27 Nisan 2013 Cumartesi

Bilincin Evrimi


Theodore Roszak – Bilincin Evrimi
Kemale Ermemiş Canlı

Roszak sıkı bir anti-modernisttir.
Hakikat olmaksızın hiçbir faaliyet olamaz…

Büyük ruh insanı üç kere yaratmıştır. Her seferinde bir önceki yarattığını yok etmiş…

Picu’nun Bukalemunu ve Bilinç Dairesi
“Benim yaşımda olup da iyi bir işi olmayan tanıdığım herkes, bir şeyi –bir dizi olayı- beklediğini hisseder. Hayatımıza başlamanın daha tam zamanı değil veya hayata fazla bulaşmanın zamanı daha gelmemiş de bir süre sonra ellerimiz beklediğimiz şeylerle dolacakmış gibidir. Siz de böyle hisseder misiniz? Sanki burada sırf vakit geçirmekle meşgulmüşüz, ta ki…”

“Ta ki…” ve sonra düşünce sona erer gider. Neyin içine? Biz özlem duygusuna? İfadesi zor bir umuda?

Babam ve yaşıtlarının devrimci ruhları, solu bekledi durdu. Benim gençliğimin varoluşçu kahramanları ise Godot’yu bekledi. İkisi de gelmedi.
Bekleme oyunu hâlâ sürüyor. Tabii bekleme sırasındaki ruh durumu hayli değişti, tedirginlikten vahiy arzusuna. (s. 15)

Olağanüstü şeylere yönelik artan merak dalgası, aslında Batı dünyasında ananevi din anlayışının sonucu olarak bir dizi sapkın kanala yönelmiş otantik bir ruhi arayışın ortaya çıkışlarıdır. (s. 17)

Neredeyse günümüzün popüler mitolojisi haline gelmiş ve kimliğimizin derinliklerinde uzun zamandır olgunlaşan yeni bakış açıları ve enerji biçimleri, zihnin değişim yoluyla serbest kalışına şahit olduğumuz bir zemin yaratmıştır. Yerküremize bağlılık ve onu sevmeye yönelik ekolojik duyarlılık bu büyük dönüşümün önemli simgelerinden biridir. Simgelerden bir diğeri de çok eskiye dayanan spritüal disiplinlerle çağdaş psikoterapinin aynı kanalda birleşmeye doğru gitmesidir. (s. 18)

Çağımızda bilim, seküler hümanizm, küresel endüstriyalizm ve toplumsal devrim baskın temalardır.

…günümüzdeki psiko-spiritüal olağanüstülükler, kolaylıkla refah toplumunun bir eğlencesi, modası çabucak geçecek bir tür mistik şıklık olarak algılanmaktadır. (s. 20)

Pico della Mirandola’nın “İnsanın Değeri Üzerine Konuşma’nın Colomb’un yeni dünyaya yelken açmasından sadece beş yıl önce yazıldığını hatırlamalıyız.

Bu ünlü deklarasyonda  Pico, insanın belirsiz ve sonsuz şekil almalara açık bir doğaya sahip olduğunu; bir bukalemun gibi yüksek veya alçak, meleksi veya şeytani tüm yaşam formlarını taklit edebilme yeteneğine sahip olduğunu belirtiyordu. (s. 21)

Ona göre insanlık durumu, geleneksel Hıristiyanlığın da genel-geçer komünizmin de kabul ettiğinden farklıdır.
(Onlara göre insan iki zıt kutbun baskısı altında kesin bir karar alma durumundadır hep. Kutuplardan biri mutlak yücelik, diğeri mutlak kötülük… mantığa karşı mantık dışı, akıl sağlığına karşı delilik…)
Pico ise, kendimizi bir ihtimaller yelpazesi olarak görmemizi ve bu yelpazedeki deşilmemiş, ortaya çıkarılmamış taraflarımızdan bazılarının şeytani özellikler taşıdığını kabul etmemizi önermektedir. (s. 22)

Klasik tarih Rönesans’ı antik çağ bilgilerinin yeniden keşfedilmesi ile hatırlar.
Rönesans, numeroloji, astroloji ve tarotu sapkın konumlarından kurtarmış, simyayı da Batı biliminin hem evlatlığı hem de erken bir rakibi haline getirmiştir. Pico’nun kendisi Hıristiyan Kabalası, yeni eflantuncu felsefe ve astrolojinin önemli bilginlerinden birisidir.
…dönemin önemli tüm isimleri batınî gelenekler üzerinde çok derin çalışmalar yapmış, sanki bu üstü örtülü kaynaklarda insan tabiatının ve evrenin başka hiçbir yerde bulunamayacak sırlarının olduğuna inanmışlardır.
“Bu büyü, bu büyü beni kendimden geçiriyor.”
Yolun sonu helak olsa bile… (s. 23)

Batınî, garip ve mistik şeyler için benzeri bir doymaz iştah, romantik dönemde Aydınlanmanın dikkatli oto-kontrolüne bir isyan olarak ortaya çıkmıştır. (s. 24)

…büyük dönüşümler belki de hep böyle oluyordur. (s. 26)

İçinde bulunduğumuz anın gerektirdiği şey, ruhi zekadır.
Hangi gerçekliğin önemli, hangisinin önemsiz olduğunu fark edecek, kutsal paradigmaları taklitlerinden ve seküler tuzaklardan ayıracak bir zeka gücü…
Sorun, ruhi zekayı nerede bulacağımızdır.
Benim anlayışıma göre cevap şurada yatıyor; aradığımızı kutsal gelenek içinde aramalıyız. (s. 27)

İhtiyacımız, çözümden çok problemin ta kendisi olan bilimsel düşünce alışkanlıklarımızdan daha ötede bir şeydir. (s. 28)

I
Aquarian Sınırı
İsmi Farklı Olsa da Hepsi Din
Tanrı’nın yokluğunda, yola çıkmak için kendimizden başka başlangıç noktası yoktur.

Bizi kendin için yarattın ve kalbimiz sana kavuşmadan önce huzur bulmayacak.” St. Augustine (s. 33)

…besin çılgınları…
Bu kişiler için günlük yemek düzeni içindeki yin ve yang kavrayışı mutfak tahtasını mandalaya, yemek masasını sutraya dönüştürmüştür. (s. 36)

Gerçek fizikçiler arasında, fizik biliminin sınırlarını zorlayan, açıklamalarında kozmolojiye kaymaya çalışan oldukça geniş çevrelerin olması şaşırtıcı gelmiyor.

Amaçları maddeyi zihni bir kategori haline getirmek ve fiziksel doğayı mistik güçlerin oyun alanı olarak göstermektir.

Marshal McLuchan ve John Brockman’ın medya metafiziği…

Artık çizgi roman fantezileri bile dikkatle okunup, mistik anlayışları kaale alınmaktadır.

Tıp dışı ilaçlar, büyüsel tedaviler, mistik beslenme anlayışları, visionary fiziki çizgi-roman fantezileri ve meditasyona dayalı spor faaliyetleri: Bütün bunların kökenindeki aslen dini olan itkiyi görmezsek, içinde yaşadığımız kültür anlamını yitireceği gibi, zamanın arzuladığı gerçekliği de gözden kaçırmış oluruz…

Belki bazıları banal gözüküyor ama niyet ortadadır. Zaman ve maddenin kelepçelerini kırmaya çalışan bir enerjinin, insani yönümüze cevap veren bir evren oluşturma yolundaki patlamalarını, yansımalarını görüyoruz bunlarda. (s. 38-39)

Bütün Kutsal İşbaşında
İnsan kendisini ve görünen her şeyi kutsal bir mandala olarak kabul etmeli.” Lama Govinda

Astrolojide Aquarian çağı…
…yüksek ahlaki idealizm ve visionary tecrübelere açık bir ruh halinin baskın olarak yaşanacağı bir dönem. (s. 44)

Dane Rudhyar, Aquarian çağının bir okyanus çağı olduğunu  hatırlatıyor bize, nasıl okyanuslar yeryüzündeki karaları birbirine bağlıyorsa bu  çağın amacı da “küresel bütünlük”ü sağlamak olacak. (s. 45)

Su taşıyıcısı olarak kova, çorak toprakların ortasında bir hayat simgesidir.

Ucubeler Meclisi
Ocak, 1974
San Francisco’da yapılan Kohoutek Bilinç kutlamaları
Danışmanlardan biri tüm katılanlara, “bugün bir mucize bekleyin, çünkü pek çok mucizeye şahit olacaksınız” diyordu.
Binlerce katılımcı, çocuksu neşeleriyle her anlatılana, her şaşkınlık verici gösteriye hemen inanmaya çoktan hazırdı. (s. 45-47)

Yeniden Doğuşun Travmaları
Radikal eğilimli psikoterapistlerin paylaştığı görüşe göre kapitalist toplumun ileri aşamalarında insanlarda ortaya çıkan psişik rahatsızlıkların kökeninde toplumsal adaletsizlik yatmaktadır.
Hayatı derinden yaşamak, ona kendi deneyimlerimizden süzülmüş bir biçim, kendi biçimimizi vermek isteriz. (s. 50)

Belki de ekonomik güvenlik duygusu bizi çocuklaştırmakta, refah, otantikliğe varacak yollarımızı kapatmaktadır.
Saydıklarımız, kişisel kaderimizi yaşamak için kendimizle baş başa kalmamızı engelleyecek boyutlara varmıştır artık.

Böylesi düşüncelere kapıldığımızda potansiyellerimizin çok azını kullanarak yaşamadığımızı fark ederiz. Başarısızlığı tadar ve yeni bir hayat uğruna eski yalanların, değersiz aşkların yakılıp eritildiği bir ateş imtihanı şansını denemek isteriz; bunun için fedakarlıkta bulunup acı çekmeyi kabul eder hale geliriz…
Temiz bir sayfa ve yeni bir başlangıç…
Aquarian sınırında bekleyen insanların çoğu her şeyden çok, yeniden doğuş arayışına girmiş insanlardır. (s. 51)

Ruh Ekolojisi
Dinin hareketsizliği örtüp, ayrıcalıkların göze batmamasını sağladığını kim inkâr edebilir. Fakir sofralarında oturanların gökteki pastayla avunması…
Ama dinin, bunun ötesinde de bir manası olduğunu görmeyenlere ne demeli. (s. 53)

…baskı, cezadan fazla zarar verir bize, zihni karartır, duyarlılıkları köreltir, kişiliği daraltarak kendimize duyduğumuz saygıyı yok eder. (s. 54)

İnsanları Aquarian sınırına götüren şey ruh sağlığının boyutlarını keşfetme çabası olmalıdır. (s. 55)

II
Bilgisayar ve Karnaval Arasındaki Tanrı
…yolumuzu nasıl bulacağız?

T.S. Eliot, “Çorak Ülke”sini garip dini mecazlarla doldururken bir taraftan da şiirini akademik otoriteye hoş gelecek bir denge ile örüyordu.
Jung, kendi ruhi tecrübelerini kaybettiği “kırmızı defter”ini halen yayınlamamış, suçluymuş gibi saklamayı tercih etmiştir.
Aynı dikkat ve temkini Frazer, Yeats, Joyce’un Batı zihnini mit, ritüel ve sembollerle açık hale getirmeye çalıştıkları eserlerinde de görmek mümkündür.
Tüm bilgi ve birikimlere rağmen bu insanlar söylemek istediklerini açıkça söylemeye cesaret edememişler, meselenin üstünü kapatarak anlatmışlardır. (s. 58-59)

Cinsel serbestlik ve dinsel serbestlik arasındaki paralelliği aslında dikkatle incelemeliyiz. İkisi de uzun yıllar elleri kolları bağlı yaşadıktan sonra, serbestliğin uç noktalarına vardı. (s. 59)

Satori ve Ansefalograf
Everest dağının tepesine helikopterle inen kişi, dağı tırmanan kişinin tecrübesini anlamayacaktır elbette.

Tehlike, ruhi gelişmemizi sürdürürken ortaya çıkan yan ürünlerin asıl varılması gereken yerden daha önemli addedilmesindedir.

Bilim adamının “bilmiyorum” sözünün ardında, biz bilmiyorsak kimse bilmiyor düşüncesi yatmaktadır. Şüphecilik dogmatizmin aynadaki yansıması haline gelmiştir. (s. 64/65)

Bölünmüş Beyin Saçmalıkları
Temel olarak bölünmüş beyin tezinin de, beyinde belli işlevlerin belli noktalarda gerçekleştiğini söyleyen diğer tezlerden çok farkı yok. Bu tezin savunucularına göre beyin iki yarım küreden oluşmakta ve bölümler beyin faaliyetlerini yerine getirirken iş bölümü yapmaktadır. Beynin sol lobu, dil benzeri uğraşlarla ilgilenirken sağ lob sezgisel kavrayış ve bütünsel anlayış işlevini yerine getirmektedir.
Tüm kültürümüz, beynin sağ lobundan mı sol lobundan mı kaynaklanıyor diye sınıflandırmalara tabi tutuldu.

Bilgisayar dili, felsefe yapamaz, şiir yazamaz. İnsanlar konuştuğunda fikirleri bütün olarak ifade eder. Zihin bununla ilgili ani kurgular oluşturur. Anlam bütünleri birdenbire kelimelere dökülür. Eğer konuşan Dante, Li Po veya peygamber ise dil “mistikleşir” yaratıcı bir karakter kazanır ve tad taşır. Bu durumda beynin sağını mı yoksa solunu mu kullanmış oluruz? Şimdiye kadar insan düşüncesi pek çok düaliteden zarar gördü, ama hiçbiri beyin araştırmacılarının sağ beyin / sol beyin ayrımı kadar aptallaştırıcı değildi. (s. 68)

Hayatta bir rol oynamak beynin tamamının işlevsel bir şekilde kullanılmasını gerektirir. (s. 69)

Büyük Hayvanın Gölgesinde
William James dini tecrübelerini bilimsel incelemeye tabi tutan ilk kişiyse, Aleister Crowley’de dini deneyimleri karnavala döndüren ilk kişidir.
Kıyametin büyük hayvanı ve yeryüzünün en kötü kişisi olmayı hedefleyen Crowley, 20. yüzyılın ilk yarılarında en fazla yozlaşmış ama bunu istekle yapmış kişiydi.

Sıradışı psişik yetenekleri olan Crowley kendisini büyü ve normal ötesi her şeyin üstadı sayıyordu.
Günümüzde bilinç dairesinde konu edilen tüm tecrübe ve disiplinleri Crowley denemiş ve bazılarında da üstatlık mertebesine ulaştığını iddia etmiştir. (s. 70)

Crowley, akıllıca kullanamayacağı güçlere birdenbire sahip olup bundan zehirlenen biriydi. (s. 71)

Erich Von Daniken ve Tanrıların Arabaları
Daniken, çok satan bu kitabında dünyamızın tarih öncesi zamanlarda uzaydan gelen astronotlarca ziyaret edildiğini iddia eder. (s. 73)

Bu görüşlere göre din, kötü yazılmış tarihten başka bir şey değildir. (s. 74)

Bir efsane veya fikri, belli tarihsel ve sosyal ihtiyaçların sonucu olarak tanımladığınızda mitoloji ve dini zayıflatmış olursunuz. Efsane ve dinleri yanlış anlaşılmış bir tarihi gerçek ya da sosyal zaruret sonucu olarak açıklamaya çalışan her girişimin arkasında bu “euhemerist” ruhun yaşadığını görmek mümkündür. Freud bunlardan biriydi ve Tanrı fikrinin anne ile babanın imgelerinden düşünülmüş/dönüştürülmüş bir fikir olduğunu savunuyordu. (s. 74)

Willhelm Reich ve Orgon Kutusu
Reich’ın inancına göre orgon, kendisinin havada görebildiği su kökenli parlak bir oluşumdu ve evrenin bio-dinamik enerjisiydi. Hayatın yaratılması orgon’dan kaynaklanıyordu. Evrenin “elan vital”i (hayat verici gücü) orgondu ve konsantre edilirse kanser dahil her türlü hastalığı tedavi etme gücüne sahipti. Bu son iddia, sağlık bakanlığının besin ve ilaç otoriteleriyle çatışmasına ve sahtekârlıktan hapse atılıp 1957’de hapiste kalp yetmezliğinden ölümüne sebep oldu.
Tüm dünyayı dolduran aydınlığı kanıtlamak için neden kendini karanlık bir odaya hapsediyorsun.” Goethe

Reich’ın durumu daha da vahim. (s. 76)

Uri Geller ve Çatal Bıçakları
Psişiklerin henüz keşfedemediğimiz bazı güçlerle ilişkileri olabileceğini kabul etmemiz gerekir.
Ne üzücüdür ki, eğer Geller gerçekten psişik güçleri olan biriyse bile, bu güçleri en ucuz, en ticari biçimlerinde şova dönüştürmekten çekinmemiştir.
Daha da kötüsü, Geller ve menajeri Andrija Puharich, vodvil numaraları üstüne psöde-dinsel bir üstyapı kurmaktan kaçınmadılar. Anlattıkları hikâyeye gör Geller, “kozmik zihnin” biricik fani enstrümanı idi ve UFOların arkasındaki güçte Geller idi.
Bütün sineklerin gübreye konması gibi 20 yüzyılın tüm lümpen gizemcileri de en sonunda gelip UFOlara dayanırlar. (s. 78)

Geller’in varlığı ve becerileri, kutsal kavramlarımızın alanını daraltmaktan öteye geçmiyor. Bu anlamda Geller tam da psişik gücün ruhi gelişmeye nasıl engel olabileceğinin iyi bir örneğidir. (s. 80)

Demon Deus Invertus Est
Gelenekte gömülü hazinelerden, laboratuvar bulgularına, terapik imkânlardan gizli kalmış inançlara kadar öylesine çok şeyi öyle hızlı keşfettik ki, karışıklıkların olmaması mümkün görünmüyor…
Ab-ı Hayatı soda ile sulandırmamalıyız. (s. 82)

Her dini gelenek, şeytani müdahalelerin göz kamaştırıcı etkileri konusunda uyarır bizi. Çünkü o bir Tanrıdır, ama tersine dönmüş bir Tanrı, Demon deus invertus est, Şeytan Tanrının Karşıtıdır. (s. 83)

III
Çılgınlar
İnsan Potansiyelinin Evrimci İmgesi

…ve senin etrafın bu korkutucu şovla sarılmış
Bu korkutucu şovla
Ve seninle alay ediyorlar
Ve seninle alay ediyorlar
Ve seninle alay ediyorlar
                        John Giorno

Sahnede öyle çok “evrimci düşünce”” örneği var ki, çoğunu kafasız, aptalca, hatta sadece komik buluyorum…
Burada dikkat edilmesi gereken halen oluşmakta olan bir mit ile uğraştığımız gerçeğidir.
En önemlisi de bu imgeye önemini veren şey, popüler olmaktaki önemli başarısıdır.
Çağımızda bir şeylere denk düşüyor demek ki, daha yüce bir amaç ve yepyeni bir hayata duyulan arzu hissediliyor bu ilgiden. (s. 88/89)

Neden sadece değişim değil de evrim?
Kelimenin seçimi, kullananın kelimeye yüklediği anlamdan çıkar. Aquarian sınırında yollarını bulmaya çalışan insanların deneyimlerini “değişim” olarak adlandırması, meseleyi kişisel ve geçici bir açıdan görmeleri anlamını taşır/taşıyacaktır. Evrim ise, özünde yol gösterici bir ima içerir ve tecrübe edilen şeylerin birikimiyle adaptasyon kabiliyeti yüksek bir tür olarak insan kültürünün yeni bir aşamaya geçişine işaret eder. (s. 89)

IV
Seçkin Azınlık

Aquarium sınırında keşfettiğimiz en önemli şey, yeniden keşfedilmesi gereken ne kadar çok şey olduğuydu.

Eskinin daha görkemli olduğuna, eski hayatların bizimkilerden çok üstün olduğuna dair bir inanç oluşur böylesi çevrelerde. Eski güzel günler. Hatıraları tam olarak kaydedilmediği halde böyle bir fikir neden çok güzel gelir bize? (s. 96)

Batı toplumu olarak “kendi putuna tapmak”tan vazgeçeceğimiz bir yolu henüz bulamadık. Bize haddimizin bildirilmesi lazım. (s. 97)

Biz Zamanlar
Bizler kemale ermemiş canlılarız ve kendimizi mükemmele taşımak göreviyle yükümlüyüz.
Bu öylesine eski bir fikirdir ki hiçbir başka düşünce bu fikrin üstüne kapamaya yetmemiştir. (s. 98)

Her canlının doğuştan getirdiği, kimliğinin tam olması hali bizden esirgenmiştir, ya da bulunması için biraz uzağa konmuştur. Bulmamız, aramamız gerekir onu.

“Hakikat ancak insanlardan uzakta, büyük yalnızlığımızda bulunabilir. Hakikate ulaşmak için oyun oynamak değil, acı çekmek lazımdır. Yalnızlık ve acı insanın zihnini açar. Bu nedenle bir düşman hikmeti bu yolda aramalıdır.” Şaman Igjugarjuk (s. 99)

Daha iyi ve daha güzele doğru her dürtünün ardında, aşkınlık arzusu yatıyor.

Kendinden vazgeçme / kendini bulma

Zihin, havadaki pek çok radyo dalgasını almak için oluşturulmuş bir araç gibi anlaşılabilir en basit haliyle. Havada, alınabilecek binlerce mesaj vardır. Ama ilkel bir cihaz sadece en güçlü sinyalleri alabilir; renk, biçim, kimyasal uyum, ışık, madde gibi. Alıcı kompleksleştikçe daha rafine kanalların yayınlarını da almaya başlar. Artık dil, sayısal işaretler gibi şeyler de anlamlandırılmaya başlanmıştır. Alıcının niteliği iyileştikçe, algılama sınırları da genişler. Zihin de kendisi hazır olana dek, orada, havada olan sinyallere muhataptır, ama anlamlandıramaz, uygun kanalı yakalayamaz.
Eflatun’un ideler dünyasından kastettiği böyle bir şey olsa gerektir. İnsan zihni, diyalektik bir süreçte daha ileri gitmek için ilerler. Yolun sonunda da vecde ilişkin içgüdülerin duyumsanışı yer almaktadır. (s. 105)

V
Unutmamaya Çalışmak
Kader, Kıyamet, Maksat
Bilim tarihinde Darwin’in rolü, tam olarak bu üç kavramı sanki bunlar kapının önündeki dilencilermiş gibi, bilim alanından atmak olmuştur.
Darwin’in biyoloji düşüncesinin amacı, evrimi tamamen şansa bağlı, yönü belli olmayan hedefsiz ve değer yargısı taşımayan bir süreç olarak çizmektir. (s. 111)

Modern biyolojinin “bilinç evrimi” konusunda söyleyecek bir şeyi yoktur. Şu halde eski geleneklere yeni Eflantunculuk, Kabala, Gnostiklik, Hermetizm gibi eski ve egzotik okulları bünyesinde barındıran büyü geleneğine dönmemiz gerekir. (s. 118)

Gizli Hikmet
Gizli hikmetin merkezinde üstün bir öğreti yatar: Dünya büyük bir dönüşüm dramasından ibarettir.
Gizli hikmet, tüm dünya mitolojisinin ortaklaşa ihsas ettiği gibi insanın “üst-insan”dan insanlık düzeyine düştüğünü savunur.
Bizler, göreve gönderilen ve “unutmamalısın… kim olduğunu ve ne amaç güttüğünü sakın ola ki unutmamalısın” diye programlanan ajanlar gibiyiz.
Fakat hep unutuyoruz. (s. 119)

Her insan, hayatın çeşitli evrelerinden geçtikçe ruhi bir dönüşümü de yaşar beraberinde.

“Gurbetteki” insanın umutsuz çığlığında, bilinmeyen Tanrı ile vuslat arzusu ve ruhun acılı dramı yatar. (s. 122)

Bir şeyi bilmek için kökenini ve gelişmesinin yollarını bilmek gerekir, nereden gelip nereye gittiğini bilmek, bir şeyi bilmek demektir. Bilgi, değişen ve değişimin içindeki devamlılığı kavramış gözlerden doğar. (s. 122)

Romantik Bağlantı
Romantiklerin yaptığı… Gizli hikmet geleneklerinin, dönüşümün kozmik draması fikrini fiziki tabiata kanalize etmek oldu. Dönüşüm fikrini, bitki ve hayvanların yeryüzündeki hayatlarında görmeye çalıştılar. Bu düşüncenin etkisiyle, tabiatı kutsal bir vücut bulma zemini olarak gördüler.

En önemli insani güzellik, insanın kendisini gerçekleştirmesiydi: Deneylerin peşinde koşmak, duyarlılığı artırmak ve kişiliği mükemmelleştirmek yoluyla varılabilirdi buraya da. (s. 124)

Dünyanın anlamlandırabileceği tek ayna bilinçtir.
Evrenin tarihi, bilincimizin şekliyle biçimlenmiştir, deneyimlerimizin çapı kadar bilebiliriz. O halde, evrenin hikâyesini, bilinci işe katmadan yazabileceklerimizi nasıl iddia edebiliriz ki? (s. 126)

Her kavram ve teorinin altında salınan eski gnosisi keşfettiğimizde, bilimi akıllıca kullanmayı da öğrenmiş olacağız. (s. 126)

VI
Büyücü Evrimciler
Gizli Öğretiden Eupsychran Terapiye
Madam Balavatsky, Rudolf Steiner, George Gurdjreff…
Bu büyüsel evrimcilerin garip mitolojik yorumlarına bakıldığında, bu kişilerin insanın potansiyeli konusundaki vizyonlarını oluşturmuş kişiler veya en azından yaratıcı tarafları gelişmiş zamanımızın öncü psikologları olduklarını görürüz. (s. 128)

Büyüsel evrim yandaşları zihni, kutsalın bir aynası (potansiyel olarak) görmektedirler.

Madam Balavatsky’nin Gizli Öğretisi
Teosofi Cemiyeti’nin organizatörü olarak 1875’te Avrupa sahnesinde göründüğünden itibaren Helena Petrovna Blavatsky’nin (1831-1891) imajı kamuoyunda hep kötü oldu. (s. 129)

Bugün bile, bir tek satırını dahi okumamış kişiler bu hanımı sahtekâr ve huysuz biri olarak tanımlamaktadır.

Blavatsky, zamanında algılama gücü en yüksek ve en orijinal düşünüşe sahip kişilerden biridir, en değersizlerinden biri olsa da…
“Isis Unveiled” ve “The Secret Doctrine” adlı kitaplarında, modern batıda ilk kez olmak üzere psişik felsefe ve ruhi evrim konularında kabaca da olsa modern batı dünyasındaki ilk düşünceler yer almıştır. (s. 130)

Darwin’in sınırlı evrim kavramına karşılık olarak, Blavatsky, “Gizli Hikmet”in pek çok geleneğini bir potada yoğurup doğu dinleri ve edebiyatçılarından aldığı çerçeveyle cilalayarak oluşturduğu “gizli öğretisini” ortaya koymuştur.

Fiziki dünyamız ruhun hizmetçisidir sadeceBlavatsky

İnsanın doğasını tanrısal bir çehreyle nitelemeye çalışan Blavatsky çoğu zaman talihsiz bir edebilik batağına düşmekte, kaynakları hayal gücü yerine tarihsel dokümanlar diye göstermektedir. (s. 134)

Rudolf Steiner’in Akaşik Rapsodisi
Steiner’in ilgisi de, insanın doğasının evrimci imgesinden yanaydı. Ancak Steiner’in büyü bilimi edebi materyalleri dışlamaya başladı. Bunun yerine Tibet arhatları ile özel iletişim kanalları kurarak saf “Akaşik Kayıtları” yani evrenin ancak duru görü sahibi bilinçler tarafından kavranabilecek süper-duyarlı tarihi kavrama ve hayata geçirme yönünde çalışmalar yapmaya başladı.

Steiner uzun ve sayısı belirsiz çağlar boyunca, insan ruhunun asıl mimarisinin doğaüstü güçlerin çeşitli düzeydeki temsilcileri tarafından dokunduğunu anlatmaktadır. Sistem dokuz basamakta toplanan spiritüal varlıkların yavaş yavaş, bilinçsiz durumdaki insan kişiliğine dört yönlü bir kimlik dokuyarak, kendi spiritüal niteliklerini işlemesi ile başlar. (s. 137)

Zerdüşt, Hermes, Trismegustus, Pisagor vs. Atlantis sonrası dönemler dünyanın kültürel tarihine karşılık gelen bir ritimle ilerlemektedir. Sonraki çağlar… Eski Hindistan, Mısır, İran, Yunanistan, Hıristiyan Batı… Bütün bu medeniyetler boyunca bir tek tema belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İnsanoğlunun fiziki medeniyetle fazla haşır-neşir olması ve bilincin ruhtan yabancılaşmasının artması. (s. 142)

Steiner’in eserlerindeki psiko-mitolojide şeytan ve Ehrimen’in önemli bir rolü vardır; bilincin evrimini incelemek isteyen herkesin dikkatini çekmesi gereken bir roldür bu. Şeytan ve Ehrimen, açık bir dualiteyi yansıtmazlar. En genel anlamda, şeytan zamanla ilgili deneyimlerimizin ruhi niteliğini kaybetmesi, Ehrimen ise mekânla ilgili deneyimlerimizin ruhi niteliklerini kaybetmesi için uğraşır. Şeytan ebediyetten zaman çalar ve bu tarih olur; Ehrimen mekânsızlıktan mekân çalar ve bu madde olur. (s. 144)

Şeytan duygusal sıcaklık ve şefkatin ruhudur, hayatımızdaki en ufak değişikliklere bile izin vermez. Steiner’e göre, eski ve ilkel dini formları, Aquarian sınırında yeniden yaratmaya çalışanlar Şeytanın bastırdığı duygusallığa yenik düşmektedir. Ehrimen ise soğuk ve öfkeli bir ruh olup duygularımızda sabırsızlık, güç isteği ve üstün gelme içgüdüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Bilimsel zeka ve saldırgan ilerlemenin ruhu olan Ehrimen, zamanımızın seküler ideolojilerini oluşturagelmiştir. (s. 144)

Gurdjieff’in Eziyetli Terapisi
Madam Blavatsky için bilincin evrimi, özel kaynaklardan süzülen, gelenekle olgunlaşmış bir gizli öğretiydi. Steiner için ise bu doğrudan bir visionary deneyimle kazanılacak kozmolojik bir bilgiydi… Geçen asrın en büyük üçüncü büyücü evrimcisi George Gurdjieff içinse bu fikir psişik bir teknisyenin elindeki yararlı bir araçtan ibaretti.
Gurdjieff, pratik ve pedagojik bir zekaya sahipti. Hayal gücünden doğan bir şiir patlaması yerine öğretici bir anektod veya ifadeyi tercih ediyordu. Yazılarında, kapalı, anlatmak istediğini anlatmaktan çok gizlemeye yönelik bir stil kullanmaktaydı. (s. 147)

Bu tür adamların spiritüel üstadları olacağı fikrine kendimi yakın bulmuyorum; bana göre spiritüel üstadlar şeffaf ve dürüst olmalılar. Mistik demagoglarla çok karşılaştım ve belki onlardan hoşlandım da ama bunlar insanı sadece eğlendirebilir, aydınlatamaz.

Gurdjieff’in terapi ile ilgili çalışmalarının temelinde “insan evrim için yaratılmıştır; o kendini geliştirmek için özel bir deneme alanıdır” fikri yatmaktadır.

Ona göre evrim… “bilinçli, gönüllü, niyetlenilmiş, bir insani gelişmedir ve insanın dünyadaki hayatı içinde belli bir yöne doğru gelişir.” (s. 150/151)

Evrim sadece insan denen canlıya ilişkindir, o da bazılarına tabii… Çoğu insan bilinçlilik durumuna yükselme şansına bile sahip olamaz, hayatı uykuda geçer.

Steiner gibi Gurdjieff de dört veçheli bir bedensel psikoloji geliştirmişti: şehevi beden, astral veya tabii beden, zihni veya ruhi beden, nedensel veya ilahi beden.
İnsan hayatındaki mekanik taraf şehevi bedeni hedef almaktadır. Bu düzeyde her uyarıcı ve her tahrike karşı içgüdüsel olarak tepki oluşur. (s. 151)

Nedensel bedene erişmek, kişinin kendisini tüm yanıltıcı ve duygusal belirlenimlerinden kurtarmasıyla oluşur.
Bir kez nedensel bedene eriştiğimizde sarsılmaz ve bağımsız bir kişilik kazanmış olur ve her türlü şartlanmadan kurtuluruz. (s. 152)

Tam uyanıklık durumuna Gurdjieff, nesnel bilinç adını vermektedir. Uyanıklık kolay ve sakin bir ruh hali değildir ona göre, kendini sürekli gözleyen, kontrol eden, tüm neşe ve anlık tepkileri ezen bir yaklaşımın sürekli yaşanmasıdır uyanıklık. (s. 154)

Hak Ettiğimiz Evrim
Evrim fikrinin köklerini gizli hikmet geleneklerinde araması nedeniyle Blavatsky’yi önemli buluyoruz.
Steiner ile birlikte evrim fikri psikolojik karakter kazanmıştır.

Gizli hikmetin kozmik dönüşüm fikrinin temelinde aşkın potansiyeller fikri yatıyordu. Bu bir tek fikir içinde Darwinci biyolojinin modern bilimsel düşünceden sürgün ettiği üç kavramı birden buluyoruz; kıyamet, kader ve maksat…

Evrimi yönelimin ve yön duygusunun olmadığı boş bir şans oyunu olarak görürsek üste doğru gelişme şansımızı yok etmiş oluruz, kendimizi güçsüz ve durgun bir dünyaya mahkûm ederiz.

Konuşmanın başladığı o ilk nesilde konuşma kavramı ve pratiği kişilerin zihni potansiyellerine oranlı olarak gerçekleşmiş olmalıdır. Zamanın spiritüel iklimi dile hazır bir hale geldiği içindir ki konuşma başlayabilmiştir. Birinin konuşması ötekindeki gizli yeteneği ortaya çıkarmış ve dil, insanoğlu için evrensel bir unsur olarak çiçeklenip açılmıştır. Şu anda içinde yaşadığımız kültürel anda visionary yeteneklerle dolu olgunlaşmış bir ruhi iklimi sunmaktadır bize ve çok geçmeden evrensel düzeyde bir olgunlaşmanın yaşanacağı görülecektir. (s. 158)

VII
Üçgenler, Kutsal ve Lâdini Kültürün Visionary Kökenleri

İnsan bilgelik makamına eriştiğinde yaşayacağı yalnızlık tıpkı ölümdeki yalnızlık gibidir…Yeats

Düalite Alışkanlığı
Hayatımızın bütünlüğünü acımasızca bölerek bir denge oluşturmaya çalışıyoruz. Cennet ve cehennem…
Beden ve ruh…
Tabiat ve Tanrı…
Zihin ve madde…
Kültürel mirasımız çıldırtıcı zıtlıklarla dolu.

Bu düalite alışkanlığı biraz da dini mirasımızdan ve Hıristiyanlığın Tanrısı birdir, ama bu Tanrı (Panteistlerin Tanrısı gibi) her şey demek değildir. Tabiat, onun yaptığı, yarattığı bir nesnedir. Dünyaya nüfuz etmez bu Tanrı, onu yönetir ve hayatiyetini idame ettirmesini sağlar. O kanunlar koyan bir Tanrıdır ve bir kanun koyucu nihayetinde, kanuna karşı gelenleri de yaratmış olur. (s. 160)

Metafizik ve psikolojik düalitelerde bir taraf seçmek de aynı ruh bölünmüşlüğünü tekrar yaşamamıza neden olur. Dikotomi, problemin kendisidir, ruhumuzu bölen, bir tarafın bastırılmasına yol açan bir zorlamalardır.
Artık Batı toplumunu tiranlığı altında ezen zıtlıkları birleştirmek, beden ve ruhu, zeka ve içgüdüyü bir araya getirmek gerektirmektedir.
“Üstteki nasılsa, alttaki de öyledir.” Yani kutsalı lâdini olanda bulabilir, lâdiniyi kutsaldan süzebiliriz. (s. 162/163)

En azından seçkin azınlık bunu böyle anlar,
Kültürün en önemli işlevi şu olmalıdır; kalabalıklara, seçkin azınlığın bilgisini paylaşma imkânı verecek semboller, imgeler ve ritüeller sağlamak. (s. 163)

Tema ve Çeşitlemeler
İmge ve ifade, kelime ve semboller, seçkin azınlığın ışığını taşımayı yarayan araçlardır. Ama bir kez icad edildi mi, kültür artık kendi hayatiyetini kazanmaktadır. Zihinden zihne aktarılacak, gelişmesini sürdürmekte ve yeni ufuklara yol almak için kutsaldan gittikçe uzaklaşmaktadır. Kültürün unsurlarını kullanarak oyunlar oynar, onları eğip bükerek değişik durumlara uyum sağlamalarını temin ederiz. Sonunda lâdini dediğimiz şey, kültürün kullanıla kullanıla “visionary” bağlantılarının görülemez hale geldiği kısımdır. Lâdini, kutsalın tanınmayacak kadar değiştirilmiş bir yüzüdür. (s. 164)

Ateist Olan Kültür
Visionary ateşe ne kadar yaklaşabiliriz? Ve cevap; mit, büyü ve gizemin bizi yaklaştırabildiği kadar.
                        Mit


Büyü                                       Gizem

Popüler zihinlerde, bu üç önemli kavramın orijinal özelliklerinden eser yok artık.
Bunlar popüler anlamda geriledikçe yerlerine başka olanlar ikame etti kültürümüz. Mitin yerini tarih, büyünün yerini teknoloji, gizemin yerini akıl aldı.

                        Mit
Akıl                                        Teknoloji

Büyü                                      Gizem
                        Tarih
Her kültürel dönüşümde, eskinin yeni olan tarafından alt edilip, gözden düşürüldüğü keskin bir an vardır. (s. 165/166)

Mitten Tarihe
Mit, insanın zaman ve dolayısıyla ölümlülükle karşılaşmasını düzenler. Bu yolla bize hatırlattığı zaman içinde yaşadığımız maceraların her birinin ezeli bir anlamın yansımaları olabileceği fikridir. (s. 167)

Yunan tiyatrosunun yaratmaya çalıştığı ortam efsanevi ve kontrol edici güçlerin içinde, onlara karşı gelmek için kurulan bir hareket ve kurgudur.

Mitin amacı, olayların gelişigüzelliğini anlamlı bir sıraya sokup, zekamızın zaman kaosu karşısında yenik düşmemesini sağlamaktır. Bu yolla mit, fanilik ölüm dışında geriye hiçbir şey bırakmayan zamanın acımasız akışından anlar çalarak tarihi katlanılabilir kılar.

Mitik referanslar kaybedildiğinde sahneyi tekil olaylar kaplar. Tarih çalışması, milyarlarca anlamsız veri parçacığının bir araya getirilip içlerinden anlam üretilmeye çalışıldığı manasız bir çaba haline gelip, o günün akademik veya politik çerçevesini teyid etmeye başlar.

Tarih kitapları artarken kitapların içindeki anlam aynı hızla yok olmaktadır artık. (s. 168)

Mit, hem tarihin arketipi, hem de anti-tezidir. Arketip olarak, zaman-dışı hikâyelerle ilgilidir. Tıpkı J. Joyce’un Odysseia’yı 20. yüzyıl Dublin’inin sokaklarında tekrar kurması gibi, olayların arka-planı ve mitik örgüyü tarihin içinde kurgulayabiliriz. Bu algılama gücünü kaybettiğimizde mit, tarihin anti-tezine dönüşür.

Tarihin dramatik ve öğretici yapısını mitler öğretir bize, insani işlerde anlam arama çabamızda ihtiyaç duyduğumuz paradigmaları mitlerden alırız. (s. 169)

Büyüden Teknolojiye
Büyü, insanın tabiatla karşı karşıya gelmesini düzenler. Büyüsel duyarlığın kökünde/özünde, zihnin evrene nüfuz edebileceği ve her tabii nesneye canlı bir varlık olması hasebiyle dua, ibadet ve kutsamalarla ulaşılabileceği inancı yatar. (s. 170/171)

Büyücüler ve onların takipçileri, taşta, suda, rüzgârda veya tabii her tür varlık ve olguda gördükleri ilahi ya da şeytani tarafa hitap ederek, yardım ve ilgi isterler.

Tabiata yakınlık, ilkel ya da pagan denilen dinlerde daha güçlü bir düzeyde gözlenebilmektedir.
Otantik büyünün peşinde olduğu şey, güç elde etmek değil, güvenlik sağlamaktır.

Gül-haç yeminine göre “büyücü, hizmet edebilmek için bilmek istemektedir.” Amaç, Wordsworth’un ifadesiyle, “eşyanın künhünü görebilmek”tir ve bunu transın gücüyle elde ederiz, araçların gücüyle değil. Güvenlik yerine bu anlamda hikmet kavramını koyabiliriz sanırım. Bilmekten gelen kabul ve güvenme hikmeti: Hintli yogacı bunu tat tvam asi diye ifade ediyor “bu sensin, hepsi sen…” (s. 172)

Böyle bir güvenlik, eğer bir güç ise bu, bir olma gücüdür.
Ama yapma gücüyle örtüştüğü anlarda olacaktır. Bu, tam da teknolojinin köklerini büyüde bulma fikrimizin ortaya çıktığı noktadır.

Büyüsel anlayış insanları düşman olduğu varsayılan tabiat karşısında savunmasız ve çaresiz bırakmamıştır hiç. Çevrenin büyük güçlerinden korunmak, onları tanımak ve kullanmak konusundaki bu ilk insani gayret, teknolojinin de kaynağıdır. (s. 172)

Tabiat ile ilişkimiz iki varlık arasındaki saygılı bir ilişki olmaktan çıktığında, efendi, insanın, köle tabiatla karşılaşması bizi bir başka tür büyüyle tanıştıracaktır: kara büyü…

Açık biçimde, sanayi toplumu tam da bu yönde gidiyor.

Nasıl kara büyü baskı kurarak, zarar verecek veya sömürerek amacına varmaya çalışıyorsa, teknolojimiz de zirvesine savaş imkânlarını gelişmesi yolunda kullanarak ilerliyor bugün.

Güç hırsının en ileri gittiği yerlerde, büyü anlayışı en bozulmuş haliyle ortaya çıkmaktadır. (s. 173)

Gizemden Akla
Gizemler insanın ikinci doğuşunu yani kişinin spiritüel krizlerle karşılaşmasını düzenler. Amaçları bize asli kimliğimizi öğretmektir.
Benin içindeki beni bilmektir aslolan.
Dünya kendisine yük olarak gelmeye başlarsa, insanın yolu gizeme yönelmiş demektir.
Aynada görülen yüzün arkasında ölüm görüldüğü zaman, varolmak için sığınılan özürler kurtaramaz insanı.
O anda yenilenme ihtiyacı müthiş biçimde büyür içimizde.
Kuvvetli düşmanlar, sosyal egonun yapaylığı ve ölümlülüğün getirdiği dehşet.
Böyle bir kriz anı bir çöküş veya kendini yanlış yolda dönüştürmeye yol açabilir.
İnsanın bir yerden bir yere geçerken yaşayabileceği en riskli bölgede gizemler yardımcı olur ona…

Bizim toplumumuz gizemi tüm iyi niyeti ile reddetti. Akıl ve özgürlük peşinde koşarken yolun kenarına ittik/attık onu.

Tarihte bilgiye en düşkün toplum biz olduk.
Akıl denen bu tutkuyu kökenlerine kadar incelediğimizde bulacağımız şey çok şaşırtıcı olacaktır. Peşinde olduğumuz gnosistir; vecdin sınırında elde edilen gizemlerin bilgisi. (s. 180)

Çıkmaz Sokak
Ekonomik ve sosyal faciadan öğreneceğimiz tek şey, şehirli sanayileşmiş toplumumuzun imkânsız tutkular peşinde krizden krize, felaketten felakete sürüklendiği olmuştur. Bu mutsuz senaryonun son sahnesi ne olacaktır? Bunu göremeyen kim var? Küresel bir çorak ülke…

Gölge, nesnenin efendisi olmaya başlar, yansıma orijinalini bloke eder.
Bu bilgisizlik, farkında olmayış durumunun adı Budistlerde Samsara, Hindularda Maya, Eflatun’da mağaradaki yansımalardır. (s. 183)

VIII
Yüksek Akıl Sağlığı ve Rakipler
İnanç çağı
Akıl çağı
Kaygı çağı
Terapi çağı

Tüm hasta ruhlar tedaviye ihtiyaç duyunca ruh ve akıl sağlığı lafları kapladı ortalığı…
Ama kime göre akıl ve ruh sağlığı?
Ruhun derinlikleri, toplumumuzun geleceğine ilişkin savaşın verileceği bir mücadele alanıdır.
Günümüz psikoterapisi insan doğasının derinliklerinden bahsederken tıp jargonunu kullanıyor, ahlak ve metafiziği kapılarından içeri sokmuyor. Sonuçta yüreğimizdeki hastalıklar septomlara, komplekslere bağlanıp klinik teşhis sağlanmış oluyor. (s. 187)

Ruh sağlığını tarif etmek için öncelikle insani olarak neyin normal olduğunu tanımlamamız gerekiyor.

İnsani olarak normal sınırları içinde/içine, nesiller boyu gericilik veya normal dışı diye kabul edilen peygamberleri, zahitleri, şamanları ve azizleri de almamız gerekir.
Çünkü bunlar aşkın ihtiyaçlarımızı dile getiren sembolleri en iyi biçimde göstermiş kaynaklardır; lotusun içindeki mücevher, felsefe taşı, yeniden diriliş, sefirot merdiveni, Şiva dansı… Yüksek akıl sağlığı durumu için bu kişiler ve fikirleri psikolojinin asıl ilgilenmesi gereken alan olacaktır.
Görevimiz, onların kökenindeki anlamı tecrübelerimiz arasına katmak ve yaşamlarımızı dönüştürücü bir güç olarak kullanmaktadır. (s. 189)

Freud: İnsani Trajedinin Sağladığı Akıl Sağlığı
Her tür psikiyatrinin amacı, insanda gizli olan “ben”i araştırmaktır. Bu ilke dinlerin en temel konusudur. Apollo’nun Sokrates’e verdiği görev “kendini bilmek” olmuştur. 19. yüzyıl pozitivisti olan Freud için kendini bilmek, insani edimlerin kişisel nedenlerini bilmekten ibaretti. Aşkın ihtiyaçları hiç hesaba katmıyordu.

Marx, kültürü: sınıf mücadelesi ve iktisadi ihtiyaçları içeren gerçekliği maskeleyen “zihindeki hayaletler” olarak görüyordu.
Freud bu indirgemeciliği daha da ileri götürdü.
Freud’un kanaatine göre yüksek siyasi idealler ve iktisadi hayatın dürtüleri dahil her şey kültürel bir maskeli balodan ibaretti; hepsinin arkasında bastırılmış, arzuları engellenmiş ve yaralanmış cinselliğimiz yatıyordu. (s. 190)

Freud’a göre din, kültürel fantezilerimiz içinde en çocukça olanıydı. Freud’un niyeti dini, biyolojik ve psikolojik kökenlerine indirmek ve yerine tamamen seküler bir gereklilik ilkesi yerleştirmekti. Eros ve Thanatos, kozmik varlıklar olarak konuşlandırıldı. Freud aslında maddeler bir mitoloji oluşturmuştu.
Ölüm ve cinsellik arasındaki çelişkiyi öylesine dramatik hale getirmişti ki, trajik bir çözüm dışında hiçbir çözüm yoktu. Neticede Freud’un terapisi insanı onurlu bir umutsuzluğa yönelmek dışında bir şey önermemekteydi. Çağındaki pek çok maddeci gibi o da, maddeyi Tanrı olarak görmüş ve sorgulama yoluna gitmemiştir.
Maddeye inanan din, insanlık tarihindeki en kısa ömürlü din olmuştur. (s. 191/192)

Freud için ruh sağlığı, tüm illüzyonların ortadan kaldırılması ve yabancı bir evrende mutlak yalnızlığımızın kabulünden ibarettir.
Freud’un atladığı tek nokta, yalnızlığın uçlarına varmak fikrinin aslında en büyük illüzyon olabileceği ihtimalidir. Bu ise yaralı ruhumuzun ihtiyaç duyduğu tedaviyi sunmuyor bize, aksine hastalığın en zehirli, en bulaşıcı hali, bunu kavrayan yüksek akıl sağlığı umutsuzluktan umuda doğru bir yol bulabilecektir. (s. 192)

Davranışçılık, İntibakın Sağladığı Ruh Sağlığı
Davranışçı psikolojinin hedefi, tüm kaba ve toplum dışı köşelerimizi yontarak dışımızdaki dünyaya uyum sağlamamızdır. Normalite anlayışı toplumsal uzlaşmanın, özellikle de toplumsal otorite tarafından seslendirilen kısmının içinde kalanlar kadardır.
Davranışçı psikolojinin yapacağı iş bu uzlaşmayı sağlamaya çalışmaktır, onu sorgulamak değil.

Psişik intibak savunucuları, ruh sağlığının nihai olarak bir sosyal bağlam ve kamusal standart gerektirdiğini biliyorlardı. Cemaatle bireyi uyum haline getirmek. Psişik bütünlüğün sağlanmasında bu, son derece önemli bir zemindir. Fakat intibak takipçilerinin göremediği şey, böyle bir idealin sağlanmasında bireyden çok topluma rol düştüğüdür. İşin başında toplumsal uzlaşma noktalarını standart olarak kabul ediyorlar, ama en medeni toplumların her zaman içlerindeki en çılgın üyeden daha çılgın olabildiğini unutuyorlar. (s. 194)

Radikal Terapi
Toplumsal İlişkinin Akıl Sağlığı
Radikal terapistler sağlıklı bir toplum olmadan ruh sağlığının sağlayamayacağını bilecek kadar bir bilgelik göstermişler. Mevcut ve sağlıklı bir toplumun bulunmadığını da görebiliyorlar elbette. Bu yüzden o sağlıklı topluma varmak için devrimci değişimler peşinde koşuyorlar. İntibakçıların müşterileri devlet ve şirketler kesiminin orta-üst tabakaları iken radikal terapi sömürülen, dışlanan kesimlerle ilgileniyor.
Radikal terapi, bir kendini analiz etme süreciyle yaşanan toplumsal faaliyetler üzerine kuruludur. İnsanlar çevrelerindeki kötülükleri tespit edemeden kendi ruhlarını temizleyemezler, çünkü bu kötülükler nevrozun asli kaynağıdır. Ön kabulünden yola çıkar radikal terapi. (s. 195)

Radikal terapinin soyağacı W. Reich’ın “Freudcu Marksizm”ine sıkı sıkıya bağlıdır. Reich, Freud sonrasında, siyasi sistemi nevrozun kaynağı olarak ortaya giren ilk kişidir.

Claude Steiner “tüm yabancılaşma, baskıdan ve bu baskı yaratılırken baskı görenin aldatılması, mistik hilelerle kandırılmasından doğar” derken en fazla toplumsal yabancılaşmadan bahsedilir. Ancak Kierkegaard, Nietzsche, Kafka, Beckett ve Camus’de görülen yabancılaşma duygusunu sınıf ilişkilerine indirgeyemeyiz. Tabii bu kişilerin yaşadıklarını önemsiz kılma tutumu içinde olmadan. Evet, yabancılaşma toplumsal düzeyde olabileceği gibi kozmik düzeyde de hissedebilir. Üretim araçlarını sosyalleştirerek tedavi edilebilecek bir yabancılaşma vardır ama bir başka yabancılaşma (ruhen hiçbir yere bağlı olmama) daha vardır ki, sömürenler ortadan kaldırılsa bile ortadan kalkmaz. (s. 197)

R.D. Laing: Deliliğin Akıl Sağlığı
Lain’in iddiasına göre delilik kişinin içinden kaynaklanan nedenlere indirgenemeyecek toplumsal bir yaratımdır. Delilik insanlar arasında oluşur. Delilik insanların ortak deneyimlerinin bir karışımıdır. Bu haliyle delilik, yaralanan ve kötü muamele gören kişilerin meşru bir kendini savunma mekanizmasıdır.

Deliler hayranlık duyulması gereken kişilerdir, zira onlar çağın şehit verilmiş bilincidirler. (s. 200)

Birbirimizden yabancılaşmamız, kutsal olandan yabancılaşmamızın bir yansıması.Buber

İnsani Potansiyeller
Tatminin Sağladığı Akıl Sağlığı
Psikolojik rahatsızlığı bulunanlarla çok ilgilenmez bu akımın terapistleri: daha çok işlevsel olarak aklı yerinde ama kişilik olarak az gelişmiş kişilerle ilgilenirler. Amaç salt tedavi değil, gelişme sağlamaktır. (s. 203)

Son iki asırda modern Batı’nın geleneksel ve egzotik değerleri özümleme çabası kendi geleneği yarattı; Goethe’nin büyük sufi şair Hafız’dan yaptığı parlak uyarlamalar, Blake’in İncil ile Gizli Hikmet arasında gidip gelerek dokuduğu karışım, Wordsworh’un paganizm anlayışı, Baudelaire’in simya ve büyü alanlarından etkiler taşıyan çalışmaları… Bunların hepsi artarak sekülerleşen Batı ile dünyanın dini kültürleri arasında köprü kurma çalışmalarıdır. (s. 209)

Günümüzde diyalog daha da gelişmiş ve güçlenmiştir.
Aldous Huxley, tüm modern dünyayı Vedanta ile yoğrulmuş bir duyarlılığın penceresinden izliyor.
Joseph Campbell, karşılaştırmalı mitoloji
Journal of Comperative  Religion dergisinde kutsal geleneğin metafiziğin metafizik açıdan incelemeleri yapılıyor (Titus Burckhardt, S.H. Nasr, F. Schuon).
Ezra Paund ve Kenneth Rexroth, şiirde uyumlu bir eklektizmi yakalıyor.
Paul Goodman, taocu tabiat anlayışıyla geştalt terapisini harmanlıyor.
Gery Snyder, şiirinde zen ve Kızılderili etkilerini tutturuyor.
Allen Ginsberg ve Ram Dass, Hinduizmi bize taşıyor.
Alan Watts, Doğu dinleri ile Batı psikolojisi arasında zekice sentezler sağlıyor.
Dane Rudyar, astroloji söylencelerinden zekice/sofistike uyarlamalar çıkarıyor.
Jacob Needleman çağdaş felsefe anlayışımızı batınî geleneklere açmaya çalışıyor.
Jerome Rothenberg ilkel şiiri bize tercüme etmeye çalışıyor.
Gershom Scholem, kabalacılığı müphem yapısından kurtarıyor.
Gay Luce, Tibet mistisizmi ile Batı kökenli beden terapileri entegre ediyor.
Jung, modern psikiyatri alanı içine dünyanın dinsel ve büyüsel geleneğini yerleştirmeye çalışıyor. (s. 210/211)

IX
Ahlak ve Vecd
Pathanjali’nin Bir Afozrizması Üzerine Düşünceler
Yama, Niyama, Asana, Pranayama, Prathayana, Dharma, Dhayana ve Samathy, yoganın 8 aşamasıdır.”
Pathanjali

Dikkat çeken şey: asana ve pranayama’dan samathy’ye olan aşamaların yama aşamasından sonraya konulmasıdır.
Peki, nedir yama?
Aforizmalarda tanımlandığı kadarıyla şiddetin, hırsızlığın, açgözlülüğün, yalan söylemenin, iradesizliğin mutlak anlamda reddi olan bir ahlaki görev.

İnsanlar huy, karakter, çevre bakımından farklıdırlar ama hepsi “ben” denen bir kayanın üstünde durur: bir diğerin karşı şiddet uygulayan insan, bunu kendi ‘ben’i üzerine uygulamış olur.
Sri Prohit Suvami

Pathanjali bize yamanın yoldaki ilk aşama olduğunu söylüyor.
Şimdi merak ediyorum böyle bir merdiveni kim tırmanabilir?
Yamayı doğru anladığımızda tüm ahlaki değerleri bu kavramın içinde bulabiliriz.
İnsanlar yama ile niyananın yoganın temelini oluşturduğunu, bunlar sağlanmadan pratik egzersizlere geçmemeleri gerektiğini unutuyorlar. (s. 215)

İçinde yaşadığımız sistemi oylarımızla, yaşam biçimimizle, verdiğimiz vergilerle, suskunluğumuzla biz ayakta tutuyoruz.  
İçinde yaşadığımız ekonomik hayat, şiddet, hırs ve yanıltmaca temelleri üstüne kurulu.
Tüm zenginliği güçsüzlerden çaldıkları ile oluşmuş, devamlılığı ise insanların bir şey yapmaması ile sağlanıyor. Şirket ortakları ve tüketiciler bu sistemi ayakta tutmak için el ele vermişler.
Tüm ürünler en büyük yalanlar üretilerek satılıyor.
Centilmenlik, eli açıklık ve hakikat düşkünlüğü ekonomimizin liderlerince kabul edilmesi mümkün olmayan şeyler.
Hoşgörü duygusundan uzak ve kurumsallaşmış baskı sistematik olarak ahlaki değerleri eziyor. (s. 216)

Sonuçta toplumumuzun içindeki apaçık kötülüklere nadiren karşı çıkıp sonra da şiddet, hırs ve yanıltmacayı reddettiğimizi övünerek ilan ediyoruz.
Hiçbir kaçış yok.
Yama hakiki yogacının ilk adımıdır, yüksek bilinç öncelikle vicdandan başlar. (s. 217)

Bilinç/vicdan bu kavramlar İngilizcede birbirine çok yakındır.
Belki yolun çok ilerisinde kelimelerin ötesinde bir vecd hali yakalandığında iyi ile kötünün Tanrı’nın iki eli olduğunu kavramak mümkün olacaktır. Ama yola girmek için ancak şiddeti, hırsı ve yanıltmacayı samimiyetle reddeden ruhların bir şansı olacaktır ve o ilerideki vizyonu yaşamak sadece onların hakkı olacaktır. (s. 217)

Bugün ruhunu kurtarmak isteyen kişi nereye kaçabilir?
Küresel bir sanayi şehrine dönerek cehennem haline gelen dünyamızda kötülüklere iştirak etmemek tek başına nasıl mümkün olabilir?
Boş kırlar boru hatları, çöller petrol kuyularıyla dolduruldu.
Dünyanın herhangi bir köşesinde turistlerin ziyaret etmediği bilgeler ve azizler hâlâ kaldı mı acaba?
Kaldıysa bile merak etmeyin onlar da çok geçmeden aslanın ağzına düşecek, çiğneyip tükürüleceklerdir. (s. 219)

Eğer yamanın amacı iyilik ve hakikatin çiçekleneceği, dini tetkiklerin ve ruhi huzurun gerçekleştirileceği bir yeri tarif etmekse, bu yerin artık bir yerlere giderek bulunamayacağını bilmeliyiz. Bu yeri etrafımızdaki çöplüğü temizleyerek, burada kendi mekânımızda bulmamız gerekiyor.
Bizim için ruhi yaşamın zirvesi olan şey, diğer geleneklerde “dağın eteği” olarak biliniyor.

Kafalarımızın içinde bizleri meşgul eden şeyleri susturmalı, bir çözüme bağlamalıyız ki sessizliğin öğreteceği şeyleri dinlemeye başlayabilelim. (s. 230)

Aklın koyduğu hedefleri şaşırtan, huzuru bozan ve insani ilişkilerin zeminini dinamitleyen bu duyguların kökeni nedir?
Bu soruyu sormak aslında tarihin asıl enerjisinin ne olduğunu sormakla eşdeğerdi.

Biz, ta özümüze kadar dinsel yaratıklarız ve ruhi ihtiyaçlarımızı daha önemli, daha temelli ihtiyaçlar olarak kavrayana kadar ne ruhsal bütünlüğümüzü sağlayabilecek, ne de akıl sağlığımızı koruyabileceğiz.

…yerkürenin kocaman bir çöplüğe çevrilmesi, sınırsız üretim, aptalca tüketim, ideoloji propagandalarının ortalığı kaplaması. Bütün bunları insanlar içlerindeki boşluğu doldurmak için yapıyor ve sonuçta seküler uzlaşma öneri olarak, içimizdeki boşluğu doldurmak için önümüze koya koya beyinsiz kitle hareketlerini koyuyor. (s. 234)

Ancak boşluk öyle büyük ki…
Bu şey bizim umutsuzluğumuz, umutsuzluk yani içimizdeki memnuniyetsizliğin şeytanı.

İçimizdeki boşluktan kaçabilmek için uzaya astronotlar bile gönderdik. (s. 234)

X
Uzlaşma Merkezleri
Bir Sonraki Gerçekliğin Araştırılması
Maddi Basitlik Visionary Zenginlik

Son iki yüzyıldır fiziki güç olarak dışsallaştırdığımız şeyleri deneyim olarak içselleştirmenin zamanı gelmiş görünüyor. Kültürümüzdeki dağınık pek çok parçada visionary enerjilerimizin yabancılaşmış ve harcanmış veçhelerini görmek mümkün. Aşkın dürtülerin milyonlarca nesneye bölünerek tuzağa düşürüldüğü bir çağda yaşıyoruz.

İnsanın asli kültüründeki asıl hassanın maddi basitlik ve visionary bolluk olduğuna daha önce işaret etmiştim.
Bu, mit, büyü ve gizemin asıl meslekler, deneyim zenginliğinin de asıl servet olduğu kutsal bir kültürdür. (s. 242)

Maddi basitlik, visionary zenginlik…
Böylesi bir kültür stili beraberinde kim bilir ne güzellikler getirir!
Bir zamanlar büyücülük dairesi içinde anılan güçlerin hepsi gerçek olabilir.
Belki hayalini kurabildiğimiz hiçbir şey imkân sınırları dışında değildir de, sadece şu andaki bilgi düzeyimizle mümkün olmamaktadır.

Aşkın potansiyelleri insan tabiatının özü olarak kabul ettiğimizde, maddi bolluk ve fiziki gücün neden insanlara yetmediğini, şiddetin neden ortaya çıkıp vahşeti doğurduğunu, ne kötüsü de varoluştan niye bu kadar sıkıldığımızı anlamak mümkün olacaktır. Bütün bunlar olsa olsa bir amaca giden yolda araçlardır; yolun sonunda aradığımızın aslında bunlar olmadığını anlamaya yararlar. Bütün bu zenginlik, kazanımlar ve her türlü dünyevi haz aslında bir tek şeyi göstermek için yararlıdır.
Bunların sonunda anlıyoruz ki, bütün bu şeylere sahip olmak insanı mutlu etmiyor ve yolun sonunda asıl büyük ihtiyacımızı fark ediyoruz: zaman, mekân ve ölümlülüğün sınırlarını aşarak gelişme ihtiyacı…
Gelecekteki psikoterapi, ruhi hastalıkların kökenini içgüdüsel itkilerin çatışmasında değil, insandaki potansiyel ile gerçekleştirebildiklerinin çatışmalarında arayacaktır.
Psikiyatri görecektir ki insanın görevi “neyse o olmaktır.”

Bilinçaltımızdaki en önemli ve bir ölçüde de patolojik taraf, Tanrısal olan konusundaki potansiyelimizin büyüklüğüdür. Bu fikir zihnimizin köşelerini zorlamakta, inkâr edilen bu enerji bizden kendi yerini talep etmektedir. Hak ettiği yere kavuşmadıkça da ruhumuzu rahatsız etmeye devam edecektir. (s. 246/247)

Aydınlanma çağında Batı toplumundaki şüpheci aydınlar, Tanrıyı yıldızların ardında, denizlerin altında ve yeryüzünde bulamayınca ilk işleri dini bir yanılsama olarak ilan etmek oldu.

Şimdi bizler mitler ve sembollerin izlerini bilinçaltının derinliklerine doğru sürdükçe üçüncü bir ihtimal çıktı karşımıza; spiritüel öğretiler zihinden kaynaklanan yansımalar değildir. Aksine kişi üstü bir gerçekliğin zihindeki izdüşümleridir. Nasıl fiziksel şeyler algılarımıza hitap ediyorsa, bu üst gerçeklik de zihnimize hitap etmektedir.

Gelecekte hakikat sadece kendilerinin temsil ettiğini iddia eden her disiplin utanç verici saldırganlıkları yüzünden kaybolup gidecektir. Açıklık, evrensel bir çağa yakışan tek tutumdur. (s. 252)

İnsanın kanındaki en küçük alyuvardan daha küçük yerler bile ebediyete bir kapı olarak açılır
Dünya ise bir gölgeden ibarettir.
Blake

Unfinished Animal: The Aquarian Frontier and The Evolution of Consciousness
Türkçeleştiren: Bedirhan Muhib
İnsan Yayınları
Mart 1995

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder