Sadreddin Konevî - Esmâ-İ Hüsnâ Şerhi
Şerhu Esmâillahi’l-Hüsna
Mütercim: Ekrem Demirli, İz Yayınları, 2010
Sadreddin Konevî
Doğum tarihi, yaklaşık 1210, vefat tarihi, 1274
Konevî’nin İslam düşünce tarihindeki yeri, kısmen Gazâli’yi
hatırlatacak şekilde, aklın metafizik alandaki imkanlarının eleştirel tahlili
ve bunun devamında kalbi temizlemeyi ve ruhu arındırmayı esas alan sûfî
öğretiyi müstakil bir “bilim” olarak ortaya koyması olarak görülebilir.
…
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
İlâhî isimler, var olan şeylerin maddeleri ve mümkünlerin
asıllarıdır; hiçbir şeyin zuhûru bu isimlersiz mümkün olmadığı gibi, imkân
âleminin kâideleri de, ancak onlara dayanarak sâbit olabilir. Şâyet ilâhî
isimlerin hükümleri ve bu isimlerin tasarrufları olmasa idi, kevnin varlığı
adına hiçbir isim ortaya çıkmaz, bir resim zuhûr etmezdi.
Gayb sahalarının fezâsının göğünde, ancak fikir ve his idrâk
vasıtalarının kayıtlarından kurtulanlar dolaşabilir.
Allah, ancak seçmiş olduğu kullarına kendi celâline yaraşır
şekilde kendisini bildirmesi yoluyla bilinebilir.
Giriş
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın güzel isimleri
vardır, bunlar ile O’na dua ediniz.”
Allah var idi, O’nunla beraber başka bir şey yoktu.
İsimler sonsuzdur, çünkü onlar Allah’ın mülkünü içeren
mertebelerden ibarettir; söz konusu mülk ise, mümkünlerin hakikatlerdir. Bu
hakikatler ise, sonluluk ile nitelenemez, çünkü onlar, Hakkın şe’nlerinin
aynıdırlar. Hakkın şe’nlerinin ise, ne dünyada ve ne de âhirette bir nihayeti
söz konusu olabilir.
İlâhî isimler, çeşit çeşittir:
Bunların bazıları, zamirlerdir, örnek olarak, O (Hüve), Biz
(Nahnu) ve Ben (Ene) gibi zamirleri verebiliriz.
Bazı isimler, el-Halık (Yaratan), el-Cail (Yapan) gibi,
kinâye isimleridir.
Biz, Hakkı sadece kendisini isimlendirdiği şey ile
isimlendiririz.
Allah Teâlâ, kendisine sadece ve sadece “güzel isimleri”
nispet etmiştir.
Esmâ-i hüsna
hadisinin izahı
Muhbir-i sadık’ın sahih bir hadiste şöyle buyurduğu rivâyet
edilmiştir: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları ezberleyen (ihsa) kimse
cennete girer.”
İlâhî İsimler -
Hüve/O
“Hüve”, Allah’ın kullarını “De ki: O/Hüve” ifadesiyle davet
ettiği ilk kelimedir.
Allah
Elif, nefes’in ortaya çıkışının ta kendisidir; söz konusu
nefes, göğsün içinden çıkıp, bütün harf mahreçlerinin derecelerinde belirlenir
ve harflerin sûretleriyle zuhûr eder. Çünkü bütün harfler, harfler âleminde
bulunuşları itibariyle, bu nefes vasıtasıyla ayakta dururlar.
Elifin yazı âlemindeki hareketleri / ilk hareketi doğrusal…
Elifin ikinci hareketi ise, genleşme hareketidir ki, bu
hareket B’dir.
Elif’ten sonra gelen iki Lâm’dan birisi, “bi-yedihi
(elindedir)” anlamına gelir.
İlâhî isimler arasında bütün ilâhî isimlerin yerini
alabilecek yegane isim, “Allah” ismidir.
er-Rahmân, er-Rahîm
er-Rahmân muhtaç olanlara, er-Rahîm ise, iftihar ehline
özgüdür.
el-Melik
el-Melik, ibâdet edenlerin kalplerine sahip olup, onları
egemenliği altına alan; âriflerin kalplerine sahip olan ve onları yakan
kimsedir.
el-Kuddûs,
nitelendiği her şeyden temiz ve nezih olan demektir.
Hakkın yaratıklarına selâmet vermesi
el-Mümin
el-Mümin, kullarının tasdik ettikleri şeye inanan ve ahdini
yerine getirdiklerinde onlara emân veren demektir.
el-Müheymin
el-Müheymin, kendi katında ve mülkünde olan her şeyi
kendisine ait ve üzerinde bulunduğu her şey ile gören-adil kimse demektir.
el-Müheymin, gizliyi ve açığı bilen; şükrü ve şikâyeti
işiten; zarar ve sıkıntıyı giderendir.
Bu makâmı gören kimse, kendi halini gözetir, vakitlerini
muhafaza eder, nefeslerini sayar.
el-Azîz
el-Azîz, yenilemeyen ve aciz bırakılamayan galip demektir
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İzzet, Allah’a, peygamberine
ve müminlere aittir.” Buna göre izzet, Allah’a özü gereği, peygamberine Allah
vasıtasıyla, müminlere ise, Allah ve peygamberi sayesinde aittir.
Hak, kullarına dua etmelerini emretmiştir. Bir âyet-i
kerimede şöyle buyurmuştur: “Bana dua ediniz ki, size icâbet edeyim.”
el-Cebbâr
el-Cebbâr, kullarını ihtiyar ve zorunlulukta zorlayan kimse
demektir, çünkü onlar, O’nun egemenliğinde bulunmaktadırlar.
el-Mütekebbir
el-Mütekebbir, büyüklük anlamındaki kibriya kelimesinden
gelmektedir.
el-Mütekebbir olan Hakkın tecellîlerinin hükümleri, sadece
itaatkar ve Hakka uyan kimselerde tezâhür edebilir.
el-Halık
Halk, ibda’, yaratma, yokluktan varlığa getirmek demektir.
Bir görüşe
göre, el-Halık varlıkların menşei; el-Bâri ise, onları tedbîr edendir.
…her düşünce sahibi, kâbiliyetinin mahallinde yarattığı bir
şeye ibâdet etmektedir; bu mahalde bulunan şey ise, sadece kendi düşünce
gücünün yarattığı şeydir. İnsana bu tasavvur gücünü ise, sadece Allah
vermiştir, şu halde, burada onu yaratan Allah’tır.
el-Musavvir
el-Musavvir, Hebâ’nın maddelerinin hazine kapılarını sûret
anahtarları ile açan demektir.
Her nereye yönelirseniz Allah’ın vechi orada bulunur.
el-Ğaffâr
el-Ğaffâr, ayıpları örten demektir.
Bu ismin hükümlerinden bazıları, korumak, kıskançlık ve
muhafaza etmektir. Çünkü bu mertebede örtülenler, üç tabakada bulunurlar:
Birincisi, günah işledikten sonra cezalandırmadan
korunanlardır. Bu kısım, mağfiret edilenlerdir.
İkinci gurup ise, günaha arzu duymadığı için günah
işlemekten korunanlardır. Bu gurup, korunan kimselerdir.
Üçüncü gurup ise, sıfatların dalgalarının coşkunluğunda
boğulan, Zât nûrlarının şualarında kendini yitiren, günah ve itaatleri görmeyen
kimselerdir. Bunlar ise, masum kimselerdir.
er-Rızâ
Kelimenin kökü, rada/yerdu/eğitti, evcilleştirdi
kelimesidir. Riyâzet kelimesi de bundan gelmektedir.
el-Vehhâb
el-Vehhâb, el-Vâhib ism-i failinin mübalağa kipidir. Anlamı,
bir bedel olmaksızın veren demektir; o, verdiğinin karşılığında, teşekkür veya
karşılık beklemez.
Hak, iyiye ve kötüye herhangi bir beklentisi olmazsızın,
karşılıksız verendir. Hakkın keremi, kendisine isyan edilmesiyle eksilmez;
günah nedeniyle ikrâmı kesintiye uğramaz.
er-Rezzâk
er-Rezzâk, maden, bitki, hayvan ve insan gibi gıdalanan
herkesi rızıklandıran ve onlara rızık veren demektir.
er-Rezzâk’ın yaratıklarını rızıklandırmasında, onların imân
veya küfür içinde bulunup bulunmamaları mühim değildir.
Rızık, Allah Teâlâ’nın bedenleri ayakta tutmak için
yarattığı şeydir denilmiştir.
Nice rızıklar vardır ki, bazı yaratıkların yaşamasına,
bazılarının ölmesine neden olur.
el-Fettâh,
nimet ve azap kapılarını açan demektir.
…kulun bel bağladığı vasıtalar, kendisine afetlerin
ulaşmasına engel olamayabilir.
…az ya da çok zarar ve elemden bütünüyle kurtulmuş hiçbir
mümkün yoktur.
Lanet okumadaki sövgüye varıncaya kadar, her nutukta Allah’a
bir sena vardır.
el-Alîm, malûmlarının çokluğunu el-Alim, kendisinin
birliğini bilen; el-Allâm ise, gaybı bilen demektir.
ilim, malûmdan daha sonradır, çünkü ilim, tabidir; bununla
birlikte yaratma sözü nispet, mevcuddan öncedir ve söz, ilimden sonradır. Bu
ilim, gaybî-mücmel ilimdir; burada kast edilen ilim, hıbra demektir.
İlim, ya zâtîdir, ki zâtî ilim, Hakkın (c.c.) ilmidir; ya
da, verilmiştir. Verilmiş ilim, akla gelmeyen ya da çalışmanın katkısının
bulunmadığı ilimdir.
Mevhûb ilim, Efrad’ın ilmidir ve Hak dilediği kullarına bu
ilmi tahsis eder. Nitekim Hızır (as.), Allah katından bir rahmet olarak bu ilme
tahsis edilmiştir, öyle ki, yüceliğine rağmen Hz. Kelim (: Musa as.) bile, Hz.
Hızır’dan faydalanmaktaydı.
Bu ilmin elde edilme yolu, vech-i has (özel yön)ı bilmek ve
onunla bezenmektir. Şöyle ki: Yaratılış âlemindeki her varlığın Yaratan’ına
dönük özel bir vechi vardır. Hak, ona tecellî eder ve böylelikle mevcut,
başkasının bilemediği Hakka dair bir bilgiyi elde eder.
İlmin başka bir türü ise, müktesep ilimdir. Bu, uygulama ve
öğrenme ile meydana gelen ilimdir.
el-Kâbız
el-Kâbız, eşyanın kabzasında bulunduğu kimsedir; bütün
yeryüzü O’nun kabzasında bulunur.
El-Kâbız, dürdüğünde artık hiçbir kuvvet; yaydığında ise,
hiçbir ihtiyaç kalmaz.
İlk kabz, mümkünün varlığını Haktan kabz etmesidir
el-Bâsıt,
belirli bir ölçüye göre rızıkları yayan demektir, çünkü haller, mahallin
değişmesine göre farklılaşır.
Bazı kullar vardır ki, Allah onların vasıtasıyla kulları
ferahlatır: Bunların en düşük derecelisi, mubah işlerle insanları güldüren ve
soytarı denilen kimselerdir; kendisini bilmeyen, onunla alay eder ve ona güler,
güldüğü kimsenin bir kıymetinin olduğunu bilmez
Düşüncenin doğruluğunun alâmeti, bazı halleri meydana
getiren sebepler bilinmediğinde bunların neticeleri ortaya çıkıncaya kadar
beklemektir. Akıl bu sebebi öğrendiğinde veya gördüğünde, bu durumda tasarrufu
basîret üzerine olur.
Tuzakların en tehlikelisi, nimetlerin azaba maruz kalana
gönderilmesidir.
el-Hafıd
Hafd, indirmek ve alçaltmak demektir. El-Hafıd ise,
cezalandırmasıyla dilediği kimseleri alçaltan, dilediklerini ise, en üst
derecelere yükseltendir.
er-Rafi’,
ulvîlik ve izhâr etmekle yüksek olan demektir.
el-Muiz,
kanaat, yakîn ve fâni diyarın metaına karşı züht ile dilediklerine izzet
verendir.
el-Müzil, bekâ
diyarının nimetlerinden yüz çevirip, fenâ diyarının metaına tamah etmeleri
nedeniyle, zorbaların boyunlarını zelil kılan demektir.
zillet, ebedî olarak, mümkünün varlığında başkasına
muhtaçlığını hissetmesidir.
es-Semi’,
işitilen şeyleri gizli ve açık olarak idrâk eden demektir.
Hak (cc.), işiten herkesi işitmesinde onun istidadına göre
bulunur, nitekim Hak, konuşan herkesin lisanında da bulunmaktadır. Konuşan
herkes, aynı zamanda işitendir.
Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağır ve
dilsizlerdir.
el-Basîr,
kullarının işlerini gören demektir. El-Basîr, kendi zâtının sıfatlarını kendi
dışında olmaksızın gören kimsedir.
kâmil ârif, bir yerde insanlara merhamet eder ve onlara
acır; Allah’ın bir hükmünün yerine getirilme vakti geldiğinde ise, insanlara
acıma ortadan kalkar ve hükmü yerine getirir. Bunun nedeni, kâmilin ilâhî
rahmetin genişliği ve kullarına acımak sıfatıyla tahakkuk etmiş olmasıdır,
bununla beraber hadleri yerine getirir ve onları yerine getirmeyi emreder.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın dinini uygulamada onlara acıyacağınız
tutmasın.”
el-Hakem, kullarını
haksızlık yapmaktan men etmek için, indirmiş olduğu meşru hükümlerle hüküm
veren demektir.
Hüküm vermenin şartı, lehinde veya aleyhinde hüküm verileni
değil, hükmü bilmektir. Bu nedenle de, tanıklık ve ikrâr lafzıyla hüküm vermek
şarttır
ilim malûmda bir şekilde müessir olmadığı gibi, hüküm de
mahkum-ı aleyh’te (hakkında hüküm verilen) herhangi bir şekilde müessir
değildir; aksine, malûm alimi alim yaptığı gibi, hakkında hüküm verilen şey de
hüküm sahibini hakim yapar, çünkü ilim malûma tabidir.
Adl, meyil
demektir. Bunun, isim yerine konulmuş bir mastar olduğu da ileri sürülmüştür.
Var olan şeylerin mertebelerinin işleri meyil ve dönmeye
(udûl) dayandığı için Hak kendisini el-Adl diye isimlendirmiştir.
el-Latîf,
mevcutların fiillerine sirâyet eden ve hikmetinin sırlarını varlıkların
mazhârlarında gizleyen demektir.
El-Latîf, zor
olan her şeyi kolaylaştıran, kırılan her şeyi onaran demektir.
el-Habîr, ilim
ve hıbra sahibi demektir. El-Habîr, dilediği şeyden dilediği şey ile haber
veren demektir. O’nun hükmünün değişmesi ve sözünün farklılaşması mümkün
değildir.
Hak, olacak şeyi gerçekleşmeden önce bilir; çünkü o, o şeyi
sâbitlik halinde bilmektedir. Var olan şeylerin mertebesinde sadece sübût
mertebesindeki a’yân’da sâbit olanlar gerçekleşebilir. Fakat Hak, yaratıklarına
karşı kesin delilini gerçekleştirmek için imtihan ve denemeyi gerekli
kılmıştır.
Denemek, iddianın bir neticesi ve semeresidir; iddia da onun
aslıdır. Buna göre, nerede iddia bulunursa, orada denenme de bulunur.
Bir insan kendisini herhangi bir şey ile nitelese (iddiada
bulunsa), hemen deneme ve imtihana maruz kalır. Bu bağlamda teklif de bir
denemedir.
el-Halîm,
isyan eden yaratıklarından aceleyle intikam almayan kimsedir.
hilim, sadece gerçekleştirmeye gücü yettiği halde mühlet
vermekle olabilir.
el-Azîm,
işi/şe’n âriflerin kalplerine iliştiği için yüce olan demektir. O’nun izzetinin
tecellilerini idrâkten âriflerin basîretleri aciz kalmış, kudretinin yüceliğini
nitelemekten diller lâl kesilmiştir.
Bir şey, kendisine nispet edilen iktidara tek başına sahip
olması ve hükümlerinin yerine gelmesi ölçüsünde yücelir.
Bu isim,
el-Ğaffâr isminin hakîkatlerini zikrederken açıklanmıştı.
eş-Şekûr,
kullarının kendisine şükretmesiyle şükredilen demektir.
Eş-Şekûr,
kullarını rızıklandıran ve onlar talep ettiklerinde -adeta üzerine bir borçmuş
gibi- dilediklerini veren demektir.
Şükre neden olan şey, nimetlendirmedir.
Nimet, lezzetlenmeye neden olan şey demektir. Bu da, ya
ilim, hikmet ve mârifet gibi bâtınîdır; ya da yiyecek, giyecek ve nikahlanacak
şeyler gibi zâhirîdir.
İlmin konularının fazlalığı, kulun hallerini çeşitlendirir.
El-Aliyy,
hadislik alâmetlerinden ve yaratıklara layık özelliklerinden bizâtihî yüce olan
demektir.
el-Kebîr,
kibriya örtüsüyle idrâklerin kendisine ulaşmasından perdelenen demektir.
el-Hafîz, kulu
için “tevfik”ini muhafaza eden, teyidiyle nimetlerini üzerine yayan kimse
demektir.
Bunun yanı
sıra o, madûmun yokluğunu, mevcudun mevcutluğunu muhafaza edendir.
el-Mukît,
rızıklanan her şeyin yiyeceğini belirli bir ölçüye göre takdir eden demektir.
el-Hasîb,
yeterli olan demektir.
El-Hasîb ise,
nimetin kendisinden olduğunu göstermek için, yaratıklarına nimetlerini sayan
demektir. Ayrıca o, kulunun nefeslerini sayar ve ihsanıyla kulunun üzüntüsünü
giderir.
A’yânın zerrelerinin silinip, mutlak hüviyet nûrlarının
parıltısında sönmeleri ve de büyüklük örtüsüyle gizlenmeleriyle de varlık
mertebeleri, sayı kisvelerinden soyutlanır ve mücerretleşirler.
Böylece, Bir ve Ehad olanın hakîkati zuhûr eder.
el-Celîl,
“celâl” kelimesinden türetilmiştir. El-Celîl, celâlini ortaya çıkartmakla
ârifleri fâni kılan, sevenlerini ise, cemâl sıfatıyla ihya eden demektir.
el-Kerîm,
kulun rızâsını elde etmek için herhangi bir vesileye muhtaç olmadığı kimse
demektir.
er-Rakîb,
kullarının hallerine şâhit olan demektir.
“er-Rakîb”, “rukba” kelimesinden türetilmiştir; bunun
anlamı, bir şeyi gözlemeye mâlik olmak demektir. Hak mümkün varlıkları murakabe
ettiği için, bu isim ihâta özelliğine sahiptir.
el-Mucîb, dua
edene yakın olduğu ve kullarının duasını işittiği için icâbet eden demektir.
O, kendisine
dua etmeden önce kulunun duasını kabul eder ve ona hak ettiğinden fazlasını
verir.
Dua ve icâbetin gerçekleşip gerçekleşmeyişi, (: kulun) ilâhî
kat ile ilişkisinin doğruluğunun veya yanlışlığının alâmetidir. Çünkü Hakkın
kulunun duasına icâbeti, kulun Rabbinin emirlerine icâbet etmesinin
karşılığında gerçekleşir. Dolayısıyla, kul bütün emirlerinde Rabbine icâbet
ederse, hiç kuşkusuz ki Hak da kendisinden dilediği veya olmasını arzu ettiği
her şeyde kuluna icâbet eder.
Böylelikle kul ve Rab taraflarından muvafakat ve muhalefet
ortaya çıkmıştır, çünkü kul Rabbinin sûreti üzerindedir.
el-Vasi’
el-Vasi, ikrâmlarının bolluğu ve nimetlerinin çokluğu
nedeniyle “geniş” olandır. Onun bağışlarının çokluğu sayılamaz, nimetlerinin
sayısı zikre hesaba sığmaz.
el-Hakîm, her
şeyi menziline indiren ve yerli yerine yerleştiren demektir.
el-Vedûd,
velîlerini seven, velîlerinin de kendisini sevdiği, onlara muhabbet eden ve
onların da kendisine muhabbet ettiği kimse demektir.
Vüd, muhabbetin sâbit olmasıdır.
el-Mecîd,
herkesin üzerinde sahip olduğu şeref ile övülen demektir. Çünkü “mecd”,
sözlükte şeref demektir.
el-Bâis, genel
anlamıyla, mümkünleri yokluktan varlığa; varlıktan uyku ve uyanıklık halinde
berzâha; berzâhtan haşre gönderen demektir.
eş-Şehîd,
kendisi hakkında “kendisinden başka ilâh olmadığına” şahit olan; yaratıkları
hakkında ise, getirdikleri hayır ve şerleri gören demektir.
el-Hak, mevcut
demektir; el-Hak, önünden veya ardından bâtılın kendisine gelemediği
el-Vücûd’dur.
el-Vekîl,
yeterli demektir. Bunun anlamı, kullarının maslahatlarına kendisini vekîl
edinip, buna yeterli gelen ve menfaatleri bulunan şeylerle onları zengin kılan
demektir.
el-Kavî, kâdir
demektir. el-Kavî, sahip olduğu izzet ve zıtları birleştirmek gücüyle güçlü
olandır.
Cebrail (as.), Âdem’e Beytullah’ı tavaf etmenin rükünlerini
öğretirken kendisine şöyle söylemiştir.
- “Biz, sen yaratılmazdan binlerce küsur sene Beyt’i şu
şekilde tavaf ederdik.”
Bunun üzerine Âdem, şöyle demiş:
-“Peki Beyt’i tavaf ederken ne okurdunuz”
Cebrail:
-Subhanellahi ve’l-hamdü lillahi, vela ilâhe illellahu
vallahu ekber/Allah’ı tenzîh ederîm, hamd O’na mahsustur, kendisinden başka
ilâh yoktur ve Allah en büyüktür, derdik.
Bunun üzerine Âdem şöyle demiştir:
-Ben bu söylediklerinize “Vela havle vela kuvvete illa
billahi’l-aliyyi’l-azîm” ifadesini ekleyeceğim.
Bunun üzerine bu zikir, Âdem’e tahsis edilmiştir.
el-Metîn,
şiddet ve metânet sahibi demektir. O, askere ve yardıma muhtaç değildir,
fiillerini yaparken kimseden yardım istemez.
el-Veli,
yardım eden demektir. O, dostlarına yardım eden ve düşmanlarını kahreden
kimsedir.
el-Hamîd,
öven/hamid demektir. O, küçük bir itaati bile över, pek çok sevapla
ödüllendirir.
el-Muhsî,
malûmları bilen demektir. O, zâhirlerde olan şeyleri gören, gizliliklerde
bulunan şeylerden haberdar olandır.
el-Mübdi,
izhâr ve inşa eden/el-Münşi demektir. el-Mübdi, icat etmekle yaratmayı/halk
ortaya çıkartandır.
el-Muîd, Yaratan
olması cihetinden fiilin aynını iâde eden demektir. Çünkü âlemde tekrarlanan
hiçbir şey yoktur: Her şey, meydana gelen misâller, var olan a’yân, ve yeni
yaratmadan/halk-ı cedit ibarettir.
el-Muhyi,
yaratılışı kabul istidadı olan her “ayn”ı varlık ile ihya eden demektir.
el-Mümit,
varlıkları/a’yân, dünya yaratılışından berzâha, berzâhtan âhiret diyarına
intikal ettirmekle öldüren demektir.
el-Hay, sadece
hayat sahiplerinin vasıflanabilecekleri özelliklerin kendisine nispet
edilmesinin kesinliği nedeniyle el-Hay’dır.
el-Kayyûm, her
nefsin elde ettiği şey üzerinde kâim oluşu nedeniyle “kayyûm’dur.
el-Vâcid,
talep ettiği şeyi bulan demektir.
Bunun anlamı,
her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi her şeyden müstağni kalan
Zengin/el-Gani demektir.
Bu ismin
hükümleriyle ilgili açıklanması gereken hususlar el-Mecîd isminden bahs
edilirken belirtilmiştir.
El-Vahid-el-Ehad,
ulûhiyeti cihetinden bölünmeyen demektir. Onun varlığı hiç kimseye bağlı
değildir ve hiç kimsenin hükmü ona işlemez.
Samed, dayanak
demektir; ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde kendisine baş vurulur ve yönelinir.
el-Kâdir,
iktidarının kâbiliyetlere nüfuz etmesiyle muktedir olan demektir; bu
kâbiliyetler, el-Kâdir’in iktidarının zuhûrlarını irâde ettiği kâbiliyetlerdir.
Devrî harekette son, başlangıca dönmektir.
“Bütün çocuklar fıtrat üzerinde doğar.” Fıtrat, Allah’ı
kulluk ile ikrâr etmektir.
el-Mukaddim,
bazı fiilleri bazısının önüne geçiren; el-Muahhir ise, bazı filleri bazısının
gerisinde bırakan demektir.
el-Evvel,
vâcipliği ve ihsan ile başlaması itibariyle el-Evvel/İlk; mağfiret ile işin
kendisine döndüğü kimse olması itibariyle de el-Âhir’dir.
ez-Zâhir,
kendisi için zuhûr edendir, bu nedenle o, daima zâhirdir.
El-Bâtın ise,
yaratıklarından bâtın kalandır, bu nedenle de sürekli bâtındır. Binaenaleyh o,
yeterli olmasıyla zâhir, inâyeti ile de bâtındır.
el-Vâli, el-Müteâlî
el-Vâli, hüküm veren demektir. O, hüküm verir, hükmünde adil
olur ve ikrâm eder; böylece ihsanda bulunur, dilediğini ihsanıyla öne geçirir,
dilediğini adaletiyle geri bırakır.
El-Müteâli, yeryüzünde büyüklenmek isteyenlere ve sahip
olmadığı şeyi iddia edenlere karşı üstün olan demektir.
Hak, muhtaç
oldukları için yaratıklarına bahşettiği ihsanı, ikrâmı ve nimetleriyle
el-Bir’dir.
ihsan, amellerin ruhudur. Amel, ancak huzûr ile hayat
bulabilir.
et-Tevvâb,
iyiliğiyle kuluna dönen demektir.
el-Muntakim,
kendisine karşı geleni “temizlemek” için ondan intikam alan demektir.
El-Afuvv,
nefislerden zillet karanlıklarını rahmetiyle; kalplerden ise, gaflet paslarını
kerametiyle izale eden demektir.
insanlar affetmede neyin bulunduğunu bilmiş olsalardı, hiç
kimse kendisine kötülük yapanı cezalandırmazdı. Fakat insanların gözlerindeki
perdeler, bunu engeller ve kötülük yapanı cezalandırıp, gayesini gerçekleşmek
ve hemen tatmin olmakla sakinleşir.
er-Raûf,
re’fet kelimesinden türetilmiştir ki, re’fet, bir çeşit şefkat demektir.
el-Muksit
el-Muksit, âdil demektir. O, hükmünde haksızlık bulunmayan
ve velîlerinin hiçbir korkularının olmadığı kimsedir.
el-Câmi’,
varlığıyla bütün mevcutları kendinde toplayan demektir. O, âriflerin
himmetlerini de kendilerine keşfettirdiği faziletleri üzerinde toplar.
el-Ğani,
zenginliğiyle âlemden müstağni demektir; çünkü o, itaat edenlerin itaatine
muhtaç değildir.
El-Muğni ise,
kafi demektir; o, dilediği kimseyi ihsanıyla zenginleştirir.
el-Mu’tî, her
şeye yaratılışını veren ve sonra da onlara yol gösteren demektir.
el-Mâni’,
adaletin kendisini men ettiği ve ikrâmı ihsan olan kimse demektir.
ed-Darr,
maksada uymayan şey ile zarar veren demektir. O, dilediği kimselere onları
başarısız kılmakla zarar verir, dilediği kimseleri mahrumiyetle imtihan eder.
en-Nâfi’,
gayeye uygun şey ile fayda verendir. O, dilediği kimseye dilediği şey ile
ihsanından fayda vericidir.
en-Nûr,
kendisiyle zâhir, başkasını ise izhâr edendir.
el-Hâdî,
hidâyet kelimesinden türetilmiştir. O, kalpleri mârifetine; nefisleri itaatine;
sevdiklerini kendisine; alimleri ise, işin gerçeğini müşâhedeye ulaştırandır.
el-Bedi’,
el-Mübdi’, önceki bir örneğe göre olmadan yaratan demektir. Yaratmada O’nun
benzeri ve var etmede ortağı yoktur.
el-Bâkî, vücûd
ve yaratmasıyla devamlı olandır. O’nun zâtı yok olmayı kabul etmez ve hadislik
ve intikal hükümleri ona işlemez.
el-Vâris,
berzâh’a intikal ettiklerinde yaratıklarının artlarına bıraktıkları şeylere
vâris olan demektir.
Rüşt,
istikâmet demektir. er-Reşîd, bütün canlıların perçemlerinden tutarak, onları
sırât-ı müstakim’e irşat edendir.
Huzûr, ibâdetlerin en faziletlisi olan namazın ruhudur; buna
göre hiçbir günah, namaza denk olamaz, aksine her çeşit günah, namazın
saltanatı altında silinir ve ortadan kalkar.
es-Sabûr,
kendisine edilen eziyete sabreden demektir. Buna göre es-Sabûr, günahların
çokluğunun, buna gücü yettiği halde, kendisini aceleyle cezalandırmaya sevk
etmediği kimsedir.
Hakka yakın olmuş insanların edebi, sıkıntı hallerinde
sıkıntılarını başkasına değil sadece Allah’a arz eylemektir.
Sabrın dört derecesi vardır: Bunlardan birincisi, Allah için
sabretmektir. Bu, tekliflerin ağırlıklarına tahammül etmektir ki, avamın
sabrıdır.
İkincisi, Hakkın yasaklarından sakınırken ilâhî yardımın
eşlik edişini görmek için “Allah ile” sabırdır ki, bu, müridin sabrıdır.
Üçüncüsü, sabreden kimsenin beşeriyetinin gidip, ilâhî ahlak
ile ahlaklanmasıyla fenânın başlangıcına ulaşmak için “Allah’a karşı sabırdır.”
Allah bizleri isim ve sıfatlarını müşâhede ederken edebe sarılan, zâtının sırlarının nûrlarının parıldayışları esnasında irfan nimetiyle mutlu olanlardan eylesin!
...