Cumali
Kösen - İbn Arabi'nin Epistemolojisinde Akıl ve
Keşf - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016
Kelamcılar ve filozoflar eşyayı kategoriler ve sınıflarına
ayırabilmek için akla dayanırken, İbn Arabî keşfin akıldan daha üstün bir bilgi
aracı olduğunu düşünmektedir; ama aynı zamanda o, aklın vazgeçilmez bir denetim
ve denge sağladığını, eğer o olmazsa, keşfe dayalı bilginin ilahi ve şeytani
etkileri arasında bir ayrım yapmanın imkânsız olacağı konusunda ısrar
etmektedir.
Önsöz
İslam filozofları hakikatin bilgisini elde etmede aklı
(teorik ve rasyonel düşünceyi) öncelerler.
Sufiler (Tasavvuf) duyu ve akla ek olarak keşfi bilgiyi
hakikatin en temel ve mükemmel kaynağı olarak görürler.
Keşfi bilgi Allah’ın
doğrudan sâlikin (manevi yolcu) kalbine attığı anlamlardır. Kitaplardan
öğrenilemez; uzun bir fikri ve nefsi iç arınma (katharsis) neticesinde kişi bu
bilgiyi kendinde bulur.
Sufinin yaşadığı bu deruni, batıni ve zevki tecrübe (mistik
deneyim) rasyonel dile aktarılırken büyük bir zorluk yaşanır. Bu yüzden
sufiler:
Nesir (düz yazı) yerine nazmı (şiiri) tercih etmişlerdir.
Açık bir dil yerine sembolleri ve paradoksal ifadeleri
kullanmışlardır.
Bu durumu "Tasavvuf, kâl (söz) değil hâl ilmidir"
diyerek özetlemişlerdir.
İbn Arabî’de "varlık" ile "bilgi" iç
içedir. Vahdet-i Vücûd’un (Tek mutlak varlık olan Hakk'ın tecellilerinin) doğru
anlaşılması, onun bilgi teorisinin anlaşılmasına bağlıdır.
Çalışmanın Temel Savı: İddia edilenin aksine İbn Arabî bir
akıl karşıtı değildir; aksine hakikatin bilgisinin elde edilmesinde akla (kendi
sınırları dahilinde) zannedilenden çok daha fazla önem verir.
BİRİNCİ BÖLÜM: İBN ARABİ’NİN HAYATI, ESERLERİ VE ONTOLOJİSİ
10’lu yaşlarında İbn Rüşd ile görüşmüş, bu görüşmede keşfi
bilgi ile akli bilgi arasındaki ilişkiyi tartışmıştır.
Endülüs'ten başlayıp Şam'da sona eren hayatı boyunca Mekke,
Bağdat, Konya ve Malatya gibi birçok şehri ziyaret etmiştir.
İbn Arabî, Allah’ın mahiyetinin bilinmesinde aklı yetersiz
görür.
Filozof ve kelamcıların "metafizik meselelerde akıl
yürütmede bulunarak Tanrı’nın bilgisini elde etmede başarısız olduklarını"
savunur.
Eserlerinin başkalarından alıntı (kesbi) olmadığını,
"kaynağının keşf yoluyla Hakk’tan kendisine ilka olunan bilgiler
(vehbi)" olduğunu iddia eder.
İbn Arabî’nin sisteminde yaratma, yoktan var etme değil,
varlık vermedir.
Vahdet-i Vücûd kavramını bizzat kullanmasa da varlığın tek
bir hakikatten ibaret olduğunu savunur.
Ona göre âlem, Allah'ın gölgesidir.
Hakk, tecellilerinin kemaline insan-ı kâmil aracılığıyla
ulaşır. Âlemin yaratılış amacı da ilahi isimlerin fonksiyonlarını icra edecek
somut bir mazhar (yansıma alanı) bulma ihtiyacıdır.
Vücûd'un Beş Mertebesi (Hazerât-ı Hamse)
1. Hazret: Gayb-ı Mutlak (Ehadiyyet)
Lâ-Taayyün
Hakk’ın bilinmeyen, tarif edilemeyen "Gizli
Hazine" veya Âmâ (dipsiz karanlık) halidir. Sıfat ve isimlerden
münezzehtir; peygamberler dahil kimsenin bilgisine açık değildir. "Allah
vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu."
2. Hazret: Vahidiyyet (Ulûhiyet)
Feyz-i Akdes
Hakk'ın bilinmeyi arzulamasıyla "kendinden
kendine" ilk tecellisidir. İlahi isim ve sıfatlar bu mertebede belirir
(Hakk, Allah ismini alır). Henüz dış dünyada var olmayan mümkün varlıkların
ilahi bilinçteki ilmi suretleri yani Ayân-ı Sâbite (kısmen tikel olan akledilir
mahiyetler) burada ortaya çıkar.
3. Hazret: Âlem-i Ervah
Feyz-i Mukaddes
Ayân-ı sâbitelerin Zâhir dünyasına yaklaştığı, ruhların
verildiği, zaman ve mekandan münezzeh basit cevherler mertebesidir. Kur'an'daki
"Ol" (Kün) emri ve şuhudî yaratılış bu tecelli ile başlar. Hakk bu
katmanda Rabb olarak tecelli eder.
4. Hazret: Âlem-i Misal
Mürekkep Berzah
Şeylerin maddi dünyaya bir adım daha yaklaşarak yarı manevi,
yarı maddi hale geldiği, cisimler alemindeki suretlerin birer örneklerinin
(misalinin) bulunduğu latif mertebedir.
5. Hazret: Âlem-i Şehadet (Mülk)
Hissî Alem
Duyularla ve hislerle idrak edilen görünür, fiziksel
evrendir. Bu mertebenin en kâmil meyvesi ve son halkası ise İnsan mertebesidir.
Vahdet-i Vücûd sistemi, Hakk’ın yukarıdan aşağıya doğru bir
zuhur ve nüzul (iniş) sürecidir. Epistemolojik bir bilgi kaynağı olan Keşf ise,
sufinin seyr-i sülûk (manevi yolculuk) ile bu varlık mertebelerini aşağıdan
yukarıya doğru yeniden kat ederek Hakikat'e ulaşması sürecidir.
İKİNCİ BÖLÜM: IBN ARABİ’NİN EPITEMOLOJISINDE AKIL VE KEŞF
Bilgi, bir şeyi olduğu hal üzere bilmektir.
İbn Arabî’ye göre gerçek bilgi, taklidi değil tahkiki
(hakikatine erilmiş) bilgidir. O da nihai olarak Hakk’ın bilgisidir.
Bir şeyi olduğu hâl üzere bilmek, o şeyin Allah’ın
zihnindeki ezeli hakikati olan ayân-ı sâbitesini bilmek demektir.
Eğer nesnenin idraki mümkünse, onu bizatihi nasıl ise öyle
bilmek bilgidir.
Eğer nesnenin idraki (Hakk'ın Zât'ı / Ehadiyyet gibi) mümkün
değilse, onu idrak edemeyeceğini (aczini) bilmek de bilgidir.
Bilginin Üç Kısmı
Akıl bilgisi (teorik düşünce), haller bilgisi (tadanın
bildiği tecrübeler) ve sırlar bilgisi (akıl üstü, peygamber ve velilere mahsus
bilgi). "Sırlar bilgisi, en üstün bilgi olup bize mutlak anlamda gerçeğin
bilgisini veren tek bilgidir."
Altı İdrak Vasıtası: Dokunma, duyma, görme, koklama,
tatma ve düşünme.
Duyular dış dünyadaki fiziksel veriyi zihne olduğu gibi,
kusursuzca aktarır. Hata, o verileri yanlış yorumlayarak hatalı hüküm veren
akıldadır.
Duyuların bu zorunlu ve hatasız işleyişi sadece fiziksel
âlem (âlem-i şehadet) için geçerlidir. Allah hakkında duyular vasıtasıyla bilgi
edinmeye çalışmak ontolojik olarak imkansızdır.
Akıl, fiziksel alemde zorunlu bir araçtır ancak metafizik
konularda sınırlıdır.
İbn Arabî, "aklın Allah’ın bilinmesi meselesinde
mahiyeti itibariyle sınırlı olduğunu" ancak Allah’tan gelen hakikatleri
kabul edici (kâbil) bir özelliğe sahip olduğunu belirtir.
Hayal yetisi, soyut manaları suretlere büründürerek
anlaşılır kılar.
İbn Arabî'ye göre hayal her ne olursa olsun, her şeyi idrak
edebilme kuvvetine haizdir.
Akıl Allah’ı sadece tenzih (ne olmadığı) yoluyla
bilebilirken, hayal teşbih (benzerlik) kurar.
Kâmil bilgi, her iki yetinin dengeli kullanımından doğar;
zira Hakk’ı bilmek, Hakk’ı hem tenzih hem teşbih, bir başka ifadeyle O’nu zâhir
ve bâtın veçhesiyle bilmektir.
Keşf, akıl ve duyu aracılığı olmaksızın Allah’ın doğrudan
kalbe attığı nurdur.
İbn Arabî’ye göre Keşfi olmayanın bilgisi yoktur.
Bu bilgi, teorik değil amelidir; riyazet ve tasfiye
neticesinde elde edilir.
Keşfi bilginin mahalli kalptir.
Kalp, sürekli değişen (tekallub) yapısıyla ilahi tecellileri
sınırlandırmadan kabul edebilir.
Mâsivadan arındırılmış kalp, sonsuz ve sürekli değişmekte
olan ilahi tecellileri her an yeni bilgi üzere bilir.
Sonuç
Rasyonalist Felsefe: Bilgiyi dış dünyadan veya mantıksal
çıkarımlarla kazanılan (kesbî) bir meta olarak görür. Süje ve obje ayrılığı
kuraldır.
İbn Arabî ve Sûfiler: Bilgiyi insanda zaten potansiyel
olarak mevcut, tasfiye ve tezkiye ile açığa çıkarılan (vehbî) bir lütuf olarak
kabul eder.
Keşf: Süje (bilen) ile obje (bilinen) arasındaki ikiliğin
kalkması, dini tecrübe vasıtasıyla birliğin (tevhit) hasıl olmasıdır.
Hakk’ın Mutlak Zât'ı her türlü isim, sıfat ve zuhurdan
münezzehtir. Görünür âlemle bağı yoktur; bu yüzden idrak edilmesi imkânsızdır.
İbn Arabî bu mertebede tam bir agnostik (bilinemezci) tavır takınır. (Gizli
Hazine Mertebesi).
Ulûhiyet Mertebesi (Bilginin Konusu)
Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla tecelli ederek
"Allah" diye isimlendirildiği, kesretin (çekirdek halindeki çokluğun)
kaynağı olan mertebedir (Hakikat-i Muhammediyye). Bilgi/marifet ancak burada
başlar.
Akıl, kıyas yapabilmek için "benzerlik" ve
"karşıtlık" arar. Oysa Allah’ın ne bir benzeri (misl) ne de zıddı
vardır. Aklın selbi/tenzihi yolla (O'nun ne olmadığını söyleyerek) ulaştığı
Tanrı tasavvuru ise soğuk, uzak ve ulaşılamaz bir ilah üretir.
İbn Arabî, aklı tamamen reddetmez ancak ona sınırlar çizer;
keşfi ise aklın ötesinde, denetleyici ve hakikate ulaştırıcı en üstün bilgi
aracı olarak konumlandırır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder