Şükrü
Topuz - İbn Arabî Metafiziğinde Kötülük Problemi -
Notlar
Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2019
Önsöz
Çalışmamızın birinci bölümünde kötülük probleminin kavramsal
çerçevesi, iyilik ve kötülükte ölçü ve kaynak meselesi, şeytan ve kötülük
ilişkisi son olarak da nefs ve kötülük ilişkisi ele alınmıştır. İkinci bölümde İbn
Arabî’nin kötülük problemine bakış açısı ele alınmıştır.
Üçüncü bölümde ise metafizik, ahlakî ve doğal kötülük
hakkında düşünürümüzün görüşleri ortaya konulmuştur. Son olarak İbn Arabî’nin
teodise anlayışının çağdaş din felsefesi açısından değerlendirilmesi
yapılmıştır.
Giriş
Muhyiddin İbn Arabî (1165-1240) ve Kötülük
Problemi
Kötülük probleminin felsefi olarak tartışılabilmesi,
geleneksel teizmin kabul ettiği Tanrı’nın üç temel sıfatıyla (kâdir-i mutlak,
âlim-i mutlak, mutlak iyi) doğrudan ilişkilidir. Buna göre Tanrı; her şeyi
mükemmelen bilen (âlim-i mutlak), mantık sınırları içinde her şeye gücü yeten
(kâdir-i mutlak) ve kötülükten tamamen uzak olup sonsuz merhamet sahibi olan
(mutlak iyi) bir varlıktır. Bu niteliklerin karşısında yer alan
"kötülük" ise amaca uygun olmayan, eksik, insana zarar veren
durumları veya dinî açıdan günah ve şerri ifade eder.
Metafizik Kötülük: Leibniz’in tanımıyla salt bir
"yetkin olmama" durumudur.
Ahlakî Kötülük: İnsanın cüz-i iradesini yanlış kullanmasıyla
doğan hırsızlık, cinayet ve yalan gibi içsel eylemlerdir.
Doğal Kötülük: Deprem, sel, salgın hastalık gibi insan
eliyle oluşmayan dışsal felaketlerdir.
İbn Arabî zemininde kötülükler Tanrı'nın cemâl ve celâl
isimlerine sahip bir varlık olduğu gerçeğine, yani varlığının delillerine
işaret eder.
Kötülük olgusu teistik dinler (monoteist) için sarsıcı bir
problem teşkil ederken; evreni ve benliği bir yanılsamadan (maya) ibaret gören
Hinduizm gibi dinlerde bir sorun olarak kabul edilmez. Teist düşünürler ise bu
eleştirilere teodise (Tanrı'nın adaleti) ve savunularla karşılık vermişlerdir.
İbn Sina’ya göre âlemdeki kötülük ademî-arazî (özsel
olmayan, sonradan eklenen) bir karakter taşır. İbn Sina kötülükleri üç grupta
ele alır:
Yerilen fiiller ve ilkeleri: Zina ve zulüm gibi eylemlerdir.
Zulmün kötülüğü, uğrayanın yetkinliğini yitirmesidir; zinanın kötülüğü ise dinî
düzendeki yetkinlikten yoksun kalmaktır.
Elem ve üzüntü gibi psikolojik/fiziksel durumlar.
Bir şeyin kendisinde bulunması gereken bir niteliği
kaybetmesi: Gören bir gözün görme yetisini kaybetmesi buna örnektir ve bu durum
kendisinde hiçbir iyilik bulunmayan kötülüktür.
Düalizm
Kökeni, Arya halklarının fenomenleri faydalı (iyi) ve
zararlı (kötü) olarak ayırmasına dayanır. "İyi bir yaratıcı kötüyü
yaratmaz" mantığından hareketle iki ayrı yaratıcı ilke benimsenmiştir.
Zerdüştlük (Mecusilik): İyiliğin, ışığın ve bilgeliğin
yaratıcısı yüce Tanrı Ahura Mazda (Hürmüz) iken; acı, karanlık ve kötülüklerin
nedeni kötü ruh Angra Mainyu (Ehrimen)’dur. İnsan ruhu bu iki ordunun savaş
alanıdır ve nihayetinde iyi galibiyet kazanacaktır.
Yunan Felsefesi (Platon): Platon’a göre de Tanrı sadece iyi
şeylerin nedenidir. Kötü eylemler ve talihsizlikler için Tanrı’dan başka
sebepler aranmalıdır; kötülüğün Tanrı’dan geldiği asla söylenmemelidir.
Platon / Devlet’te Zeus’un kapısındaki ak ve kara baht
küplerine inananlara kulak asılmaması gerektiğini vurgularken; Yasalar’da
evreni yöneten birden fazla ruhtan birinin iyilik yapan, diğerinin ise bunun
tersini yapan güçte olduğunu öne sürer.
Düalizmin temel hatası, Allah'ın cemâl ve celâl isimleri
arasındaki farkı ayırt edememeleridir. Âlemdeki olumlu, iyi ve güzel şeylerin
kaynağı cemâl isimleri iken; kötü, çirkin ve zararlı gördüğümüz şeylerin
kaynağı celâl isimleridir.
Monizm
Evrende tek bir tözün var olduğunu ve geri kalan her şeyin
bu tek tözün tezahürleri olduğunu savunan monizm, felsefe tarihinde en belirgin
şekilde Spinoza ile bilinir.
Spinoza’ya göre iyi ve kötü, şeyleri birbirleriyle
kıyaslayarak oluşturduğumuz göreceli kavramlardır.
Gerçekte Tanrı'nın yarattığı her şey tabiatı itibariyle
iyidir ve mükemmeldir; kötülük sadece insanların duyumlarına göre görecelidir.
Birinci Bölüm
İbn Arabî Düşüncesinde Kötülük Problemi
Varlık, İbn Arabî metafiziğinin özünü oluşturur. Onun varlık
anlayışında iki temel husus öne çıkar: Varlığın yokluğun karşıtı olmaması ve
sırf iyilik/hayır olarak görülmesi.
Kötülüğü "yokluk" (adem) olarak tanımlayan İbn
Arabî, "Yokluk, mutlak kötülüktür" der. İyilik bütünüyle varlık iken;
kötülük iyiliğin yokluğudur (ademu’l hayr).
Ahlakî kötülük, özgür iradeye sahip insanın eylemidir. Hırs,
haset, açgözlülük, cimrilik gibi huyların doğru kullanım yerleri Peygamber
tarafından gösterilmiştir. Şayet bu huylar kullanılmaması gereken yerlerde
kullanılırsa "kötü ahlak" adını alır.
Doğal Kötülük
Kaynağı insan olmayan, canlılara acı ve elem veren
olaylardır.
İbn Arabî, kötülüğün dünyevî ve uhrevî göreceli karakterini
açıklarken doğa (yaratılış) ve yatkınlık anlamında kullandığı mizaç kavramından
hareket eder. Empedoklesçi bir yaklaşımla unsurların (su, ateş, toprak, hava)
doğal mizaçlarıyla var olduğunu belirtir ve canlıların bu mizaçlara göre acı
veya haz duyduğunu söyler.
Bir şeyin varlığa gelmesi için öncelikle var olmayı kabul
etme yeteneğine sahip olması gerekir ki buna istidat denir.
Evrendeki her şey (iyi, kötü, güzel, çirkin) Allah’ın ezelî
ilmindeki istidadı ne ise o şekilde varlık sahnesine çıkar.
İslam kelam okulları iyilik ve kötülüğün ölçütü konusunda üç
ana damara ayrılır:
Mu'tezile (Akılcı yaklaşım): İyilik ve kötülük
şeylerin kendinde, özünde vardır (zâtîdir). Akıl, vahiy gelmeden önce de bir
şeyin iyi mi kötü mü olduğunu idrak edebilir.
Eş'arî (Şer'î/Vahiy merkezli yaklaşım): Şeylerin
özünde iyilik veya kötülük yoktur, fiiller eşittir. Ölçü tamamen şeriattadır
(ilahî bildirimdedir). Allah bir şeyi emrettiği için o şey iyidir (hasen),
yasakladığı için kötüdür (kubuh). Eğer Allah yalanı iyi niteleseydi, yalan iyi
olurdu.
Mâtürîdî (Uzlaştırmacı yaklaşım): Akıl bir şeyin iyi
veya kötü olduğunu prensipte idrak edebilir ancak dinî/hukuki bir sorumluluk
için vahyin gelişi şarttır.
İbn Arabî’ye Göre İyilik ve Kötülüğün Beş Tasavvuru
Örf: Toplumların alışkanlıklarına göre değişen
göreceli durumlar.
Tabiata Aykırılık: Kişisel biyolojik/psikolojik
yapıya uygunluk.
Amaca Uygun Olmama: Kişinin ahlaki yapısına uymayan
durumlar.
Kemal Derecesinden Yoksunluk: Göreceli eksiklikler
(Örn: Kokusu kaybolan güzel bir kağıdın değersizleşmesi).
Şeriat: Hakiki ve kesin ölçü. Bazı şeylerin nihai
iyiliği veya kötülüğü ancak Allah'ın bildirmesiyle (dinle) anlaşılır.
Âlem Allah’ın bilinme arzusunun bir sonucu olarak, O'nun
isimlerinin (Esma-i Hüsna) tecelli etmesiyle var olmuştur. Allah sadece
er-Rahman (Merhamet eden) veya eş-Şafi (Şifa veren) değildir; aynı zamanda
el-Muntakim (İntikam alıcı), el-Mudill (Saptıran) ve ed-Dârr (Zarar veren)
isimlerine de sahiptir.
Allah zıt isimleri kendisinde toplayandır. Eğer dünyada
hastalık, bela, saptırma veya kötülük olmasaydı; Allah'ın bu celâl
(azametli/baskın) isimleri işlevsiz kalırdı. Dolayısıyla evrendeki iyi-kötü
zıtlığı, ilahî isimlerin kaçınılmaz bir gereğidir ve bu durum Allah'a göre
hikmet, bize göre ise göreceli (itibarî) bir kötülüktür.
Melekler Allah'ın el-Hâdî (Hidayet veren) isminin
aynasıyken, şeytan el-Mudill (Saptıran) isminin aynasıdır.
Şeytanın insan bedeni üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur.
Sadece düşünceyi etkileyebilir, kuruntu üretebilir (vesvese ve tezyin). İnsan
kendi iradesiyle seçmedikçe şeytanın bir yaptırımı yoktur.
İbn Arabî’nin nefs anlayışı, Platon’un Devlet felsefesinde
yer alan üçlü nefs yapısıyla paralellik gösterir. Düşünüre göre nefsin; nebati,
hayvani, gazabî (öfke gücü) ve şehvanî (arzu) güçleri vardır. Bu alt güçlerin
her biri kendi fıtri haklarını, bedeni yönetmekle görevli olan nâtık (düşünen)
nefsten talep eder.
Nefse kötülüğün nispet edilmesi, onun özü gereği kötü
olmasından değil, kendisine bağlı olan güçleri dinen kınanmış (mezmûm) işlerde
kullanmasından kaynaklanır. Bir insan gıybet ettiğinde, yalan söylediğinde veya
harama baktığında nefs kınanmayı hak eder.
İbn Arabî’ye göre nefs, büsbütün bir kötülük kaynağı ya da
şer odağı değildir. O, iyiliğe ve kötülüğe eşit uzaklıkta ve yakınlıkta
bulunan, ilham edilen günah ve takvayı kabul etme istidadına sahip nötr bir
alandır. Nefsin "kötü" olarak nitelenmesi, fıtri güçlerini şeriatın
tayin ettiği meşru sınırların dışında kullanmasından kaynaklanan itibarî bir
durumdur.
İkinci Bölüm
Kötülük Problemi Bağlamında İbn Arabî’de Varlık Tasavvuru
Vahdet-i vücûd, bu terkibi oluşturan kelimelerden
"vahdet" birlik anlamına gelirken, "vücûd" terimi ise
varlık anlamında kullanılır.
Varlığın birliği öğretisini anlamak; bu mesele bazı
kimseleri hidayet semasına yükseltirken, bazılarını da dalâlet çukuruna çeker.
Varlık birdir ve o da Hakk’ın varlığıdır
İbn Arabî, tam olarak bu terimi kullanmasa da, lafızca çok
yakın olan "vâhide fi’l-vücûd" (vücûdda bir) ibaresine yer vermiştir.
Muhâdarât isimli eserinde anlattığına göre, düşünürümüz
1206 (603) yılında Kahire’de karanlık bir odada istirahat ederken birdenbire
bedeninden saçılan nurlarla her taraf aydınlanır. Güzel yüzlü, hoş sözlü biri
ortaya çıkar ve kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu
belirterek bazı hakikatleri tebliğ eder. İbn Arabî’ye tebliğ edilen bu
hakikatler şunlardır:
"Hayr (iyilik) vücutta (varlıkta), şer (kötülük) ise
ademdedir (yoklukta). Allah insanı lütfu ile yaratmıştır. İnsan önce Allah’ın
isim ve sıfatlarıyla ahlaklandı. Allah var ama sen yoksun."
İşte bu ilahî tebliğden sonra düşünürümüz, tüm dikkatini
sadece gerçek varlık olan Tanrı’da toplayıp O’ndan başkasını görmeyecek;
varlığı iyilik, yokluğu ise kötülük olarak niteleyecektir.
Varlık Mertebeleri
Lâ-taayyün (Ahadiyet Mertebesi)
Taayyün-i Evvel (Birinci Taayyün Mertebesi)
Taayyün-i Sâni (İkinci Taayyün Mertebesi)
Mertebe-i Ervah (Âlem-i Melekût)
Mertebe-i Misâl (Hayal Âlemi)
Mertebe-i Şehâdet (Maddî Âlem / Fiziksel Dünya)
Mertebe-i İnsan (Mertebelerin Câmîsi)
Kötülük problemi açısından bizi doğrudan üçüncü (Taayyün-i
Sâni) ve altıncı (Mertebe-i Şehâdet) mertebeler ilgilendirir. Üçüncü mertebede
beliren her bir "ilmî suret", altıncı mertebe olan şehâdet âleminde
görülen iyi-kötü, güzel-çirkin tüm varlıkların ezeli hakikatidir. Altıncı
mertebe olan şehâdet âlemi, beş duyuyla algılanan, cisimler ve
"oluş-bozuluş" (kevn ü fesad) dünyasıdır. İşte bu âlem, ister ahlakî
ister doğal olsun, göreceli (nisbî) kötülük durumlarının açığa çıktığı yerdir.
A’yân-ı Sâbite
İbn Arabî’ye göre a'yân-ı sâbite, görünür âlemdeki her şeyin
ezelî ve gerçek illetidir. Bir varlığın ezeldeki ayn-ı sâbitesi neyi
gerektiriyorsa, şehâdet âleminde de o şekilde açığa çıkar.
Bir şeyin varlık sahasına çıkması için bir talep (istek)
gerekir. İstemenin üç türü vardır:
Sözle yapılan istek: "Allah'ım bana rızık ver"
demek gibi.
Halle yapılan istek: Aç bir insanın durumunun doğrudan
yiyeceği talep etmesi gibi.
Kabiliyet/İstidat diliyle (lisan-ı istidat) yapılan istek:
Allah’ın ezelî ilminde sabit olan a'yân-ı sâbitenin Haktan kendi doğasına uygun
şekilde zuhur etmeyi talep etmesi.
Eğer bir cebir varsa, bu "senden sana" olan bir
cebirdir.
İlahî İsimler
İbn Arabî, ilahî isimleri delalet ettikleri yönler
bakımından üç ana kısma ayırır:
Zata Delalet Edenler: el-Evvel (ilk) ve el-Âhir (son) gibi
doğrudan Tanrı'nın özüne bakan isimler.
Sıfata Delalet Edenler: el-Alîm (bilen), el-Habîr (haberdar
olan), eş-Şekûr (şükrü kabul eden) ve el-Kâdir (gücü yeten) gibi ilahî
nitelikleri bildiren isimler.
Fiile Delalet Edenler: el-Hâlik (yaratan) ve er-Râzık (rızık
veren) gibi ilahî eylemleri açığa çıkaran isimler.
İbn Kasî’ye göre her ilahî isim iki tür delalete sahiptir:
Birincisi, her ismin ortaklaşa Zata delalet etmesidir (bu yönden tüm isimler
tek bir hakikate çıkar). İkincisi, her ismin yalnızca kendine has tikel bir
hakikate delalet etmesidir.
İlahî isimlerin kendilerine has hakikatleri, onları
birbirinden farklılaştırır ve karşıtlıklar doğurur. el-Hâdî, eş-Şâfî, er-Rezzâk
gibi isimler âleme lütuf sunarken; el-Kâbız, ed-Dârr (zarar veren), el-Muazzib
(azap eden) gibi isimler kısıtlama ve acı üretir. Her olumlu/cemalî ismin
karşısında olumsuz/celalî bir isim yer alır. İşte bu ilahî isimlerdeki
çeşitlilik ve karşıtlık, âlemde müşahede edilen iyi-kötü, güzel-çirkin,
faydalı-zararlı durumların gerçek sebebidir.
İsimler, yokluktaki mümkünlerin muhtaçlık diliyle yaptıkları
çağrı üzerine bir araya gelir.
Sırasıyla el-Bâri (var eden), yetkiyi el-Kâdir (gücü yeten)
ismine; o, irade şartı sebebiyle el-Mürîd ismine; o ise ezelî takdir bilgisi
için el-Alîm ismine devreder.
İsimlerin mümkünlerde tecelli etmeye olan ihtiyacı,
mümkünlerin onlara olan ihtiyacından daha fazladır; zira isimler ancak
eserleriyle otorite kazanırlar.
es-Sabûr: Allah insanı belâ ile sınadığında isyan etmeyip
sabreden kul, bu ismin mazharı ve Allah'ın sevdiği bir "sabûr" olur.
et-Tevvâb: Kendisine yapılan bir kötülüğe kötülükle değil,
iyilikle karşılık verip erdemle affediciliğe dönen kişi "tevvâb"
vasfıyla ahlaklanmış olur.
Üçüncü Bölüm
İbn Arabî Felsefesinde Bir Teodisenin İmkânı
Âlem, mutlak hayır olan Allah'ın isim ve sıfatlarının
tecelli ettiği bir sahnedir. Dolayısıyla dünyada "kötülük" olarak
nitelendirilen durumlar hakiki değil, mizaçlara, şartlara, amaca ve şeriata
göre değişkenlik gösteren göreceli (nisbî) bir karaktere sahiptir.
Âlemdeki iyi-kötü, faydalı-zararlı tüm göreceli durumların
kökeni ilahî isimlerin karşıtlığında yatar. el-Hâdî (hidayet veren) ile
el-Mudill (saptıran), en-Nâfi' (fayda veren) ile ed-Dârr (zarar veren) isimleri
buna örnektir. Ancak bu isimlerin etkisiyle ortaya çıkan hiçbir tecelli mutlak
anlamda "kötü" olarak adlandırılamaz; çünkü hepsi mutlak hayır olan
Allah’ın vekilleridir.
Din felsefesinde Leibniz tarafından ifade edilen ve salt bir
yetkin olmama/eksiklik durumu olarak tanımlanan "metafizik kötülük"
düşüncesi, varlığı sırf hayır ve iyilik olarak gören İbn Arabî’nin sisteminde
yer almaz.
İbn Arabî'ye göre varlıkta eksikliğin bulunması, aslında
varlığın kemalinin (mükemmelliğinin) bir yönüdür. Ona göre eğer varlıkta
eksiklik bulunmasaydı, eksiklik var olamayacağı için varlığın kemali eksik
kalırdı.
İbn Arabî’ye göre ahlakî kötülüğün merkezinde özgür irade
sahibi bir varlık olan insan vardır. İnsan, Allah'ın el-Mürîd (İrade eden)
isminin kendisindeki tecellisi sebebiyle eylemlerinde özgürdür.
İbn Arabî / Fiilleri tamamen insana nispet eden Mu'tezile
ile fiillerin yaratılmasında tek gücün Allah olduğunu savunan ve insanı bir
"kesb" perdesi arkasında bırakan Eş'arî ekolünü, gerçeğin yalnızca
bir yönünü gördükleri için "gözleri perdeli" olmakla eleştirir.
Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder, yerinize
günah işleyip tövbe eden bir topluluk getirirdi.
Allah, rahmetini çoğunlukla gazabının ve intikamının içinde
gizlemiştir.
Hırsızın elinin kesilmesi veya kısas gibi şer'î (dinî)
cezalar, ilk bakışta acı verici ve azap gibi görünse de aslında birer
rahmettir. Bu cezalar sayesinde suçlunun ahiretteki sorumluluğu düşer.
Dışarıdan bakıldığında masum görünen birinin belaya uğraması
mutlak bir haksızlık değildir. Kul, geçmişte bir hayvana zulmetmiş veya sadece
Allah'ın bildiği bir günah işlemiş olabilir. Bela, zamanı geldiğinde o gizli
günahın hak edilmiş bir cezası olarak tecelli eder.
Allah'ın kullarına acı ve sıkıntı vermesinin asıl gayesi,
kulların bu sıkıntıların kaldırılması için sadece O'na yakarmalarını, dua
etmelerini ve O'na sığınmalarını irade etmesidir.
Nimetlerin hazzı, zıtları olan acılar sayesinde zevk
edilerek (deneyimlenerek) öğrenilir.
Size isabet eden her musibet ellerinizle yaptığınıza
karşılıktır
Âd kavminin inkârı yüzünden dondurucu rüzgârla helak olması,
Semûd kavmini yıldırımın çarpması,
Şuayb kavminin depremle yıkılması,
Nuh kavminin suda boğulması,
Firavun ailesinin kıtlıkla cezalandırılması
Çağdaş felsefedeki mantıksal kötülük problemi, Tanrı’nın
yalnızca "Mutlak İyi" (Cemâl) yönüne odaklanır. İbn Arabî ise
Tanrı'nın sadece Cemâl değil, aynı zamanda Celâl isimlerinin de (ed-Dârr: zarar
veren, el-Müblî: belaya uğratan, el-Muazzib: azap eden) olduğunu belirtir.
İlahî isimlerde işlevsizlik imkânsız olduğundan, bu isimlerin âlemde tecelli
etmesi (belâ, acı, zarar şeklinde) kaçınılmazdır. Dolayısıyla kötülüğün varlığı
Tanrı'nın yokluğuna değil, aksine Celâl isimleri yönünden varlığına delildir.
Sonuç
Varlıkta mutlak hayır olan Allah'ın isim, sıfat ve
fiillerinden başka bir şey yoktur. Varlık iyilik; yokluk ise kötülüktür.
Bir şeyin iyi ya da kötü oluşuna hükmeden Allah'tır. Ölçü
tamamen din/Tanrı eksenlidir.
Şeytan / Allah'ın el-Mudill (saptıran) isminin mazharıdır.
İnsana kötülük yapması için sadece hayal mertebesinde vesvese/ilham verebilir;
insan üzerinde zorlayıcı bir gücü (cebir) veya doğal afetleri yönetme yetisi
yoktur.
İsimler / Âlemdeki her şeyin asıl illetidir. Uluhiyette
işlevsizlik imkânsız olduğundan, ed-Dârr (zarar veren), el-Müblî (bela veren)
gibi celâl isimlerinin dünyada acı, elem ve belâ şeklinde mazharlarının
bulunması kaçınılmazdır.
İnsan özgür irade sahibidir ve fiillerinden sorumludur.
İnsanın hiç günah işlemeyen bir varlık olması (ilgili hadis gereği) onun yok
oluş sebebi olurdu.
Varlığın kemâli (mükemmelliği), ancak içinde eksikliğin de
var edilmesiyle tamamlanır. Allah eksikliğe de yaratılış gayesi vermiştir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder