Bengüsu
Yiğit - İbn Arabî'nin A'yân-ı Sâbite Düşüncesi İle
George Berkeley'in Var Olmak Algılanmaktır Felsefesinin Tanrı'nın İlminde
Varlık Bağlamında Karşılaştırılması - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Erzurum, 2023
Bu çalışmada Tanrı- yaratılış-akıl ilişkisi bağlamında,
“A’yân-ı Sâbite” anlayışına sahip olan, İslam düşünürü İbnü’l Arabî ile “Var
olmak algılanmaktır.” düşüncesine sahip olan, Batı filozofu Berkeley’in
fikirleri açıklanmış ve bu iki düşünürün arasındaki benzerlikler ve
farklılıklar yine bu bağlamda incelenmiştir.
Giriş
Birinci ve ikinci bölümde her iki düşünürümüzün görüşleri
incelenmiştir. (...) George Berkeley için 'Var olmak algılanmaktır'
felsefesinin, İbn Arabî için ise 'A’yân-ı Sâbite' düşüncesinin sağlam bir
zemine oturulması hedeflenmiştir. Üçüncü bölümde ise iki düşünür hakkında kıyas
yapılmış, benzerlikler ve farklılıklar değerlendirilmiştir.
Bu araştırma temel olarak 'Yaratılışta aklın rolü nedir?' ve
'Yaratma faaliyetinde Tanrı’nın ilminde varlık neye tekabül eder?'
problemlerine yönelmektedir.
Kişinin yaratılış hakkındaki düşüncesi, nasıl bir İlah
tasavvur ettiği ile de, çevresindeki varlıklarla, yani diğer mahlukatla nasıl
bir ilişki içerisinde olacağı ile de doğrudan ilgilidir.
Birinci Bölüm: İbn Arabî’nin Hayatı ve Görüşleri
1165 yılında Endülüs’te doğan İbn Arabî, ilim ve tasavvufun
iç içe olduğu bir ortamda yetişmiştir.
Hayatı boyunca pek çok şehri gezmiş, bu seyahatler düşünce
dünyasını şekillendirmiştir.
İbn Arabî’ye göre tüm ilimlerin asıl kaynağı ilm-i ilâhîdir.
Bilgi edinme yollarını “istidlal” (akıl, duyular) ve “keşif”
(ilham, vahiy) olarak ikiye ayırır.
Kalbin akıl için bir bilgi kaynağı olduğunu ve en yüce
bilginin “ma’rifetullâh” (Allah bilgisi) olduğunu savunur.
Varlık anlayışının merkezinde “Vücûd-ı mahz Allah’tır,
başkası değil” fikri yatar.
Bu sistemde dünya bir hayal olarak nitelenir: Bil ki kendin
ve idrak edip de bu ben değilim, dediğin her şey hayaldir.
Varlık, Hakk’ın tecellisiyle ortaya çıkar ve bu tecelli
sürekli devam eder.
Varlığın Mertebeleri
İbn Arabî’nin sisteminde varlık mertebeleri, Hakk'ın
zatından dış dünyaya doğru ilerleyen ilâhî tecellilerle (görünürlük kazanma
süreçleriyle) şekillenir.
Temelde gayb (görünmeyen) âlemindeki zât tecellisi
(el-feyzu'l-akdes) ve dış dünyada görünerek gerçekleşen şehâdet tecellisi
(et-tecelli'ş-şehâde) olmak üzere iki ana tecelli türü ayırt edilir.
Bu tecelliler üzerinden üçlü bir ana taksim (Hakk'ın mutlak
bilinmezliği, ilk tecelli ve ikinci tecelli) oluşurken, onun şârihleri bu
yapıyı beşli ve yedili sistemler halinde detaylandırmıştır.
Beşli Merâtib: Ehadiyye (mutlak bilinmezlik), Vâhidiyye
(birlik ve yaratılışın başlangıcı), Ervâh (ruhların basit cevherler olarak var
olması), Misâl (ruhânî ve cismânî arası berzah/hayal âlemi) ve Şehâdet
(görülebilen, arazlardan oluşan değişken âlem) mertebelerinden meydana gelir.
Yedili Tasnif: Lâ taayyün (makamsızlık makamı), Taayyün-i
Evvel (Hakikat-i Muhammediyye / İnsan-ı Kâmil), Taayyün-i Sânî (A'yân-ı
Sâbite), Mertebe-i Ervâh, Mertebe-i Misâl, Mertebe-i Şehâdet ve tüm bu
mertebelerin hakikatlerini kendisinde toplayan Mertebe-i İnsan aşamalarını
içerir.
A'yân-ı Sâbite
Terim anlamı olarak zat, mahiyet ve hakikat ifadelerine
karşılık gelen a'yân-ı sâbite; varlıkların dış dünyada görünürlük kazanmadan
önce Allah'ın ilmindeki ezelî, değişmeyen ilmî suretleridir.
Bu sabit arketipler dış dünyada (hariçte) müstakil bir
varlığa sahip olmadıkları için ma'dûm (yok hükmünde) kabul edilirler; ancak
şehâdet âleminde zuhur eden tüm varlıklar bu ilmî suretlerin birer yansıması ve
gölgesidir.
Vahdet-i Vücûd
Bu anlayışa göre Allah'tan başka hakiki hiçbir vücut
(varlık) yoktur; görülen evren ve tüm mevcudat, yalnızca mutlak varlığın isim
ve sıfatlarının tecellilerinden (gölgelerinden) ibarettir.
İbn Arabî bu birliği somutlaştırmak için renkli camdan sızan
ışık örneğini (ışık tektir ama camın rengiyle görünür), şahsın varlığına bağlı
gölge örneğini ve suretlerin geçici olarak belirdiği ayna sembolünü kullanır.
Âlem, içerdiği tüm varlıklarla parça parça ilâhî isimlere
mazhar olurken; insan tek başına tüm ilâhî isim ve sıfatların mazharı, yani
kâinatın cilası ve ruhudur.
İnsan, bedensel (halk) yönüyle âlemin, bâtınî (ruh) yönüyle
ise Hakk'ın suretini taşıdığı (Cemal ve Celal isimlerini barındıran iki eliyle
yaratıldığı) için Allah'ın yeryüzündeki halifesidir.
İkinci Bölüm: George Berkeley’in Hayatı ve Görüşleri
1685’te İrlanda’da doğan Berkeley, bir piskopos ve
filozoftur.
Hayatını materyalizm ve ateizmle mücadeleye adamış,
Hristiyan eğitimi için projeler geliştirmiştir.
Berkeley, bilginin kaynağını zihne dayandırır: Duyuya
verilen çeşitli duyumların... kendilerini algılayan bir zihin olmaksızın var
olamayacakları açıktır.
Ona göre bilginin nihai kaynağı Tanrı’dır ve zihinlerimiz
O’ndan gelen mesajları (duyu idealarını) algılar.
Berkeley’in meşhur ilkesi şudur: “Var olmak algılanmış
olmaktır.” / Esse est percip
Fiziksel nesnelerin zihinden bağımsız bir varlığı olduğunu
reddeder; varlıklar ya aktif algılayıcı ruhlar ya da pasif algılanan idealardır.
Berkeley, Locke’un "maddi töz" fikrine şiddetle
karşı çıkar: Var oluşunu kabul etmediğim tek şey, filozofların maddi töz
dedikleri şeydir. Maddi tözün inkârı bir eksiklik değildir. Bu sözcüğün içi
boştur.
Tanrı, her şeyi her an algılayan sonsuz zihindir.
İnsanlar algılamadığında bile eşyanın varlığını sürdürmesi,
Tanrı’nın onları algılamasına bağlıdır.
Berkeley için kâinat, Tanrı’nın dili, Tanrı’nın el
yazmalarıdır.
Üçüncü Bölüm: Kıyas
George Berkeley, döneminde artan materyalizm, sekülerizm ve
ateizmden endişe etmekte ve toplumu bu konuda uyarmayı gaye edinmektedir. İbn
Arabî, toplumun ve hatta toplumun önde gelen kişilerinin bile, dini şuur ve
maneviyattan uzak olmalarından şikâyet etmekte…
İki düşünürümüz de bu durumları eleştirmekle kalmamış, tüm
hayatlarını eleştirdikleri konularda doğruyu temsil etmeye adamışlardır.
İki düşünür de taklitten uzak, özgün sistemler kurmuşlardır.
İbn Arabî’nin düşünceleri panteizm ile, Berkeley’in
düşünceleri panenteizmle karşılaştırılmış ve bazen karıştırılmışsa da iki
düşünür de bahsi geçen akımlardan uzaktır.
Berkeley dış dünyayı anlamada duyum ve düşünceyi öne
çıkarırken, İbnü’l-Arabî bunlara ek olarak keşf, ilham ve hissi tecrübeleri
yöntemsel olarak benimser. Her iki düşünür de ara sebepleri (nedenselliği)
reddederek Tanrı'yı aracısız tek fail görür.
Berkeley için yaratma "algılama/algılatma" iken,
İbnü’l-Arabî için "zuhura getirme/tecelli"dir. İbnü'l-Arabî'nin
varlık hiyerarşisi Berkeley'e kıyasla çok daha kademeli, sistematik ve akılla
birlikte "sevgi" unsurunu barındıran bir yapıdadır.
Berkeley için insan Tanrı’dan sonra algılayan tek varlıktır.
İbn Arabî’de de insan-ı kâmil hakkın ve hakikatin aynası, taayyün etmiş ilahî
isim ve sıfatların yegâne okuyucusu, Allah’ın tecelli ettiği en önemli
varlıktır.
Berkeley soyut ideaları reddederek nesnelerin nesnel bir özü
olmadığını, niteliklerin ruha ait olduğunu savunur. Evreni Tanrı’nın yazdığı,
ruh tarafından okunan anlamlı bir simgeler metni olarak görür.
Berkeley felsefesinde ruh hariç varlıkların hiçbir kıymeti
yoktur. Tanrının tek tecelligâhı ruhtur.
Berkeley için algılanmak ve var olmak arasında hiçbir ayrım
yoktur. İbn Arabî düşüncesinde, Berkeley felsefesinden farklı olarak her varlık
bir öz taşır. Bu öz, öze sahip olan varlığın hakikatini yani asıl kıymetini
temsil eder. Bu ise Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisidir. O halde
varlığına şahit olunan her bir vücut Allah’ın tecelligâhı olmakla kıymetlidir.
Sonuç
Her iki düşünür de maddeyi bağımsız bir töz olarak reddeder
ve varlığın temelini İlahi bir "algılama" veya "tecelli"
faaliyetine dayandırır:
George Berkeley: Varlığın devamlılığını, Tanrı’nın süreğen
algılama yeteneğine bağlar. Tanrı, her an yaratan ve varlığı ayakta tutan
yegâne sebeptir.
İbnü’l-Arabî: Yaratmayı bir tecelli süreci olarak görür;
İlahî isimler her an varlığa dokunur ve yaratılış faaliyeti kesintisiz bir
döngüdür.
Dünya, Berkeley’de Tanrı’nın ruhlar için hazırladığı bir
"rüya", İbnü’l-Arabî’de ise mutlak varlığın "hayal"
(suretler) yansımasıdır.
Zihinsellik kavramı, fizik ve metafiziğin birbirinden kesin
çizgilerle ayrılmadığı; zaman ve mekânın sübjektif (öznel) değerlendirildiği
bir ontolojik zemini zorunlu kılar.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder