İbn
Arabi - Tövbe Mücahede ve Takva -
Notlar
Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2015
Eser Fütühât-ı Mekkiyye’nin 7. cildinde bulunan 92-94.
kısımlar ve 74-88. bölümleri içermektedir.
Tövbe
İtiraf her muhakkikin tövbesidir
Hak ilah, onunla gönlünü açar
İlah muhaliften razı olduğu gibi
Emrine uyandan da razıdır
Allah’ın tövbesi ‘alâ (üzerine)’ edatına bağlıdır. Çünkü
onun isimlerinden birisi de Alî’dir. Yaratıkların tövbesi ise, ‘ilâ’ edatına
bağlıdır, ilâ (-e hali) tövbenin gayesidir. Hak ve halk (yaratıklar), tövbe
fiilinde ‘-den’ ifadesinde bir araya gelir: Halk kendilerinden Allah’a
dönerlerken, ârifler O’ndan O’na dönerler. Allah’ı bilenler ise, O’na dönmekten
O’na dönerler.
‘Allah tövbe edenleri sever, O’ndan olan bu sevgi, ilktir.
İkinci Sevgi: Kul bu inayete cevap verip yöneldiğinde,
Hakk'ın onu "tövbe eden bir kul" olarak sevmesidir.
Şekilsel/zahiri alimler tövbenin geçerliliği için "bir
daha günaha dönmemeye kesin kararlı olmayı" (azim) şart koşarlar.
Kul yarın ne yaşayacağını bilemez.
Asıl tövbe, Hz. Âdem'in yaptığı gibi salt bir itiraf ve dua
mertebesidir ("Rabbimiz kendimize zulmettik..."). Geleceğe dair
mülkiyet iddia etmek değil, içinde bulunulan andaki acziyeti ve noksanlığı
Hakk'a arz etmektir.
Varlıkta ortaya çıkan her fiil, varlık sahnesine çıkması
bakımından Hakka aittir ve bu yönüyle güzeldir. Bir fiilin "günah"
veya "kötü" olarak adlandırılması, onun kula nispet edilmesiyle
başlar.
Arif, edebi gereği kötülüğü kendine, fiilin varlığını ise
Hakka nispet eder.
Kötülük arızîdir (geçicidir), güzellik ise zâtîdir
(kalıcıdır).
Ey itaatim! Sen olsaydın, hasret çekerdim
Günâhım! Sen olmasaydın, seçilen olmazdım.
Bilmelisin ki, tövbe makamı, ölünceye kadar insana eşlik
eden makamlardandır.
Tövbenin Terki
Kul manasını hangi anlama çevirirse çevirsin, Hak çevirende,
çevrilende ve çevirme fiilindedir, öyleyse nereye döneceğim?
Tövbenin terki, “ben tövbe ettim, benim bir iradem var ve
ben Allah'a yöneldim" şeklindeki benlik iddiasını (enaniyeti) terk
etmektir.
Kul tövbe ettiğinde, o tövbe kulun kendi gücüyle değil,
Allah'ın ona dönmesiyle (Tâbe aleyhim) gerçekleşir. Kul sadece bu ilahi
niteliğin zuhur ettiği bir mahaldir (aynadır).
Kul, kendi küçük cüz'î iradesiyle bir şeyleri değiştirdiğini
zannetme yanılsamasından (perdesinden) kurtulup mutlak müşahedeye erdiğinde,
tövbe de dahil olmak üzere tüm nispetleri hakiki sahibine iade eder. Tövbenin
terki, kulun yok olup Hakk'ın baki kalmasıdır.
Mücahede
Tembelliğe yönelme, çünkü tembellik seni örter, hadiseler
İçinde vasıl ol!
Arapçada üç temel hareke (Zamme/Ötre, Fetha, Kesre) vardır.
Bunlar uzatılarak okunduğunda (işba’ edildiğinde), ses uzar ve ortaya üç illet
(hastalık/uzatma) harfi çıkar: Vâv (v), Elif (a), Yâ (y).
Zamme (Ötre - u sesi): İlahi isimlerden el-Alî (Yüce)
isminin mazharıdır. Sesin yukarı doğru reft (yücelme) hareketidir.
Fetha (Üstün - a sesi): İlahi isimlerden er-Rahmân isminin
mazharıdır. Kur'an'daki "Allah'ın rahmet kapılarını açması (feth
etmesi)" sırrıyla irtibatlıdır. Rahmetin yayılmasını ve varoluş sahnesinin
açılmasını simgeler.
Kesre (Esre - i sesi): İlahi isimlerden el-Müteâl (Aşkın,
dikey derinlik) isminin mazharıdır.
Arapçada bu harfleri barındıran kelimelere
"mu'tell" (illetli/hasta) denir; bu harflerin bulunmadığı kelimeler
ise "sahih" (sağlıklı) kabul edilir.
Mücahit, kendisinde beşeriyet ve varlık illetleri
barındıran, yani "hasta/zayıf" olan sâliktir.
Eğer sâlik bu illetlerden arınırsa, meşakkat biter ve
sonraki bölüm olan "Mücahedenin Terki" mertebesine ulaşır.
Allah müminlerden mallarını ve nefislerini cennet
karşılığında satın almıştır
İman eden, idrak sahibi olan düşünen (Nâtık) nefis, maddi
bedene bağlı olan, dünyayı arzulayan hayvanî Nefsi vererek, karşılık olarak Cenneti
almıştır.
Mücahedenin Terki
Cihat etme, çünkü kavga eden, kendisinde cihat ettiğinin
aynidir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) amâ (kör) olan Abdullah b. Ümmü
Mektûm’a yüzünü ekşitmesi
Süslenme
Dünya Hayatının Süsü: Sadece zâhire bakanların gördüğü,
dünyaya ait süs.
Allah’ın Süsü: Allah ehlinin gördüğü, "Her mescidde
ziynetinizi alın" ayetinin sırrıyla Allah için güzelleşme.
Şeytanın Süsü: Amellerin insana şeytan tarafından güzel
gösterilmesi.
Zâhirde görünen eylem birdir
Sâlik, her zaman hüsn-i zan (iyimserlik) ile memurdur.
Halvet
Asıl halveti Varlık Nurunun kozmik boşluğu doldurması ve
kalbin Hak dışındaki her şeyden (masivadan) arınmasıdır.
Boşluk (Halâ): Alemin kendisinde var olduğu mutlak uzay veya
yokluk zeminidir. Halvetin aslı budur.
Heba (Karanlık Cevher): Boşluğu ilk dolduran, henüz şekil
almamış, özü gereği karanlık ve yokluğa yakın olan ana maddedir.
En-Nûr Tecellisi: Hak, en-Nûr ismiyle bu karanlık cevhere
tecelli ettiğinde, Heba bu nur ile boyanır ve varlık sahnesine çıkar.
Gökler ve yer beni sığdıramadı, mümin kulumun kalbi sığdırdı
Ne zaman ki kalp tamamen boşalır, Hak orada zahir olur.
Allah ehli halvete fikirle değil, zikirle girer.
Halvetin Terki (Celvet)
Keşf, halveti imkânsızlaştırır.
Gözündeki perdeler kalkan bir arif, halvet odasının
duvarlarını, eşyaları, cansız sanılan maddeleri ve melekleri bile "konuşan
nurani topluluklar" olarak müşahede eder.
Eğer insan her bir varlıkta tecelli eden İlahi Hüviyeti
görürse, artık yalnız kalacağı bir "boşluk" bulamaz.
Halvet dünyevi ve başlangıca dair bir makam iken (el-Evvel /
el-Bâtın), Celvet (toplulukta Hakla olmak) uhrevidir ve sonsuzdur (ez-Zâhir /
el-Âhir).
Tam bir celvet hali, çoklukta birliği (kesrette vahdeti),
birlikte ise çokluğu (vahdette kesrette) görmektir.
Uzlet
Kendini bilen, Rabbini bilir
Bu mertebedeki arif, Allah'ın güzel isimlerini (Esma-i
Hüsna) zâhir ve bâtında müşahede eder.
Kul için değişmeyen tek zati isim "Âbid"
(Kulluk/İbadet eden) ismidir.
Uzletin Terki
Uzlet ile sevinmeyin, çünkü o bilgisizliktir. Allah nerede,
ruhlar nerede! Hiçbir varlığın nurundan uzlet etmedi, O'nun zâtı ise ilişmeye
yöneldi.
Hak, her zerrede, her tecellide zâtıyla zâhirdir. Kul,
matlubunun (Allah'ın) her şeyde kendisiyle beraber olduğunu görünce uzlet etmek
artık onun için imkânsız hale gelir.
Arif için uzlet bitmiştir; çünkü o, her şeyin Hak nuruyla
aydınlandığı bir varlık sahnesinde yalnız kalınacak hiçbir "boşluk"
veya "masiva" (Haktan gayrısı) olmadığını idrak etmiştir. O artık
mutlak bir Celvet ve şuhûd içindedir.
Firar (Kaçmak)
Musa, can korkusuyla Firavun ve kavminden kaçtı.
Bu kaçış, ona dünyevi bir ödül olan risalet, hüküm ve
hilafeti getirdi.
Allah'a kaçınız
Senden sana sığınırım
Kul, Allah'ın celalinden cemaline, azabından rahmetine,
cezalandıran isimlerinden (el-Müntakım) koruyan isimlerine (el-Hafîz) kaçar.
Hakikat birdir, ancak nispetler ve tecelliler farklıdır.
Her ilahi isim kulun üzerinde otorite kurmak ve onu kendi
hükmünde sabitlemek ister. Ancak kulun manevi mutluluğu ve marifeti
"artıştadır" ("Rabbim bilgimi artır"). Kul, yeni bir bilgi
ve hal elde etmek için, üzerinde hüküm süren mevcut isimden bir diğer ismin
hükmüne doğru hicret eder. İşte manevi firar, bir tecelliden daha üst bir
tecelliye durmaksızın koşmaktır.
Firarı Terk
Arif, Allah’ı sadece soyut bir tenzihte değil, ayette
sayılan babada, oğulda, dürüst tacirin ticaretinde ve cihat meydanında, yani
her bir mazharda müşahede eder.
Her zerrede tecelli edenin Hak olduğunu gören arif için
firar biter, mutlak bir sükûnet ve bekleyiş (temkin) başlar.
Allah'tan Takva
"Korunmak, siper edinmek" (vukaye)
Allah'tan gücünüz ölçüsünde sakının
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh
Allah'tan hakkıyla sakının
Hicab ve Örtü Takvası Hakkındadır
Allah kula şah damarından daha yakındır
Göremeyişimizin nedeni de bu yakınlıktır
Biz Hakk’ı ancak O’nun bize kendini bildirdiği isim ve
nitelikleri taklit ederek bilebiliriz. Zâtı itibarıyla O, mutlak bilinmezdir.
Bu yüzden marifetin zirvesi hayret ve acziyettir: "Bilgi, Allah'ı
bilmemektir."
Dünyevi Sınırlarda Takva Hakkında
Dünya hayatının aslı karışık bir nutfeden geldiği için
burası bir "karışım" yeridir. Bu yüzden dünyadaki felaketler,
fitneler ve cezalar geneldir
Günahsız birine bu dünyada isabet eden ukubet (ceza) onun
için bir azap değil, bir fitne (sınanma ve manevi temizlenme) hükmündedir.
Küfür diyarında yaşayan masumlar da o diyarın genel hükmüne tabi olurlar.
Sınır, bir şeyin kendi dışına çıkmasını engellediği gibi
yabancı bir unsurun da içeri girmesini önler. Kulun zâti sınırı kulluktur
(ubudiyyet).
Ateşten Takva
Bazı ağır hastalıklar en son çare olarak "ateşle
yakılarak/dağlanarak" tedavi edilir.
Cehennem ateşi de kıyamet günü büyük günahkar müminler için
ilahi bir tedavi metodudur.
Güneş, ay ve yıldızlar ateş tabiatındadır ve Allah’ın onlara
yüklediği bu sıcaklık sayesinde dünyada hayat sürer, madenler olgunlaşır,
meyveler büyür.
Aynı yasa ahirette de geçerlidir: Cennetin toprağı misktir
ve doğası gereği sıcaktır. Cennet ağaçlarının ve meyvelerinin o eşsiz olgunluğa
ve lezzete erişmesi, cennet toprağının tam altında (tabanında) bulunan ateşin
sağladığı doğal sıcaklık sayesindedir.
Şeriat Hükümlerinin Esaslarının Sırlarının Bilinmesi
Allah'tan sakının, O size öğretir
Kıyas, hakkında nass bulunmayan (susulan) alanlarda yeni
hükümler/yükümlülükler icat ederek dini zorlaştırır.
Asıl olan "ibahat-ı asliye" (hakkında hüküm
bulunmayan her şeyin mubah olması) kuralıdır.
İki delil birlikte kullanılabiliyorsa terk edilmez. Birinde
istisna veya fazlalık varsa o fazlalık kabul edilir.
Uzlaştırma imkânsızsa tarihe bakılır; sonradan gelen hüküm
geçerlidir.
Tarih bilinmiyorsa, dinde zorluğu kaldıran ve en kolay olan
hüküm seçilir.
Hadis, rey ve şahsi görüşten daha üstündür.
Müçtehit hata etse bile, o anki içtihadı uyarınca Allah'a
ibadet etmiştir ve Allah onun bu amelini onaylamıştır. Ancak kesin bir nass
(hadis/ayet) kendisine ulaştığı an hatasından dönmek zorundadır.
Şeriat Hükümlerinin Asıllarının Sırları
Allah "Mümin"dir ve kulun kalbine iman yazarak
orada tecelli etmiştir.
Hakk'ın isimleri, kulun mazharında (zuhur yerinde) tecelli
ederek kulun ahlâkı haline gelir.
Sünnet kelime anlamıyla "yol" demektir.
Allah'ın "Mucîb" (İcabet eden) isminin zuhuru için
bir yol (sünnet) teşkil eder.
Kul dua ettiğinde, Allah "Bana dua edenin duasını kabul
ederim" sırrıyla kulun talebine icabet eder.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder