İbn
Arabi - Marifet ve Hikmet -
Notlar
Mütercim: Mahmut Kanık, İz Yayınları
(el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye, 1. 2. ve 3. cüzleriyle 20. 166.
177. 420. bâblarının ve
558. bâbın bir bölümünün tercümesidir.)
Önsöz
Gençlik yıllarının irfan hammadde toplama sahasıdır. Tunus’ta
Şeyh Abdülaziz el-Mehdevî ile kurduğu 9 aylık ruhanî ülfet, Fütûhât’ın kalbe
düşen ilk tohumudur.
Şeyh’in Anadolu’ya gelişi, bu toprakların irfanî mayasını
değiştirmiştir. Sadreddin Konevî’yi yetiştirmesi, Ekberî felsefenin
kurumsallaşmasını sağlamıştır.
İbn Arabî’nin Tunus’ta zikrettiği vizyoner dostluk
betimlemesi, kozmolojideki "Dört Direk / Esas" (Ertâd) doktrininin
yeryüzündeki insan tecellileridir. Şeyh, kendisi, el-Mehdevî, Ebû Abdullah
el-Murâbıt ve özellikle Abdullah Bedr el-Habeşî’yi bu dört temel direk olarak
görür.
Fütûhât 1201 – 1231 yılları arasında yazıldı.
Şeyh'in kendi eliyle yazıp vefatından 2 yıl önce (1238)
tamamladığı nihai metin 37 cilttir.
Yazma nüsha Sadreddin Konevî Zaviyesi'nde asırlar boyu
titizlikle muhafaza edildi.
Fütûhâtü’l-Mekkiyye, İslam dünyasının tematik olarak
hazırlanmış ilk ve tek tasavvufi ilimler ansiklopedisidir.
Eser altı bölümde tasnif edilmiştir:
Marifetler (Maârif): Teorik altyapı, varlık görüşü, ontoloji
ve Hakikat-ı Muhammediyye.
Muameleler (Muâmelât): Kulun ahlaki olgunlaşması için
gereken ameli ve şer'î pratikler.
Hâller (Ahvâl): Yükseliş sırasında kalbe apansız gelen ve
giden vecd tecellileri.
Menziller (Menâzil): Ruhun dikey yükselişte konaklamak ve
hakkını vermek zorunda olduğu duraklar.
Münazeleler (Münâzelât): Kulun ruhanî boyutta Sevgili (Hak)
ile yüz yüze gelişi ve batınî savaşları.
Makamlar (Makâmât): Kulda artık sabit hale gelen en yüksek
mükemmellik aşamaları.
Marifet ve Hikmet bölümünün odağı yedi ilimdir. Şeyh’e göre
bu yedi katmanı idrak eden kişi ancak "Ârif" sıfatını kazanır.
Bunları bilen kimseye hakikat ilminden hiçbir şey gizli
kalmaz.
1- Allah
Teâlâ’nın isimlerinin bilinmesi;
2- Tecellilerin
bilinmesi;
3- Hak Teâlâ’nın
kullarına Şeriat diliyle hitabının bilinmesi;
4- Varoluşun mükemmelliğinin
ve noksanlığının bilinmesi;
5- İçerdiği
hakikatler bakımından insanın bilinmesi;
6- Hayalî keşfin
bilinmesi;
7- illetlerin ve
devaların bilinmesi.
…
Marifet ve Hikmet
Hamd, eşyayı (nesneleri ve varlıkları) yokluktan ve yokluğun
yokluğundan vareden Allah içindir!
Allah’ın Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimleri, ancak alem ve
insan (cahil ve âlim) var olduğu için bizce görünür hale gelmiştir.
Her kul, Allah’ın esmâsından birinin tecelli mahallidir.
O isim onun Rabbi ve o kulun kalbidir.
Yaratılış
Allah’la birlikte hiçbir şey yokken, ilk olarak katı, beyaz
ve dönen bir "Su Cevheri" yaratılmıştır.
Su, potansiyel olarak tüm cisimleri ve arazları içinde
taşır.
Allah bu cevhere Celâl gözüyle bakınca, cevher haya ederek
erir ve dalgalanan kozmik su haline gelir.
Suyun dalgalanmasından ve geride bıraktığı öz köpükten
Yeryüzü inşa edilir. Sürtünmeden doğan ateş ve dumandan ise Yedi Kat Gök
(Semavat) yarılır.
Bitiş, başlangıcın aynısıdır.
…
Kâbe’yi tavaf ederken insanlığın babası Hz. Âdem’i ve ruhanî
bir topluluğu görür. Âdem (a.s.), en zayıf ve halsiz yürüyüşle yürümektedir.
Bunun sebebi, insanlık soyunun tüm yükünü, yeryüzü sorumluluğunu ve hilafet
emanetini üzerinde taşıyor olmasıdır.
Melekler insanın sol tarafını (kötülüğe meylini) gördü ama
sağ avucundaki (ilahî isimlerin tecelligâhı olan) beyaz nuru göremedi.
Ben övgüde bulunduğum zaman, yalnızca kendime sena ederim
Demek ki ben sena ettiğim Zâtın varlığının aynısıyım.
İbn Arabî; kendisi, Ebu Abdullah el-Murabıt, Habeşistanlı
sadık dostu Abdullah Bedr ve ev sahibiyle birlikte, alemin üzerinde yükseldiği
"dört temel esas" (rükün) olduklarını belirtir.
Akıl İlmi
Haller İlmi
Sırlar İlmi
Sırlar ilmi aklın ötesinde olduğu için, avam ve zahir
uleması tarafından her devirde inkâr edilmiştir.
Bir filozofun dininin olmaması, söylediği her şeyin batıl
olduğu anlamına gelmez.
Önemli olan sözü söyleyenin kimliği değil, sözün Hakikate ve
Şeriatın ruhuna uygun olup olmadığıdır.
Makam, kulda iyice yerleşen, kökleşen (resûh) ve ondan bir
daha ayrılmayan niteliklerdir
Hâl, zamana, vakte ve şartlara bağlı olarak gelip geçici
olan, kulun kalbini istila eden ruhanî durumlardır
Marifet, kulun amel, takva ve süluk yoluyla doğrudan keşif
sonucu elde ettiği şeksiz şüphesiz ilimdir.
Akıl yürütme (fikir) ve felsefi nazarla elde edilen her
türlü bilgi, doğası gereği bünyesinde şüphe, şaşkınlık (hayret) ve yanılgı
riski taşır. Marifetin içine ise asla şüphe giremez; çünkü o bir akıl yürütme
değil, doğrudan bir "görme" (şuhûd) işidir.
Kim kendini tanırsa, Rabbini de tanır
Birinci İlim - Hakikatler İlmi
İlâhî İsimlerin Tasnifi
Zât İsimleri
Ne övgü ne yergi ifade eden, sadece Zât-ı İlâhî'yi gösteren
özel isimdir.
Sıfat İsimleri
Zâta eklenen manalara delâlet eder. İkiye ayrılır: Akılla
bilinen aynî sıfatlar ve izafî sıfatlar. Hayy (Diri), Alîm (Bilen), Kâdir (Gücü
yeten).
Fiil İsimleri
İlâhî iradenin alemdeki eylemlerini gösterir. Sarih (açık)
ve mazmun (kapalı) olarak ikiye ayrılır. El-Musavvir (Şekil veren) [Sarih];
Tuzak kurana karşı tuzak kurma [Mazmun].
Ortak İsimler
Hem bir fiile hem de bir tenzih/kudsiyet sıfatına aynı anda
delâlet eden isimlerdir.
El-Mümin (Tasdik eden / Eman veren); Er-Rab (Malik / Terbiye
eden).
Gayretullah / İsimlerin havasını fâş etmek, varlığın
perdelerini yırtmak ve perdelerin arkasındaki sırları açığa çıkarmak… Allah’ın
gayreti bu sırların avamın elinde oyuncak olmasına direnir.
Harfler bir araya gelip bir kelime oluşturduğunda, tek tek
harflerin sahip olmadığı yepyeni bir "havas" (etki) doğar. Tıpkı
mürekkebi oluşturan maddelerin tek tek siyah olmamasına rağmen,
birleştiklerinde mutlak siyahlığı doğurması gibi.
Varlık sahnesini var eden yaratıcı "Kün!" emri,
harflerin değil, o kelimenin bütünsel terkibinin bir fiilidir.
O, Ben, Sen, Biz gibi zamirler,
delâlet ettikleri Zât'ı nitelerken hiçbir sıfata ihtiyaç duymadıkları için,
belirli özel isimlerden (a'lâm) çok daha kuvvetlidirler.
"Hüve" (O) hiçbir türevi (iştikâkı) olmayan,
Zât’ın doğrudan kendi Hüviyyetine (Zâtî mahiyetine) çıkan Mutlak Gayb
zamiridir.
Gerçek Esmâü'l-Hüsnâ, felsefi türetmelerle veya keyfi
keşiflerle topluma dikte edilemez; sadece Kur'an nassından ve Hz. Peygamber'den
sahih olarak gelen haberlerden (hadislerden) alınabilir. Arif kendi keşfettiği
isimlerle tek başına dua edebilir ama dinî bir fitneye sebep olmamak için bunu
topluma yeni bir nakil gibi sunamaz.
İkinci İlim - Tecelliler ilmi
Yokluk / Adem Perdesi
Alem henüz yokken (madum iken), Allah’ın ilminde sabitti ve
Hakk’ın kelamını (Kün! / Ol!) işitti.
Varlık emri gelince mümkün varlıklar süratle varlığa koştu
ve adem (yokluk) zail oldu. Alem varlık nuruyla boyanıp gözünü açtığında,
karşısında "mahza hayır" (saf güzellik ve katıksız iyilik) gördü;
fakat kendisini var edenin o olduğunu henüz idrak edemedi. İşte tam bu sırada
tecelli, ona gördüğü şeyin ne olduğunu fısıldadı.
Her yaratık ile Allah arasında, aklın asla kavrayamayacağı,
kelimelerle anlatılamayacak özel bir yüz (vech-i has) ve ilâhî bir sır vardır.
Allah’ın isimleri ve izafetleri (Yaratıcı vb.) alemdeki
doğuşları, değişimleri ve sebepleri meydana getirir. Bu sebepler ve perdeler
olmasaydı hakikat apaçık (kef) ortaya çıkar, imtihan biterdi. Alem bu perdeler
yüzünden fiilleri Allah'a değil, sebeplere nisbet eder.
Allah bir an bile tecellisini durdurmaz. Evrende, duyularda,
düşüncelerde, dünyada ve ahirette her an gördüğümüz değişimler, bu kesintisiz
tecellinin sonucudur.
Üçüncü İlim - Hak Teâlâ’nın Mükellef Kullarına Şeriatların Diliyle Hitap
Etmesi İlmi
İnsan ve cin dışındaki tüm varlıklar (güneş, ay, ağaçlar,
taşlar) doğrudan fıtrî bir vahiyle yaratıldı.
Bu yüzden hepsi doğuştan "saîd" (mutlu ve
kurtulmuştur).
Allah insanı Nur (ilâhî alem) ile Tabiat (karanlık alem)
arasında bir köprü olan nefs-i nâtıka (konuşan/düşünen ruh) ile yaratmış ve onu
yeryüzünde ihtiyarî (seçime dayalı) bir vekil kılmıştır.
Suret, göz, el, ayak, kızma, tereddüt etme, sevinme, gülme,
tuzak kurma, inme, istiva etme gibi şeriatta Hakk'a nisbet edilen insani
vasıfların hepsi Hakk'ın mümkün varlıklara tecelli etmesinin zorunlu
sonuçlarıdır.
Allah aleme tecelli ederken, alemin istidadına göre bu
sıfatlara bürünür.
Dördüncü İlim - Varoluş İçindeki Mükemmellik ve Noksanlıkla İlgili İlim
Varoluş içinde noksanlığın bulunması, varoluşun mükemmelliğindendir.
Eğer alemde hiçbir noksanlık olmasaydı, alem
"noksanlığı barındıramadığı için" eksik kalırdı.
Sadece akla güvenilseydi, Allah’tan sürekli sıfatları
soyutlayarak (tenzih) O’nu bilinemez, donmuş bir Tanrı haline getirecekti.
Hayal gücü Tanrı'yı şekillendirmek isterken, şeriatın mutlak
soyutlama (tenzih) hitabını duyunca şaşırıp kalır.
Gerçek ilâhî kemal, Tanrı'nın hem münezzeh (kıyaslanamaz)
hem de müşebbeh (tecelli eden) bir İlâh olarak kabul edilmesiyle idrak edilir.
Akıl bu iki zıt kutup arasında hayrete (taayyüre) düşer. Hayret, marifetin en
üst makamıdır.
Veliler peygamberlere "nebilik" veya
"resullük" yönüyle asla eklemlenemezler. Onlar peygamberlere sadece
"halifelik" (hükmü yürütme, adaleti ikame etme) yönüyle mirasçı
olurlar.
İlâhî kemal; aklın sınırlı tenzihi ile hayalin sınırlı
teşbihi arasındaki şaşkınlıkta (hayrette) gizlidir.
Beşinci İlim - İçerdiği Hakikatler Bakımından insanın Kendini Tanıması
Hükmetmek bir üstünlük madalyası değil, ağır bir imtihandır
(ibtilâ).
İktidar makamındaki insan, her an gurura kapılma ve
ayaklarının kayması riskiyle yüz yüzedir. Bu yüzden kıyamette en çok pişmanlık
duyacak olanlar, bu gücü elinde tutanlardır.
İnsanın kendini tanıması, kendi nefsindeki iddialardan
arınmasıyla başlar.
Evrendeki her şey fıtraten ne yapacağını bilir (arı bal
yapar, güneş doğar); ancak insan, yaratılış gayesi olan kulluğu doğru ifa
edebilmek için iradesini eğitecek, kendisini irşad edecek bir rehbere (mürşide)
ihtiyaç duyar.
Altıncı İlim - Hayal ilmi ve Hayalin Bitişik ve Ayrı Alemi
Aynî Varoluş (Vücûd-ı Aynî): Dış dünyada kendi başına var
olan hakikatlerdir.
Zihinsel Varoluş (Vücûd-ı Zihnî): Hakikatlerin insan
zihninde ve nefsinde tam mutabakatla tasavvur edilmesidir.
Lafzî Varoluş (Vücûd-ı Lafzî): Kelimeler ve dildeki
varoluştur.
Yazısal Varoluş (Vücûd-ı Hattî): Yazı, çizgi ve rakamlarla
kayıt altına alınan varoluştur.
Allah "gizli bir hazine" iken, bilinmeyi sevmiş ve
bu sevginin doğurduğu aşk/şevk hareketiyle bir "Nefes" (teneffüs)
koymuştur. İşte bu ilâhî nefesten Amâ (Mutlak Hayal) meydana gelmiştir. Amâ,
Allah’a en yakın mevcuttur ve kâinatın içindeki tüm boşluğu (el-halâ) dolduran
kozmik bir uzaydır.
Hayal âlemi (berzah), rasyonel aklın "imkansız"
(muhal) dediği şeylerin fiilen ve hakikaten gerçekleştiği tek yerdir.
Aynada görünen suret gerçektir ama yeri hayal makamıdır.
Yedinci İlim - İlâçlar ve Hastalar ilmi
Beden Hastalıkları: Tabiblerin (tıp doktorlarının) alanıdır.
Akıl / İtikat Hastalıkları: Çözümü, rasyonel dünyadan
felsefi bir mesafe ile uzaklaşmak, "halvet" (yalnızlık) hayatı
yaşamak ve zihni yoran spekülasyonları bırakıp Allah’ı zikretmektir.
Nefis Hastalıkları: Mürşidlerin ve ahlâkın asıl ilgilendiği
alan burasıdır. Bunlar da kendi içinde üçe ayrılır: Söz, Fiil ve Hâl
hastalıkları.
Kamusal alanda yapılan nasihat, muhatabı utandırır
Dostundan bin kez sakın! Çünkü dostluğunuz bozulursa, sana
nasıl zarar vereceğini çok iyi bilir.
Kul, elindeki malın kendisinin değil, Allah'ın elindeki bir
emaneti olduğunu bilmelidir. Malı birine verdiğinde, aslında emaneti gerçek
sahibine teslim etmiş olur.
Konuşman gerektiğinde susuyorsan, ya da susman gerektiğinde
konuşuyorsan hastasın demektir. Tek istisna, hakkı korumak için yapılacak
şahitliklerdir.
Sufi alim Rûzbihân el-Baklî,
şarkıcı bir kadına âşık olmuş, Kâbe’de vecd halini görenler ondaki Allah aşkını
övmüş, kendisine yönelen hüsnü zannı fark eden Rûzbihân; görünen hâlimde
yalancı olmak istemiyorum diyerek hırkasını çıkarıp atar. Allah Teâlâ bu
sadakatin karşılığı olarak Rûzbihân'ın kalbinden o sevgiyi siler.
Suyun rengi kabının rengidir
Ârif, dünyadan elini eteğini çekmiş, pasif bir izole yaşam
sürmez. O, kozmik düzenin idarecisi (Hakk’ın halifesi) ve toplumun yükünü
sırtlayandır.
Ârif, tüm şer'î ilimleri kitaplardan veya kulaktan dolma
değil, doğrudan kaynağından (ilm-i ledün) toplar.
Ârif olan zat bütün makamlara ilmen maliktir, fakat bu
makamlar üzerinde tahakküm (zorla tasarruf) etmek onun şartı değildir.
Kâmil insan, manevi "makam"da ne kadar yükselirse,
bu dünya vatanındaki "hâl"inde (yani dışarıdan görünen tasarruf ve
iddialarında) o kadar gizlenir ve "noksanlaşır" (Melâmîleşir). Çünkü
katı, durağan ve görünür olmak zevale tabidir; mutlak sabitleşme (sübut) ise
iddiayı yok etmeyi gerektirir.
Allah aklı, tabii şehvetler nefse hükmettiğinde ona karşı
koysun (dengelesin) diye yaratmıştır. Akıl; tasvir, hayal ve tefekkür güçlerini
kullanarak eşya üzerinde tasarruf edebilir.
Hikmet, eşyayı kadim ilme göre tertip etme, düzenleme ve her
şeye hakkını ve en güzel yaratılışını verme ilmidir.
Hikmet, mümkün varlıklar henüz yoklukta (sübut halindeyken)
onları en uygun nizamda düzenleyen ve varlığa çıkarken o nizamı uygulayan
kuvvettir.
Nefes
Hava, kalbin derinliklerinden çıkıp ağza doğru gelirken
duraklama yerlerinde (mahreçlerde) kesintiye uğrar. Bu kesintiler harfleri
oluşturur. Harflerin birleşmesi ise manalara hissî hayat verir.
"Kün" (Ol) emri
K, Vav ve N harflerinden oluşan "Kün"
Bu üç harfin isimleri de kendi içinde üçer harflidir
(Kâf-Elif-Fâ gibi)
Böylece 3 x 3 = 9 sayısı ortaya çıkar.
Varlık, ikilikten veya salt birlikten değil, bir
"teklik/ferdiyet" (üçlü terkip) sırrından doğmuştur. Bu dokuz sayısal
hakikat, evreni kuşatan dokuz feleğe ve kozmik hareketlere kaynaklık eder.
Fütuhat-ı Mekkiyye’nin içeriği
Marifetler / 1-73
Muameleler / 74-210
Haller / 211-269
Menziller / 270-383
Münazeleler / 384-461
Makamlar / 462-560
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder