bir sonucudur.
Kişinin başına gelen felaketlerin kahir ekseriyeti, korktuğu
taraftan değil, en çok emin olduğu, sırtını yasladığı taraftan gelir. Bu yüzden
akıl sahibi, Allah’ın kesin olarak güvence verdiği alanlar haricinde hiçbir
dünyevî duruma güvenip gevşememelidir.
Sâlik tedbirine, aklına veya zühdüne güvenerek kurtulacağını
sanmamalıdır. Sakınmanın zirvesi, kulun kendi
aldığı tedbiri bir kurtarıcı gibi görmekten sakınmasıdır.
O kendisinden başka ilah olmayan daima diridir, münezzeh
meliktir, esenlik verendir, güven verendir, her şeye egemendir, üstün
iradelidir, cabbardır, büyüktür, görünmeyeni ve görüneni bilendir, rahmandır,
rahimdir, yaratandır, yoktan varedendir, şekil verendir, hüküm ve hikmet
sahibidir. O, bu ve benzeri ifadelerle bize kendisini tanıtmıştır. Biz de bütün
bunlara, Onun bilgisi esasında iman ediyoruz, bizim bunlara ilişkin
yorumlarımıza dayalı olarak değil. Çünkü O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur
Fikir, tefekkür ve mütefekkir bu konuda soğuk demiri
dövmekten başka bir iş yapmamaktadır.
Sakınma yolculuğunu başarıyla tamamlayan sâlik, maddî alemin
karanlığından makul alemin nurlarına yükselir.
Sâlik yeryüzündeki cismanî varoluşunun kökenini, nereye
doğru doğrusal bir hareketle ilerlediğini anlar.
…
İbn Arabi - Risaleleri 3 - Notlar
Resâilu İbn-El-Arabi
Mütercim: Vahdettin İnce, Kitsan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder