İbn
Arabi - Nefs ve İnsan -
Notlar
Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Gelenek Yayınları, 2020
Muhyiddin İbn Arabi
1165 (Hicri 560) yılında Endülüs’ün (İspanya)
güneydoğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu.
Mürsiye’nin Muvahhidler tarafından alınmasının ardından
ailesiyle İşbiliye (Sevilla)’ye taşındı.
20 yaşında kesin bir tercihle sofiyane bir hayatı seçti.
300'den fazla âlim ve şeyhten feyiz aldı.
Sadece erkeklerden değil, Endülüs’ün Zeytun beldesinde
yaşayan Yasemin gibi "ermiş" kadınların sohbetlerinden de feyiz alıp
onları mürşid kabul etti.
Kıyası reddeden ve nassların zahirine bağlı kalan Zâhirî
mezhebine (Davud-i Zahirî'nin kurduğu) bağlandı.
Ne Eş'arî ne de Matürîdî idi. Kelami tartışmalardan ziyade
ilk dönem Müslümanlarının çizgisini ifade eden Selef akidesini benimsemiş,
Ehl-i Sünnet çizgisine sadık kalmıştır.
Fas ve Tunus’ta bulunduğu sürede riyazetle meşgul oldu;
sihir, tılsım ve ebced ilimleriyle ilgilenenlerden bilgi aldı. Tunus'ta
İnşâu’d-Devâîr eserini yazdı.
Hac için gittiği Mekke’de Fütûhât-ı Mekkiyye'yi yazmaya
başladı. Kırk kudsî hadisi içeren Mişkâtü’l-Envâr'ı da burada kaleme aldı.
Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus tarafından muazzam bir
törenle karşılandı.
Öğrencisi ve mirasçısı Sadreddin Konevî’yi burada
yetiştirdi.
1228'deki Haçlı işgalinden önce Kudüs'ü de ziyaret etti.
10 Kasım 1240 (22 veya 28 Rebiülahir 638) yılında, 75
yaşında Şam'da Kadı İbn Zeki'nin evinde vefat etti.
…
Allah'ı Bilmenin Başlangıcı
Bundan evvel size geniş malumat vermiştim Şimdi sizlere
Süfli eserler hakkında bilgi verelim. Buradaki süfli basamaklar ve eserler dört
yönden başka bir şey değildir. Çünkü bu dört yönden şeytan insana sokulur. Bu
meleği süfli deriz, sebebi bu şeytan melaikeler arasında Allah’a âsi en süfli
olanıdır
O insanın bir yardıma muhtaç olduğu bir anda sözde yardıma
gelir, bilhassa onun yardıma gelişi, insandaki şehvet hislerinin uyanması
anında olur.
İnsanın görevi bu dört yönü tahkim etmektir. Şeytan
ellerinin arasından sokulmaya çalışırken kul bunu hissedip onu kovarsa, Allah
ona kabiliyeti nispetinde bir armağan olarak ikiye ayrılan bir "nur
ilmi" verir.
Burhan ilmi, şüpheleri geri püskürterek Allah'ın varlığını,
birliğini ve isimlerini akıl yoluyla ispat etmeye yarar.
Keşif ilmi ise tecelliler ve mazhariyetler neticesinde doğrudan
ilahi bilgilerden hasıl olan kalbî idraktir.
Şeytanın arkadan yaklaşmasını salih amellerle engelleyen kul
ise doğruluk ilmiyle ödüllendirilir.
Şeytanın sağdan gelmesi
iman üzerinde şüphe yaratma amacı taşır.
Hissin idraki haktır. Bu hak bir bağlantıdır. Hâkim değil
şahittir. Akıl ise hâkimdir. Hükümde hata ve yapmak, hâkimle ilgilidir.
Bedende ölçüyü tartacak bir terazi olmadığından, az veya çok
gıda çekilmesiyle hastalıklar doğar.
Kalp (kan hayatı yeri) ve akciğer (nefes hayatı yeri) en
şerefli organlardır. Bunlar sarsılırsa akıl ve ruhanî kuvvetler doğru bilgi
veremez.
Nefs ve İnsan
İnsanın algı dünyasını yöneten hayvanî kuvvetleri
Zâhirî (Dış) Duyular: Meşhur beş duyudur.
Bâtınî (İç) Duyular:
Bunlar da beş tanedir.
Ortak His (Hiss-i
Müşterek)
Hayal (Tasvir / Şekil
Veren)
Vehim
Hafıza (Zâkire)
Tasarruf Eden Güç: Suret
ve anlamlar arasında birleşim (terkip), ayrışım (tafsil) ve çözme (tahlil)
yapar.
Eğer bu güç Vehim tarafından kullanılırsa adı Mütehayyile
(Hayal eden) olur.
Eğer bu güç Akl-ı Natık tarafından kullanılırsa adı Düşünme
Kuvveti (Müfekkire) olur.
İnsanın fiziksel yapısı içinde liderlik ve hâkimiyet için
akıl ile vehim sürekli savaş halindedir. Vehim kütlesel/cüzîdir, akıl ise
ruhanîdir.
Kadılar üçe ayrılır; ikisi cehennemde, biri cennettedir
Akıl, isabet eden hâkim, adaletli kadıdır.
Vehim ve hayal gücü: Cehennemdeki iki zalim kadıdır; elleri
zorbalığa uzanmıştır, insanı yanılgıya düşürürler.
Güzel Ahlak
İnsanın olgunlaşması (kemali) her halinde ahlâkını
düzeltmeye çalışmasıyla mümkündür.
Ahlâk; nefsin öyle bir durumudur ki insan onunla
davranışlarını düşünmeden ve bir seçim yapmadan otomatik olarak yapar. Ahlâk
bazı kimselerde karakter halini alır; bazısında da ancak çalışma ile olur.
Kötü Huylar
Kötü ahlâk üzerinde yaratılanlar ise insanlar arasında
çoğunluğu oluştururlar. Çünkü insan tabiatına kötülük galiptir. İnsan
karakterini serbest bırakır ve o konuda düşünmez, ayrım yapmaya çalışmaz, hayâ
etmez ve kendini korumaya gayret sarf etmezse, genellikle hayvan ahlâkına sahip
olur.
İnsanların pek azı iyi düşünce ve ayırt etme gücüyle
kötülüğü fark edip engellemeye çalışır.
İnsanların bazısı kötülüğünü fark edip terk etmek için
nefsiyle mücadeleye girer.
İnsanların bazısı, eksiklikleri yüzlerine vurulunca ağırına
gider. Bunların eğitilmeleri mümkün ama zordur.
Bir de hiçbir kaçınma isteği duymayan, nefislerinin kötü huylarından
ayrılmayanlar vardır. Bunların ahlâklarını düzeltmeleri imkânsızdır. Bunlar
ancak zor kullanmak, korkutmak ve cezalandırmak suretiyle düzelirler.
Kötü Alışkanlıklar
İnsanların farklı ahlâki yapılarda olmasının temel kaynağı
nefisleridir.
Ahlâkı şekillendiren nefis üç çeşittir: Nefsi Şehvaniye,
Nefsi Gazabiyye ve Nefsi Natıka.
Nefsi Şehvaniyye
Hem insanlarda hem hayvanlarda bulunur; yeme, içme ve cinsel
arzular gibi bedensel lezzetleri yönetir. Çok kuvvetli bir nefistir ve terbiye
edilmezse insanı esir alır. Eğer bu nefis insanı ele geçirir, insan da ona
itaat ederse, ıslahı mümkün olmaz ve bastırılması ve boyun eğdirilmesi zor
olur; insandan çok hayvana benzer.
Bu nefse esir olanların hayâsı az olur; ilim adamlarından
nefret eder, çirkin sözlerden hoşlanır ve zevk uğruna gayrişerî yollardan mal
kazanır.
Ülkeyi idare edenlerin onları bastırmaları ve yola
getirmeleri gerekir ki insanlara karışmasınlar.
Şehvani nefsine sahip çıkıp onu ezenler ise iffetli olurlar.
Nefsi Gazabiye
Öfke, cesaret ve üstün gelme arzusunu idare eder.
Bu nefse itaat eden insan kanunlara karşı gelir, kini
şiddetlenir ve ağırbaşlılığı yok olur. Bu âdet insanda devam ederse, insandan
çok yırtıcı hayvanlara benzer. Çoğu zaman basit sebeplerle öfkelenir ve
arkadaşlarının, dostlarının ve hizmetçilerinin üzerine saldırır.
Gazabi nefsini eğiten ve bastıran kimse halim selim,
vakarlı, adaletli ve gittiği yol övülen bir insan olur.
Nefsi Natıka
İnsanı hayvanlardan ayıran; düşünme, iyiyi ve kötüyü ayırt
etme gücüdür. Güzellik ve çirkinlik bununla fark edilir ve şehvet ve gazap bu
nefis sayesinde dizginlenir.
Bu nefsin faziletleri: İlim, edep öğrenmek, iki nefsi
frenlemek, insanları sevmek, ibadet ve iffettir.
Bu nefsin çirkinlikleri: Kötülük, hile, dolandırıcılık,
dalkavukluk, kurnazlık, haset, kötü niyet ve riyadır.
Ahlâkın Çeşitleri ve Kısımları
İffet: Şehvetleri kontrol altında tutup sağlığı
koruyacak ölçüde yetinmek, aşırılıktan kaçınmaktır.
Kanaat: Elden gelen geçimle yetinip kolay olanına
razı olmak, mal ve makam hırsını terk etmektir.
Namusu Muhafaza Etme: Kendini aşağılıklardan
korumaktır. Çirkin şakalardan, müstehcen dilden, namertlerden bir şey
istemekten ve zorunlu bir durum yokken sokak başlarında ve yol ortalarında
oturmaktan kaçınmakla olur.
Vakar: Fazla konuşmaktan, gereksiz hareketlerden ve
acelecilikten kaçınmaktır. Hayâ da ağırbaşlılıktandır.
Sevgi: Şehvete dayanmayan normal muhabbettir. Erdemli
insanlara duyulanı güzeldir. En güzeli ise iki dost arasındaki karşılıklı
faziletlerin sergilendiği sevgidir ki sevginin en sağlamı ve en dayanıklısıdır.
Merhamet: Sevgi ve endişeden doğar. Adaleti ve
siyaseti bozmadığı sürece güzeldir. Öyleyse öldürme anında katile ve kısas
anında caniye karşı duyulan merhamet övgüye layık değildir.
Vefa: İnsanın kendi zararına bile olsa diliyle söz
verdiği ve üstlendiği şeyi sabırla yerine getirmesidir.
Emanete Riayet Etmek: Kendisine emanet edilen malı,
ırzı ve namusu gücü yettiği halde korumak ve sahibine iade etmektir.
Sır Saklamak: Ağırbaşlılık ve emanet bilincinin
birleşimidir. Sırrı ifşa etmek emanete hıyanettir.
Tevazu: Kibir ve gururdan uzak durmaktır. Bu huy
bilhassa büyük insanlar, başkanlar ve ilim ve fazilet sahipleri için güzeldir.
Güleç Yüzlülük: Dost ve yakınlarla karşılaştığında
gülümsemektir.
Doğru Konuşmak: Bir şeyi olduğu gibi haber vermektir.
Ancak yıkıcı bir zarara sebep olmadıkça güzeldir.
İyi Niyet: Bütün insanlar için iyilik istemek;
gıybet, hile ve tuzaktan uzak durmaktır.
Cömertlik: Malı hak edene, istemeden harcamaktır.
İsrafa kaçmadığı sürece güzeldir. Cömertlik diğer insanlar için de güzel bir
fazilet olmakla beraber krallar için kaçınılmaz bir şeydir. Zira cimrilik
onların mülküne büyük zarar verir.
Yiğitlik (Şecaat): Zorluk ve tehlikelere göğüs
germek, korku anında soğukkanlı olmaktır.
Rekabet: Başkasındaki güzel bir şeye imrenerek ondan
daha yüksek derecelere çıkmak için gayret etmektir.
Zorluğa Sabır: Vakar ve yiğitlikten doğar. Telaş ve
endişenin fayda vermediği durumlarda bu huy gayet güzeldir.
Büyük Himmet: Yüce mertebeleri istemek, küçük şeyleri
büyütmemek ve verdiğini başa kakmadan vermektir.
Adalet: Eşitlik ve orta halli olma durumudur. Bu ise
işleri yerinde ve zamanında, istikametinde ve miktarında kullanıp israf ve
kusur etmeden, yerli yerinde yapmaktır.
Kötü Huylar
Sefahat: Nefsin ölçüsüzce arzu peşinde koşmasıdır. Bu
ise şehvetlere dalmak, aşırı zevk peşinde koşmak, çirkin fiiller yapmak ve
bunları açıktan yapmaktan çekinmemektir.
Açgözlülük: Mal hırsının esiri olmaktır. Onu kazanmak
için ne kadar çirkin de olsa onu kabul etmek, üzerine düşmek ve saklanacak
malları çoğaltıp durmadan biriktirmektir.
Adilik: Edep ve ciddiyeti tamamen terk etmektir.
Aptal ve sefil kimselerin meclisinde bulunmak, namuslara dil uzatmak ve zorunlu
bir durum yokken sokak başlarında ve yol ortalarında oturmaktan kaçınmak
yerine, yol kenarlarında oturup sefil insanlara yersiz tevazu göstermektir.
Aptallık: Ağırbaşlılığın (hilmin) zıddıdır. Bu da
hilmin zıddıdır ki basit şeylere hemen kızmak ve istikrarsız davranmaktır. Az
bir şey için karşı tarafı ezmeye kalkmak, küçük suçlara büyük ceza vermek.
Saçmalamak: Lüzumsuz konuşma ve abartılı
davranışlardır. Gerek yokken çok konuşmak, kahkahalar atmak ve kaba, iğrenç
cevaplar vermeyi içeren arsızlık da bu hafifliğin bir parçasıdır.
Aşk: Sevgideki aşırı durumlardır. Zevk ve adi
şehvetlerin peşinden koşan aşk türü en çirkinidir. Bazen bu huyun sahibi
kendini sefahate kaptırır ve çirkin işler yapmaya mecbur olur. Hayâsızlık eder.
Sertlik: Nefret ile sahte bir yiğitliğin
birleşimidir; başkalarının acı çekmesini umursamama durumudur. Ancak “askerler,
silahşorlar ve savaş idare eden komutanlar için yerinde yapıldığı takdirde kötü
bir huy değildir.”
Vefasızlık: Verilen sözden dönmektir. Özellikle
yöneticiler için yıkıcıdır. Eğer bir Kralın gaddar olduğu bilinirse, hiç kimse
ona güvenmez... Kimsenin de ona kalbi ısınmazsa, mülkünün düzeni bozulur.
Hıyanet: Emanete haksızca el uzatmaktır. Sadece maddi
şeyleri değil, ulaştırılmasında menfaat olan haberleri saklamak ve mektupları
tahrif etmek de bu kapsamdadır.
Sırrı Ortaya Çıkarmak: Hafiflik ile hıyanetin
birleşimidir. Sırrı saklayamayan kişinin göğsü dardır ve vakarlı değildir. Sır
da bir emanettir... Sırrı ifşa eden haindir.
Kibir: Kişinin kendi özelliklerini aşırı beğenip
“insanları hor görmek, küçümsemek ve tevazu gösterilmesi gereken kimselerin
üzerine çıkmaya çalışmasıdır.”
Surat Asma: İnsanlarla karşılaşıldığında kaş
çatılmasıdır. Kibir ve kabalıktan doğar. Çünkü güler yüz göstermemek; insanları
hor görmektir. İnsanları hor görme de kendini beğenmekten ve kibirden olur.
Yalan Söylemek: Bir şeyi gerçeğe aykırı anlatmaktır.
Boş yere yapıldığında kötüdür ancak istisnaları vardır. Onunla bir zarar def
edilecek ve bir iyilik temin edilecek ve onsuz bunlara ulaşmak mümkün
olmayacaksa yalan söylenebilir.
Kötülük: İçinde düşmanlık beslerken dışarıya dost
görünmektir. Özünde başkasını aldatmak, ona karşı muamelelerinde hile yapmak ve
tuzak kurmaktır.
Cimrilik: Gücü yettiği ve imkânı olduğu halde, yardım
talep eden muhtaca el uzatmamaktır.
Korkaklık: Tehlike anında paniğe kapılmaktır.
Herkeste kötüdür ama krallar, askerler ve savaş erbabı için daha da zararlıdır.
Kıskançlık: Başkasının erdem ve iyiliklerinden
rahatsızlık duyup elinden gitmesi için çaba sarf etmektir.
Zorluk Anında Telaş Etmek ve Sabretmemek: Edepsizlik
ile korkaklığın birleşimidir. Eğer bu telaş fayda sağlayacak bir yardım çağrısı
içinse kusur sayılmaz.
Gayretsizlik: Nefsin yüksek hedeflerden umut kesmesi,
tembellik göstermesi, az bir fazileti çok görme, ona itibar edip orta halli ve
küçük şeylerle yetinmedir.
Haksızlık: Her hususta ölçüyü kaçırmak, israf ve
adaletsizlik etmektir. Anormal yollardan mal kazanmak, hakkı olmayan şeyi elde
etmeye çalışmak, yersiz ve zamansız iş yapmak.
Kişilere Göre Değişen Ahlâklar
Bazı davranış kalıpları duruma ve taşıyan kişiye göre erdem
(fazilet) ya da kusur halini alabilir.
İnsanın başkaları tarafından büyütülmeyi ve övülmeyi
arzulaması
Ziyneti sevmek,
Zühd…
İnsanlar ancak faziletleri ile birbirlerinden üstün olurlar.
Zenginlik, erdemle birleşirse kıymetlidir.
Güzel Ahlâka Alışma ve Onları Adet Haline Getirme Yolu
Ahlâk eğitiminin temeli nefsin üç melekesini (Şehvaniye,
Gazabiyye, Natıka) denetlemek ve eğitmektir.
Şehvet anında uysallaşmayı hatırlayıp adi zevkler yerine
meşru ve güzel olanlara yönelmek gerekir.
Nefsinin şehvetlerini bastırmak isteyen bir kimse için en
uygunu, ibadet ehli ve takva sahibi kimselerle çok oturup kalkmak; büyüklerin
ve ilim adamlarının meclislerine katılmaktır.
Müzik şehveti tahrik ettiğinden uzak durulmalıdır.
Oburluk kötü olsa da şehvetlerin en kolayı ve en basitidir.
Öfkeyi kontrol altına almak için, beyinsiz ve ahmak
kimselerin kızdıkları andaki iğrenç ve komik manzaraları gözlemlenmelidir.
Öfke kontrolü için ağırbaşlı kimselerin yanında bulunulmalı;
silah taşınmamalı ve kavga ortamlarında, fitne çıkacak yerlerden uzak durmak
gerekir.
Nefsi natıka güçlenirse, sahibine diğer iki nefsi idare etme
imkânı verir.
Bu nefsi takviye etmek de ancak müspet ilimlerle olur.
Öfke
Öfke, insanı hayvani bir seviyeye indiren en tehlikeli nefsi
kuvvettir.
Öfkeli, kızgın kimse yırtıcı hayvan durumundadır. Yaptığı
şeyi bilmeden ve farkında olmadan yapar.
Bütün insanlar, en şerefli parçaları olan ortak bir cevherde
(ruh) birleşirler. Dolayısıyla fazilet sahibi bir insan, tüm insanları sevmeyi
ve onlara şefkat göstermeyi bir alışkanlık haline getirmelidir.
Cehennem
İman olmaksızın sadece yapılan ameller ahirette kurtuluşa
yetmez.
Nimet ile azap ahirette ayrışır.
Cennet ve Cehennem
Cennet ve cehennem, varlığın her âleminde farklı şekillerde
tecelli eden hakikatlerdir.
Değişmez asıllarının (Â'yân-ı Sâbite) bulunduğu mertebe.
İlmî vücutlarının birer örneğinin bulunduğu simgesel âlem.
Elem (acı) ve lezzetin dünyada bir arada, karışık olarak
bizzat idrak edildiği mertebe.
Ruh makamı ve faziletler nimetlerin (cennetin) aslıdır;
nefis, heves ve şehvetler ise cehennemin ta kendisidir.
Ahiret yurdunda cennet ve cehennem ruhani değil, cismanidir.
Cennet sözlükte "sık ağaçlarla kaplı zemin"
(örtmek manasındaki 'cenne'den) demektir.
Sıfat Cennetleri: Kulun İlahi kemâl sıfatlarıyla nitelenmesi
ve İlahi ahlâk ile ahlâklanmasıdır.
Zat Cennetleri: Kulun kendi varlığının ortadan kalkması
(fena) ile Hak Teâlâ'nın zati tecellisinde örtünmesidir. Allah'ın kendi zatına
izafe ettiği ("Cennetime gir") üç zati cennet ise şunlardır:
Â'yân-ı Sâbite Cenneti: Hak Teâlâ'nın kendi zatını değişmez
asıllar arkasından müşahede etmesi.
Ruhlar Cenneti: Hak Teâlâ'nın melek ve beşerden gizli
şekilde ruhlarda örtülü olması.
Şehadet ve Varlıklar Âlemi: Hak Teâlâ'nın varlık perdeleri
arkasında örtünmesi.
Cehennemde En Çok Azap Görenler
Cehennem
Asıl ismi derinlik ifade eden "Ciham" kelimesidir;
"elif" harfinin hazfedilmesiyle "cehennem" olmuştur. Çok
yüksek bir ateş derecesine sahip olduğu gibi, dayanılamayacak derecede düşük
(zemheri) bir soğukluğa da sahiptir.
Cehennem, Öküz Burcu ile birlikte yaratılmıştır. Sakinleri
de şekil ve sıfat olarak manda ve öküze, bazen de yılana benzerler.
Zebaniler Allah'ı tesbih ve zikirle meşguldür.
Cehennem ehli putlarıyla ve birbirleriyle ebedi bir
düşmanlık ve boğuşma içindedir.
Azap iki türe ayrılır:
Hissî Ateş: Hayvaniyet ve dış duyulara bağlı olan acı.
Manevî Ateş: Kalplere bakan ve ruha azap veren ateş.
Ruhların en büyük azabı ise dünyadaki aldanmışlıklarından kaynaklanan
cehalettir.
Cehennemde yedi âlemi temsilen 7 kapı vardır.
Cehennem evinde tüm yıldızlar, güneş ve ay nur vermez,
karanlıktır (bizatihi küsuf halindedir).
Vücud
Vücud, varlık sahibi olan "mevcut"tan ibarettir.
Vücudun hakikatinin anlaşılması imkânsızdır.
Vücudun birliği (vahdaniyeti) sayısal bir birlik değil,
sınır ve yön kabul etmeyen sonsuz bir kapsam ve varlık havuzudur.
Vücud Tecellileri
Taayyünsüzlük (Ahadiyyet) Mertebesi: Her türlü vasıf, sıfat
ve mutlaklık kaydından bile münezzeh olan salt zat mertebesidir. En üst
mertebedir.
İlk Taayyün (Vahdet / Hakikat-ı Muhammediyye) Mertebesi:
Allah'ın kendi zatını, sıfatlarını ve bütün mevcutları, birbirinden ayırt
edilmeksizin, toplu ve öz (icmâl) olarak bilmesidir.
İkinci Taayyün (Vâhidiyyet / Hakikat-ı İnsaniyye) Mertebesi:
Allah'ın kendi yüce zatını ve sıfatlarını, birbirinden ayrışmış ve ayrıntılı
(tafsîlî) olarak bilmesidir.
Ruhlar Mertebesi: Madde ve terkip barındırmayan, katışıksız
ve soyut (mücerret) varlıklar mertebesidir.
Misal Mertebesi: Parçalanma, yırtılma ve yapışma kabul
etmeyen birleşik latif suretlerdir (Rüyada ve aynada görülen hayaller gibi).
Cisimler Âlemi Mertebesi: Bölünme, parçalanma ve kesafet
(katılık) kabul eden birleşik fiziksel şeylerdir.
İnsan-ı Kâmil Mertebesi: Önceki tüm cismani, nurani, vahdet
ve vahidiyyet mertebelerini kendisinde toplamış olan en son tecelli ve en son
elbisedir. Bu makam eşitlik yolu üzere tüm isimlerin tecelli yeri olan
"Makâm-ı Mahmûd"dur (Yetimin Malı). Buraya tam anlamıyla yalnızca
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ulaşmıştır.
İzâfî vücud
Hakiki bir asla (Mutlak Vücud'a) dayanarak var olan,
bağımsız bir varlığı bulunmayan türetilmiş varlıktır.
Tüm fiziksel eşyanın, hayali suretlerin ve soyut cevherlerin
varlığı, Hakiki Vücud'un sonradan meydana gelen sıfatlarının değişiminden
ibarettir. Bu yüzden evrendeki gölge varlıklara "hayâli suretler"
veya "vehmi nefsler" denir. Bunlar, arkalarındaki asıl gölge
sahibinin (Hakk'ın) varlığına işaret eden birer delil ve alamettir.
Yokluk
Yokluk, vücudun (varlığın) tam zıddı ve karşılığıdır.
Yokluk, kendisinden ezelen ve ebeden hiçbir şeyin çıkmadığı
mutlak bir karanlık ve içinden hiçbir hareketin doğmadığı ebedi bir sükûndur
(hareketsizliktir).
Vücud sonsuzdur ve bir sınırda sona ermez; bu yüzden
yokluğun fiilen tahakkuk edebileceği (yer kaplayabileceği) bir saha mevcut
değildir. Dolayısıyla yokluk, mutlak olarak "olmayan şey"dir.
Mevcut olan yok olmaz, mevcut olmayan da sonradan (özü
itibarıyla) mevcut olamaz. Bu bağlamda “vücut” hak, “yokluk” ise bâtıldır.
İzâfî (Varsayımsal / Kayıtlı) Yokluk: Çekirdeğin içindeki
ağacın sureti gibidir. Yani potansiyel (kuvve) olarak mevcut olup, henüz dış
dünyada fiilen (fiil haline) çıkmamış eşyanın durumudur.
Nefsiyye Hikmetinin Beyânı
Araplar okuyup üfleyen şifacılara "neffâs" derler.
Tasavvuftaki anlamı: Ahadiyyet zatında mahpus kalıp sıkışan
ilahi isimlerin, Nefes-i Rahmânî vasıtasıyla serbest bırakılarak Hakk
tarafından nefeslendirilmesidir.
Hak Teâlâ, mutlak vücudunu a’yân-ı sabite (ilahi ilimdeki
sabit suretler) üzerine yayarak bu icmali (özü) ayrıntılandırmak istedi. Bu
ilahi hibe ve karşılıksız ihsan feyzi, Hz. Şît’in taayyününde (şahsında) açığa
çıktı. Nefes göndermek (nefs) hikmeti, "Allah’ın lütfu ve hibesi"
anlamına gelen Şît Kelimesine bu yüzden tahsis edilmiştir.
Ulûhiyet zatının doğrudan tecellisidir. Hakk'ın zatı,
ilminde peyda olan isimlerin suretlerine Nefes-i Rahmânî ile yayılıp
(letafetten kesafete tenezzül ederek) varlık vermiş ve istidatlarına göre
ihsanda bulunmuştur.
Mutlak vücut olan Hak, "Ahad" (salt tek) olan zatı
sebebiyle lütuf etmez; çünkü lütuf sıfat ve isimlerin gereğidir. Hak bu
mertebede her şeyden ganidir. Ne zaman ki zatında mahv olan isimler açığa
çıkmak ister, Hak kendi zatına tecelli eder ve ilmi suretler peyda olur (Akdes
Feyiz).
Dua / Kulun diliyle telaffuz ederek talepte bulunması
Acelecilikle İsteyenler: İnsanın tabiatındaki tezcanlılıktan
dolayı istenir. Ezeldeki istidat vaktini bilmeden, cehaletle yapılan istemedir.
İlimle İsteyenler: Bazı ilahi lütufların açığa çıkmasının
ilahi ilimde "isteme şartına" bağlı olduğunu bilen ariflerin
duasıdır. "Belki bu istek şart kılınmıştır" düşüncesiyle, her
ihtimale karşı talep ederler.
Hak’tan talep edilen şeylerin çabuk açığa çıkması veya
gecikmesi, Allah indinde o şey için belirlenmiş olan kadere (zamana) bağlıdır.
Her dua kabul edilmiştir, ancak tecelli süresi kadere
bağlıdır.
Salih zatlar, kalplerine gelen ilham, ayet veya işaretler
vasıtasıyla ilahi ilimdeki o "belirli icabet vaktini" hissederler.
İhtiyaçlarını tam o anda arz ettikleri için duaları derhal kaza olunur. Zamanı
geçince de dua etmezler.
Kâmil arifler, tabiatlarındaki acelecilikten veya "olma
ihtimali" için dua etmezler. Onların duası, yalnızca Allah'ın "Bana
dua edin, size icabet edeyim" emrine uymak içindir.
Bela Hakk'ın Celâl'inden (Kahır), nimet ise Cemâl'inden
(Lütuf) gelir.
İnsanın taayyün etmiş yapısı (nefsi) madde âleminde
yerleştiği için Celal ve kahır yeridir
Nefsi ruhuna tabi olanlar "cemâlî", ruhu nefsine
tabi olanlar "celâlî" olurlar. Esasında kahır ve lütuf tek bir
hakikatin iki yüzüdür.
Dünyadaki celali tecelliler müminin derecesini yükseltmek,
onu nefsinden uzaklaştırıp Hakk'a yakınlaştırmak için gelen gizli birer
rahmettir.
Tasavvufun Anahtar Terimleri
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder