Elif
Hilâl Doğan - Ahmed Avni Konuk'un Fusûsü'l-hikem
Şerhi'ne Göre Zuhur ve Yaratılış Bağlamında Ferdiyet Kavramı -
Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Üsküdar Üniversitesi, Tasavvuf
Araştırmaları Enstitüsü, 2020
Fusûsü’l-Hikem’in Hz. Muhammed’e tahsis edilen son faslı,
Muhammedî hikmet olarak “ferdiyet”i anlatmaktadır.
Ferdiyet, yaratılışın zuhûru ile ortaya çıkan ikiliğin
aslında ikilik olmadığını ve bu ikilik sisteminin işaret ettiği, ulaştırdığı
noktanın teklik olduğunu anlatan “üçüncü”ye dayanan bir kavramdır. İkincisi
olmayan bir tekliği ifade eden ferdiyetteki bu “üçlü terkip” çokluk görüntüsünü
oluşturan tekliktir ve bu yönüyle ferdiyet, hüviyet sahibinin yalnız Allah
olduğunu gösterici bir ifadedir.
Giriş
Yaratan (Hakk) ve Yaratılan (Halk).
Üçüncü Unsur (Kesişim/Kilit Nokta): Hakîkat-i Muhammediyye /
İnsân-ı Kâmil.
Ferdiyetin Mantığı: Bu üçlü terkip (teslîs), çokluk
gibi görünen varlığın aslında tek bir Hüviyet'e (Teklik/Vahdet) rücu ettiğini
gösterir. İkilik, üçüncü unsur vasıtasıyla teklik olarak idrak edilir.
1. Ahmed Avni Konuk ve Fusûsü’l-Hikem Şerhi
İbnü'l-Arabî'nin düşüncelerini başta Sadreddin Konevî (Vücut
mertebelerini hazarât-ı hamse adıyla ilk tasnif eden) olmak üzere Fergânî,
Kayserî, Bursevî ve Câmî gibi isimler şerh ederek günümüze taşımıştır.
Ebu’l-Âlâ Afîfî: "sevgilim tek olduğu hâlde
üçleşti" Afîfî bu sözden hareketle İbn Arabi’nin Hristiyan felsefesinden
etkilendiğini ve evrenin temelinde bir "teslis" gördüğünü iddia etti.
Batıda Dante ve Meister Eckhart gibi isimleri etkileyen İbn
Arabi, eserlerinde hiçbir zaman bizzat "Vahdet-i Vücûd" terimini
kullanmamıştır.
Fusûsü’l-hikem
Fusûs’un da nefsin sebebiyet vereceği garazlardan berî
bulunan temiz bir makamdan zuhûr ettiğini belirten İbnü’l-Arabî, bu doğrultuda
kendisinin eserin yazarı değil ancak mütercimi olarak görülmesi gerektiğini
vurgulamıştır.
Kitabın başlığının ebced değeri (266 + 99 = 365) bir güneş
yılının günlerine tekabül eder.
Abdullah Bosnevî'nin şerhi, ilk Türkçe Fusûs şerhidir.
Ahmed Avni Konuk’un Hayatı ve Eserleri
PTT bürokrasisinde memurluktan Genel Müdür Yardımcılığına ve
Hukuk Müşavirliğine yükselmiş
Mevlevi tarikatına intisap edip Selânikli Es'ad Dede'den
Mesnevi icazeti almış
"Dil-Keşîde" ve "Bend-i Hisar"
makamlarını icat etmiştir.
Fusûsü’l-hikem Şerhi
Konuk, her fassın başında ilgili hikmeti açıklar, pasajları
nakleder, tercüme ve şerhini yapar. En özgün yönü, şerhi Mevlânâ'nın diliyle
mühürlemesidir.
2. Konuk’un Fusûsü’l-Hikem Şerhine Göre Yaratılış ve Ferdiyet Kavramı
Kenz-i Mahfî / Yaratılışın arkasındaki ana saik ilâhî sevgidir.
İnsân-ı Kâmil: Âlemin ruhu ve yaratılışın gayesidir.
Sûfîlerin ıstılahında vücûd,
varlığı kendi zâtından olan ve diğer tüm mevcudatı var kılıp kaim tutan mutlak
gerçeği ifade eder.
Vücûd’un hakikati tamamen nûrânî ve lâtif (soyut/ince)
olduğundan; akıl, fehim, duyular ve kıyas gibi kesif (somut/maddî) araçlarla
kavranması imkânsızdır.
Konuk, mutlak varlığın ilk kaynaktan son tenezzül noktasına
kadar açığa çıkış hallerini mukaddimede yedili bir tasnif (tenezzülât-ı seb'a)
ile ele alır.
1. Lâ-taayyün
2. Taayyün-i evvel
3. Taayyün-i sânî
4. Mertebe-i ervah
5. Mertebe-i misâl
6. Mertebe-i şehâdet
7. Mertebe-i insan
Her âlem bir üsttekinin aynasıdır; tüm bu âlemlerin ve ilâhî
isimlerin eksiksiz aynası ise, tecellîyi bütünüyle kuşatan insân-ı kâmildir.
Zât-ı Ulûhiyyet kendi kemâlâtını şuhûdî olarak görmeyi
muhabbet edince, bu ilâhî aşkın hararetiyle Rahmânî nefesini (nefes-i rahmânî)
salıvermiştir.
Bu nefes dalgalanması, sonsuz âlemlerin ilk maddesini yani
heyûlâyı oluşturmuş; nefesin şiddetinden ise kozmik "hareket" meydana
gelmiştir.
Derece derece kesifleşerek soğuyan bu yapı, Kur'an'da geçen
"duman" ve hadislerde zikredilen 'amâ (altında ve üstünde hava
olmayan bulut) mertebesine tekabül eder.
Konuk, Fusûs'un "Âdem fassı" şerhinde mutlak zâtın
genel olarak altı mertebesi olduğunu belirtir. Şehâdet âlemi ilk yaratıldığında
cilâsız, ruhsuz bir ayna gibidir. Allah, kendi isimlerinin hakikatlerini
(a'yân-ı sâbite) kemaliyle müşahede etmek isteyince, bu aynayı cilâlayacak olan
Âdem'i (İnsân-ı Kâmil) yaratmıştır.
İbnü'l-Arabî’de yaratılış, yoktan var etme (ex nihilo)
değil, Mutlak Varlık'ın (Hakk) farklı sûretlerde zuhûr etmesidir.
Âlem, Hakk'ın isim ve sıfatlarının birer yansıma alanı
(mazhar ve tecellîgâh) olup, kendi başına müstakil bir varlığa (vücûda) sahip
değildir.
Tecellînin İki Ana Safhası
Feyz-i Akdes / A’yân-ı Sâbite’nin ilâhî ilimde sâbit hale
gelmesi (İlmî varlık).
Feyz-i Mukaddes / İlmdelerken zâhirî bağıntılara kavuşan
a'yânın dış dünyada zuhûru (Aynî varlık).
Evren Tanrı'nın esmâsının tecellîsidir ancak Tanrı evrene
"yayılmamıştır." O, Zât’ı itibarıyla daima bilinemez olan Kenz-i
Mahfî (Gizli Hazine) olarak kalır.
Ferd kelimesi, Arapçada
tek ve yalnız olmak anlamına gelmektedir.
Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın el-Ferd ismini zâtî isimler
arasında saymış [Cîlî, Hakîkat-i Muhammediyye, 2019, 55.]
İbnü’l-Arabî, el-Ferd isminin sadece Allah için geçerli bir
isim olduğunu söylemekte ve el-Ferd isminin Allah’tan başkasına ait
olamayacağını belirtmektedir. [Krş. İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, 2008,
8:88.]
Allah, kendisi bakımından bir (vâhid), her şeyin birliğinden
farklılaşan birliği nedeniyle de el-Ferd’dir. el-Ferd, Allah’tan başkasına ait
olamaz. Çünkü başka her şey bir yönden birbirine ortaktır ve başka bir yönden
kendi birliğiyle ayrışsa bile, ferd değildir. Çünkü ortaklık, bunu engeller.
Ferd kökünden türeyen tefrîd, tasavvufta "Hak ile
kendinle durmandır" şeklinde tarif edilir. Kulun, kendi amellerini
görmeksizin tevhid bilincinde yalnız kalmasını ifade eder.
Ferdiyet-i Selâse (Üçün Tekliği): Bu kavram,
"Cenâb-ı Hakk’ın âlemle irtibatını ve âleme varlık verişini açıklarken
başvurulan temel ilkelerden biri" olup vahdet-i vücûd düşüncesinin
merkezindedir.
3 sayısı, yaratılışın ilk adımıdır. Çünkü birden veya ikiden
tek başına bir netice doğmaz; ikiyi birbirine bağlayacak üçüncü bir "orta
terim" (berzah) gerekir.
Varlığın kuvveden fiile çıkabilmesi için aktif ve pasif iki
üçlünün çakışması gerekir. Tekvin (var ediş) süreci şu iki saç ayağı üzerinden
gerçekleşir:
Hak (Aktif/Fâil) Tarafı: "Zât, irâde ve kavl
(söz)" unsurlarından oluşur. Allah bir şeyi yaratmak istediğinde zâtıyla
irade eder ve "Kûn" (Ol) kelâmını söyler.
Halk/Şey (Pasif/Kabul Edici) Tarafı: Yaratılacak olan
mümkünün (a'yân-ı sâbitenin) de kendi içinde üçlü yapısı vardır: İlâhî ilimdeki
"şey’iyyet"i (ne'liği), ilâhî hitabı "işitme"si ve var
edici emre "uyması".
İzutsu’ya göre yaratılış eyleminde mahlukat sanıldığı gibi
pasif değildir. Allah "Kûn!" (Ol) dediğinde varlığa bürünmek esasta o
şeyin kendi istidadının ve fiilinin sonucudur.
Âlemdeki ilahi tasarruf, manevi ismi "Abdullah"
olan ve “İlâhi’n-nâs makamında... yalnız başına, tek olarak” bulunan kutub
üzerinden yürür. Kutbun sağında "Rabbü'n-nâs" makamında Melekût
(sıfat) aleminin batınına bakan "Abdü'r-Rab"; solunda ise
"Meliki'n-nâs" makamında mülk alemine bakan "Abdü'l-Melik"
isimli iki imam yer alır. Kutup tüm mertebeleri kendisinde topladığı için
hepsinden üstündür.
Vücud, sözlükte "var
olmak, bulunmak; varlık" demektir ve bulmak, idrak etmek anlamlarına gelen
vecd kökünden türemiştir. Tasavvufta ise genel olarak Hak için kullanılır.
"Vücud mertebeleri" ifadesi, varlığın başlangıcından son açılımına kadar
olan tüm tezahürleri ve külli mertebeleri kapsar.
Dörtlü Tasnif: Lâhut (Zât), Ceberût (İsim/Sıfat), Melekût
(Ruhlar/Misâl) ve Nâsût (Şehâdet).
Beşli Tasnif: Zât-ı sırf (Lâ taayyün), Vâhidiyyet, Ervâh
âlemi, Misâl âlemi, Şehâdet ve insân-ı kâmil.
Yedili Tasnif: Bu çalışmada Ahmed Avni Konuk'un şerhinin
mukaddimesine sadık kalınarak “yedili tasnif biçimi” esas alınmıştır.
Terimlerin çokluğu şerhi okurken zorluk çıkarsa da bu durum “terimlerin nelere
karşılık gelebileceği bilindiği takdirde kolaylıkla aşılabilecek hâldedir.”
Yedili Tasnife Göre Vücûd Mertebeleri
1. Lâ-taayyün Mertebesi (Ahadiyyet)
Mutlak Kayıtsızlık: Varlığın hiçbir sıfat, bağ ve nispetle
kısıtlanmadığı, henüz hiçbir yaratılışın ve zuhurun olmadığı mutlak Hak
mertebesidir.
Bu mertebeye henüz hiçbir yaratmanın olmadığı
"âmâ" mertebesi de denir
2. Taayyün-i Evvel Mertebesi (Mertebe-i vahdet)
Yaradılışın başladığı, Mutlak Varlık'ın kendi hareketsiz
güzelliğinden ilk olarak harekete geçip kendini bildiği mertebedir.
"Allah" ism-i camiinin mertebesi olan bu kata;
Akl-ı evvel, Hakîkat-i Muhammediyye, Nûr-ı Muhammedî, Ümmü’l-kitâb gibi pek çok
isim verilir.
3. Taayyün-i Sânî Mertebesi (Mertebe-i vâhidiyyet)
Bu mertebede isim ve sıfatların suretleri belirginleşerek
birbirinden ayrışır.
Bu mertebede açığa çıkan ilmi suretler, dış dünyadaki
varlıkların Allah'ın ilmindeki değişmez hakikatleri olan a'yân-ı sâbitelerdir.
4. Mertebe-i Ervah (Ruhlar Mertebesi)
İlmî suretler zaman ve mekândan bağımsız birer ruhsal öze
dönüşür.
Bu mertebede her ruh kendinin, benzerinin ve Hakk'ın
farkındadır.
5. Mertebe-i Misâl (Misâl Alemi)
Bu mertebe, bölünmesi imkânsız olan latif şekillerin ortaya
çıktığı, ruhlar ile cisimler dünyası arasındaki geçiş köprüsüdür.
Beş duyuyla algılanamayan ruhların madde dünyasında
yansıyabilmesi için bu geçirgen berzah zorunludur.
6. Mertebe-i Şehâdet (Cisimler/Duyu Alemi)
Fiziksel formların parçalanıp bölünebildiği somut tecelli
alanıdır.
Bu âlemde her şey canlıdır.
Maddede hiçbir kusur ve uyumsuzluk yoktur
Ruhun gizli kemâlinin açığa çıkması, bu dünyadaki fiziksel
formun olgunlaşmasına bağlıdır.
7. İnsân-ı Kâmil Mertebesi
Allah'ın bilinmeyi isteme (gizli hazine) muhabbetiyle
başlattığı yaratılış hareketinin nihai amacıdır.
İnsanın yüklendiği ilahî emanet, onun tüm esmayı kendinde
toplamasıdır.
İnsân-ı Kâmil
İnsân-ı kâmil kavramının tasavvuf terminolojisine yerleşmesi
İbnü’l-Arabî vasıtasıyla olmuştur.
İnsân-ı kâmil, Mutlak Vücûd’un bilinmezlik (lâ taayyün)
mertebesinden derece derece açığa çıkışıyla ve "hakîkat-i
Muhammediyye" mertebesiyle ilişkilidir.
Allah'ın ilim ve hikmetinin sonu olmamasından ötürü bir
insana kâmil denilmesi ancak nispi (oranla) bir durumdur.
Suad el-Hakîm'in İbnü’l-Arabî şerhlerine göre beşeriyet üç
kategoride incelenir: Hayvan insan, insan ve insân-ı kâmil.
Âlemdeki her şeyin insana itaat ettiğini bilen kişiye
"âlim" (insân-ı kâmil) denirken, bilmeyen "câhil" kesim ise
"hayvânî insan"dır.
Kâmil insan Hakk'ın sureti, Hak ise onun hüviyetidir.
İbnü’l-Arabî'ye göre Elif, cem (birlik) makamıdır, diğer tüm
harfler onun hakikatinden çıkmıştır.
Lâm / Celâl sıfatıdır. Cîlî'ye göre celâl, tecellide
cemâlden öndedir.
Lâm (İkinci Lâm) / Cemâl sıfatıdır (ilim ve lütuf
vasıfları). Celâlin vasıfları (azamet ve iktidar) ile cemâlin vasıfları
birleşerek tek bir sıfat oluşturur.
Elif (Dördüncü Harf) / Okunup yazılmayan bu harf
"kemâl" kavramını simgeler.
Ha / Hakk'ın Hüviyetini gösterir ve bu hüviyet insanın
ayn'ıdır (mânâsıdır).
İlahî isimler özünde doğrudan Zât'a işaret eden ilahî
nispetlerdir ve ahadiyet (teklik) mertebesinde bütün halinde bulunurlar.
Hakk'ın mutlak vücudu, kendi isimlerinin kemalini fiilen
açığa çıkarmak için insan-ı kâmil mertebesine tenezzül eder.
Hz. Muhammed (s.a.s), yaratılış ağacının hem ilk çekirdeği
(Hakîkat-i Muhammediyye/Rûh-ı Muhammedî) hem de en son ve en kâmil meyvesidir.
Varlık emri O'nunla başlamış ve O'nunla hitama ermiştir.
Diğer peygamberler tikel birer "kelime" (belirli
bir hakikat) iken, Hz. Muhammed tüm bu kelimeleri ve hakikatleri kendinde
toplayan cevâmiü'l-kelimdir.
Sonuç
Girişi takip eden birinci bölümde İbnü’l-Arabî ve
Fusûsü’l-hikem eseri ile Ahmed Avni Konuk’la çalışmamızın ana kaynağı olan
Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi hakkında özet bilgi verilmiş
İkinci bölümde ferdiyet kavramı incelenmiştir.
İkincisi olmayan bir tekliği ifade eden ferdiyet, hüviyet
sahibinin yalnız Allah olduğunu gösterici bir kavram olarak açığa çıkmıştır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder