3 Mart 2025 Pazartesi

Sadreddin Konevî - Esmâ-İ Hüsnâ Şerhi

Sadreddin Konevî - Esmâ-İ Hüsnâ Şerhi

Şerhu Esmâillahi’l-Hüsna

Mütercim: Ekrem Demirli, İz Yayınları, 2010

 


Sadreddin Konevî

Doğum tarihi, yaklaşık 1210, vefat tarihi, 1274

Konevî’nin İslam düşünce tarihindeki yeri, kısmen Gazâli’yi hatırlatacak şekilde, aklın metafizik alandaki imkanlarının eleştirel tahlili ve bunun devamında kalbi temizlemeyi ve ruhu arındırmayı esas alan sûfî öğretiyi müstakil bir “bilim” olarak ortaya koyması olarak görülebilir.

 

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile

 

İlâhî isimler, var olan şeylerin maddeleri ve mümkünlerin asıllarıdır; hiçbir şeyin zuhûru bu isimlersiz mümkün olmadığı gibi, imkân âleminin kâideleri de, ancak onlara dayanarak sâbit olabilir. Şâyet ilâhî isimlerin hükümleri ve bu isimlerin tasarrufları olmasa idi, kevnin varlığı adına hiçbir isim ortaya çıkmaz, bir resim zuhûr etmezdi.

 

Gayb sahalarının fezâsının göğünde, ancak fikir ve his idrâk vasıtalarının kayıtlarından kurtulanlar dolaşabilir.

 

Allah, ancak seçmiş olduğu kullarına kendi celâline yaraşır şekilde kendisini bildirmesi yoluyla bilinebilir.

 

Giriş

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın güzel isimleri vardır, bunlar ile O’na dua ediniz.”

 

Allah var idi, O’nunla beraber başka bir şey yoktu.

İsimler sonsuzdur, çünkü onlar Allah’ın mülkünü içeren mertebelerden ibarettir; söz konusu mülk ise, mümkünlerin hakikatlerdir. Bu hakikatler ise, sonluluk ile nitelenemez, çünkü onlar, Hakkın şe’nlerinin aynıdırlar. Hakkın şe’nlerinin ise, ne dünyada ve ne de âhirette bir nihayeti söz konusu olabilir.

 

İlâhî isimler, çeşit çeşittir:

Bunların bazıları, zamirlerdir, örnek olarak, O (Hüve), Biz (Nahnu) ve Ben (Ene) gibi zamirleri verebiliriz.

Bazı isimler, el-Halık (Yaratan), el-Cail (Yapan) gibi, kinâye isimleridir.

 

Biz, Hakkı sadece kendisini isimlendirdiği şey ile isimlendiririz.

 

Allah Teâlâ, kendisine sadece ve sadece “güzel isimleri” nispet etmiştir.

 

Esmâ-i hüsna hadisinin izahı

Muhbir-i sadık’ın sahih bir hadiste şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları ezberleyen (ihsa) kimse cennete girer.”

 

İlâhî İsimler - Hüve/O

“Hüve”, Allah’ın kullarını “De ki: O/Hüve” ifadesiyle davet ettiği ilk kelimedir.

 

Allah

Elif, nefes’in ortaya çıkışının ta kendisidir; söz konusu nefes, göğsün içinden çıkıp, bütün harf mahreçlerinin derecelerinde belirlenir ve harflerin sûretleriyle zuhûr eder. Çünkü bütün harfler, harfler âleminde bulunuşları itibariyle, bu nefes vasıtasıyla ayakta dururlar.

 

Elifin yazı âlemindeki hareketleri / ilk hareketi doğrusal…

Elifin ikinci hareketi ise, genleşme hareketidir ki, bu hareket B’dir.

 

Elif’ten sonra gelen iki Lâm’dan birisi, “bi-yedihi (elindedir)” anlamına gelir.

 

İlâhî isimler arasında bütün ilâhî isimlerin yerini alabilecek yegane isim, “Allah” ismidir.

 

er-Rahmân, er-Rahîm

er-Rahmân muhtaç olanlara, er-Rahîm ise, iftihar ehline özgüdür.

 

el-Melik

el-Melik, ibâdet edenlerin kalplerine sahip olup, onları egemenliği altına alan; âriflerin kalplerine sahip olan ve onları yakan kimsedir.

 

el-Kuddûs

el-Kuddûs, nitelendiği her şeyden temiz ve nezih olan demektir.

 

es-Selâm

Hakkın yaratıklarına selâmet vermesi

 

el-Mümin

el-Mümin, kullarının tasdik ettikleri şeye inanan ve ahdini yerine getirdiklerinde onlara emân veren demektir.

 

el-Müheymin

el-Müheymin, kendi katında ve mülkünde olan her şeyi kendisine ait ve üzerinde bulunduğu her şey ile gören-adil kimse demektir.

el-Müheymin, gizliyi ve açığı bilen; şükrü ve şikâyeti işiten; zarar ve sıkıntıyı giderendir.

Bu makâmı gören kimse, kendi halini gözetir, vakitlerini muhafaza eder, nefeslerini sayar.

 

el-Azîz

el-Azîz, yenilemeyen ve aciz bırakılamayan galip demektir

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İzzet, Allah’a, peygamberine ve müminlere aittir.” Buna göre izzet, Allah’a özü gereği, peygamberine Allah vasıtasıyla, müminlere ise, Allah ve peygamberi sayesinde aittir.

 

Hak, kullarına dua etmelerini emretmiştir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bana dua ediniz ki, size icâbet edeyim.”

 

el-Cebbâr

el-Cebbâr, kullarını ihtiyar ve zorunlulukta zorlayan kimse demektir, çünkü onlar, O’nun egemenliğinde bulunmaktadırlar.

 

el-Mütekebbir

el-Mütekebbir, büyüklük anlamındaki kibriya kelimesinden gelmektedir.

el-Mütekebbir olan Hakkın tecellîlerinin hükümleri, sadece itaatkar ve Hakka uyan kimselerde tezâhür edebilir.

 

el-Halık

Halk, ibda’, yaratma, yokluktan varlığa getirmek demektir.

 

el-Bâri

Bir görüşe göre, el-Halık varlıkların menşei; el-Bâri ise, onları tedbîr edendir.

 

…her düşünce sahibi, kâbiliyetinin mahallinde yarattığı bir şeye ibâdet etmektedir; bu mahalde bulunan şey ise, sadece kendi düşünce gücünün yarattığı şeydir. İnsana bu tasavvur gücünü ise, sadece Allah vermiştir, şu halde, burada onu yaratan Allah’tır.

 

el-Musavvir

el-Musavvir, Hebâ’nın maddelerinin hazine kapılarını sûret anahtarları ile açan demektir.

 

Her nereye yönelirseniz Allah’ın vechi orada bulunur.

 

el-Ğaffâr

el-Ğaffâr, ayıpları örten demektir.

Bu ismin hükümlerinden bazıları, korumak, kıskançlık ve muhafaza etmektir. Çünkü bu mertebede örtülenler, üç tabakada bulunurlar:

Birincisi, günah işledikten sonra cezalandırmadan korunanlardır. Bu kısım, mağfiret edilenlerdir.

İkinci gurup ise, günaha arzu duymadığı için günah işlemekten korunanlardır. Bu gurup, korunan kimselerdir.

Üçüncü gurup ise, sıfatların dalgalarının coşkunluğunda boğulan, Zât nûrlarının şualarında kendini yitiren, günah ve itaatleri görmeyen kimselerdir. Bunlar ise, masum kimselerdir.

 

er-Rızâ

Kelimenin kökü, rada/yerdu/eğitti, evcilleştirdi kelimesidir. Riyâzet kelimesi de bundan gelmektedir.

 

el-Vehhâb

el-Vehhâb, el-Vâhib ism-i failinin mübalağa kipidir. Anlamı, bir bedel olmaksızın veren demektir; o, verdiğinin karşılığında, teşekkür veya karşılık beklemez.

 

Hak, iyiye ve kötüye herhangi bir beklentisi olmazsızın, karşılıksız verendir. Hakkın keremi, kendisine isyan edilmesiyle eksilmez; günah nedeniyle ikrâmı kesintiye uğramaz.

 

er-Rezzâk

er-Rezzâk, maden, bitki, hayvan ve insan gibi gıdalanan herkesi rızıklandıran ve onlara rızık veren demektir.

 

er-Rezzâk’ın yaratıklarını rızıklandırmasında, onların imân veya küfür içinde bulunup bulunmamaları mühim değildir.

Rızık, Allah Teâlâ’nın bedenleri ayakta tutmak için yarattığı şeydir denilmiştir.

 

Nice rızıklar vardır ki, bazı yaratıkların yaşamasına, bazılarının ölmesine neden olur.

 

el-Fettâh

el-Fettâh, nimet ve azap kapılarını açan demektir.

 

…kulun bel bağladığı vasıtalar, kendisine afetlerin ulaşmasına engel olamayabilir.

 

…az ya da çok zarar ve elemden bütünüyle kurtulmuş hiçbir mümkün yoktur.

Lanet okumadaki sövgüye varıncaya kadar, her nutukta Allah’a bir sena vardır.

 

el-Alim

el-Alîm, malûmlarının çokluğunu el-Alim, kendisinin birliğini bilen; el-Allâm ise, gaybı bilen demektir.

 

ilim, malûmdan daha sonradır, çünkü ilim, tabidir; bununla birlikte yaratma sözü nispet, mevcuddan öncedir ve söz, ilimden sonradır. Bu ilim, gaybî-mücmel ilimdir; burada kast edilen ilim, hıbra demektir.

 

İlim, ya zâtîdir, ki zâtî ilim, Hakkın (c.c.) ilmidir; ya da, verilmiştir. Verilmiş ilim, akla gelmeyen ya da çalışmanın katkısının bulunmadığı ilimdir.

 

Mevhûb ilim, Efrad’ın ilmidir ve Hak dilediği kullarına bu ilmi tahsis eder. Nitekim Hızır (as.), Allah katından bir rahmet olarak bu ilme tahsis edilmiştir, öyle ki, yüceliğine rağmen Hz. Kelim (: Musa as.) bile, Hz. Hızır’dan faydalanmaktaydı.

Bu ilmin elde edilme yolu, vech-i has (özel yön)ı bilmek ve onunla bezenmektir. Şöyle ki: Yaratılış âlemindeki her varlığın Yaratan’ına dönük özel bir vechi vardır. Hak, ona tecellî eder ve böylelikle mevcut, başkasının bilemediği Hakka dair bir bilgiyi elde eder.

 

İlmin başka bir türü ise, müktesep ilimdir. Bu, uygulama ve öğrenme ile meydana gelen ilimdir.

 

el-Kâbız

el-Kâbız, eşyanın kabzasında bulunduğu kimsedir; bütün yeryüzü O’nun kabzasında bulunur.

El-Kâbız, dürdüğünde artık hiçbir kuvvet; yaydığında ise, hiçbir ihtiyaç kalmaz.

İlk kabz, mümkünün varlığını Haktan kabz etmesidir

 

el-Bâsıt

el-Bâsıt, belirli bir ölçüye göre rızıkları yayan demektir, çünkü haller, mahallin değişmesine göre farklılaşır.

 

Bazı kullar vardır ki, Allah onların vasıtasıyla kulları ferahlatır: Bunların en düşük derecelisi, mubah işlerle insanları güldüren ve soytarı denilen kimselerdir; kendisini bilmeyen, onunla alay eder ve ona güler, güldüğü kimsenin bir kıymetinin olduğunu bilmez

 

Düşüncenin doğruluğunun alâmeti, bazı halleri meydana getiren sebepler bilinmediğinde bunların neticeleri ortaya çıkıncaya kadar beklemektir. Akıl bu sebebi öğrendiğinde veya gördüğünde, bu durumda tasarrufu basîret üzerine olur.

 

Tuzakların en tehlikelisi, nimetlerin azaba maruz kalana gönderilmesidir.

 

el-Hafıd

Hafd, indirmek ve alçaltmak demektir. El-Hafıd ise, cezalandırmasıyla dilediği kimseleri alçaltan, dilediklerini ise, en üst derecelere yükseltendir.

 

er-Rafi’

er-Rafi’, ulvîlik ve izhâr etmekle yüksek olan demektir.

 

el-Muiz

el-Muiz, kanaat, yakîn ve fâni diyarın metaına karşı züht ile dilediklerine izzet verendir.

 

el-Müzill

el-Müzil, bekâ diyarının nimetlerinden yüz çevirip, fenâ diyarının metaına tamah etmeleri nedeniyle, zorbaların boyunlarını zelil kılan demektir.

 

zillet, ebedî olarak, mümkünün varlığında başkasına muhtaçlığını hissetmesidir.

 

es-Semi’

es-Semi’, işitilen şeyleri gizli ve açık olarak idrâk eden demektir.

 

Hak (cc.), işiten herkesi işitmesinde onun istidadına göre bulunur, nitekim Hak, konuşan herkesin lisanında da bulunmaktadır. Konuşan herkes, aynı zamanda işitendir.

 

Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir.

 

el-Basîr

el-Basîr, kullarının işlerini gören demektir. El-Basîr, kendi zâtının sıfatlarını kendi dışında olmaksızın gören kimsedir.

 

kâmil ârif, bir yerde insanlara merhamet eder ve onlara acır; Allah’ın bir hükmünün yerine getirilme vakti geldiğinde ise, insanlara acıma ortadan kalkar ve hükmü yerine getirir. Bunun nedeni, kâmilin ilâhî rahmetin genişliği ve kullarına acımak sıfatıyla tahakkuk etmiş olmasıdır, bununla beraber hadleri yerine getirir ve onları yerine getirmeyi emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın dinini uygulamada onlara acıyacağınız tutmasın.”

 

el-Hakem

el-Hakem, kullarını haksızlık yapmaktan men etmek için, indirmiş olduğu meşru hükümlerle hüküm veren demektir.

 

Hüküm vermenin şartı, lehinde veya aleyhinde hüküm verileni değil, hükmü bilmektir. Bu nedenle de, tanıklık ve ikrâr lafzıyla hüküm vermek şarttır

ilim malûmda bir şekilde müessir olmadığı gibi, hüküm de mahkum-ı aleyh’te (hakkında hüküm verilen) herhangi bir şekilde müessir değildir; aksine, malûm alimi alim yaptığı gibi, hakkında hüküm verilen şey de hüküm sahibini hakim yapar, çünkü ilim malûma tabidir.

 

el-Adl

Adl, meyil demektir. Bunun, isim yerine konulmuş bir mastar olduğu da ileri sürülmüştür.

Var olan şeylerin mertebelerinin işleri meyil ve dönmeye (udûl) dayandığı için Hak kendisini el-Adl diye isimlendirmiştir.

 

el-Latîf

el-Latîf, mevcutların fiillerine sirâyet eden ve hikmetinin sırlarını varlıkların mazhârlarında gizleyen demektir.

El-Latîf, zor olan her şeyi kolaylaştıran, kırılan her şeyi onaran demektir.

 

el-Habîr

el-Habîr, ilim ve hıbra sahibi demektir. El-Habîr, dilediği şeyden dilediği şey ile haber veren demektir. O’nun hükmünün değişmesi ve sözünün farklılaşması mümkün değildir.

 

Hak, olacak şeyi gerçekleşmeden önce bilir; çünkü o, o şeyi sâbitlik halinde bilmektedir. Var olan şeylerin mertebesinde sadece sübût mertebesindeki a’yân’da sâbit olanlar gerçekleşebilir. Fakat Hak, yaratıklarına karşı kesin delilini gerçekleştirmek için imtihan ve denemeyi gerekli kılmıştır.

 

Denemek, iddianın bir neticesi ve semeresidir; iddia da onun aslıdır. Buna göre, nerede iddia bulunursa, orada denenme de bulunur.

 

Bir insan kendisini herhangi bir şey ile nitelese (iddiada bulunsa), hemen deneme ve imtihana maruz kalır. Bu bağlamda teklif de bir denemedir.

 

el-Halîm

el-Halîm, isyan eden yaratıklarından aceleyle intikam almayan kimsedir.

hilim, sadece gerçekleştirmeye gücü yettiği halde mühlet vermekle olabilir.

 

el-Azîm

el-Azîm, işi/şe’n âriflerin kalplerine iliştiği için yüce olan demektir. O’nun izzetinin tecellilerini idrâkten âriflerin basîretleri aciz kalmış, kudretinin yüceliğini nitelemekten diller lâl kesilmiştir.

 

Bir şey, kendisine nispet edilen iktidara tek başına sahip olması ve hükümlerinin yerine gelmesi ölçüsünde yücelir.

 

el-Ğafûr

Bu isim, el-Ğaffâr isminin hakîkatlerini zikrederken açıklanmıştı.

 

eş-Şekûr

eş-Şekûr, kullarının kendisine şükretmesiyle şükredilen demektir.

 

Eş-Şekûr, kullarını rızıklandıran ve onlar talep ettiklerinde -adeta üzerine bir borçmuş gibi- dilediklerini veren demektir.

 

Şükre neden olan şey, nimetlendirmedir.

Nimet, lezzetlenmeye neden olan şey demektir. Bu da, ya ilim, hikmet ve mârifet gibi bâtınîdır; ya da yiyecek, giyecek ve nikahlanacak şeyler gibi zâhirîdir.

 

İlmin konularının fazlalığı, kulun hallerini çeşitlendirir.

 

el-Aliyy

El-Aliyy, hadislik alâmetlerinden ve yaratıklara layık özelliklerinden bizâtihî yüce olan demektir.

 

el-Kebîr

el-Kebîr, kibriya örtüsüyle idrâklerin kendisine ulaşmasından perdelenen demektir.

 

el-Hafîz

el-Hafîz, kulu için “tevfik”ini muhafaza eden, teyidiyle nimetlerini üzerine yayan kimse demektir.

Bunun yanı sıra o, madûmun yokluğunu, mevcudun mevcutluğunu muhafaza edendir.

 

el-Mukît

el-Mukît, rızıklanan her şeyin yiyeceğini belirli bir ölçüye göre takdir eden demektir.

 

el-Hasîb

el-Hasîb, yeterli olan demektir.

El-Hasîb ise, nimetin kendisinden olduğunu göstermek için, yaratıklarına nimetlerini sayan demektir. Ayrıca o, kulunun nefeslerini sayar ve ihsanıyla kulunun üzüntüsünü giderir.

 

A’yânın zerrelerinin silinip, mutlak hüviyet nûrlarının parıltısında sönmeleri ve de büyüklük örtüsüyle gizlenmeleriyle de varlık mertebeleri, sayı kisvelerinden soyutlanır ve mücerretleşirler.

Böylece, Bir ve Ehad olanın hakîkati zuhûr eder.

 

el-Celîl

el-Celîl, “celâl” kelimesinden türetilmiştir. El-Celîl, celâlini ortaya çıkartmakla ârifleri fâni kılan, sevenlerini ise, cemâl sıfatıyla ihya eden demektir.

 

el-Kerîm

el-Kerîm, kulun rızâsını elde etmek için herhangi bir vesileye muhtaç olmadığı kimse demektir.

 

er-Rakîb

er-Rakîb, kullarının hallerine şâhit olan demektir.

“er-Rakîb”, “rukba” kelimesinden türetilmiştir; bunun anlamı, bir şeyi gözlemeye mâlik olmak demektir. Hak mümkün varlıkları murakabe ettiği için, bu isim ihâta özelliğine sahiptir.

 

el-Mucîb

el-Mucîb, dua edene yakın olduğu ve kullarının duasını işittiği için icâbet eden demektir.

O, kendisine dua etmeden önce kulunun duasını kabul eder ve ona hak ettiğinden fazlasını verir.

 

Dua ve icâbetin gerçekleşip gerçekleşmeyişi, (: kulun) ilâhî kat ile ilişkisinin doğruluğunun veya yanlışlığının alâmetidir. Çünkü Hakkın kulunun duasına icâbeti, kulun Rabbinin emirlerine icâbet etmesinin karşılığında gerçekleşir. Dolayısıyla, kul bütün emirlerinde Rabbine icâbet ederse, hiç kuşkusuz ki Hak da kendisinden dilediği veya olmasını arzu ettiği her şeyde kuluna icâbet eder.

 

Böylelikle kul ve Rab taraflarından muvafakat ve muhalefet ortaya çıkmıştır, çünkü kul Rabbinin sûreti üzerindedir.

 

el-Vasi’

el-Vasi, ikrâmlarının bolluğu ve nimetlerinin çokluğu nedeniyle “geniş” olandır. Onun bağışlarının çokluğu sayılamaz, nimetlerinin sayısı zikre hesaba sığmaz.

 

el-Hakîm

el-Hakîm, her şeyi menziline indiren ve yerli yerine yerleştiren demektir.

 

el-Vedûd

el-Vedûd, velîlerini seven, velîlerinin de kendisini sevdiği, onlara muhabbet eden ve onların da kendisine muhabbet ettiği kimse demektir.

 

Vüd, muhabbetin sâbit olmasıdır.

 

el-Mecîd

el-Mecîd, herkesin üzerinde sahip olduğu şeref ile övülen demektir. Çünkü “mecd”, sözlükte şeref demektir.

 

el-Bâis

el-Bâis, genel anlamıyla, mümkünleri yokluktan varlığa; varlıktan uyku ve uyanıklık halinde berzâha; berzâhtan haşre gönderen demektir.

 

eş-Şehîd

eş-Şehîd, kendisi hakkında “kendisinden başka ilâh olmadığına” şahit olan; yaratıkları hakkında ise, getirdikleri hayır ve şerleri gören demektir.

 

el-Hak

el-Hak, mevcut demektir; el-Hak, önünden veya ardından bâtılın kendisine gelemediği el-Vücûd’dur.

 

el-Vekîl

el-Vekîl, yeterli demektir. Bunun anlamı, kullarının maslahatlarına kendisini vekîl edinip, buna yeterli gelen ve menfaatleri bulunan şeylerle onları zengin kılan demektir.

 

el-Kavî

el-Kavî, kâdir demektir. el-Kavî, sahip olduğu izzet ve zıtları birleştirmek gücüyle güçlü olandır.

 

Cebrail (as.), Âdem’e Beytullah’ı tavaf etmenin rükünlerini öğretirken kendisine şöyle söylemiştir.

- “Biz, sen yaratılmazdan binlerce küsur sene Beyt’i şu şekilde tavaf ederdik.”

Bunun üzerine Âdem, şöyle demiş:

-“Peki Beyt’i tavaf ederken ne okurdunuz”

Cebrail:

-Subhanellahi ve’l-hamdü lillahi, vela ilâhe illellahu vallahu ekber/Allah’ı tenzîh ederîm, hamd O’na mahsustur, kendisinden başka ilâh yoktur ve Allah en büyüktür, derdik.

Bunun üzerine Âdem şöyle demiştir:

-Ben bu söylediklerinize “Vela havle vela kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azîm” ifadesini ekleyeceğim.

Bunun üzerine bu zikir, Âdem’e tahsis edilmiştir.

 

el-Metîn

el-Metîn, şiddet ve metânet sahibi demektir. O, askere ve yardıma muhtaç değildir, fiillerini yaparken kimseden yardım istemez.

 

el-Veli

el-Veli, yardım eden demektir. O, dostlarına yardım eden ve düşmanlarını kahreden kimsedir.

 

el-Hamîd

el-Hamîd, öven/hamid demektir. O, küçük bir itaati bile över, pek çok sevapla ödüllendirir.

 

el-Muhsî

el-Muhsî, malûmları bilen demektir. O, zâhirlerde olan şeyleri gören, gizliliklerde bulunan şeylerden haberdar olandır.

 

el-Mübdi

el-Mübdi, izhâr ve inşa eden/el-Münşi demektir. el-Mübdi, icat etmekle yaratmayı/halk ortaya çıkartandır.

 

el-Muîd

el-Muîd, Yaratan olması cihetinden fiilin aynını iâde eden demektir. Çünkü âlemde tekrarlanan hiçbir şey yoktur: Her şey, meydana gelen misâller, var olan a’yân, ve yeni yaratmadan/halk-ı cedit ibarettir.

 

el-Muhyi

el-Muhyi, yaratılışı kabul istidadı olan her “ayn”ı varlık ile ihya eden demektir.

 

el-Mümît

el-Mümit, varlıkları/a’yân, dünya yaratılışından berzâha, berzâhtan âhiret diyarına intikal ettirmekle öldüren demektir.

 

el-Hay

el-Hay, sadece hayat sahiplerinin vasıflanabilecekleri özelliklerin kendisine nispet edilmesinin kesinliği nedeniyle el-Hay’dır.

 

el-Kayyûm

el-Kayyûm, her nefsin elde ettiği şey üzerinde kâim oluşu nedeniyle “kayyûm’dur.

 

el-Vâcid

el-Vâcid, talep ettiği şeyi bulan demektir.

Bunun anlamı, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi her şeyden müstağni kalan Zengin/el-Gani demektir.

 

el-Mâcid

Bu ismin hükümleriyle ilgili açıklanması gereken hususlar el-Mecîd isminden bahs edilirken belirtilmiştir.

 

el-Vahid, el-Ehad

El-Vahid-el-Ehad, ulûhiyeti cihetinden bölünmeyen demektir. Onun varlığı hiç kimseye bağlı değildir ve hiç kimsenin hükmü ona işlemez.

 

es-Samed

Samed, dayanak demektir; ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde kendisine baş vurulur ve yönelinir.

 

el-Kâdir

el-Kâdir, iktidarının kâbiliyetlere nüfuz etmesiyle muktedir olan demektir; bu kâbiliyetler, el-Kâdir’in iktidarının zuhûrlarını irâde ettiği kâbiliyetlerdir.

 

Devrî harekette son, başlangıca dönmektir.

“Bütün çocuklar fıtrat üzerinde doğar.” Fıtrat, Allah’ı kulluk ile ikrâr etmektir.

 

el-Mukaddim, el-Muahhir

el-Mukaddim, bazı fiilleri bazısının önüne geçiren; el-Muahhir ise, bazı filleri bazısının gerisinde bırakan demektir.

 

el-Evvel, el-Âhir

el-Evvel, vâcipliği ve ihsan ile başlaması itibariyle el-Evvel/İlk; mağfiret ile işin kendisine döndüğü kimse olması itibariyle de el-Âhir’dir.

 

ez-Zâhir, el-Bâtın

ez-Zâhir, kendisi için zuhûr edendir, bu nedenle o, daima zâhirdir.

El-Bâtın ise, yaratıklarından bâtın kalandır, bu nedenle de sürekli bâtındır. Binaenaleyh o, yeterli olmasıyla zâhir, inâyeti ile de bâtındır.

 

el-Vâli, el-Müteâlî

el-Vâli, hüküm veren demektir. O, hüküm verir, hükmünde adil olur ve ikrâm eder; böylece ihsanda bulunur, dilediğini ihsanıyla öne geçirir, dilediğini adaletiyle geri bırakır.

El-Müteâli, yeryüzünde büyüklenmek isteyenlere ve sahip olmadığı şeyi iddia edenlere karşı üstün olan demektir.

 

el-Birr, el-Muhsin

Hak, muhtaç oldukları için yaratıklarına bahşettiği ihsanı, ikrâmı ve nimetleriyle el-Bir’dir.

ihsan, amellerin ruhudur. Amel, ancak huzûr ile hayat bulabilir.

 

et-Tevvâb

et-Tevvâb, iyiliğiyle kuluna dönen demektir.

 

el-Muntakim

el-Muntakim, kendisine karşı geleni “temizlemek” için ondan intikam alan demektir.

 

el-Afuvv

El-Afuvv, nefislerden zillet karanlıklarını rahmetiyle; kalplerden ise, gaflet paslarını kerametiyle izale eden demektir.

 

insanlar affetmede neyin bulunduğunu bilmiş olsalardı, hiç kimse kendisine kötülük yapanı cezalandırmazdı. Fakat insanların gözlerindeki perdeler, bunu engeller ve kötülük yapanı cezalandırıp, gayesini gerçekleşmek ve hemen tatmin olmakla sakinleşir.

 

er-Raûf

er-Raûf, re’fet kelimesinden türetilmiştir ki, re’fet, bir çeşit şefkat demektir.

 

el-Muksit

el-Muksit, âdil demektir. O, hükmünde haksızlık bulunmayan ve velîlerinin hiçbir korkularının olmadığı kimsedir.

 

el-Câmi

el-Câmi’, varlığıyla bütün mevcutları kendinde toplayan demektir. O, âriflerin himmetlerini de kendilerine keşfettirdiği faziletleri üzerinde toplar.

 

el-Ğani, el-Muğnî

el-Ğani, zenginliğiyle âlemden müstağni demektir; çünkü o, itaat edenlerin itaatine muhtaç değildir.

El-Muğni ise, kafi demektir; o, dilediği kimseyi ihsanıyla zenginleştirir.

 

el-Mu’tî

el-Mu’tî, her şeye yaratılışını veren ve sonra da onlara yol gösteren demektir.

 

el-Mâni’

el-Mâni’, adaletin kendisini men ettiği ve ikrâmı ihsan olan kimse demektir.

 

ed-Dârr

ed-Darr, maksada uymayan şey ile zarar veren demektir. O, dilediği kimselere onları başarısız kılmakla zarar verir, dilediği kimseleri mahrumiyetle imtihan eder.

 

en-Nâfi’

en-Nâfi’, gayeye uygun şey ile fayda verendir. O, dilediği kimseye dilediği şey ile ihsanından fayda vericidir.

 

en-Nûr

en-Nûr, kendisiyle zâhir, başkasını ise izhâr edendir.

 

el-Hâdî

el-Hâdî, hidâyet kelimesinden türetilmiştir. O, kalpleri mârifetine; nefisleri itaatine; sevdiklerini kendisine; alimleri ise, işin gerçeğini müşâhedeye ulaştırandır.

 

el-Bedi’, el-Mübdi’

el-Bedi’, el-Mübdi’, önceki bir örneğe göre olmadan yaratan demektir. Yaratmada O’nun benzeri ve var etmede ortağı yoktur.

 

el-Bâkî

el-Bâkî, vücûd ve yaratmasıyla devamlı olandır. O’nun zâtı yok olmayı kabul etmez ve hadislik ve intikal hükümleri ona işlemez.

 

el-Vâris

el-Vâris, berzâh’a intikal ettiklerinde yaratıklarının artlarına bıraktıkları şeylere vâris olan demektir.

 

er-Reşîd

Rüşt, istikâmet demektir. er-Reşîd, bütün canlıların perçemlerinden tutarak, onları sırât-ı müstakim’e irşat edendir.

 

Huzûr, ibâdetlerin en faziletlisi olan namazın ruhudur; buna göre hiçbir günah, namaza denk olamaz, aksine her çeşit günah, namazın saltanatı altında silinir ve ortadan kalkar.

 

es-Sabûr

es-Sabûr, kendisine edilen eziyete sabreden demektir. Buna göre es-Sabûr, günahların çokluğunun, buna gücü yettiği halde, kendisini aceleyle cezalandırmaya sevk etmediği kimsedir.

 

Hakka yakın olmuş insanların edebi, sıkıntı hallerinde sıkıntılarını başkasına değil sadece Allah’a arz eylemektir.

 

Sabrın dört derecesi vardır: Bunlardan birincisi, Allah için sabretmektir. Bu, tekliflerin ağırlıklarına tahammül etmektir ki, avamın sabrıdır.

İkincisi, Hakkın yasaklarından sakınırken ilâhî yardımın eşlik edişini görmek için “Allah ile” sabırdır ki, bu, müridin sabrıdır.

Üçüncüsü, sabreden kimsenin beşeriyetinin gidip, ilâhî ahlak ile ahlaklanmasıyla fenânın başlangıcına ulaşmak için “Allah’a karşı sabırdır.”

 

Allah bizleri isim ve sıfatlarını müşâhede ederken edebe sarılan, zâtının sırlarının nûrlarının parıldayışları esnasında irfan nimetiyle mutlu olanlardan eylesin!

... 

2 Mart 2025 Pazar

Gazali - Esmâ-i Hüsna Şerhi - Notlar

Gazali - Esmâ-i Hüsna Şerhi

Ferşat Yayınları, 2005

Mütercim, M. Ferşat


 

Takdim

Hamd olsun Allah'a ki, Kitab-ı Celîlinde "Allah, Esmâ-ı Hüsnâ sahibidir; O'nu bu güzel isimleri ile çağırın!" buyurdu.

 

İmam Gazalî Hayatı ve Eserleri

İmam Gazafî Hazretlerinin yaşadığı asır olan Hicri V/Milâdi XI. Yüzyıl, Abbasi halifelerinin siyasi ve idari nüfus bakımından ikbâllerinin sönmek üzere oldukları devirdir.

İmam Gazali hicri 450 (Miladi 1058) de Horasan'ın Tus şehrine dünyaya geldi. Babası hayatını yün ticaretiyle kazanan mütevazı dindar bir müslümandı.

 

Tus'ta Ahmed b. Muhammed el Razakani'den bir müddet fıkıh okuyan Gazali, sonra Cürcan’a giderek, İmam Ebu Nasr'al İsmaili'den de ders okudu.

Bu dersleri havi notlarını, yolda haydutların gasp ettikleri, ricası üzerine iade etmeleri ve bu hadiseyi ilahi bir ikaz sayarak bu olaydan sonra bütün öğrendiği bilgileri ezberlemesi hadisesi çok meşhurdur.

Nişabur'a giden Gazali, İmam'ül Haremeyn Ebü'l Ma'ali el - Cuveyni(vefatı 478)'nin derslerine devama başladı.

 

…kalbine düşen şüphe tohumlarının gittikçe kuvvetlenmesi, halet-i ruhiyesi üzerinde tesirler icra etmeye başladı. (Bu halleri bizzat kendinin kaleme aldığı el'Munkız-u min'ed-Dalâl isimleri eserinde tafsilatıyla yazılıdır.)

Bağdat'ı terke, halvet ve uzlet hayatı yaşamağa karar verdi.

14. Cemaziyülahır. 505 (I9 Aralık 1111) Pazartesi günü vefat etti.

 

Gazali mutezileye karşı (Fays'ül-Tefrika beyn-el İslam ve'l-Zendeka), İsmaililere karşı (el'Mustahziri), (Mufassi l'al-Hilaf) (el'Durc al-Merkum), (el'Kıstas'ül-Müstakim) eserlerini yazmış ve onların batıl mezheplerini iptal etmiştir.

İmam Gazali felsefecilerin fikriyatını öğrenmek için evvela iki sene kadar felsefe ile uğraştı.

Felsefe mevzu'unda evvela onların maksatlarını anlatan (Makasıd'-ül-Felasife) isimli eserini yazmış bilahare felsefecilerin sapıklığını ispat eden (Tehafüt'-ül-Felasife) isimli meşhur kitabını yazmıştır.

 

Eserleri

1          - İhya-i' Ulum'id-Din

2          - Kimya-ı Saadet.

3          - El'Erbaın (Kırk Esas)

4          - el'itikad fi'l-İktisad.

5          - Mükaşife'tül-Kulûp (İlâhi Nizam)

6          - Minhac'ül-Abidin. (Abidler Yolu)

7          - Mizan'ül-Anel (Amellerin Ölçüsü

8          - Cevahir'ül-Kur'an (Kur'an'dan Cevherler)

9          - Eyyühel Veled (Oglum'a

10       - Ravdat'üt-Talibin (Tasavvufun esasları)

11       - Dürret'ül-Fahir (Kıyamed ve Ahiret)

12       - el'Munkız-u min-ed-Dalal.

13       - el'Hikmet-ü fi Mahlukatillah.

14       - Nasihat'ül Müluk. (Devlet Başkanlarına)

15       - Bidayet'ül-Hidaye

16       - Sırr'ül-Âlemin. (Âlemlerin Sırrı)

17       - el'Keşfü vet'Tebyin (Riyadan İhlasa, Gururdan Teva- zua)

18       - Hülasat'üt Tesanifi fıt'Tasavvufı. (İrfan Ordusunun El Ki¬tabı)

19       - Mearic'il-Kûds. (Mukaddes Merdivenler)

20       - Mirac'üs-Salikın. (Hak Yolcularının Miracı)

21       - el'Kıstas'ül-Müstakim.

22       - Kavaid'ül-Akaid (Akaidin Esasları)

23       - el'Madnun'üs-Sagir (Sorular ve Cevaplar)

24       - Tehafüt'ül-Felâsife. (Felsefecile Cevap)

25       - Mişkat'ül-Envar. (Nurlar Feneri)

26       - er'Risalet'üt-Ledünniyye, (İlahi Sır)

27       - Faysal'üt-Tefrika Beyn'el-İslâm vez-Zendeka (İslam'da Müsamaha)

28       - et'Tecrid fi Kelimetit-Tevhid. (Kelime-i Tevhid Kal'ası)

29       - Zübdet'ül İhya

30       - el'Mürşid'ül-Emin

31       - el'Kanun'ül-Külli fit-Tevil

32       - Kitab-ı Kavasım el'Batınıyye

 

Esmâ-i Hüsnâ Şerhi

Birinci Bölüm: Bu bölüm, isim, müsemma ve tesmiye terim¬lerinin mana ve hakikatlerinin izahıdır.

İkinci Bölüm, Allah-ü Teâlâ'nın doksan dokuz isminin mana¬larını şerh ve izahıdır.

Üçüncü Bölüm, Esma-i Hüsna'nın tevkifen doksan dokuz¬dan fazla olduğunu beyan hakkındadır ki, bu isimlerin yüz ol¬mayıp doksan dokuz olarak tayin ve tahsisinin faidesi ve Allah-ü Teâlâyı muttasıf olduğu medh sıfatları ve manası medh olan her sıfatla vasıflandırmanın cevazı izah edilecektir.

Manası noksanlık iş'ar eden sıfatların Allah-ü Teâlâ hakkında kullanılması zinhar caiz değildir

Gerçek şu ki, Allah, emir buyurduğu veçhile Esma-i Hüsna ile anılır. Şa¬yet isimleri geçerek O'nu sıfatları ile çağırmak istersek yalnız medh ve celal sıfatları ile çağırabiliriz.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

İsim, Müsemma ve Tesmiye Terimlerinin Mânâsının İzahı Hakkındadır

İsim ve müsemmâdan bahsedenler çoğalmış, ayrı ayrı yollar tutulmuş ve fırkalardan çoğu haktan sapmıştır.

Fırkalar arasında baş gösteren bu ihtilafın men¬şei ikidir:

A - İsmin kendisi tesmiye midir değil midir?

B - İsmin kendisi müsemma mıdır değil midir?

Gerçek şu ki, isim tesmiye de değildir müsemma da değil¬dir.

Bu üç kelime, müteradif olmayıp bilâkis mütebayin (birbirine zıd) dır.

 

Eşyanın aslıda vücudu, zihinlerde vücudu ve dillerde vü¬cudu vardır. Gerçek ve hakiki olan vücud, asıdaki vücuddur.

İlim diye tabir ettiğimiz şey işte bu sur et ve bu şeklidir. O halde ilim malumun bir örneğidir.

 

Lafızlar, eşyanın ayânına (zat ve asıllarına) delalet etmek üzere insan iradesinin özel surette vazettiği alfabetik harflerden ibarettir.

 

a - Lafız, kendisinde değil gayrisinde manaya delâlet eder¬se o harftir.

b - Kendisinde mânâya delâlet eden lafız da iki kısma ayrı¬lın

1          - Mânâsının zamanla alâkası olan lafız. Buna fiil denir. Vurdu ve vurur gibi.

2          - Mânâsının zamanla alâkası olmayan lafız. Buna isim de¬nir. Gök ve yer gibi.

 

Tesmiyenin manasının, bir şeyin ismini anmak veya onu vasfetmek olduğunu, açıklamış bulunmaktayız.

 

Bu Kısım, Mânâca Birbirine Yakın Olan İsimlerin İzahı Hakkındadır.

…doksan dokuza dahil olan isimlerin mahza müteradif (eş anlamda) olmaları uzaktır. Çünkü isimler, harfleri ve mahreçleri için değil, ancak mefhumları ve manaları için aranırlar.

 

Bu Kısım, Muhtelif Mânâları Bulunan Ve Bu Muhtelif Mânâlara İzafetle Müşterek Olan İsim Hakkındadır.

 

Bu Kısım, Allah-U Teaia’nın Ahlakı İle Ahlaklanmak, O’nun Sıfat Ve İsimlerinin Manaları İle İmkan Nısbetınde Nefsi Tezyinetmek Sahasında Kulun Kemâl Ve Saadeti¬Nin Beyanı Hakkındadır.

Allah-ü Teâlâ'nın sıfatlarını mütalaa eden kişinin kalbi, masivadan tama¬men arınmış olmalıdır. Çünkü marifet arzunun tohumudur; nefsani duygulardan boş olan bir kalbe rastlayınca derhal yeşerir ve eğer kalb, bu duygulardan hali olmazsa tohum da başarılı olamaz.

 

Bir hayvanı istek ve öfkeden başka harekete geçiren bir amil yoktur. Hayvanın aklı yoktur ki, onu istek ve öfkenin icaplarına muhalif (aykırı) olan işlere çağırsın.

 

…melekler, idraki yakınlık ve uzaklığın tesiri altında bulun¬mayan varlıklardır.

 

…insan, hayvaniyet ve melekiye'tten mürekkeb (terkib edilmiş) bir varlıktır.

 

Allah'ın eşi ve ben¬zeri yoktur. Allah hiç bir şeye benzemez ve hiç bir şey de O'na benzemez.

“Allah'ı çok iyi bilirim" diyen de bence sözünde doğrudur ve “Allah'ı bilemem” diyen de sözünde doğrudur.

 

Allah-ü Teala'yı tanımanın da iki yolu vardır: Biri kaasır (kusurlu) ve öbürü mesdüd (kapalı) dır. Kaasır, isim ve sıfatların zikredilmesidir ki, bunun yolu, nefislerimizden öğrenip bildiklerimize benzetmektir.

 

Allah'ı, hakikati üzere Allah’tan başkasının bilmesi muhal (imkansız)dır.

 

İKİNCİ BÖLÜM

Gayeler ve Maksadlar Üç Kısımdan Müteşekkildir

Birinci Kısım

Allah'ın Doksandokuz İsminin Manalarının Şerh ve İzahı Hakkındadır

Allah

Allah'tan başka her varlık helâka mahkumdur. Yok ola¬caktır, baki kalacak olan, ancak ve ancak O'dur! Lafza-i Celâl bu mânâyadır.

(Allah) Allah'ın doksan dokuz isminin en büyüğüdür!

 

Kulun, bu isimden nasibi, son derece teabbud olmalıdır. Yani Allah'a bütün kalbi ile bağlanmalıdır. Hem de öylesine ki, gözü ondan başkasını görmemeli, ondan başkasına iltifat eyle¬memeli, ondan başka hiç kimseden bir dilekte bulunmamalı

 

Er’RAHMAN er’RAHÎM

Bu iki isim, rahmet kökünden gelmedir, Rahmet (esirgeme) esirgenmiş bir varlığı gerektirir

 

(Rahman) Mü'minler bu isimden ne elde edebilirler?

Mü'minler / Allah'ın gafil kullarına merhamet edip onları olanca güçleriyle Allah yo¬luna vaaz ve nasihat etmek suretiyle çevirirler.

 

(Rahim) Mü'minler bu isimden ne elde edebilirler?

Gücü yettiği kadar muhtaç durumda olan kimselerin ihtiya¬cını karışılar, yanında ve memleketinde ihtiyacını karşılamadığı hiç bir fakir bırakmaz.

Bu say¬dıklarımızdan aciz olursa, o zaman ona hayırlı dualar yapmak suretiyle onun hüzün ve kederini paylaşır...

 

el'MELİK

O, öyle bir varlıktır ki, ne zatında ve ne de sıfatında hiç bir varlığa ihtiyacı yoktur. Bilâkis her şey zatın da, sıfatında, mev¬cudiyetinde ve bekasında ona muhtaçtır!

Kullardan gerçek Melik o kişidir ki; Allah'tan başka kimsesi olmaz.. Allahtan gayri her şeyden alakasını keser

 

Dünyaya karşı olan hırs ve şehvetini kesersen, hem dün¬yada hem ahirette sultan olursun. Çünkü sultanlık hürriyet ve ihtiyaçsızlıkta görülebilir; esaret ve zillette değil...

 

el’KUDDÛS

O, hissin idrak ettiği, hayâlin tasavvur ettiği, vehmin ileri atı¬lıp tahayyül ettiği, vicdanın ihtilâç, ettiği tefkirin tasarladığı her vasıf (nitelik) den münezzeh ve müberradır.

 

 

es'SELAM

O, zatı ayıptan, sıfatı noksanlıktan, ef'ali kötülükten beri olan bir varlıktır.

 

Hile, kin, hased, kötülüğü istemek gibi şeylerden uzak, günah ve yasaklardan beri olan her kul, Allah'a selâmet bulmuş bir kalple silecektir. İşte kulun bu gibi huylardan arınması Selam-ı Mutlak'dan istifade etmesiyle mümkündür.

 

el'MÜ'MİN

O öyle bir varlıktır ki, bütün emniyet ve em an ona racidir. Çünkü emniyet sebeplerini açıklamış, korku yollarını kapatmıştır.

Korku mahalli olmadan emniyet, helak olma tehlikesi olma¬dan da korku tasavvur edilemez.

 

el'MÜHEYMİN

O (Allah), yaratmış olduğu mahlukatının amelleri, rızıkları, ecellerini bilip muhafaza eder.

 

Kendini mürakaba eden, kendi kusurlarını anlayan ve dü¬zeltmeye çalışan, kendisini iyi hal üzere devam ettirmeyi başa¬ran her kul kalbine hâkim olma itibari ile müheymindir.

 

el’AZİZ

O, öyle bir kıymetli isimdir ki, emsali az bulunur. Ona çok İhtiyaç duyulur. Ona ulaşmak güç olur. Bu üç manayı üzerinde bulunduramayan kişiye "Aziz" ismi, verilemez!

 

el'CEBBAR

O, öyle bir varlıktır ki, dilediğini cebir yolu ile herkeste icra edebilir.

 

Kullardan bu isme layık olan / Hazret-i Muhammed (S.A.V.)tir.

 

el'MÜTEKEBBIR

O zatına nispetle herkesi hakir gören, azamet ve kibriyayı ancak kendi nefsine layık gören, başkalarına meliklerin kölelere karşı takındığı bir nazar misali bakandır...

Her kim, kendini başkalarından üstün görüp de kibirlenirse onun bu davranışı boş ve mezmumdur, Çünkü büyüklük aza¬met ancak ve ancak Allah’a mahsustur...

 

el'HALİK el'BARİ el’MUSAVVİR

Cenab-ı Hak, takdir edici olarak da haliktır, icad edici olarak da halıkdır. Nihayet müsavvir (şekillendirici) olarak da haliktır.

 

İnsanın bünyesi ancak su ve toprakta vücut bulabilir.

…kuru ile yaşı birbirine katıştırmalı ki, çamur haline gelebilsin. Sonra pişirici bir hararet (fırın) lazımdır ki, su ve toprak, karışımı muhkemleşip ayak da durabilsin.

 

Kainatın yarısına kadar gitsek, nizam ve intizamındaki hik¬metleri sayacak olsak bitiremeyiz.

Ayrı ayrı her şeyin hikmetini bilen, El-Musavvir isminin mana¬sım daha iyi anlar ve bilir.

 

Bu isimden kulun nasibi şu olmalıdır. Önce kendi nefsinde bütün âlemin şeklini ve suretini görmelidir. Derin derin düşünüp tafsilâta geçmelidir.

 

El-Halik ve El-Bari isimlerine gelince; Kulun bu isimlerde hiç bir rolü yoktur. — yani kullara bu isimler verilmez ve onlara yaratıcı denilmez

 

el'GAFFAR

O, iyilik yapan ve çirkini örtendir.. Günahlar, Allahın dünya¬da örttüğü ve ahirette cezalandırmaktan (Kullar) hakkında vaz¬geçtiği çirkinliklerdendir.

El-Gafr, örtmek manasındadır.

 

Kulun bu isimden alacağı ilham şudur:

Oda başkalardan sadır olan hataları örter. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz.

 

el’KAHHÂR

O, öyle bir varlıktır ki, düşmanlarının belini kırar, onları öl¬dürmek suretiyle kahreder. Hayatta hiç bir varlık yoktur ki, onun kahrı ve kudreti altında kıvranmasın. Satveti karşısında aciz kal¬masın.

 

Kullardan kahhar, düşmanlarını kahr edene denir. Kulların en büyük düşmanı iki yanı (sağrısı) arasında bulunan nefsidir.

 

el’VAHHÂB

Hibe, karşılığı olmayan ivezsiz ve garazsız bir bağıştır..

Cömertlik, karşılığında hiç bir şey beklemeden vermek ve bağışlamak ancak Allah'tan beklenir.

 

Haz, insanlarca yapılan herhangi bir ışın karşılığı demek¬tir. Kul, ibadeti esnasında bu gibi niyet ve arzudan tamamen tecerrüt ettiğinde, Allah'tan başka gayesi ve maksadı kalmamış demektir.

 

er’REZZAK

Rızıkları ve rızık verdiği varlıkları yaratan, rızıklarını onlara ulaştıran, rızıklarla faydalanmalarına temin eden hiç şüphe yok ki, O'dur!

 

Bu vasfın, gerçek sahibi Allah olduğunu bilmesi, O'ndan başka kimsenin müstahak olmadığını iyiden iyiye anlamasıdır. Böylece rızkı ancak O'ndan bekler. Bu hususta O'ndan başkası¬na itimad ve tevekkül etmez.

 

Kulların elleri, Allah’ın hâzineleridir. Ellerini bedenlerin rızıklanması için, seferber eden, dilini kalplerin rızıklanması için ayakta tutan kişi, bu sıfatın sevabına nail olacakların en şereflisi¬dir!

 

el’FETTAH

O, öyle bir varlıktır ki, onun inayetiyle bütün kapalı (kapılar) açılır, hidayetiyle her müşkül hal olur

 

el’ALİM

Kulun ilim sayesinde elde ettiği şeref; ilmin, Allah sıfatların¬dan oluşu sebebiyledir.

 

el'KABIZ   el'BÂSIT

Ölüm anında varlıkların ruhunu kabz eden

 

el'HAFİD er’RAFİ

Kafirleri, felakete düçar etmekle alçaltan; Müminlere saadet¬ler bahş ederek yükselten O'dur!

Kul, bu isimden şöyle İstifade edebilir: Hakkı görünce kaldırır, batılı görünce yerin dibine indirir. Bu da ancak, haklıya arka çıkmak, haksızı haksızlıktan menetmekle olur.

 

el'MUİZ     el’MUZİLL

Mülkü, dilediğine veren, dilediğinden alan şüphesiz Odur! Gerçek mülk, ihtiyaç zilletinden kurtulmakta şehveti kırmakta, cehaleti bertaraf etmektedir.

 

es'SEMİ

Duyar amma bizim gibi kulakla değil, yapar amma bizim gi¬bi eli yoktur, konuşur amma bizim gibi dille değil.

 

His (duyma) yönünden, kulun bu sıfattan nasibi vardır lakın kısadır.

 

er'BASÎR

Her şeyi gören, yerin altındakileri de, üslündekileri de hüla¬sa bütün kainatı gören O'dur!

 

el'HAKEM

…hükmeden O'dur! Onun verdi-n hükmü kimse bozamaz, (niçin böyle hüküm ver din diye) O'na kimse soramaz.

Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka (bir şey) yoktur. Hakikaten çalıştığı ileride görülecek.

 

Olan, vaktiyle ne takdir edilmiş ise odur. Mutlaka: olacaktır. Bunun önlenmesi imkansızdır.

Öyleyse üzüntü boşunadır. Kulun yapacağı şey, rızkım ga¬yet vakar ve sükunet içinde, endişeye kapılmadan, telaşa düş¬meden aramasıdır.

 

Kişi, saadete ancak selamet bulmuş bir kalple vasıl olabilir.

Kalp selameti; nefsin tezkiye ve yetiştirilmesi çalışmakla elde edilir.

 

el'ADL

Allah hakkında bu vasfı anlamak isteyenin, her şeyden önce yedi kat gökten al da, ta yerin dibine kadar olan varlıklarda ce¬reyan eden Allah'ın işlerini iyice bilmesi gerekir.

 

Cenab-ı Hakk’ın bu isminden kulun istifade edebileceği hu¬sus şudur:

Her şeyden önce Kul, şehvet ve gadabını, akıl ve dine hiz¬metçi etmelidir.

 

Tafsilata gelince: Şeri Şerifin çizdiği hudutları aşmamakla adalete riayet etmiş sayılır. Şayet İlahi hudutları aşarsa, hemcinsi¬ne karşı haksızlık ederse, o takdirde adaletten ayrılmış ve zulm etmiş demektir.

 

Kişi, zaman ve feleğe kabahat yüklememekle mükelleftir. (İşte ne yapalım bu yaptıklarımız zaman icabı... Zalim felek geldi de bizi mi buldu?) gibi sözlerle zamanı ve feleği suçlamak - ki bu zamandaki insanlarını ekserisinin yaptıkları gibi - bir ceha¬let örneğinden başka bir şey değildir. Kul şunu iyi bilmeli ve aklına koymalıdır ki, her şey bir sebebe bağlıdır. O şekilde ter¬tiplenmiştir. Allah tarafından nasıl tertip edilmiş ise öylece vuku bulmaktadır.

 

el'LÂTİF

Fiilde rıfk (yumuşaklık), ilimde lütuf bulunursa işte lütfün manası tamamlan¬mış olur.

Lütûf usullerinin en iyisi, salih amel, Allah'ın rızasına uygun hareketlerle, tam bir ihlâs içinde Hakk'a koşmaktır.

 

er'HABİR

İlim, gizli ve batini şeylere izafe edildiğinde o ilme Hibre (Haberdat olma), sahibine de Habir (Tam manasıyla haberdar) denilir.

Kalpte çöreklenen gizli şeyler de; kin, hiyanet, gış, dünyaya karşı aşırı temayül, kötüyü gizlemek, iyiyi de sırf gösteriş için izhar etmek gibi köksüz hislerdir.. İşte kendini bilen ve kendi iç dünyasından haberdar olan, kişi, iç aleminde cereyan edenler¬den haberdar olur ve ona göre kollarını sıvar da olanca gücü ile o hislerle mücadele eder.

 

el'HALIM

O, kullarının isyanını, onların kendi emrine muhalif olan dav¬ranışları görür, bilir de öfkeye kapılıp hemen onları cezalandır¬maya kalkışmaz. Onları yerden yere çarpmaya iktidarı olduğu halde onlara karşı Halim olur.

 

el'AZÎM

İnsanlar arasında bu sıfata haiz olanlar. Peygamberler ve âlimlerdir.

Kişi, bunlardaki büyüklüğü bilmiş olsa onların heybetinden kalbi titremeğe başlar, sinesine sığmaz olur.

 

el'GAFUR

Gaffar (Ziyadesiyle afv edici) manası'nadır.

Gaffar mağfiret bakımından çokluk ifade etmekte, yani mağfiretin tekrarlanması babında ziyadelik ifade eder. Lâkin, faul vezninde olan "Gafur" gufranı tam olan, bütün mağfiretleri içine alan gayet şümullü bir mâna taşımaktadır.

 

eş'ŞEKÛR

…yapılan amel karşılığında ahiret âleminde sonsuz ni¬metler veren, demektir.

 

Kul, bazen gördüğü bir iyiliğe karşı sadece teşekkür etmek le Şakir (şükredici) olur. Bazen da gördüğü iyiliğe karşı daha fazla iyilik yapmakla (şakir = şükredici) olur.

 

Allah'ın nimetlerine karşı yapılacak en iyi şükür: O nimetleri masiyet yollarında kullanmayıp, ta'at yollarında kullan¬maktır.

 

el'ALİY

Bu öyle bir rütbedir ki, bunun fevkinde rütbe yoktur, bütün rütbeler ondan aşağıdır.

 

Cisimler gibi ölçülmekten, tartılmaktan münezzeh olan Ulu varlığın yüceliği rütbe itibariyledir. Yoksa bir mekân üstündedir, anlamında değildir. Arşın zikredilmesi ise, çünkü arş bütün ci¬simlerin üstündedir, hepsinin üstündedir. Onun için onun üs¬tünde olansa her şeyde üstün olacağı muhakkaktır.

 

el’KEBÎR

O, kibriya sahibidir.

Kullardan bu vasfa layık olanlar, olgun kimselerdir ki, bunlar ahlak bakımından herkese örnek olurlar.

 

el'HAFÎZ

O, gerçekten Hafız (Koruyucu)dır.

 

Kudreti yüce olan Allah'ın hıfzı (koruması) varlıktaki her şeyi kuşatmıştır, hatta yerden biten otu bile muhafaza etmiştir. Onun içini (özünü) korumak için ona kabuk vermiştir.

 

Gökten inen yağmurun her damlasına, onu yerde kararlaştıran yerine rahatça inebilmesini sağlayacak bir melek verilmiştir.

 

Kullardan bu vasfa layık olan o kişidir ki, azalarını, kalbini, di nini ve ahlâkını, öfke, şehvet, hücumlarından, nefis ve şeytanın entrikalarından kurtarır. Çünkü O, uçurumun tam kenarında sayı lir, eğer sıkı durmazsa, daima yanında bulunan bu helâk edici düşmanları onu iter ve uçuruma yuvarlarlar!

 

el'MUKÎT

Bunun manası; azıkları yaratıp beden ve kalplere gönderen demektir. Bedenlere gönderilen azıklar, yemek içmek gibi azık¬lardır, kalbe ulaştırılan azık ise marifettir.

 

el'HASÎB

Bu, kâfi (yeterli) anlamına gelmektedir. Allah-ü Teâlâ herke¬se ve her şeye kafidir (yeterlidir).

 

el'CELIL

O, Celâl sıfatları ile Muttasıf olandır.

Celâl sıfatları, kimseye muhtaç olmamak, hakimiyet, Tekaddüs, ilim ve kudretten ibarettir. Bu sıfatların hepsini birden ihtiva eden Mutlak cemdir ki, o da Allah'tır...

 

Sonra Celâl Sıfatı, O'nu idrak eden basiret'e nispet edildi¬ğinde, ona Cemâl denilir. Onunla muttasıl olana da Cemil der¬ler.

 

Kullardan çelil ve cemil olan, gören kalplerin lezzet duya¬cağı güzel ahlâkla muttasıf olandır. Dış görünüşe kulak asma!

 

el’KERIM

O vaad ettiği zaman sözünü yerine getiren, verdiği zaman son derece çok veren, ne kadar verdiğine ve kime verdiğine aldırmayandır.

 

er'RAKlB

O Bilici ve koruyucu anlamındadır. Bir şeyi koruyan ve de¬vamlı kontrol altında bulundurana Rakib derler.

 

el'MUCİB

O' isteyenlerin isteklerini, dua edenlerin dualarını hemen kabul edendir.

 

Allah'ın kendisine ihsan ettiği mallardan veya yapabileceği iyiliklerden, isteyen kimselere de vermesini, onların istek ve ricalarını kabul etmesini bilmelidir.

Şayet verecek durumu yoksa iyilikle, etrafı kırmadan onu savmasını başarmalıdır.

 

el’VASÎ

Bu isim, Essea (Genişlik) kökünden gelmedir Essea, kâh bir¬çok malûmatı içine alan geniş bir ilme izafe edilir

 

el'HAKIM

Bu, Hikmet sahibi demektir. Hikmet, en Üstün ilimlerle en üstün hususları' bilmekten ibarettir. En üstün ve en yüce şey Allah'tır! O'nun künhünü, kendisinden başkası tam mânâsıyla bilemez. Gerçek Hakim O'dur.

 

Hikmetin başı Allah korkusudur!

 

el’VEDÛD

O, bütün mahlûkatın hayrını isteyen, onlara ihsan edendir.

Bu isim, (Rahim) isminin mânâsına yakın bir anlam taşımak¬tadır. Ancak şu farkla: Rahmet (kendisine merhamet edilene) i gerektirir. Kendisine merhamet edilense muhtaç ve muztardır. Rahim, (Merhamet eden = esirgeyen) in işleri, kendisine mer¬hamet edilecek her bakımdan zayıf olan varlığı icab ettirir. Vedûd'un efâli ise bunu gerektirmez, esirgeme bir sevgi netice¬sinden ileri gelir.

 

el'MECÎD

O, Zatı Şerif, Efali Cemil, ikramı ve nimeti celil (bol) olandır.

 

el’BAİS

Bu, Dirilme günü halkı dirilten, kabirlerden halkı, kaldıran, gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran demektir.

 

Beşikteki çocuk, nasıl mümeyyiz bir sabinin anladığını anla- yamıyorsa, mümeyyiz bir sabi de aklı başına gelen yani akıl-baliğ olan bir kimsenin anladığını anlayamaz.

Her aklı başında olan kişi de velayet (velilik) ve Nübüvvet (Peygamberlik) halini anlamakta güçlük çeker.

…insanoğlunun tabiatında, bilmediği ve görmediği hu¬susları inkâr etmek vardır.

 

Kişiyi, cehalet derecesinden ilim derecesine yükseltene, onu ikinci defa diriltti derler. Ona güzeller hayat yaşattı derler.

 

eş-ŞEHÎD

Şehid, Alim demektir. Ama biraz farkları vardır. Allah hem meydanda olanı, hem de gizli olanı bilir.

İlim mutlak olarak nazarı itibara alındığında O, (Allah) Âlim dir. Gaybe izafe edildiğinde O, Habirdir, Zahiri işlere izafe edildiğinde O, Şehiddir.

 

el'HAK

Bu, Bâtıl'ın karşılığında olan bir isimdir. Eşya zıdları ile açıklanır.

 

Bu isimden kulun hazzı şu olmalı:

Her şeyden önce Kul, kendini bâtıl (Boş) saymalı ve bilme¬lidir ki, Allah'tan başka hiç bir varlık Hak (Gerçek) değildir. Kul her ne kadar gerçek ise de o, kendi nefsi ile gerçek değil Allah'ın sayesinde Allah'ın izni ile gerçektir.

 

el’VEKİL

O, işler, kendine havale edilendir.

 

el'KAVİY el'METIN

Kuvvet, tam bir kudrete delâlet eder. Metanetse, kuvvetin şiddetine delalet eder.

Allah-u Teâlâ, tam bir kuvvete sahip olmak bakımından kavı gücünün çok şiddetli olması itibarı ile de Metindir!

 

el’VELIY

O, seven ve yardım edendir. Sevgisinden ne kasd edildi¬ğini yukarıda izah ettik.

 

Kullardan veli olan o kişidir ki: Allah'ı, onun dostlarını sever, Allah'ın emirlerini tutar, kullarına yardım eder, düşmanları ile mücadele eder.

 

el’HAMÎD

O, övülen demektir!

Kullardan Hamid o kişidir ki, inançları, ahlak ve amellerinden ötürü herkes tarafından övülür.

 

el'MUHSİ

Muhsi ilmi her şeyi ihata ededen ve her şeyin miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilendir.

Muhsi yalnız ve yalnız Allah'tır! Kulun bundaki rolü ilim sıfatında olduğu gibi yok denecek kadar azdır!

 

el'MUBDİ el'MUİD

Bu ismin mânası, Mucid (icad edici) demektir.

 

el'MUHVÎ el'MÜMİT

Bu da aşağı yukarı icad manasındadır.

 

el'HAYY

O, daima uyanık ve yapıcıdır.

 

el'KAYYÛM

Kendi zatı ile kaim olmasında, hiç bir yere, hiçbir şeye muhtaç olmayana (Kaimun bi nefsihi mutlaken) denir.

…bu vasıf ancak Allah'a layıktır. Kulun bu vasıftan hazzı, Allah'tan başkasından müsteğni olduğu kadardır.

 

el’VACİD

Hiç bir şeye ihtiyacı olmayan demektir. Bu kelime EI'Fakid (yitiren) kelimesinin karşılığında kullanılır.

 

el'MACİD

Bu, EI-MECİD Mânâsındadır: Alim'in Alim manasında olduğu gibi...

Ancak aralarındaki fark şudur. Sıfatı müşebbehe olan El-A'LİM'de mana ziyadeliği vardır.

 

el’VÂHİD

O, bölünmeyen, ikilenmeyen (Bir İkincisi olmayan) demek¬tir.

 

Kulun tek olması, kendi ebnai cinsine nispeten bazı ahlâkı üstünlükleri haiz bulunması babından mecazi anlamdadır.

 

es'SAMED

O, ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen arzu ve bütün istekler kendisine sunulandır.

 

el'KADİR el’MUKTEDİR

El Muktedir ismi mübalağa (ziyadelik) bakımından biraz da fazla mânâ ifade etmektedir.

Kudret, irade ve ilmin takdiri ile bir şey icad etmek kabiliye¬tidir.

EI-KADİR: İsterse yapar, isterse yapmaz, demektir. Dilemek (murat etmek) bunun şartından değildir tabii.

 

el'MUKADDİM   el'MUAHHİR

Yaklaştıran da uzaklaştıran da O'dur. Kimi yaklaştırmışsa, onu takdim, kimi uzaklaştırmışsa, onu tehir etmiştir.

 

el' AHİR el'EVVEL

…bunlar birbirlerine zıt iki manadırlar. Öyleyse bir şey aynı şeye izafetle hem evvel ve hem ahir (son) olması imkânsızdır.

Menzil-i Aksa (En son menzil) MARİFETULLAH’tır.

sulûk'a izafetle o, sondur. Varlığa izafetle ise o evveldir. Netice: varlıkların baş langıcı O'ndandır ve yine en son O'na döneceklerdir.

 

ez'ZAHİR el'BATIN

Bir şey, aynı yönden hem zahir, hem batın olamaz.

 

el'BERR

O, ihsanda bulunandır (iyilik yapandır).

 

et'TEVVAB

Kulun defalarca tevbe etmesi için imkânlar sağlayan şüphe¬siz ki O'dur!

 

el'MUNTEKİM

Asilerin belini kıran, canilerin hakkından selen, taşkınlık ya¬pan arsızların haddini bildiren şüphesiz Ki, O'dur!

 

Kulların alacağı intikamlarından makbul olan intikam; Allah düşmanlarından olacağı intikamdır. Düşmanların en zorlusu hiç şüphe yok ki kulun nefsidir.

 

el'AFUVV

Bu, günahları mahveden, masiyetlerden geçiverendir. Bu itibarla bu isim Gafur ismine yakındır.

Gufran, günahları örtüvermek demektir, Afv ise günahları kökünden kazımaktır..

 

Kulun bu isimden alacağı nasip meydanda, kendisine zülm eden kişiyi afv eder, hatta ona iyilik bile yapar.

 

er’RAÛF   

Rafet (şevkat) sahibi demektir.

 

Malikül Mülk

Mülk'ün buradaki anlamı, Memlekettir. Malik ise tastamam bir kudrete sahip olan manasınadır.

 

VEL-İKRAM ZÜL-CELÂL

Onun olmayan hiç bir yücelik ve mükemmellik yoktur. Hiç bir Keramet ve şeref yoktur ki, O'ndan sadır olmasın!

 

el’VALÎ

Mahlukatın işlerini yoluna koyan ve gereği gibi idare eden ancak O'dur.

 

el’MUTEÂLİ

Bu isim, el-Aliy (Yüce)mânâsındadır. Ne var ki bunda biraz mana fazlalığı mevcuttur.

 

el'MUKSÎT

Mazluma acıyıp, zalimin elinden kurtaran demektir.

 

Allah'tan korkun, birbirlerinizi barıştırın. Çünkü Allah kıya¬met günü Müminlerin arasını bulacaktır.

 

Bu isimden kulun alacağı nasip, hisse şudur:

Evvel kendisinin yaptığı haksızlıklardan vazgeçer. Sonra başkasına yapılan haksızlığı gidermek için uğraşır. Başkası tarafın¬dan kendisine yapılan haksızlığa sabreder

 

el'CAMl

Bu isim,- birbirlerine benzeyen, birbirlerine benzemeyen, birbirlerinin zıddı olan varlıkları bir araya toplayan manasına gelir.

 

el'GANÎ el'MUGNÎ

Bu, ne zatında ve ne sıfatında başkası ile ilgisi olmayan, başkalarıyla alâkası olmaktan tamamen münezzeh olan, demek¬tir.

 

el'MANİ

Dinlerde veya bedenlerde görülecek noksanlığı veya he¬laki, ona karşı hazırlanmış koruyucu sebeplerle önleyen, şüphe yok ki O'dur!

 

ed'DAR      en'NAFÎ

Bu, hayrında şerrinde, faydanın da zararında kendinden sadır olan, manasına gelir.

 

en'NUR

O, öyle bir zahirdir ki bütün zuhur onunladır.

 

el’HADÎ

…kullarından havas olanlarına, zatını ta¬nımaya hidayet etmiştir de onunla, zatının bilinmesine delil ge¬tirmişlerdir.

 

el'BEDİ

Bu, Zâtında, sıfatında ve ona raci olan her işte emsali görülmemiş demektir. İşte bu vasıf mutlak surette ancak Allah'a mahsustur.

 

el'BAKI

Bu, bizatihi varlığı vacib olan manasına gelir. Ne var ki, zi¬hinde istikbal düşünüldüğünde buna baki denilir. Mazi düşü¬nüldüğünde kadim denilir.

Mutlak baki, varlığının takdiri namütenahidir. Buna, ebedi¬dir, diye de tabir edilir.

Hak Teâlâ, zamandan da öncedir, çünkü zamanı yaratmıştır.

 

el’VARİS

Mahlukat yok olduktan sonra, her zaman olduğu gibi yine Hay olacak ve Baki kalacak O'dur. Çünkü her şeyin dönüşü O'nadır.

 

er'REŞİD

…tek başına her şeyi yerli yerine koyan ve en doğru şekilde nizama sokan mânâsına gelir.

 

es'SABÛR

O, bir işi, vakti gelmeden yapmak için; acele eden değildir.

 

 

İKİNCİ BÖLÜMÜN BİRİNCİ KISMININ SONU VE BİR İTİZAR

Şunu İyi bil ki: Ben bu bahse Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellemin şu mübarek sözünden cesaret alarak girdim. Ve Allahtı Teâlâ'nın isimlerinden ve sıfatlarından bahsettim:

“Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın"

Yine Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır:

“Allah'ın böyle nice (güzel) huylan vardır. Her kim bunlar¬dan biri ile ahlâklanırsa mutlaka Cennete girer."

 

İkinci Kısım

Maksadlar ve Gayeler Hakkındadır

Sıfatlar her ne kadar yedi ise de ef'al çoktur. Vasıflar da çoktur. Selbler de çoktur.

 

Üçüncü Kısım

Bu Kısım, İsimlerin Mutezile ve Filozofların Mezhebine Göre Tek Zata Nasıl Raci Olduklarının Beyanı ve İzahı Hakkındadır.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İlâve ve Tekmiller

Allah'ın isimleri, tevkif yönünden dok¬san dokuza inhisar etmemektedir. Çünkü doksan dokuz isim¬den maada bazı isimlerin de bulunduğu yine tevkifi yönünden sabit olmuştur.

 

Usule uyarak biz yalnız doksan dokuz ismi saymış ve onları izah etmiş oluyoruz.

 

İkinci Kısım

Bu Kısımda Doksan Dokuz İsmin Üzerinde Durulup Sayılmasının Faydası Beyan Edilecektir.

 

Üçüncü Kısım

Allah'a İtlak Edilen İsim ve Sıfatlar Tevkifi Midir, Yoksa Aklın Bunda Bir Dahli Var Mıdır? Bu Kısım Bunun Hakkındadır.

 

Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellemin isimleri de sa¬yılıdır. Kendisi, kendi isimlerini saymış ve şöyle buyurmuşlardın

“Benim, Ahmet, Muhammed, El-Mukfi, El-Mahi, Nebiyyuttevbe, Nebiyyurrahme, Nebııyyül-Mülhime gibi isimle¬rim vardır.”

 

Peygamberimiz bu açıklamayı yaptıktan sonra ona başka bir isim koyamayız, yani başka bir isimle onu çağıramayız.

 

 

Bu Kısım Esmâ-i Hüsna'nın Kısaca Mânâlarını, Okunmasının Adabı, Fazilet ve Meziyetlerini Beyan Eder.

(Gazali böyle şeyler yazmadı, Bu kısım mütercim M. Ferşat tarafından ilâve edilmiştir.)

…