Lütfi
Bozkale - İbn Arabî'de İnsanın Özgürlüğü Sorunu - Notlar
Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Van, 2009
Önsöz
Tez, özgürlüğü insanın özüne tekabül eden bir fenomen olarak
ele alır ve bu arayışı "Ayn-ul Hakikat’e (gerçeğin özü) ulaşma
arzusu" olarak nitelendirir.
Birinci Bölüm: İbn Arabî’nin varlık anlayışı olan Vahdet-i
Vücud ve varlığın zuhurunu ifade eden tecelli kavramı incelenir.
İkinci Bölüm: İnsanın kemalata ulaşma dereceleri ve manevi
durakları (mevatın) ele alınır. Burada "Vaktin oğlu" olmak kavramı;
"geçmiş ve geleceğin yokluğu ve sadece yaşanılan anın varlığı"
şeklinde tanımlanır.
Üçüncü Bölüm: İnsanın irade, sorumluluk ve ahlaki
yükümlülükleri çerçevesinde özgürlüğü temellendirilir.
Giriş
Katı Determinizm ve Fatalizm
Evrenin ilahi veya doğal yasalarla kesin olarak bağlandığını
savunan görüştür. 16. yüzyıl teologu John Calvin’e göre alınyazısı
(predestination), insanın nihai yazgısının Tanrı’nın mutlak iradesiyle önceden
belirlenmiş ve insan için ebediyen esrarengiz kalacak bir karara bağlanmasıdır.
Özgür İrade (Hürriyetçi Teizm)
İnsanın seçme özgürlüğünü Aden Cenneti ve ilk günah (bilgi
ağacının meyvesini yeme) metaforu üzerinden temellendirir. Hayvanlar
içgüdüleriyle yaşarken, yalnızca insan "Ben kimim?" diye sorar.
Tanrı, mutlak kudretini paylaşarak insana özgür irade vermiştir; aksi takdirde
ahlak, sevgi ve sorumluluk anlamsız kalırdı.
Geist (Ruh) ve Antropoloji
İnsanın özgürlüğünü sadece akılla değil, zeka, benlik
bilinci ve iradenin toplamı olan Geist (Esprit/Ruh) kavramıyla açıklayan
görüştür (M. Scheler, E. Husserl, L. Klages). İnsanı insan kılan bu ilke, onun
dünya realitesinden sıyrılarak özgürleşmesini sağlar.
Kant ve Ahlaksal Otonomi
Kant, özgürlüğü mantıksal ve etik bir zemine oturtur. Doğasa
yasası "olanı" incelerken, ahlak yasası "olması gerekeni"
(verilenmiş olanı) esas alır. Kant’ın otonomi (kendi yasasını koyma) ilkesine
göre; insan iradesini harekete geçirerek kendine ahlaki bir yasa koyar.
"Yapmalısın, o halde yapabilirsin" formülü gereği, ahlaki yükümlülük
doğrudan özgür iradenin varlığını zorunlu kılar.
Descartes’a göre Tanrı sonsuz, bağımsız ve her şeye
kadirdir. İnsanın hürriyeti, Tanrı'nın ona bahşettiği irade gücünde saklıdır.
İnsanın yanlış yapabilme ve günah işleyebilme potansiyeli,
Tanrı’nın insanı serbest bıraktığının ve ona hürriyet lütfettiğinin en büyük
kanıtıdır.
Panteist (kamutanrıcı) bir sistem kuran Spinoza’da Tanrı ve
doğa/evren (Deus sive Natura) birdir. Tek hür sebep, içkin bir töz olan
Tanrı’dır.
Spinoza’ya göre hürriyet hür bir kararda değil, tabiatın
zorunluluğundadır.
İnsan için özgürlük, evrendeki bu mutlak ve kaçınılmaz
zorunluluğun bilincine varmaktır. Hür insan, yalnız aklın emirlerine ve
dolayısıyla tabiata uygun yaşayan insandır. Bu külli determinizme sevinçle
boyun eğme halidir.
İbn Arabî Düşüncesinin Kavramsal Çerçevesi
İbn Arabî’nin sisteminin merkezinde Vahdet-i Vücud (Varlığın
Birliği) yer alır. O, monist bir düşünürdür ancak bu materyalist veya Spinoza
tarzı bir panteizm değildir.
Varlık, "Zaruri varlık (vacibü’l-vücud)" ve
"mümkün varlık" olarak ikiye ayrılır.
İbn Arabî’de Tanrı, zatı itibariyle aşkın (müteal), sıfat ve
isimleri itibariyle alemde içkindir. Bu ilişkide "Ayan-ı Sabite"
(eşyanın Allah’ın ilmindeki ezeli suretleri) anahtar rol oynar.
Tanrı'nın Zat’ı yönüyle aşkın (müteâli), esma ve sıfatları
yönüyle içkin (mündemiç) olduğu vurgusu, Vahdet-i Vücud'un doğru anlaşılması
için kritik bir nirengi noktasıdır.
Yüce ve eşsiz Allah, sayıya sığmayan güzel isimlerin ‘âyani
sabite ’ (mahlûkların ezeli Tanrı bilgisindeki suretleridir. Ama bunlar asla
vücud kokusu almamışlardır.) âlemindeki suretlerini görmek diledi.
Varlık nurdur, yokluk ise karanlıktır. Bilgi elde etme
süreci rasyonel araştırmadan ziyade tecelli ve keşf (ilhami bilgi) üzerinedir.
İbn Arabî’ye göre insan, alemin hulasası (özeti) ve ilahi
isimlerin tam bir yansımasıdır.
İnsan, alemi koruyan bir "mühür" ve Tanrı’nın
alemi seyrettiği bir "göz bebeği" gibidir.
Âlem kendi başına gerçek varlığı olmayan bir
"hayal" veya "gölge"dir; ancak Hakk’a aracısız bir bağla
bağlıdır.
Evrenin yaratılışı "üçlü bir yapı" (Zat, İrade,
Emir) üzerine bina edilmiştir.
Âlem varlığı itibariyle yaratıcıyla beraber değildir,
aralarında ölçülebilir bir aralık da yoktur. Bilakis burada mümkün nitelikli
varlığın zorunlu varlıkla, yaratılmışın Yaratanla irtibatı söz konusudur.
İbn Arabî evrenin yaratılışını, ilahi nurun boşluğu
(el-hala) ve ilk maddeyi (heba/heyula) boyaması esası üzerine kurar. Evren
(Makrokozmos) büyük bir insanken, insan (Mikrokozmos) evrenin bir özetidir.
Tanrı, ez-Zahir ismiyle evreni kuşatmıştır (el-Muhit).
Feyz-i Akdes (Zati/Potansiyel Tecelli): Hakk'ın bilincindeki
çokluk potansiyelidir, Mutlak Birlik bozulmaz.
Feyz-i Mukaddes (Şühudi/Fiili Tecelli): Varlıkların somut
dünyada fiilen kesret (çokluk) kazanmasıdır.
İnsanın Hakikati
İnsanın düşünen nefsi, saf nur ile karanlık doğa arasında
bir "berzah" (geçit) konumundadır.
İnsanın manevi yetkinliği, ne bütünüyle maddi hayatı terk
etmekle (aşırı beyazlık/ruhbanlık) ne de tamamen şehvete gömülmekle (aşırı
siyahlık) mümkündür; asıl olan her hak sahibine hakkını veren itidal halidir.
Hakkı bilmek, tenzih ile teşbih arasını birleştiren ve onu
iki vasıfla (Zahir ile Batın) vasıflandıran kimsenin yaptığıdır. ‘Nefsini bilen
muhakkak Rabbini de bildi.’
İbn Arabî’ye göre insan, yokluktan varlığa çıkarıldığı andan
itibaren zorunlu bir yolcudur. Fikrî yolculuk akılla delil aramakla başlar,
imtiyazların ve peygamberlik kurumunun idrakiyle keşfe dönüşür. Nihayetinde
akıl asasını bırakan arif için durağan bir son yoktur.
İbn Arabî’de İnsanın Özgürlüğü Sorunu
Özgürlük, insanın hakikate ulaşma yolundaki engelleri
(perdeleri) aşmasıdır.
Gerçek özgürlük, insanın "vaktin oğlu" (ibn-ül
vakt) olarak o anın gerektirdiği hakikati yaşamasıdır.
"Seyahat" makamı, insanın yaratılmışlarla olan
ünsiyetten (bağımlılıktan) kurtulup Allah ile ünsiyet kurmasıdır. Dağlar ve
denizler gibi tabii ortamlar, ilahi isimlerin tecellilerini saf bir şekilde
müşahede etme imkanı sunar.
İnsanın özgürlük yürüyüşü altı ana vatandan (mevatın) geçer:
Elest bezmi (ruhlar âlemi),
2. Dünya,
3. Berzah,
4. Diriliş (Haşr),
5. Cennet-Cehennem,
6. Allah’ı görme makamı (el-Kesib)
Sonuç
Allah Zat olarak tek ve gerçek varlık olur. Diğer varlıklar
ise bu anlam bağlamında, Hakk’ı müşahede makamında, yok hükmündedir. Çünkü
müşahede masiva (Allahtan başka ne varsa)yı kalben yok saymaktır.
İnsanın ruh ve nefisten oluşan yapısı, nur ile karanlık
arasında kurulmuş bir denge köprüsüdür.
İnsanda ki bu itidalsizlik nefsi bilmemeye delalet eder ki,
buradan Peygamberin (S.A.V.) şu hadisinin anlamıyla bağlantı kurarak; ‘Nefsini
bilen Rabbini de bilmiştir.’
Bil ki Allah Teâlâ insanları yarattığından, onları teklifle
mükellef kıldığından ve onları âdemden vücuda, yani yokluktan varoluşa
çıkardığından beri, insanlar yolcu olma özelliklerini hiç bırakmamışlardır.
Onlar bu yolculuklarını ancak Cennet ve Cehenneme vardıklarında bırakabilirler.
Allah’ı ulaşmanın yolu, hem batinî, hem de zahirî veçhelerin
her ikisinden geçmektedir. Bu yollardan sadece birisine yani sadece batına veya
zahire tutunmak, marifetullaha ulaşma açısından eksik kalacaktır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder