Esra
Tellioğlu Ünver - İbn Sînâ ve İbnü'l Arabî'de Bir
Kavramı - Notlar
Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2022
Birlik-çokluk meselesi, felsefe tarihi boyunca en tartışmalı
meselelerden biri olmuştur.
Bir kavramı, varlık kavramıyla ilişkili ontolojik boyutu ile
Tanrı-âlem ilişkisi bağlamında teolojik boyutuyla geniş bir kapsamda
incelenmiştir.
Önsöz
Ulaşmak istediğim nokta, çizgilerin yok olduğunu ortaya
koymak değildi. O çizgiler içinde disiplinlerin özgünlüğünü koruyarak
disiplinler arası geçişin mümkün olup olmadığını sorgulamak, başka bir ifadeyle
aynîleştirmeden ilişki kurmaktı. Tezimizin terminolojisini kullanacak olursak
çokluğa hakkını verip bu çokluğun üzerindeki birliğin ne olduğunu ortaya
koymaktı.
Giriş
Çalışma, İbn Sînâ merkezli bir tasnif takip ederek İbnü’l
Arabî ile temas noktalarını belirler.
İbn Sînâ’nın eş-Şifâ, el-İşârât ve en-Necât eserleri ile
İbnü’l Arabî’nin Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem eserleri ana kaynaklar
olarak kullanılmıştır.
Grek Felsefesi
Felsefenin doğuşu, evrenin temel kurucu unsurunu tek bir
maddede bulma çabasıyla başlar.
Anaximandros ise maddeyi sınırsızlık olarak tanımlar:
Sonsuz, sınırsız anlamına gelen Apeiron kavramını ilk ilke olarak kabul eder.
Sadece tek bir maddenin varlığı, evrendeki oluşu, değişimi
ve kötülüğü açıklamaya yetmeyince filozoflar maddeden bağımsız hareket ettirici
güçler aramaya başlar:
Anaxagoras, doğada ve tüm kozmosta düzenin ve güzelliğin
ilkesi olarak Nous’u (Akıl) öne sürer.
Doğacı filozofların somut maddelerine karşın Pythagorasçılar
ve Elea okulu, varlığı soyut ilkeler ve birlik üzerinden okur.
Pythagorasçılar, sayıların ilkelerini tüm varlıkların
ilkeleri olarak kabul etmişlerdir.
Parmenides’e göre 'Varlık Bir’dir' ve bu Bir, bölünemez,
hareketsiz ve değişmezdir.
Kadim filozoflar, 'Bir'i, var olanın tözü olarak
düşünmüşlerdir... Ancak Aristoteles’e göre Bir, bir şeyin tözü değil, o şeyin
kendi içindeki bölünmezliğinin bir ifadesidir.
Platon, duyusal nesnelerin sürekli bir akış içinde olduğunu
ve bu yüzden bilginin nesnesi olamayacaklarını savunur. Bilginin gerçek
nesneleri ise ancak 'İdealar' (Formlar) olabilir.
Bu sistemde Platon, Pythagorasçıların "Sayı"
kavramını Formlar ile değiştirir.
Aristoteles Platon'un iki farklı dünya tasarlayan idealar
kuramını iki temel çıkmaz üzerinden eleştirir: İdeaların sayısının çokluğu ve
idealarla duyulurlar arasındaki irtibatın kurulamaması.
Aristoteles’e göre bu sorunların çözümü, ideaların sayısında
bir sınırlamaya gitmekle ve idealar ile duyulur varlıklar arasındaki ilişkinin
tümel ve soyut olanı duyulurlarda içkin hale getirmekle mümkündür.
Eğer "Kendinde Bir" mutlak bir cevher olarak kabul
edilirse, çokluğu açıklamak imkansız hale gelir.
Aristoteles, sayıların töz değil araz (nitelik/özellik)
olduğunu savunur ve sayıyı "bir" ile temellendirir.
Görünen dünyadaki değişimi (oluş ve bozuluşu) açıklamak için
ise sisteme kuvve (potansiyel) ve fiil (aktüel) kavramlarını dahil eder.
Böylece mutlak yokluk ve hiçlik fikrini iptal ederek dönüşümü açıklar.
Plotinus'un sudur teorisi ve "Mutlak Bir" anlayışı
İslam düşüncesini derinden etkilemiştir.
Bu geçiş, tarihsel bir karmaşayla, Plotinus'un
Enneadlar'ının bir özeti olan Üsûlûcya metninin yanlışlıkla Aristoteles’e
atfedilmesiyle gerçekleşmiştir: İslam filozofları, bu eserde yer alan görüşleri
Aristoteles’in eserlerindeki görüşlerle ve kendi sistemleriyle mezcetmişlerdir.
Plotinus felsefesinde zirvede hiçbir ihtiyacı ve ikiliği
olmayan "Mutlak Bir" (Tanrı) yer alır. Her şey O'ndan durağan bir
feyizle taşar.
Mutlak Bir / Akıl (Kâmil) / Nefis / Süflî - Bayağı Âlem
Plotinus, Bir ve yaratılan diğer varlıklar arasındaki
ilişkiyi ışık huzmelerinin ışığın merkeziyle olan ilişkisine benzetir. Nasıl ki
ışık huzmeleri, çıktıkları merkeze bağlıysalar varlık kazanan her şey de Mutlak
Bir’e bağlıdır.
İslam Felsefesi
Kindî, Kitâb
fîü'l-Felsefeti'l-Ûlâ (İlk Felsefe Üzerine) adlı eserinde birliği mantıksal
kategorilerden yola çıkarak kozmolojik bir Yaratıcı kanıtına dönüştürür.
Fiziksel dünyada nerede bir çokluk varsa, onu bir arada
tutan bir birlik ilkesi vardır.
Eşyadaki bu zorunlu birlik-çokluk uyumu sonsuza gidemeyeceği
için, kendisi çokluk barındırmayan, cinsi, maddesi, sureti, hareketi ve ortağı
olmayan bir Gerçek Bir'in varlığını zorunlu kılar. Bu Gerçek Bir, varlığın ve
varoluşsal feyzin (ibdâ/yaratma) ilk sebebidir.
Fârâbî için "bir
şey" demekle "bir mevcut" demek arasında fark yoktur. Birlik,
mevcuda eşlik eden ve onun zâtıyla belirginleşmesini (taayyün) sağlayan temel
niteliktir.
Bir ile çok arasında karşıtlık (tekabül) vardır; ancak her
çok, özünde onu ayakta tutan "bir" parçalardan meydana gelir.
İbn Sînâ sisteminin en
karakteristik yönü, rasyonel bir ontoloji inşa ederken metafizik ilminin mevzuu
(subject matter) ile gayesi (ultimate goal) arasına koyduğu kesin sınırdır.
Varlık, insan zihninde evvelî (apriori) olarak şekillendiği
için ispatlanmaya muhtaç değildir.
Tanrı (İlk İlke / Zorunlu Varlık), metafizik ilminin mevzuu
değildir, onun gayesidir.
Musâvık (co-extensive) terimi
İbn Sînâ felsefesinde mantıksal ve ontolojik olarak
"Varlık" ve "Birlik" ayrılmaz bir bütündür.
İbnü’l-Arabî metafiziğinin, İbn Sînâ tarafından tahkim
edilen rasyonel/onto-teolojik zeminle derin bir hesaplaşma ve aynı zamanda o
zemini tevarüs etme (miras alma) ilişkisi içinde şekillendiğini söylemek
mümkündür.
İbn Sînâ’nın 'vücûd' (varlık) kavramını merkeze alan ve
varlığı zorunlu-mümkün olarak ayıran ontolojik şeması, İbnü’l-Arabî’nin
tasavvufî tefekküründe rasyonel bir kalıp olmaktan çıkıp tecellî merkezli bir
varlık nizamına dönüşür.
Vahdet-i vücûd, sadece 'varlığın birliği' anlamına gelen
donuk bir monizm değil; aksine 'tek bir hakikatin (Zât), sonsuz isim ve sıfat
mertebelerinde (kesret) sürekli tecellî etmesi' esasına dayanan dinamik bir
varlık tasavvurudur.
(Varlık Mertebeleri) Mutlak Zât’ın (Lâ-taayyün makamı)
bilinemezliğinden başlayıp, isimlerin belirdiği taayyün mertebelerine ve
nihayetinde şehadet/mülk âlemine (fiziksel dünya) uzanan bu dikey akış, 'bir'in
'çok'ta nasıl göründüğünün haritasıdır.
BİRİNCİ BÖLÜM: BİR’İN VE ÇOK’UN TANIMI, MAHİYETİ
İbn Sînâ bir'i şöyle tanımlar: Bir kelimesi, her birinde
kendi olmaklığı bakımından bilfiil bölünme olmamada müttefik olan anlamlara
teşkikle söylenir.
İbnü'l Arabî için ise bir (Vâhid), Mutlak Zat’ın vahidiyet
mertebesindeki adıdır.
İbn Sînâ'da varlık ve birlik eşyaya teşkik (derecelenme)
yoluyla yüklenir.
İbnü'l Arabî'de bu durum "merâtibü’l-vücûd"
(varlık mertebeleri) ile açıklanır.
Bizzat birlik (cins, tür, fasıl, sayı vb.) ve bilaraz birlik
olarak ayrılır.
İbnü'l Arabî ise birliği oluşturan şeyin zat olduğu
görüşündedir: Âlemde çok olan, surettir; âlemdeki her suret, tek olan
cevherdeki arazdır.
İbn Sînâ'ya göre Çokluk, bir ile sayılandır.
Çokluk ve birlik tasavvuru zihinde ilksel (apriori) olarak
bulunur.
Bir ve Çok İlişkisi
Aralarındaki karşıtlık tezat değil, ölçüt (bir) ve ölçülen
(çok) ilişkisidir.
İbnü'l Arabî'de bu, Hak-âlem ilişkisidir.
İKİNCİ BÖLÜM: NİCELİK OLARAK BİR
Kategori Olarak Nicelik
Sayı, dış dünyadaki maddesel/vehmî işaretlerden soyutlanıp
kendinde sayı olarak incelendiği an matematiğin konusu olmaktan çıkar,
metafiziğin (ilk felsefe) alanına girer.
Nicelikler nicelik olmak bakımından dışta birer
"nesne" gibi var olamazlar; zihindedirler. Dış dünyada ise ancak bir
cevhere (maddeye) eklemlenerek, ona araz olarak varlık kazanırlar.
Eğer bir, insanın mukavvimi olsaydı, insan 'bir' olmaktan
çıktığında (mesela iki insan yan yana geldiğinde) insanlık mahiyetini de
kaybederdi; halbuki kaybetmiyor, demek ki birlik sadece bir arazdır.
Sayı, birlerin toplamından (ictima) oluşur.
İbnü'l Arabî için bir, sayıların kurucusudur.
İbn Sînâ tümellerin sadece zihinde var olduğunu savunurken,
İbnü'l Arabî bu "tümel işlerin" dıştaki varlıklarda hükmü olduğunu
söyler.
İdealar ve Matematiksel İlkeler Eleştirisi Bağlamında Birlik-Çokluk
Eleştirisi
Pitagorasçı filozoflar, var olan her şeyin aslının sayılar
olduğunu, mevcudun taklit etme yoluyla sayılardan ortaya çıktığını savunurlar.
İdealar teorisine göre birliğe indirgenmesi mümkün olan her
varlığın bir ideası vardır.
Aristoteles, çokluğun birliği kanıtından değillemelerin de
ideaları olması gerektiği sonucuna varılacağını söyler. Nasıl ki insan olanın
ideası varsa... insan-olmayanın da ideası olması gerekir.
İbn Rüşd, Büyük Metafizik Şerhi’nde Platon’un yaptığı bu
hatanın, tek tek mevcutların nedenlerinin bilgisinin başka bir mevcutta
aranmasından kaynaklandığını ifade eder.
İbn Sînâ, İdealar kuramını felsefe tarihinin gelişim seyri
içinde konumlandırır ve tümellerin dış dünyada bağımsız birer nesne gibi var
olamayacağını net bir şekilde ortaya koyar.
İbn Sînâ’ya Göre Pitagorasçıların 5 Temel Yanılgısı
1. Yanılgı: Soyutlama (Mücerred) Hatası:Zihni Soyutlamayı
Dış Dünyaya Taşımak.Aklın bir şeyi beraberindekilerden bağımsız olarak
düşünebilmesini (soyutlama), o şeyin dış dünyada da tek başına ve ayrık olarak
var olabildiği zannına dönüştürmek.
2. Yanılgı: 'Tek Anlam' İllüzyonu: Tümel Anlamın Çoğalmasını
Yanlış Anlamak. "Tek anlam" ifadesini yanlış yorumlayarak, o tek
anlamın çoklukta bizzat bulunduğunu sanmak.
3. Yanılgı: Tanım ve İlişki Çelişkisi: Mahiyet ile Arazı
Karıştırmak. Bir şeyin özü (insanlık) ile ona sonradan ilişen birlik veya
çokluk niteliklerini birbirine karıştırmak.
4. Yanılgı: Zaman ve Özdeşlik Yanılgısı: Sürekliliği Tek Bir
Şahsa İndirgemek. Bir tümelin (örn: insanlık) sürekliliği ile o tümele ait tek
bir şahsın veya anlamın aynıyla sürekli olmasını birbirine karıştırmak.
5. Yanılgı: İllet ve Matematiksel Şeyler Hatası: Maddeden
Bağımsızlık Derecesini Iska Geçmek. Maddi şeylerin illetlerinin mutlaka
matematiksel varlıklar olması gerektiğini zannetmek; geometrik formların zihnen
maddeden bağımsızlaşsa bile mutlak manada maddeden müstağni olmadığını
görememek.
İbn Sînâ, sayıları dış dünyada bağımsız birer kurucu ilke
(cevher) zannedenlerin düştüğü mantıksal paradoksları çözer.
Ona göre, bir sayı dizisindeki birlikler zat bakımından
değil, ancak araz bakımından farklılaşabilir.
Tahkik yolunu izlersek nokta, sadece çizgide; çizgi, sadece
yüzeyde; yüzey, sadece cisimde; cisim de sadece maddede bulunur. Nokta, taraf
olma manası dışında ilke değildir.
“Canlı, canlı olmak bakımından başka bir şey olmaması
şartıyla soyuttur.” ifadesinin arasındaki açık fark da Platonik ideaların
mümkün olmadığını göstermektedir. / canlının, canlı olmak bakımından başka bir
şey olmamak şartıyla soyut olarak dışta varlığı bulunabilseydi Platonik
ideaların dışta varlığı mümkün olurdu. Oysa canlı, başka bir şey olmamak
şartıyla sadece zihinde vardır.
İbnü’l-Arabî’de ise eşyanın sâbit hakikati anlamındaki
a‘yân-ı sâbiteler, Allah'ın ezelî bilgisindedir. O'nun varlığından başka bir
varlık âlemi tasavvur etmek ve hakikatlerin bu âlemden alınmasını savunmak
İbnü'l Arabî sisteminin kabul etmeyeceği bir durumdur. Bu, varlığın birliği
görüşüne aykırı olarak ikilik doğurur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: METAFİZİKTE BİR
Varlığın Tanımı ve Mahiyeti
İbn Sînâ'da varlık ve zorunluluk apriori kavramlardır;
tanımlanamazlar.
İbnü'l Arabî'de: Varlık olmak bakımından varlık Hak'tır.
İbn Sînâ metafiziğinin giriş kapısı, varlık (mevcûd), şey
(şey') ve zorunlu (vâcip) kavramlarının zihinde doğuştan, başka bir kanıta
ihtiyaç duymaksızın şekillendiği (irtisâm) fikridir.
İbn Sînâ sistemi mutlak madumu kabul etmez.
Filozofa göre mutlak madumdan olumlama (icab) ile haber
verilemez. Olumsuzlama (selb) ile haber verilmek istendiğinde ise zihinde bir
şekilde var kılınmış olması gerekir ki zihinde sureti olmayan maduma işaret
etmek imkansızdır.
Varlık (vücûd), tanımın olduğu gibi cins ya da fasıl
değildir; o, şeyin gereği (lâzım) olan bir yüklemdir.
İbnü'l-Arabî'nin dönüştürücü hamlesi, Varlık ile Tanrı
kavramlarını eşitleyerek Vahdet-i Vücûd nizamını kurmasıdır. Âlem, Hakk'ın
ez-Zâhir ismiyle suretlerde tecelli etmesidir.
Bu durum Fütûhât’ta kusursuz bir daire Temsili ile
açıklanır:
Merkez Nokta: Özü gereği Zorunlu Varlık olan Hakk'tır.
Merkez, çizgilerin çokluğuna rağmen asla çoğalmaz.
Çevre Dairesi: Mümkünler alemini (âlemi) ifade eder.
Âlemdeki çokluk varlıkta birliğe zarar vermez; çünkü âlem özü itibariyle
kendinin değil, yine kendisinde tecelli eden Hakk'ın hakikatlerinin bir
delilidir
İbn Sînâ cismin atomlardan değil, madde ve suretten
oluştuğunu savunur.
İbnü'l Arabî ise suret kavramını Hakk'ın tecellileri için de
kullanır: Allah, Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: TANRI’NIN BİRLİĞİ
İlâhî İsimler ve Sıfatlar
Sıfatlar meselesi, Tanrı tasavvurunun sınırlarını çizmekte
ve bu tasavvuru temellendirmekte hayati bir role sahiptir. Bu tartışmalar bir
yandan Tanrı’nın birliğini koruma gayreti güderken diğer yandan O’nun alemle
olan ilişkisini rasyonel bir zemine oturtma çabasıdır.
Mu‘tezile ekolü, Tanrı’nın zatından ayrı, ezelî sıfatların
varlığını kabul etmenin tevhid ilkesini zedeleyeceğini savunur. Eğer zata ek
ezelî sıfatlar varsa birden fazla kadim (ezelî) varlık ortaya çıkacaktır.
Mu‘tezile’nin bu konudaki formülasyonu genellikle 'Tanrı
zatıyla âlimdir, zatıyla kādirdir' şeklindedir.
Mu‘tezile’nin karşısında yer alan ve Ehl-i Sünnet kelamının
altyapısını kuran İbn Küllâb ve ardılları, sıfatların zata zait (ek) ama ondan
bağımsız olmayan gerçeklikler olduğunu savunmuştur.
Eş‘ariyye mezhebinin sıfatlar konusundaki genel görüşü,
Allah’ın fiillerinin delalet ettiği inkar edilemez sıfatlarının olduğu
üzerinedir. Fiillerinde belirtilen âlim, kâdir, mürîd olmasından hareketle
O’nun ilim, kudret, irade sıfatları vardır.
Mâtüridiyye’nin Eş‘ariyye’den ayrıldığı önemli kısım, fiilî
sıfatlar konusundadır. Mâtüridî kelamcılarına göre fiili sıfatlar, hâdis
olmayıp ezelîdirler ve bunların aslı ise tekvin sıfatıdır. Onlara göre tekvinin
ezeli olması, mükevvenin ezeli olmasını gerektirmez. Bilakis tekvinin hâdis
olduğunu söylersek Allah’ın bazı yetkinliklerden eksik olduğunu söylemiş
oluruz.
İbn Hazm, kelam
mezheplerinin yürüttüğü akılcı sıfat tartışmalarını kökten reddederek,
nasslarda geçmeyen kavramsallaştırmaların meşru olmadığını savunur:
Bütün isim ve sıfat tartışmalarında belki de en özgün ses
İbn Hazm’a aittir. O, belirli bir mezhebi veya ismi hedef almaz; bilakis
sıfatlar tartışmasına ilkesel olarak bir eleştiri yöneltir... İbn Hazm’a göre
yapılması gereken, vârit olan esmâullah hadisinden hareketle Allah’ın doksan
dokuz ismi olduğunu kabul etmektir. Bunun dışındaki tartışmalar, caiz değildir.
O... Allah’ın Kur’ân’da kendi için sıfat lafzını kullanmamış, Hz. Peygamber’den
de bu tarz bir haber gelmemiş olduğunu ifade eder.
İbn Sînâ'da İlâhî İsimler ve Sıfatlar
İbn Sînâ, Tanrı'nın varlığının apaçık (müsellem) olmadığını,
bu yüzden metafiziğin en temel meselelerinden biri olduğunu savunur.
İbn Sinâ, Zorunlu Varlık'ın Bir olduğunu ve hiçbir şeyin
O'nun mertebesinde O'na ortak olmadığını ifade eder.
İbn Sînâ'nın Zorunlu Varlık için zikrettiği ilk sıfatı,
O'nun Bir olmasıdır.
Zorunlu Varlık’ın ortağı olmadığı gibi zıttı da yoktur.
İbn Sînâ, varlık ve yokluğu ifade etmek için eys ve leys
kavramlarını kullanır. Zâtı gereği var olan Tanrı dışındaki tüm mevcudat
(mâsivâ), özü itibarıyla yokluğu hak eden birer mümkündür.
Bir şeyin akledilmesine veya akletmesine engel olan yegâne
unsur madde ve onun ilgileridir (avârız). Zorunlu Varlık maddeden tamamen soyut
(mücerret) ve ayrık (mufârık) bir hüviyet olduğu için bizatihî akıldır.
İlk İlke, kendi zâtını ve her şeyin ilkesi olduğunu bildiği
için, kendisinden taşan (feyz) ilk mevcutları, onlardan türeyen (tevellüd)
sebepleri, bu sebeplerin örtüşmesini (mutabakât) ve o sebeplerin doğuracağı
bütün tikel sonuçları ve zamanları tek bir seferde (def‘aten vâhideten) ve
tümel bir tarzda bilir. Dolayısıyla göklerde ve yerde zerre ölçüsünde hiçbir
şey O’ndan gizli kalmaz.
İbn Sînâ'da Sıfatlar Tasnifi
İbn Sînâ, Arş Risalesi adlı eserinde sıfatları üç temel
kategoriye ayırır:
Selbî (Olumsuzlama) Sıfatlar: Tanrı'dan yokluğun,
nedenselliğin ve ilk nedenin iptali anlamına gelen kıdem gibi sıfatlardır.
"O, birdir" denildiğinde nicelik ve sözle bölünmenin; "akıl,
akledilen ve akledendir" denildiğinde ise madde ve ilgilerinin O'ndan
olumsuzlanması kastedilir.
İzâfî (İlişkisel) Sıfatlar: Hâlik ve Bârî gibi
yaratılmışlara veya bütüne olan nispeti ifade eden sıfatlardır. Örneğin
"O, ilktir" ifadesi varlığının bütüne (kül) izafetini; "O,
kâdirdir" denildiğinde diğer varlıklara izafetle zorunlu varlık olduğunu
gösterir.
Mürekkep (Selbî ve İzâfîyi Birleştiren) Sıfatlar: Hem
olumsuzlama hem de izafet içeren mürîd, kâdir ve iyi gibi sıfatlardır. "O,
iyidir" denildiğinde, eksiklikten münezzeh olması yönüyle selbî, her türlü
düzenin ilkesi olması yönüyle izâfî bir anlam taşır.
İbn Sînâ'ya göre sıfatlar Zat’ın aynıdır ve çokluk yaratmaz.
İbnü'l Arabî'de İlâhî İsimler ve Sıfatlar
İbnü’l-Arabî’ye göre Hak hakkında kurulan her cümle, beşerî
dilin ve ifadenin sınırlarıyla maluldür. Hak mutlak anlamda kalıplara sığmaz.
Ahadiyyet mertebesinde tenzih şirktir
Ulûhiyyet mertebesinde tenzih tahdittir
Mutlak Tenzih: Hakk'ı kayitlar (mukayyid).
Mutlak Teşbih: Hakk'ı sınırlandırır (muhaddid).
Doğru Yolda Olan (Müseddid): Tenzih ile teşbihi sisteminde
birleştirendir. İbnü’l-Arabî’ye göre kâmil insan, bu iki nispeti kendisinde cem
edendir. Nûh fassında Hz. Nûh'un kavmine saf tenzih diliyle hitap etmesi ve
kavminin buna icabet etmemesi, ilahi tebliğde bu iki dilin bir arada
kullanılmasının zorunluluğuna bir işarettir.
İki filozof da Tanrı'nın mutlak manada tanımlanamayacağını
ve insanın sonsuz/tikel suretleri kuşatmaya gücünün yetmeyeceğini kabul eder.
İbnü’l Arabî isimleri taalluk, tahakkuk ve tahalluk
boyutlarıyla inceler.
Taalluk (Bağ Kurma): Kulun, ilâhî isimlerin Zat’a delalet
etmesi yönüyle kendisini mutlak bir muhtaçlık içinde hissetmesidir.
Tahakkuk (Gerçeğe Erme): İsimlerin hakiki anlamlarını hem
Allah’a nispetiyle (O’ndaki kaynağıyla) hem de sana olan yansımasıyla
entelektüel ve keşfî olarak bilmektir.
Tahalluk (Ahlaklanma): İlâhî isimlerin manalarının, kulun
kendi mertebesine ve beşerî sınırlarına yaraşır şekilde kendisinde açığa
çıkması, yani ilâhî ahlakla ahlaklanmasıdır.
İsimlerin Tasnifi
Gaybî İsimler: Allah'ın kendi katında sakladığı,
yaratılmışlardan hiçbirinin bilmediği sınırsız isimlerdir.
Kullara Bildirilen İsimler: Bunlar da kendi içinde ikiye
ayrılır:
Avamın Bildiği İsimler: İnsanların çoğunun ulaştığı ve dua
ettiği geleneksel doksan dokuz isim gibi yapılar.
Havasın Bildiği İsimler: Yalnızca özel kulların vakıf olduğu
İsm-i Âzam gibi sırlar.
İbnü’l-Arabî’ye göre her bir ilâhî isim aslında diğer bütün
isimleri içinde barındırır ve kendi anlam dairesinde onları niteler.
İbn Sînâ'nın sudur modelinde: Bir'den ancak bir çıkar.
İlk sâdır olan şey "İlk Akıl"dır.
Varlık verme bir kasıt veya iradeyle değil, Tanrı'nın kendi
zatını akletmesinin zorunlu bir gereği (lâzımı) olarak taşar (feyz).
İbnü'l Arabî bu ilkeyi eleştirir.
Yaratılışın nedeni, Hakk'ın kendi sırrını ve isimlerini
"kâmil insan" (Âdem) gibi kuşatıcı bir mazharda (aynada) görme
isteğidir.
Yaratmayı "feyz-i akdes" ve "feyz-i
mukaddes" olarak iki aşamalı bir tecelli süreci olarak görür.
Ona göre âlem, Hakk'ın isimlerini görmek istemesiyle var
olmuştur.
Sonuç
Bir kavramı etrafında
şekillenen tartışmalar, Pre-Sokratik filozoflarla başlamıştır. Görünen dünyanın
ardında değişmeyen bir özün varlığına dair bir sorgulama içinde olan kadim
dönem filozofları, bu aslı, varolan her şeyin kendisinden oluştuğu, değişmeyen,
sabit ve somut bir madde olarak kabul etmişlerdir.
Platon’dan sonra öğrencisi Aristoteles, hocasının
sistemindeki açmazları ortaya koymuş; hem varlığa hem oluşa hakkını veren bir
sistem ortaya koymuştur. Aristoteles’in varolanlar arasında birçok şeye bir
denildiği ve bir kavramının yüklendiği mevcutların farklı derecelerde bir
olduğu şeklindeki görüşleri, İbn Sînâ’nın varlık ve birlik kavramının
şekillenmesinde etkili olmuştur.
İbn Sînâ bir’in, kendisine bir denilen yön bakımından
bölünmeyen şeylere söylendiğini ifade eder.
İbnü’l Arabî ise bir’i Mutlak Zat’ın vahidiyet mertebesinde
adı olarak tarif etmektedir.
İbn Sînâ’nın bir lafzının eşyaya yüklenmesi hususunda ortaya
koyduğu 'teşkik' görüşü, kavramın anlaşılmasında merkezî bir öneme sahiptir.
İbnü’l Arabî’ye göre mevcutun hepsi, ilâhî hakikate döner.
Her yönden bir olan Tanrı’dan çokluğun nasıl çıktığını
açıklamak için İbn Sînâ, sudur nazariyesini kullanır. 'Bir’den sadece bir
çıkar'
İbnü’l Arabî ise yaratmayı feyz görüşüyle açıklar. Âlemin
yaratılış sebebini, Hakk’ın isimlerini kuşatıcı varlıkta tek tek görmek
istemesi olarak açıklayan İbnü’l Arabî, âlemin Hakk’ın sabit ayanlara varlık
feyz etmesiyle varlık kazandığı görüşündedir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder