13 Şubat 2026 Cuma

Ahmed Avni Konuk'un Fusûsü'l-hikem Şerhi'ne Göre Zuhur ve Yaratılış Bağlamında Ferdiyet Kavramı - Notlar

Elif Hilâl Doğan - Ahmed Avni Konuk'un Fusûsü'l-hikem Şerhi'ne Göre Zuhur ve Yaratılış Bağlamında Ferdiyet Kavramı - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Üsküdar Üniversitesi, Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü, 2020

 

Fusûsü’l-Hikem’in Hz. Muhammed’e tahsis edilen son faslı, Muhammedî hikmet olarak “ferdiyet”i anlatmaktadır.

 

Ferdiyet, yaratılışın zuhûru ile ortaya çıkan ikiliğin aslında ikilik olmadığını ve bu ikilik sisteminin işaret ettiği, ulaştırdığı noktanın teklik olduğunu anlatan “üçüncü”ye dayanan bir kavramdır. İkincisi olmayan bir tekliği ifade eden ferdiyetteki bu “üçlü terkip” çokluk görüntüsünü oluşturan tekliktir ve bu yönüyle ferdiyet, hüviyet sahibinin yalnız Allah olduğunu gösterici bir ifadedir.

 

Giriş

Yaratan (Hakk) ve Yaratılan (Halk).

Üçüncü Unsur (Kesişim/Kilit Nokta): Hakîkat-i Muhammediyye / İnsân-ı Kâmil.

 

Ferdiyetin Mantığı: Bu üçlü terkip (teslîs), çokluk gibi görünen varlığın aslında tek bir Hüviyet'e (Teklik/Vahdet) rücu ettiğini gösterir. İkilik, üçüncü unsur vasıtasıyla teklik olarak idrak edilir.

 

1. Ahmed Avni Konuk ve Fusûsü’l-Hikem Şerhi

İbnü'l-Arabî'nin düşüncelerini başta Sadreddin Konevî (Vücut mertebelerini hazarât-ı hamse adıyla ilk tasnif eden) olmak üzere Fergânî, Kayserî, Bursevî ve Câmî gibi isimler şerh ederek günümüze taşımıştır.

 

Ebu’l-Âlâ Afîfî: "sevgilim tek olduğu hâlde üçleşti" Afîfî bu sözden hareketle İbn Arabi’nin Hristiyan felsefesinden etkilendiğini ve evrenin temelinde bir "teslis" gördüğünü iddia etti.

 

Batıda Dante ve Meister Eckhart gibi isimleri etkileyen İbn Arabi, eserlerinde hiçbir zaman bizzat "Vahdet-i Vücûd" terimini kullanmamıştır.

 

Fusûsü’l-hikem

Fusûs’un da nefsin sebebiyet vereceği garazlardan berî bulunan temiz bir makamdan zuhûr ettiğini belirten İbnü’l-Arabî, bu doğrultuda kendisinin eserin yazarı değil ancak mütercimi olarak görülmesi gerektiğini vurgulamıştır.

 

Kitabın başlığının ebced değeri (266 + 99 = 365) bir güneş yılının günlerine tekabül eder.

 

Abdullah Bosnevî'nin şerhi, ilk Türkçe Fusûs şerhidir.

 

Ahmed Avni Konuk’un Hayatı ve Eserleri

PTT bürokrasisinde memurluktan Genel Müdür Yardımcılığına ve Hukuk Müşavirliğine yükselmiş

Mevlevi tarikatına intisap edip Selânikli Es'ad Dede'den Mesnevi icazeti almış

 

"Dil-Keşîde" ve "Bend-i Hisar" makamlarını icat etmiştir.

 

Fusûsü’l-hikem Şerhi

Konuk, her fassın başında ilgili hikmeti açıklar, pasajları nakleder, tercüme ve şerhini yapar. En özgün yönü, şerhi Mevlânâ'nın diliyle mühürlemesidir.

 

2. Konuk’un Fusûsü’l-Hikem Şerhine Göre Yaratılış ve Ferdiyet Kavramı

Kenz-i Mahfî / Yaratılışın arkasındaki ana saik ilâhî sevgidir.

İnsân-ı Kâmil: Âlemin ruhu ve yaratılışın gayesidir.

 

Sûfîlerin ıstılahında vücûd, varlığı kendi zâtından olan ve diğer tüm mevcudatı var kılıp kaim tutan mutlak gerçeği ifade eder.

Vücûd’un hakikati tamamen nûrânî ve lâtif (soyut/ince) olduğundan; akıl, fehim, duyular ve kıyas gibi kesif (somut/maddî) araçlarla kavranması imkânsızdır.

 

Konuk, mutlak varlığın ilk kaynaktan son tenezzül noktasına kadar açığa çıkış hallerini mukaddimede yedili bir tasnif (tenezzülât-ı seb'a) ile ele alır.

1. Lâ-taayyün

2. Taayyün-i evvel

3. Taayyün-i sânî

4. Mertebe-i ervah

5. Mertebe-i misâl

6. Mertebe-i şehâdet

7. Mertebe-i insan

 

Her âlem bir üsttekinin aynasıdır; tüm bu âlemlerin ve ilâhî isimlerin eksiksiz aynası ise, tecellîyi bütünüyle kuşatan insân-ı kâmildir.

 

Zât-ı Ulûhiyyet kendi kemâlâtını şuhûdî olarak görmeyi muhabbet edince, bu ilâhî aşkın hararetiyle Rahmânî nefesini (nefes-i rahmânî) salıvermiştir.

Bu nefes dalgalanması, sonsuz âlemlerin ilk maddesini yani heyûlâyı oluşturmuş; nefesin şiddetinden ise kozmik "hareket" meydana gelmiştir.

Derece derece kesifleşerek soğuyan bu yapı, Kur'an'da geçen "duman" ve hadislerde zikredilen 'amâ (altında ve üstünde hava olmayan bulut) mertebesine tekabül eder.

 

Konuk, Fusûs'un "Âdem fassı" şerhinde mutlak zâtın genel olarak altı mertebesi olduğunu belirtir. Şehâdet âlemi ilk yaratıldığında cilâsız, ruhsuz bir ayna gibidir. Allah, kendi isimlerinin hakikatlerini (a'yân-ı sâbite) kemaliyle müşahede etmek isteyince, bu aynayı cilâlayacak olan Âdem'i (İnsân-ı Kâmil) yaratmıştır.

 

İbnü'l-Arabî’de yaratılış, yoktan var etme (ex nihilo) değil, Mutlak Varlık'ın (Hakk) farklı sûretlerde zuhûr etmesidir.

Âlem, Hakk'ın isim ve sıfatlarının birer yansıma alanı (mazhar ve tecellîgâh) olup, kendi başına müstakil bir varlığa (vücûda) sahip değildir.

 

Tecellînin İki Ana Safhası

Feyz-i Akdes / A’yân-ı Sâbite’nin ilâhî ilimde sâbit hale gelmesi (İlmî varlık).

Feyz-i Mukaddes / İlmdelerken zâhirî bağıntılara kavuşan a'yânın dış dünyada zuhûru (Aynî varlık).

 

Evren Tanrı'nın esmâsının tecellîsidir ancak Tanrı evrene "yayılmamıştır." O, Zât’ı itibarıyla daima bilinemez olan Kenz-i Mahfî (Gizli Hazine) olarak kalır.

 

Ferd kelimesi, Arapçada tek ve yalnız olmak anlamına gelmektedir.

 

Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın el-Ferd ismini zâtî isimler arasında saymış [Cîlî, Hakîkat-i Muhammediyye, 2019, 55.]

 

İbnü’l-Arabî, el-Ferd isminin sadece Allah için geçerli bir isim olduğunu söylemekte ve el-Ferd isminin Allah’tan başkasına ait olamayacağını belirtmektedir. [Krş. İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, 2008, 8:88.]

 

Allah, kendisi bakımından bir (vâhid), her şeyin birliğinden farklılaşan birliği nedeniyle de el-Ferd’dir. el-Ferd, Allah’tan başkasına ait olamaz. Çünkü başka her şey bir yönden birbirine ortaktır ve başka bir yönden kendi birliğiyle ayrışsa bile, ferd değildir. Çünkü ortaklık, bunu engeller.

 

Ferd kökünden türeyen tefrîd, tasavvufta "Hak ile kendinle durmandır" şeklinde tarif edilir. Kulun, kendi amellerini görmeksizin tevhid bilincinde yalnız kalmasını ifade eder.

 

Ferdiyet-i Selâse (Üçün Tekliği): Bu kavram, "Cenâb-ı Hakk’ın âlemle irtibatını ve âleme varlık verişini açıklarken başvurulan temel ilkelerden biri" olup vahdet-i vücûd düşüncesinin merkezindedir.

 

3 sayısı, yaratılışın ilk adımıdır. Çünkü birden veya ikiden tek başına bir netice doğmaz; ikiyi birbirine bağlayacak üçüncü bir "orta terim" (berzah) gerekir.

 

Varlığın kuvveden fiile çıkabilmesi için aktif ve pasif iki üçlünün çakışması gerekir. Tekvin (var ediş) süreci şu iki saç ayağı üzerinden gerçekleşir:

Hak (Aktif/Fâil) Tarafı: "Zât, irâde ve kavl (söz)" unsurlarından oluşur. Allah bir şeyi yaratmak istediğinde zâtıyla irade eder ve "Kûn" (Ol) kelâmını söyler.

Halk/Şey (Pasif/Kabul Edici) Tarafı: Yaratılacak olan mümkünün (a'yân-ı sâbitenin) de kendi içinde üçlü yapısı vardır: İlâhî ilimdeki "şey’iyyet"i (ne'liği), ilâhî hitabı "işitme"si ve var edici emre "uyması".

 

İzutsu’ya göre yaratılış eyleminde mahlukat sanıldığı gibi pasif değildir. Allah "Kûn!" (Ol) dediğinde varlığa bürünmek esasta o şeyin kendi istidadının ve fiilinin sonucudur.

 

Âlemdeki ilahi tasarruf, manevi ismi "Abdullah" olan ve “İlâhi’n-nâs makamında... yalnız başına, tek olarak” bulunan kutub üzerinden yürür. Kutbun sağında "Rabbü'n-nâs" makamında Melekût (sıfat) aleminin batınına bakan "Abdü'r-Rab"; solunda ise "Meliki'n-nâs" makamında mülk alemine bakan "Abdü'l-Melik" isimli iki imam yer alır. Kutup tüm mertebeleri kendisinde topladığı için hepsinden üstündür.

 

Vücud, sözlükte "var olmak, bulunmak; varlık" demektir ve bulmak, idrak etmek anlamlarına gelen vecd kökünden türemiştir. Tasavvufta ise genel olarak Hak için kullanılır. "Vücud mertebeleri" ifadesi, varlığın başlangıcından son açılımına kadar olan tüm tezahürleri ve külli mertebeleri kapsar.

 

Dörtlü Tasnif: Lâhut (Zât), Ceberût (İsim/Sıfat), Melekût (Ruhlar/Misâl) ve Nâsût (Şehâdet).

 

Beşli Tasnif: Zât-ı sırf (Lâ taayyün), Vâhidiyyet, Ervâh âlemi, Misâl âlemi, Şehâdet ve insân-ı kâmil.

 

Yedili Tasnif: Bu çalışmada Ahmed Avni Konuk'un şerhinin mukaddimesine sadık kalınarak “yedili tasnif biçimi” esas alınmıştır. Terimlerin çokluğu şerhi okurken zorluk çıkarsa da bu durum “terimlerin nelere karşılık gelebileceği bilindiği takdirde kolaylıkla aşılabilecek hâldedir.”

 

Yedili Tasnife Göre Vücûd Mertebeleri

1. Lâ-taayyün Mertebesi (Ahadiyyet)

Mutlak Kayıtsızlık: Varlığın hiçbir sıfat, bağ ve nispetle kısıtlanmadığı, henüz hiçbir yaratılışın ve zuhurun olmadığı mutlak Hak mertebesidir.

Bu mertebeye henüz hiçbir yaratmanın olmadığı "âmâ" mertebesi de denir

 

2. Taayyün-i Evvel Mertebesi (Mertebe-i vahdet)

Yaradılışın başladığı, Mutlak Varlık'ın kendi hareketsiz güzelliğinden ilk olarak harekete geçip kendini bildiği mertebedir.

"Allah" ism-i camiinin mertebesi olan bu kata; Akl-ı evvel, Hakîkat-i Muhammediyye, Nûr-ı Muhammedî, Ümmü’l-kitâb gibi pek çok isim verilir.

 

3. Taayyün-i Sânî Mertebesi (Mertebe-i vâhidiyyet)

Bu mertebede isim ve sıfatların suretleri belirginleşerek birbirinden ayrışır.

Bu mertebede açığa çıkan ilmi suretler, dış dünyadaki varlıkların Allah'ın ilmindeki değişmez hakikatleri olan a'yân-ı sâbitelerdir.

 

4. Mertebe-i Ervah (Ruhlar Mertebesi)

İlmî suretler zaman ve mekândan bağımsız birer ruhsal öze dönüşür.

Bu mertebede her ruh kendinin, benzerinin ve Hakk'ın farkındadır.

 

5. Mertebe-i Misâl (Misâl Alemi)

Bu mertebe, bölünmesi imkânsız olan latif şekillerin ortaya çıktığı, ruhlar ile cisimler dünyası arasındaki geçiş köprüsüdür.

Beş duyuyla algılanamayan ruhların madde dünyasında yansıyabilmesi için bu geçirgen berzah zorunludur.

 

6. Mertebe-i Şehâdet (Cisimler/Duyu Alemi)

Fiziksel formların parçalanıp bölünebildiği somut tecelli alanıdır.

Bu âlemde her şey canlıdır.

Maddede hiçbir kusur ve uyumsuzluk yoktur

Ruhun gizli kemâlinin açığa çıkması, bu dünyadaki fiziksel formun olgunlaşmasına bağlıdır.

 

7. İnsân-ı Kâmil Mertebesi

Allah'ın bilinmeyi isteme (gizli hazine) muhabbetiyle başlattığı yaratılış hareketinin nihai amacıdır.

İnsanın yüklendiği ilahî emanet, onun tüm esmayı kendinde toplamasıdır.

 

İnsân-ı Kâmil

İnsân-ı kâmil kavramının tasavvuf terminolojisine yerleşmesi İbnü’l-Arabî vasıtasıyla olmuştur.

İnsân-ı kâmil, Mutlak Vücûd’un bilinmezlik (lâ taayyün) mertebesinden derece derece açığa çıkışıyla ve "hakîkat-i Muhammediyye" mertebesiyle ilişkilidir.

 

Allah'ın ilim ve hikmetinin sonu olmamasından ötürü bir insana kâmil denilmesi ancak nispi (oranla) bir durumdur.

 

Suad el-Hakîm'in İbnü’l-Arabî şerhlerine göre beşeriyet üç kategoride incelenir: Hayvan insan, insan ve insân-ı kâmil.

Âlemdeki her şeyin insana itaat ettiğini bilen kişiye "âlim" (insân-ı kâmil) denirken, bilmeyen "câhil" kesim ise "hayvânî insan"dır.

 

Kâmil insan Hakk'ın sureti, Hak ise onun hüviyetidir.

 

İbnü’l-Arabî'ye göre Elif, cem (birlik) makamıdır, diğer tüm harfler onun hakikatinden çıkmıştır.

 

Lâm / Celâl sıfatıdır. Cîlî'ye göre celâl, tecellide cemâlden öndedir.

 

Lâm (İkinci Lâm) / Cemâl sıfatıdır (ilim ve lütuf vasıfları). Celâlin vasıfları (azamet ve iktidar) ile cemâlin vasıfları birleşerek tek bir sıfat oluşturur.

 

Elif (Dördüncü Harf) / Okunup yazılmayan bu harf "kemâl" kavramını simgeler.

 

Ha / Hakk'ın Hüviyetini gösterir ve bu hüviyet insanın ayn'ıdır (mânâsıdır).

 

İlahî isimler özünde doğrudan Zât'a işaret eden ilahî nispetlerdir ve ahadiyet (teklik) mertebesinde bütün halinde bulunurlar.

Hakk'ın mutlak vücudu, kendi isimlerinin kemalini fiilen açığa çıkarmak için insan-ı kâmil mertebesine tenezzül eder.

 

Hz. Muhammed (s.a.s), yaratılış ağacının hem ilk çekirdeği (Hakîkat-i Muhammediyye/Rûh-ı Muhammedî) hem de en son ve en kâmil meyvesidir. Varlık emri O'nunla başlamış ve O'nunla hitama ermiştir.

Diğer peygamberler tikel birer "kelime" (belirli bir hakikat) iken, Hz. Muhammed tüm bu kelimeleri ve hakikatleri kendinde toplayan cevâmiü'l-kelimdir.

 

Sonuç

Girişi takip eden birinci bölümde İbnü’l-Arabî ve Fusûsü’l-hikem eseri ile Ahmed Avni Konuk’la çalışmamızın ana kaynağı olan Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi hakkında özet bilgi verilmiş

İkinci bölümde ferdiyet kavramı incelenmiştir.

İkincisi olmayan bir tekliği ifade eden ferdiyet, hüviyet sahibinin yalnız Allah olduğunu gösterici bir kavram olarak açığa çıkmıştır.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder