Yasin
Bostan - İbn Sina ve İbnü'l-Arabî'nin Tanrı Anlayışı
ve Mukayesesi - Notlar
Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
2022
Önsöz
Bilme arzusu öncelikle tikel düzeyden başlar, aşamalı olarak
bütüne (külli/tümel olana) doğru yetkinleşir.
Zihinsel çabanın arkasındaki temel itici güç, sonsuz yetkin,
noksansız ve salt mutluluk kaynağı olan Zorunlu Varlık’ın (Tanrı) burhanî
bilgisini elde etme arzusudur.
İnsan bu fikrî macerada mevcûdatı duyusal, zihni, analitik,
felsefi, sezgisel, keşfi ve teolojik birçok süzgeçten geçirir.
Tez mutlak olarak li-zâtihî kendinde varlık olan ve İslam
düşüncesinde Vâcibü’l-Vücûd olarak adlandırılan Tanrı kavramını merkeze alır.
Tanrı, tüm bu varlıklanma süreçlerinin ilksel ilkesi olduğu gibi, felsefi,
teolojik ve tasavvufi (keşfî) bilgi sistemlerinin de vazgeçilmez, başat kurucu
unsurudur.
Giriş
İslam medeniyetinin teorik yükselişi üç ana bilgi sahası
üzerinde tezahür etmiştir: Kelam, Tasavvuf ve Felsefe
İki düşünürün Tanrı anlayışı üzerinden karşılaştırılması, felsefi
birikimin teorik tasavvufun inşa süreçlerini nasıl etkilediğini görmeyi sağlar
Çalışmada analitik bir yöntem ve nitel analiz kullanılmıştır.
Temel kaynaklar olarak İbn Sina’nın eş-Şifa, en-Necat ve
el-İşârât eserleri ile İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye
eserleri merkeze alınmıştır.
İbn Sina’ya göre Allah’ın varlığı metafiziğin doğrudan
konusu değil, bir "meselesi" (matlub’ul-mesaili) konumundadır.
Metafiziğin asıl konusu ise "mevcut olması bakımından
mevcut" olan varlıktır.
İbnü’l-Arabî ve takipçileri, metafiziğin konusunu "var
olması bakımından varlık" olarak kabul etmekle birlikte buna
"Hak" hükmünü eklerler.
Buna göre konu, mutlak birliğin nihai tekilliğindeki aşkın
zat olan aynı zamanda bütün bir hakikat hükmünün de ilkesi olan Tanrıdır.
Birinci Bölüm: Metafiziksel Perspektif
İbn Sina Düşüncesinde Metafizik Kategoriler
Genel Kavramlar (Umur-u Amme)
İbn Sina sisteminde "mevcut, şey ve zorunlu"
kavramları zihinde ilksel olarak şekillenen en temel kavramlardır.
Varlık ve Teşkik (Dereceli Anlam)
Varlık kavramı, farklı mevcudatlarda farklı yoğunluklarda
tezahür eder. İbn Sina bunu "bizzat-bilaraz, genel-özel, kuvve-fiil"
gibi ayrımlarla analiz eder.
Mevcûd, Bir ve Şey
İbn Sina'ya göre mevcut, onun ontolojik hakikatine; bir ise
o hakikatin kendinde sübutuna işaret etmektedir.
Varlık Gerekçesi
Tam ve Mükemmel: Tanrı "hiçbir ilave ziyadeye ihtiyaç
duymayacak kadar varlık olmanın en mükemmel bütünlüğünde" mutlak olarak
tamdır.
Varlık Tasdiki
Hak: Hak kavramı, dış dünyadaki gerçeklik ile zihindeki
mutabakata işaret eder. Zorunlu Varlık, gerçek olmaya en layık hak sahibidir.
Varlık Yüklemi
Zorunlu ve Mümkün: Varlık "zorunlu ve mümkün"
olarak ikiye ayrılır. Zorunlu varlık, varlığı kendinden olandır; mümkün ise var
olmak için bir illete (nedene) muhtaçtır.
Zorunluluk ve Nedensellik
İbn Sina nedenselliği (illiyet) metafiziğinin merkezine
koyar. "Zorunlu varlığın illeti yoktur" ve o, tüm illetlerin (maddi,
suri, fail, gai) nihai ilkesidir.
İbnü’l-Arabî Düşüncesinde Metafizik Kategoriler
İbnü’l-Arabî’de Tümeller
Tümellerin dış dünyada varlığı yoktur ancak "tikellerde
yerleşik olarak bulunmakta" ve onların hakikatini oluşturmaktadırlar.
Tümel Bir Kavram Olarak "Hak"
İbnü’l-Arabî, Tanrı için özellikle "Hak" kavramını
kullanır çünkü bu kavram hem uluhiyete hem de varlıktaki mutlak hükme delalet
eder.
Tecelli ve Varlıkta Gaye
Tanrı, isimlerini ve kendi sırrını görmek için bütün alemi
ruhsuz bir beden gibi yarattı.
Bu durum meşhur "ayna" metaforuyla açıklanır.
Hak-Alem İzafeti (Zorunluluk ve İmkan)
İbnü’l-Arabî de İbn Sina gibi alemi "mümkün",
Tanrı’yı "zorunlu" olarak tanımlar. Alem, varoluşunda Tanrı'ya
"fakr" (muhtaçlık) içindedir.
Teo-Antropomorfik Perspektif
İnsan Tanrı'yı ancak kendi sureti ve sınırlılıkları
üzerinden bilebilir. Hak kendisini bize göre nitelemiştir.
Sudur ve Yaratma
İbnü’l-Arabî felsefeden sudur (taşma) teorisini alırken bunu
tecelli kavramıyla birleştirir.
El-Evvel ve el-Ahir
Tanrı hem her şeyin başlangıcı (Evvel) hem de tüm
varlıkların nihai dönüş yeridir (Ahir).
Tümeller meselesi, Tanrı kavramının metafiziksel arka
planının tahkim edilmesi açısından kurucu bir öneme sahiptir.
Zorunluluk ve imkân kavramları dikkate alındığında,
İbnü’l-Arabî düşüncesinin İbn Sînâ felsefesiyle örtüşen, uyumlu bir anlam
zeminine sahip olduğu söylenebilir.
İbnü’l-Arabî, özellikle tenzihi zedeleyen antropomorfik
(insanbiçimci/teşbihî) kısıtlılıkları dikkate alarak, ilahî hakikatin felsefi
çerçevesinin teomorfik (tanrıbiçimci/tahalluk) bir şekilde yeniden
yapılandırılması gerektiğini öne sürmekte ve yaklaşımını bu zemin üzerine inşa
etmektedir.
İkinci Bölüm: Ontolojik Perspektif
İbn Sina Ontolojisinde Tanrı Kavramı
Mutlak Varlık (Mutlaklık ve Zenginlik)
Tanrı "hakiki zengin"dir ve zatında başka hiçbir
şeye ihtiyaç duymaz.
Tamlık ve İyilik
İbn Sina'ya göre Tanrı "hayr-ı mahza" yani sırf
iyiliktir. O, kendi zatında mutlak tamlık anlamına zati itibarla sahip olduğu
anda mutlak ve sırf iyilik olma durumunu da haizdir.
Mutlak Hakim Varlık
Gerçek hükümdar, karşılık beklemeksizin verendir. Yüce
olanın aşağı olanda hiçbir amacı olamaz.
Mutlak İnayet ve Sudur
Alemin ortaya çıkışı Tanrı'nın "inayet"i ile
gerçekleşir. Bu, ilahi ilimdeki düzenin zamansız bir şekilde taşmasıdır.
Zorunlu Varlık ve İlksel Sıfatlar
Tanrı'nın ilk sıfatı "var olması" ve
"bir" olmasıdır. O, "sayıca birdir" ve eşi benzeri yoktur.
Evveliyyet ve İrfani İdrak
Allah her şeyin öncesindedir. İbn Sina bu durumu
"Rabbinin her şeye şahit olması sana yetmez mi?" ayetiyle
temellendirir.
İrade, Yaratma ve İbda’
İbn Sina yaratmayı "ibda" (benzersiz yaratma)
olarak tanımlar. Bu, bir şeyin madde veya zaman gibi aracılar olmaksızın var
kılınmasıdır.
Aşk Metafiziği
İbn Sina’da Tanrı hem aşık hem de maşuktur. "Zorunlu
Varlık, sırf güzellik ve hoşluk sahibidir" ve kendi zatını akletmekten en
yüce hazzı alır.
Zorunlu Varlık, kendi zâtının akledişindeki mutlak
mükemmellik ve zarafete karşı "âşık" konumundadır.
O’nun aşkı, insânî bir arzu ya da tamamlanma ihtiyacını
doğuran bir irade değil; tam kemâlin, kendi kâmil düzeni üzerindeki mutlak
mutabakatından ibarettir.
Zorunluluk kavramı, onu zorunluluk olarak kavrayan bir aklın
imkanıyla bilgiye konu olabilir. Dolayısıyla, aslında zorunluluğu tanımlayan
şey bile akıldaki "imkan" kategorisidir.
Yani insan, varlığı salt kendi haliyle değil, kendi
tabiatının ve akletme marifetinin elverdiği ölçüde yeniden inşa eder.
İbnü’l-Arabî Ontolojisinde Tanrı Kavramı
Vahdet-i Vücûd Teorisi
Tanrı’nın her şeyle birlikte olması ve gerçek varlığın
sadece "Hak" olarak takdir edilmesidir.
Vahdet-i vücûd, zorunlu ve mümkün gibi ayrımlara gitmeden
varlığın tek bir gerçeklik olarak ele alınmasıdır.
Özel Rab Teorisi
Her varlığın, Tanrı’nın bütünsel ilahlığından ziyade, kendi
mahiyetine uygun "özel bir isim/rab" ile ilişkili olduğunu savunur.
Her varlığın Allah’tan payı kendi özel rabbi’dir; bütünün
ona ait olması imkânsızdır.
Tenzih ve Teşbih
Tanrı hem aşkındır (tenzih) hem de tecellileriyle evrende
içkindir (teşbih).
Hakkın yaratılmış her şeyde bir zuhuru vardır: Dolayısıyla
Hak, her anlamda görünen olduğu gibi aynı zamanda her anlayıştan gizli kalandır.
Nur Metafiziği
Işık ve gölge analojisiyle alem, Tanrı’nın bir gölgesi
olarak tasvir edilir.
Alem hakkın gölgesidir ve gölge, varlığın alemle
ilişkilendirilmesinin ta kendisidir.
Allah’ın Üstünlüğü
İbnü’l-Arabî, yücelik (ulvîlik) kavramını iki temel
kategoriye ayırarak insan-ı kâmilin ve Muhammed ümmetinin evrendeki yerini
konumlandırır:
Mekânsal Yücelik (Somut/Kozmolojik): Klasik kozmolojideki 15
feleğin (göksel küreler ile ay altı hava, su, toprak unsurları) kutbu sayılan
güneş feleğidir. Bu makam, somut anlamda İdris peygamberin kaldırıldığı yüksek
mekânı temsil eder.
Mertebe Yüceliği (Bilişsel/Epistemolojik): Sahip olunan
bilginin, tüm hakikatlerin mahiyetini kuşatacak bir kapsama ulaşmasıdır. Bu
evrensel farkındalık ise en kâmil haliyle Muhammed ümmetine nasip olmuştur.
Eğer varlıkta Hak’tan başka bir şey yoksa (Vahdet-i Vücûd),
Allah’ın el-Alî (Yüce) veya el-Kebîr (Büyük) isimleri ne anlama gelir?
Tanrı’nın yüksekliği kategorik, nicel veya bir kıyas sonucu
değildir; O, başkası var olduğu için değil, özü gereği (bizatihi) Yüce’dir.
"Çokluk" olarak görünen şeyler, aslında sadece
isimler ve nispetlerdir. Bu nispetler ise kendinde bir varlığı olmayan
"var olmayan şeyler" (umûr-i ademiyye) hükmündedir.
İnsani zihin mekaniktir; özdeşlik ve çelişmezlik ilkeleriyle
çalışır. Bu yüzden rasyonalite, Tanrı’yı hep bir parçaya indirger (tazammun
delaleti).
Üçüncü Bölüm: Epistemolojik Perspektif
İbn Sina Düşüncesinde Metafiziksel Epistemoloji
İbn Sina, nesnelerin zihinsel birer idrak (düşünce nesnesi)
haline gelmesini akli bir soyutlama olarak görür.
İbn Sina, Tanrı’nın alemi yaratmasını ve sevk etmesini
harici, zata zaid (eklenmiş) bir sıfatla değil, bizzat İlahi Akıl cevherinin
kendisiyle açıklar.
Eğer yaratma veya akletme zatın dışında aracı bir sıfata
yüklenseydi, o sıfat da zorunlu bir hüviyet kazanacak ve Tanrı'nın
"basitlik" (bölünemezlik/terkip içermeme) ilkesi zedelenecekti.
Saf göksel akıllar maddeden tamamen ayrı, basit ($mücerret$)
varlıklardır.
Saf akıllar bileşik olmadığı için mantıksal olarak
tanımlanamazlar.
İnsanda akıl (akleden),
âkil (akıl etkinliği yapan özne) ve makul (akledilen nesne) zaman zaman
soyutlamanın ileri aşamalarında birleşebilse de, insan maddeden (bedenden)
tamamen bağımsız bir varlığa sahip olmadığı için bu birliği mutlak ve sürekli
kılamaz.
Tanrı cisimden ve maddeden tamamen uzak olduğu için O'nun
zatında akıl, âkil ve makul tamamen birdir.
Aristoteles’in "kendisi hareket etmeyen hareket
ettirici" olan pasif Tanrı modeline karşılık; İbn Sînâ’nın Tanrı'sı, kendi
zatını akletmesiyle varlığın (Ayrık Akıllar düzeninin) O'ndan zorunlu olarak
taştığı, mutlak aktif ve dinamik bir İlk İlke olarak konumlandırılıyor.
Zaman; değişimin, niteliğin ve göreliliğin ölçüsüdür. Eğer
Tanrı, tikelleri "zamansal anları" içinde algılasaydı, tikel nesne
değiştiğinde Tanrı'nın bilgisi de (dolayısıyla zatı da) değişime uğrardı. Bu
durum O'nun Basitlik (Sadelik) ve Değişmezlik ilkelerini zedelerdi.
Tanrı, tikel bir olayı (örneğin güneş tutulmasını) anlık bir
gözlemci gibi değil, o olayın meydana gelmesini sağlayan tüm kozmik ve fiziksel
nedenlerin ilk ilkesi (illeti) olarak bilir. Dolayısıyla O'nun bilgisi edilgen
(etkilenen) değil, etkindir (varlık verendir).
İbn Sînâ, İhlâs suresinin başındaki "Hüve" (O)
lafzının mutlak olduğunu belirtir.
Tanrı için kullanılan "Hüve Hüve" (O, O'dur)
ifadesi, hem zihinsel (epistemolojik) hem de dış dünyadaki (ontolojik) olarak,
başka hiçbir şeyle ilişkilendirilmeksizin O'nun kendi zâtıyla var olduğunu ilan
eder.
Tanrı’nın zatının kendisinden başka lüzumunun olmadığı
ayrıca teknik olarak O’nun herhangi bir kategorik tasnife uğramasının sonsuzluk
ve basitlik ilkesini ihlal edeceğinden ne cinsi ne de faslı bulunmaktadır.
"Allah" ismi, tüm varlığın kendisine dayandığı
ancak kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı mutlaklık makamını ifade eden tek
kavramdır.
‘Vahid’ kavramının anlam itibariyle bu anlamın altında
tezahür eden fertlerin her birine teşkik yoluyla taalluk eden birliğin ifadesidir.
Ehad kavramı ise; herhangi bir yönden veya hiçbir yönden bir
tasnife ya da taksime uğraması imkânsız olan saf ve mutlak haliyle basit
varlığın, sadece kendine mahsus birliğini ifade eder.
İbn Sînâ, Samed kavramının sözlük anlamı olan "boşluğu
olmama/tam dolu olma" ifadesini, Tanrı'nın bir "mahiyet-i mahza"
(sırf varlık) olması üzerinden selbî bir yolla temellendirir.
Doğurmadı, çünkü doğrulmadı; kendisinden misli sudur etmedi,
çünkü kendisi başkasından sudur etmiş olmayıp vücudu li-zatihidir, bizatihi
vacibü’l- vücûddur.
Ehad lafzı ulûhiyetten hemen sonra getirilmiş, zira ulûhiyet
ehadiyeti öncelememiştir... ‘Çünkü ulûhiyet, her şeyden müstağni olmak ve her
şeyin kendisine muhtaç olması demektir. Böyle olan mutlak olarak
vahittir-birdir.
İbnü’l-Arabî Düşüncesinde Metafiziksel Epistemoloji
İsimler Teorisi
İlahi isimler, Tanrı ile alem arasındaki ilişkiyi sağlayan
metafizik ilkelerdir.
Her bir ilahi isim zata ve kendisi için konulduğu anlama
işaret eder.
Eş'arî başta olmak üzere kelamcılar, Tanrı'nın iradesine
(meşiet) hiçbir sınır çizilemeyeceğini düşünerek, O'nun "ateşi
soğutabileceğini", "zulmü güzel kılabileceğini" ya da bir şeyin
kendi doğasına/hakikatine tamamen çelişik davranabileceğini savunurlar.
Akılları zayıf bulmasının sebebi budur; Tanrısal özgürlüğü korumak isterken
İlahi Hikmet ve İlim sıfatlarını göz ardı ederler.
Şeyler (mümkünler), henüz varlığa gelmeden önce Tanrı'nın
ilminde belirli sabit hakikatlere (âyan-ı sâbite) sahiptir. Tanrı bir şeyi var
edeceğinde, ona kendi hakikatinin (istidadının) gerektirdiği neyse onu verir.
Dolayısıyla, Tanrı "dilediğini yapar" ama O'nun dilediği şey,
şeylerin kendi hakikatlerinin talep ettiği şeydir. Bu durum bir
"zorunluluk" doğurur ama bu Tanrı'yı zorlayan dışsal bir güç değil,
O'nun kendi ilminin ve hikmetinin zorunluluğudur (li-zâtihî değil, li-gayrihî zorunluluk).
Ayan-ı Sabite
Şeylerin Tanrı’nın bilgisindeki ezelî hakikatleridir.
Bunlar henüz dış dünyada varlık kazanmamış, ancak Tanrı’nın
bilgisinde "sabit" olan formlardır.
Sevgi Hikmeti (İlâh-Melûh İlişkisi)
Yaratılışın nedeni, Tanrı’nın bilinmeyi istemesinden
kaynaklanan ilahi sevgidir.
Biz ilah sahibi olmakla O’nu ilah kıldık. Biz bilinene kadar
O bilinmez.
Kelamcılar, yaratılmadan önce mümkünün tamamen pasif ve
"hiç" olduğunu savunurken, İbnü’l-Arabî alıntıladığınız üzere
"Şeyde olma gücü kendinde bulunmasaydı, o şey var olamazdı" der. Yani
varoluş, Tanrı’nın dışarıdan dayattığı zoraki bir durum değil; ayan-ı sabitede
zaten sübut bulmuş olan müstakil mahiyetin (şeyin), ilahi emre boyun eğerek
(inkıyad) kendi iç potansiyelini açığa çıkarmasıdır.
İlâh-ı Mu’tekad
(İnançtaki İlah): İnsanın Tanrı’yı ancak kendi kalbî ve zihnî kabiliyeti
ölçüsünde tasavvur edebileceği teorisidir.
Kulun kendisi de bir tecelli olduğundan, İbnü'l-Arabî
özdeşlik vurgusu yaparak Hakk'ın, kulun inancında beliren "hak" ile
aynı olduğunu ifade eder:
İnançta ortaya çıkan hak, ancak kulun kalbinin suretinin
mahiyetinden ibaret olan bir hakkaniyet taşımaktadır. Kalp gözü, kendisinde
kendisiyle birlikte tecelli eden Hakk’tan başkasını görmez.
Sonuç
İbnü’l-Arabî, felsefi arka planını kurgularken İbn Sînâ’nın
kavramsal külliyatını tamamen dışlamamış, aksine bu birikimi sisteminin kurucu
unsurlarından biri haline getirmiştir.
İbnü’l-Arabî, İbn Sînâ’nın kurduğu rasyonel ilahi isimler
şemasını alıp genişleterek kendi ontolojik matrisini kurmuştur.
İbn Sînâ’da derin bir sistematik pratiğe kavuşmuş olan
Tanrı’nın el-Evvel ismi ve onun rasyonel gereklilikleri, İbnü’l-Arabî
tarafından tam anlamıyla devralınmıştır.
el-Evvel ve el-Âhir isimleri; İbnü’l-Arabî düşüncesinde
ez-Zâhir ve el-Bâtın isimleriyle birleşerek yepyeni bir modelizasyona uğramış,
temel metafiziksel yapılanmanın ana omurgasını oluşturmuştur.
İki düşünürün sistemindeki zihni çekirdek, klasik kıyas
teorisindeki orta terimin rasyonel yöneliminde gizlidir.
İbn Sînâ / orta terimin küçük önermeye yönelimini temsil
eden bir tercih ortaya koymuş; böylece analitik, rasyonel, birimsel ve bilimsel
bilgi sahasına dönük bir sistem inşa etmiştir.
İbnü’l-Arabî / orta terimi büyük önermeye doğru işleterek
düşünceyi ve bilgiyi, genel olan mutlak ve salt varlık kavramında anlamını
bulmuş Hak ilkesine bağlamıştır.
İbnü’l-Arabî, felsefe tarihindeki insan merkezli
(antropomorfik) kısıtlılıkları aşarak, varlığa doğrudan ilahi bir pencereden
bakan kökten bir model önermektedir.
Bu büyük açıklama modelinin teorik fikri zeminini genelde
Meşşaî felsefe özelde İbn Sina düşüncesindeki ilksel nüvede, yani varlığın
Tanrı’ya değil de esasında Tanrı’nın varlığa delil olması gerektiği ilkesinde
bulmak mümkündür.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder