3 Mart 2025 Pazartesi

Sadreddin Konevî - Esmâ-İ Hüsnâ Şerhi

Sadreddin Konevî - Esmâ-İ Hüsnâ Şerhi

Şerhu Esmâillahi’l-Hüsna

Mütercim: Ekrem Demirli, İz Yayınları, 2010

 


Sadreddin Konevî

Doğum tarihi, yaklaşık 1210, vefat tarihi, 1274

Konevî’nin İslam düşünce tarihindeki yeri, kısmen Gazâli’yi hatırlatacak şekilde, aklın metafizik alandaki imkanlarının eleştirel tahlili ve bunun devamında kalbi temizlemeyi ve ruhu arındırmayı esas alan sûfî öğretiyi müstakil bir “bilim” olarak ortaya koyması olarak görülebilir.

 

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile

 

İlâhî isimler, var olan şeylerin maddeleri ve mümkünlerin asıllarıdır; hiçbir şeyin zuhûru bu isimlersiz mümkün olmadığı gibi, imkân âleminin kâideleri de, ancak onlara dayanarak sâbit olabilir. Şâyet ilâhî isimlerin hükümleri ve bu isimlerin tasarrufları olmasa idi, kevnin varlığı adına hiçbir isim ortaya çıkmaz, bir resim zuhûr etmezdi.

 

Gayb sahalarının fezâsının göğünde, ancak fikir ve his idrâk vasıtalarının kayıtlarından kurtulanlar dolaşabilir.

 

Allah, ancak seçmiş olduğu kullarına kendi celâline yaraşır şekilde kendisini bildirmesi yoluyla bilinebilir.

 

Giriş

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın güzel isimleri vardır, bunlar ile O’na dua ediniz.”

 

Allah var idi, O’nunla beraber başka bir şey yoktu.

İsimler sonsuzdur, çünkü onlar Allah’ın mülkünü içeren mertebelerden ibarettir; söz konusu mülk ise, mümkünlerin hakikatlerdir. Bu hakikatler ise, sonluluk ile nitelenemez, çünkü onlar, Hakkın şe’nlerinin aynıdırlar. Hakkın şe’nlerinin ise, ne dünyada ve ne de âhirette bir nihayeti söz konusu olabilir.

 

İlâhî isimler, çeşit çeşittir:

Bunların bazıları, zamirlerdir, örnek olarak, O (Hüve), Biz (Nahnu) ve Ben (Ene) gibi zamirleri verebiliriz.

Bazı isimler, el-Halık (Yaratan), el-Cail (Yapan) gibi, kinâye isimleridir.

 

Biz, Hakkı sadece kendisini isimlendirdiği şey ile isimlendiririz.

 

Allah Teâlâ, kendisine sadece ve sadece “güzel isimleri” nispet etmiştir.

 

Esmâ-i hüsna hadisinin izahı

Muhbir-i sadık’ın sahih bir hadiste şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları ezberleyen (ihsa) kimse cennete girer.”

 

İlâhî İsimler - Hüve/O

“Hüve”, Allah’ın kullarını “De ki: O/Hüve” ifadesiyle davet ettiği ilk kelimedir.

 

Allah

Elif, nefes’in ortaya çıkışının ta kendisidir; söz konusu nefes, göğsün içinden çıkıp, bütün harf mahreçlerinin derecelerinde belirlenir ve harflerin sûretleriyle zuhûr eder. Çünkü bütün harfler, harfler âleminde bulunuşları itibariyle, bu nefes vasıtasıyla ayakta dururlar.

 

Elifin yazı âlemindeki hareketleri / ilk hareketi doğrusal…

Elifin ikinci hareketi ise, genleşme hareketidir ki, bu hareket B’dir.

 

Elif’ten sonra gelen iki Lâm’dan birisi, “bi-yedihi (elindedir)” anlamına gelir.

 

İlâhî isimler arasında bütün ilâhî isimlerin yerini alabilecek yegane isim, “Allah” ismidir.

 

er-Rahmân, er-Rahîm

er-Rahmân muhtaç olanlara, er-Rahîm ise, iftihar ehline özgüdür.

 

el-Melik

el-Melik, ibâdet edenlerin kalplerine sahip olup, onları egemenliği altına alan; âriflerin kalplerine sahip olan ve onları yakan kimsedir.

 

el-Kuddûs

el-Kuddûs, nitelendiği her şeyden temiz ve nezih olan demektir.

 

es-Selâm

Hakkın yaratıklarına selâmet vermesi

 

el-Mümin

el-Mümin, kullarının tasdik ettikleri şeye inanan ve ahdini yerine getirdiklerinde onlara emân veren demektir.

 

el-Müheymin

el-Müheymin, kendi katında ve mülkünde olan her şeyi kendisine ait ve üzerinde bulunduğu her şey ile gören-adil kimse demektir.

el-Müheymin, gizliyi ve açığı bilen; şükrü ve şikâyeti işiten; zarar ve sıkıntıyı giderendir.

Bu makâmı gören kimse, kendi halini gözetir, vakitlerini muhafaza eder, nefeslerini sayar.

 

el-Azîz

el-Azîz, yenilemeyen ve aciz bırakılamayan galip demektir

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İzzet, Allah’a, peygamberine ve müminlere aittir.” Buna göre izzet, Allah’a özü gereği, peygamberine Allah vasıtasıyla, müminlere ise, Allah ve peygamberi sayesinde aittir.

 

Hak, kullarına dua etmelerini emretmiştir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bana dua ediniz ki, size icâbet edeyim.”

 

el-Cebbâr

el-Cebbâr, kullarını ihtiyar ve zorunlulukta zorlayan kimse demektir, çünkü onlar, O’nun egemenliğinde bulunmaktadırlar.

 

el-Mütekebbir

el-Mütekebbir, büyüklük anlamındaki kibriya kelimesinden gelmektedir.

el-Mütekebbir olan Hakkın tecellîlerinin hükümleri, sadece itaatkar ve Hakka uyan kimselerde tezâhür edebilir.

 

el-Halık

Halk, ibda’, yaratma, yokluktan varlığa getirmek demektir.

 

el-Bâri

Bir görüşe göre, el-Halık varlıkların menşei; el-Bâri ise, onları tedbîr edendir.

 

…her düşünce sahibi, kâbiliyetinin mahallinde yarattığı bir şeye ibâdet etmektedir; bu mahalde bulunan şey ise, sadece kendi düşünce gücünün yarattığı şeydir. İnsana bu tasavvur gücünü ise, sadece Allah vermiştir, şu halde, burada onu yaratan Allah’tır.

 

el-Musavvir

el-Musavvir, Hebâ’nın maddelerinin hazine kapılarını sûret anahtarları ile açan demektir.

 

Her nereye yönelirseniz Allah’ın vechi orada bulunur.

 

el-Ğaffâr

el-Ğaffâr, ayıpları örten demektir.

Bu ismin hükümlerinden bazıları, korumak, kıskançlık ve muhafaza etmektir. Çünkü bu mertebede örtülenler, üç tabakada bulunurlar:

Birincisi, günah işledikten sonra cezalandırmadan korunanlardır. Bu kısım, mağfiret edilenlerdir.

İkinci gurup ise, günaha arzu duymadığı için günah işlemekten korunanlardır. Bu gurup, korunan kimselerdir.

Üçüncü gurup ise, sıfatların dalgalarının coşkunluğunda boğulan, Zât nûrlarının şualarında kendini yitiren, günah ve itaatleri görmeyen kimselerdir. Bunlar ise, masum kimselerdir.

 

er-Rızâ

Kelimenin kökü, rada/yerdu/eğitti, evcilleştirdi kelimesidir. Riyâzet kelimesi de bundan gelmektedir.

 

el-Vehhâb

el-Vehhâb, el-Vâhib ism-i failinin mübalağa kipidir. Anlamı, bir bedel olmaksızın veren demektir; o, verdiğinin karşılığında, teşekkür veya karşılık beklemez.

 

Hak, iyiye ve kötüye herhangi bir beklentisi olmazsızın, karşılıksız verendir. Hakkın keremi, kendisine isyan edilmesiyle eksilmez; günah nedeniyle ikrâmı kesintiye uğramaz.

 

er-Rezzâk

er-Rezzâk, maden, bitki, hayvan ve insan gibi gıdalanan herkesi rızıklandıran ve onlara rızık veren demektir.

 

er-Rezzâk’ın yaratıklarını rızıklandırmasında, onların imân veya küfür içinde bulunup bulunmamaları mühim değildir.

Rızık, Allah Teâlâ’nın bedenleri ayakta tutmak için yarattığı şeydir denilmiştir.

 

Nice rızıklar vardır ki, bazı yaratıkların yaşamasına, bazılarının ölmesine neden olur.

 

el-Fettâh

el-Fettâh, nimet ve azap kapılarını açan demektir.

 

…kulun bel bağladığı vasıtalar, kendisine afetlerin ulaşmasına engel olamayabilir.

 

…az ya da çok zarar ve elemden bütünüyle kurtulmuş hiçbir mümkün yoktur.

Lanet okumadaki sövgüye varıncaya kadar, her nutukta Allah’a bir sena vardır.

 

el-Alim

el-Alîm, malûmlarının çokluğunu el-Alim, kendisinin birliğini bilen; el-Allâm ise, gaybı bilen demektir.

 

ilim, malûmdan daha sonradır, çünkü ilim, tabidir; bununla birlikte yaratma sözü nispet, mevcuddan öncedir ve söz, ilimden sonradır. Bu ilim, gaybî-mücmel ilimdir; burada kast edilen ilim, hıbra demektir.

 

İlim, ya zâtîdir, ki zâtî ilim, Hakkın (c.c.) ilmidir; ya da, verilmiştir. Verilmiş ilim, akla gelmeyen ya da çalışmanın katkısının bulunmadığı ilimdir.

 

Mevhûb ilim, Efrad’ın ilmidir ve Hak dilediği kullarına bu ilmi tahsis eder. Nitekim Hızır (as.), Allah katından bir rahmet olarak bu ilme tahsis edilmiştir, öyle ki, yüceliğine rağmen Hz. Kelim (: Musa as.) bile, Hz. Hızır’dan faydalanmaktaydı.

Bu ilmin elde edilme yolu, vech-i has (özel yön)ı bilmek ve onunla bezenmektir. Şöyle ki: Yaratılış âlemindeki her varlığın Yaratan’ına dönük özel bir vechi vardır. Hak, ona tecellî eder ve böylelikle mevcut, başkasının bilemediği Hakka dair bir bilgiyi elde eder.

 

İlmin başka bir türü ise, müktesep ilimdir. Bu, uygulama ve öğrenme ile meydana gelen ilimdir.

 

el-Kâbız

el-Kâbız, eşyanın kabzasında bulunduğu kimsedir; bütün yeryüzü O’nun kabzasında bulunur.

El-Kâbız, dürdüğünde artık hiçbir kuvvet; yaydığında ise, hiçbir ihtiyaç kalmaz.

İlk kabz, mümkünün varlığını Haktan kabz etmesidir

 

el-Bâsıt

el-Bâsıt, belirli bir ölçüye göre rızıkları yayan demektir, çünkü haller, mahallin değişmesine göre farklılaşır.

 

Bazı kullar vardır ki, Allah onların vasıtasıyla kulları ferahlatır: Bunların en düşük derecelisi, mubah işlerle insanları güldüren ve soytarı denilen kimselerdir; kendisini bilmeyen, onunla alay eder ve ona güler, güldüğü kimsenin bir kıymetinin olduğunu bilmez

 

Düşüncenin doğruluğunun alâmeti, bazı halleri meydana getiren sebepler bilinmediğinde bunların neticeleri ortaya çıkıncaya kadar beklemektir. Akıl bu sebebi öğrendiğinde veya gördüğünde, bu durumda tasarrufu basîret üzerine olur.

 

Tuzakların en tehlikelisi, nimetlerin azaba maruz kalana gönderilmesidir.

 

el-Hafıd

Hafd, indirmek ve alçaltmak demektir. El-Hafıd ise, cezalandırmasıyla dilediği kimseleri alçaltan, dilediklerini ise, en üst derecelere yükseltendir.

 

er-Rafi’

er-Rafi’, ulvîlik ve izhâr etmekle yüksek olan demektir.

 

el-Muiz

el-Muiz, kanaat, yakîn ve fâni diyarın metaına karşı züht ile dilediklerine izzet verendir.

 

el-Müzill

el-Müzil, bekâ diyarının nimetlerinden yüz çevirip, fenâ diyarının metaına tamah etmeleri nedeniyle, zorbaların boyunlarını zelil kılan demektir.

 

zillet, ebedî olarak, mümkünün varlığında başkasına muhtaçlığını hissetmesidir.

 

es-Semi’

es-Semi’, işitilen şeyleri gizli ve açık olarak idrâk eden demektir.

 

Hak (cc.), işiten herkesi işitmesinde onun istidadına göre bulunur, nitekim Hak, konuşan herkesin lisanında da bulunmaktadır. Konuşan herkes, aynı zamanda işitendir.

 

Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir.

 

el-Basîr

el-Basîr, kullarının işlerini gören demektir. El-Basîr, kendi zâtının sıfatlarını kendi dışında olmaksızın gören kimsedir.

 

kâmil ârif, bir yerde insanlara merhamet eder ve onlara acır; Allah’ın bir hükmünün yerine getirilme vakti geldiğinde ise, insanlara acıma ortadan kalkar ve hükmü yerine getirir. Bunun nedeni, kâmilin ilâhî rahmetin genişliği ve kullarına acımak sıfatıyla tahakkuk etmiş olmasıdır, bununla beraber hadleri yerine getirir ve onları yerine getirmeyi emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın dinini uygulamada onlara acıyacağınız tutmasın.”

 

el-Hakem

el-Hakem, kullarını haksızlık yapmaktan men etmek için, indirmiş olduğu meşru hükümlerle hüküm veren demektir.

 

Hüküm vermenin şartı, lehinde veya aleyhinde hüküm verileni değil, hükmü bilmektir. Bu nedenle de, tanıklık ve ikrâr lafzıyla hüküm vermek şarttır

ilim malûmda bir şekilde müessir olmadığı gibi, hüküm de mahkum-ı aleyh’te (hakkında hüküm verilen) herhangi bir şekilde müessir değildir; aksine, malûm alimi alim yaptığı gibi, hakkında hüküm verilen şey de hüküm sahibini hakim yapar, çünkü ilim malûma tabidir.

 

el-Adl

Adl, meyil demektir. Bunun, isim yerine konulmuş bir mastar olduğu da ileri sürülmüştür.

Var olan şeylerin mertebelerinin işleri meyil ve dönmeye (udûl) dayandığı için Hak kendisini el-Adl diye isimlendirmiştir.

 

el-Latîf

el-Latîf, mevcutların fiillerine sirâyet eden ve hikmetinin sırlarını varlıkların mazhârlarında gizleyen demektir.

El-Latîf, zor olan her şeyi kolaylaştıran, kırılan her şeyi onaran demektir.

 

el-Habîr

el-Habîr, ilim ve hıbra sahibi demektir. El-Habîr, dilediği şeyden dilediği şey ile haber veren demektir. O’nun hükmünün değişmesi ve sözünün farklılaşması mümkün değildir.

 

Hak, olacak şeyi gerçekleşmeden önce bilir; çünkü o, o şeyi sâbitlik halinde bilmektedir. Var olan şeylerin mertebesinde sadece sübût mertebesindeki a’yân’da sâbit olanlar gerçekleşebilir. Fakat Hak, yaratıklarına karşı kesin delilini gerçekleştirmek için imtihan ve denemeyi gerekli kılmıştır.

 

Denemek, iddianın bir neticesi ve semeresidir; iddia da onun aslıdır. Buna göre, nerede iddia bulunursa, orada denenme de bulunur.

 

Bir insan kendisini herhangi bir şey ile nitelese (iddiada bulunsa), hemen deneme ve imtihana maruz kalır. Bu bağlamda teklif de bir denemedir.

 

el-Halîm

el-Halîm, isyan eden yaratıklarından aceleyle intikam almayan kimsedir.

hilim, sadece gerçekleştirmeye gücü yettiği halde mühlet vermekle olabilir.

 

el-Azîm

el-Azîm, işi/şe’n âriflerin kalplerine iliştiği için yüce olan demektir. O’nun izzetinin tecellilerini idrâkten âriflerin basîretleri aciz kalmış, kudretinin yüceliğini nitelemekten diller lâl kesilmiştir.

 

Bir şey, kendisine nispet edilen iktidara tek başına sahip olması ve hükümlerinin yerine gelmesi ölçüsünde yücelir.

 

el-Ğafûr

Bu isim, el-Ğaffâr isminin hakîkatlerini zikrederken açıklanmıştı.

 

eş-Şekûr

eş-Şekûr, kullarının kendisine şükretmesiyle şükredilen demektir.

 

Eş-Şekûr, kullarını rızıklandıran ve onlar talep ettiklerinde -adeta üzerine bir borçmuş gibi- dilediklerini veren demektir.

 

Şükre neden olan şey, nimetlendirmedir.

Nimet, lezzetlenmeye neden olan şey demektir. Bu da, ya ilim, hikmet ve mârifet gibi bâtınîdır; ya da yiyecek, giyecek ve nikahlanacak şeyler gibi zâhirîdir.

 

İlmin konularının fazlalığı, kulun hallerini çeşitlendirir.

 

el-Aliyy

El-Aliyy, hadislik alâmetlerinden ve yaratıklara layık özelliklerinden bizâtihî yüce olan demektir.

 

el-Kebîr

el-Kebîr, kibriya örtüsüyle idrâklerin kendisine ulaşmasından perdelenen demektir.

 

el-Hafîz

el-Hafîz, kulu için “tevfik”ini muhafaza eden, teyidiyle nimetlerini üzerine yayan kimse demektir.

Bunun yanı sıra o, madûmun yokluğunu, mevcudun mevcutluğunu muhafaza edendir.

 

el-Mukît

el-Mukît, rızıklanan her şeyin yiyeceğini belirli bir ölçüye göre takdir eden demektir.

 

el-Hasîb

el-Hasîb, yeterli olan demektir.

El-Hasîb ise, nimetin kendisinden olduğunu göstermek için, yaratıklarına nimetlerini sayan demektir. Ayrıca o, kulunun nefeslerini sayar ve ihsanıyla kulunun üzüntüsünü giderir.

 

A’yânın zerrelerinin silinip, mutlak hüviyet nûrlarının parıltısında sönmeleri ve de büyüklük örtüsüyle gizlenmeleriyle de varlık mertebeleri, sayı kisvelerinden soyutlanır ve mücerretleşirler.

Böylece, Bir ve Ehad olanın hakîkati zuhûr eder.

 

el-Celîl

el-Celîl, “celâl” kelimesinden türetilmiştir. El-Celîl, celâlini ortaya çıkartmakla ârifleri fâni kılan, sevenlerini ise, cemâl sıfatıyla ihya eden demektir.

 

el-Kerîm

el-Kerîm, kulun rızâsını elde etmek için herhangi bir vesileye muhtaç olmadığı kimse demektir.

 

er-Rakîb

er-Rakîb, kullarının hallerine şâhit olan demektir.

“er-Rakîb”, “rukba” kelimesinden türetilmiştir; bunun anlamı, bir şeyi gözlemeye mâlik olmak demektir. Hak mümkün varlıkları murakabe ettiği için, bu isim ihâta özelliğine sahiptir.

 

el-Mucîb

el-Mucîb, dua edene yakın olduğu ve kullarının duasını işittiği için icâbet eden demektir.

O, kendisine dua etmeden önce kulunun duasını kabul eder ve ona hak ettiğinden fazlasını verir.

 

Dua ve icâbetin gerçekleşip gerçekleşmeyişi, (: kulun) ilâhî kat ile ilişkisinin doğruluğunun veya yanlışlığının alâmetidir. Çünkü Hakkın kulunun duasına icâbeti, kulun Rabbinin emirlerine icâbet etmesinin karşılığında gerçekleşir. Dolayısıyla, kul bütün emirlerinde Rabbine icâbet ederse, hiç kuşkusuz ki Hak da kendisinden dilediği veya olmasını arzu ettiği her şeyde kuluna icâbet eder.

 

Böylelikle kul ve Rab taraflarından muvafakat ve muhalefet ortaya çıkmıştır, çünkü kul Rabbinin sûreti üzerindedir.

 

el-Vasi’

el-Vasi, ikrâmlarının bolluğu ve nimetlerinin çokluğu nedeniyle “geniş” olandır. Onun bağışlarının çokluğu sayılamaz, nimetlerinin sayısı zikre hesaba sığmaz.

 

el-Hakîm

el-Hakîm, her şeyi menziline indiren ve yerli yerine yerleştiren demektir.

 

el-Vedûd

el-Vedûd, velîlerini seven, velîlerinin de kendisini sevdiği, onlara muhabbet eden ve onların da kendisine muhabbet ettiği kimse demektir.

 

Vüd, muhabbetin sâbit olmasıdır.

 

el-Mecîd

el-Mecîd, herkesin üzerinde sahip olduğu şeref ile övülen demektir. Çünkü “mecd”, sözlükte şeref demektir.

 

el-Bâis

el-Bâis, genel anlamıyla, mümkünleri yokluktan varlığa; varlıktan uyku ve uyanıklık halinde berzâha; berzâhtan haşre gönderen demektir.

 

eş-Şehîd

eş-Şehîd, kendisi hakkında “kendisinden başka ilâh olmadığına” şahit olan; yaratıkları hakkında ise, getirdikleri hayır ve şerleri gören demektir.

 

el-Hak

el-Hak, mevcut demektir; el-Hak, önünden veya ardından bâtılın kendisine gelemediği el-Vücûd’dur.

 

el-Vekîl

el-Vekîl, yeterli demektir. Bunun anlamı, kullarının maslahatlarına kendisini vekîl edinip, buna yeterli gelen ve menfaatleri bulunan şeylerle onları zengin kılan demektir.

 

el-Kavî

el-Kavî, kâdir demektir. el-Kavî, sahip olduğu izzet ve zıtları birleştirmek gücüyle güçlü olandır.

 

Cebrail (as.), Âdem’e Beytullah’ı tavaf etmenin rükünlerini öğretirken kendisine şöyle söylemiştir.

- “Biz, sen yaratılmazdan binlerce küsur sene Beyt’i şu şekilde tavaf ederdik.”

Bunun üzerine Âdem, şöyle demiş:

-“Peki Beyt’i tavaf ederken ne okurdunuz”

Cebrail:

-Subhanellahi ve’l-hamdü lillahi, vela ilâhe illellahu vallahu ekber/Allah’ı tenzîh ederîm, hamd O’na mahsustur, kendisinden başka ilâh yoktur ve Allah en büyüktür, derdik.

Bunun üzerine Âdem şöyle demiştir:

-Ben bu söylediklerinize “Vela havle vela kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azîm” ifadesini ekleyeceğim.

Bunun üzerine bu zikir, Âdem’e tahsis edilmiştir.

 

el-Metîn

el-Metîn, şiddet ve metânet sahibi demektir. O, askere ve yardıma muhtaç değildir, fiillerini yaparken kimseden yardım istemez.

 

el-Veli

el-Veli, yardım eden demektir. O, dostlarına yardım eden ve düşmanlarını kahreden kimsedir.

 

el-Hamîd

el-Hamîd, öven/hamid demektir. O, küçük bir itaati bile över, pek çok sevapla ödüllendirir.

 

el-Muhsî

el-Muhsî, malûmları bilen demektir. O, zâhirlerde olan şeyleri gören, gizliliklerde bulunan şeylerden haberdar olandır.

 

el-Mübdi

el-Mübdi, izhâr ve inşa eden/el-Münşi demektir. el-Mübdi, icat etmekle yaratmayı/halk ortaya çıkartandır.

 

el-Muîd

el-Muîd, Yaratan olması cihetinden fiilin aynını iâde eden demektir. Çünkü âlemde tekrarlanan hiçbir şey yoktur: Her şey, meydana gelen misâller, var olan a’yân, ve yeni yaratmadan/halk-ı cedit ibarettir.

 

el-Muhyi

el-Muhyi, yaratılışı kabul istidadı olan her “ayn”ı varlık ile ihya eden demektir.

 

el-Mümît

el-Mümit, varlıkları/a’yân, dünya yaratılışından berzâha, berzâhtan âhiret diyarına intikal ettirmekle öldüren demektir.

 

el-Hay

el-Hay, sadece hayat sahiplerinin vasıflanabilecekleri özelliklerin kendisine nispet edilmesinin kesinliği nedeniyle el-Hay’dır.

 

el-Kayyûm

el-Kayyûm, her nefsin elde ettiği şey üzerinde kâim oluşu nedeniyle “kayyûm’dur.

 

el-Vâcid

el-Vâcid, talep ettiği şeyi bulan demektir.

Bunun anlamı, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi her şeyden müstağni kalan Zengin/el-Gani demektir.

 

el-Mâcid

Bu ismin hükümleriyle ilgili açıklanması gereken hususlar el-Mecîd isminden bahs edilirken belirtilmiştir.

 

el-Vahid, el-Ehad

El-Vahid-el-Ehad, ulûhiyeti cihetinden bölünmeyen demektir. Onun varlığı hiç kimseye bağlı değildir ve hiç kimsenin hükmü ona işlemez.

 

es-Samed

Samed, dayanak demektir; ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde kendisine baş vurulur ve yönelinir.

 

el-Kâdir

el-Kâdir, iktidarının kâbiliyetlere nüfuz etmesiyle muktedir olan demektir; bu kâbiliyetler, el-Kâdir’in iktidarının zuhûrlarını irâde ettiği kâbiliyetlerdir.

 

Devrî harekette son, başlangıca dönmektir.

“Bütün çocuklar fıtrat üzerinde doğar.” Fıtrat, Allah’ı kulluk ile ikrâr etmektir.

 

el-Mukaddim, el-Muahhir

el-Mukaddim, bazı fiilleri bazısının önüne geçiren; el-Muahhir ise, bazı filleri bazısının gerisinde bırakan demektir.

 

el-Evvel, el-Âhir

el-Evvel, vâcipliği ve ihsan ile başlaması itibariyle el-Evvel/İlk; mağfiret ile işin kendisine döndüğü kimse olması itibariyle de el-Âhir’dir.

 

ez-Zâhir, el-Bâtın

ez-Zâhir, kendisi için zuhûr edendir, bu nedenle o, daima zâhirdir.

El-Bâtın ise, yaratıklarından bâtın kalandır, bu nedenle de sürekli bâtındır. Binaenaleyh o, yeterli olmasıyla zâhir, inâyeti ile de bâtındır.

 

el-Vâli, el-Müteâlî

el-Vâli, hüküm veren demektir. O, hüküm verir, hükmünde adil olur ve ikrâm eder; böylece ihsanda bulunur, dilediğini ihsanıyla öne geçirir, dilediğini adaletiyle geri bırakır.

El-Müteâli, yeryüzünde büyüklenmek isteyenlere ve sahip olmadığı şeyi iddia edenlere karşı üstün olan demektir.

 

el-Birr, el-Muhsin

Hak, muhtaç oldukları için yaratıklarına bahşettiği ihsanı, ikrâmı ve nimetleriyle el-Bir’dir.

ihsan, amellerin ruhudur. Amel, ancak huzûr ile hayat bulabilir.

 

et-Tevvâb

et-Tevvâb, iyiliğiyle kuluna dönen demektir.

 

el-Muntakim

el-Muntakim, kendisine karşı geleni “temizlemek” için ondan intikam alan demektir.

 

el-Afuvv

El-Afuvv, nefislerden zillet karanlıklarını rahmetiyle; kalplerden ise, gaflet paslarını kerametiyle izale eden demektir.

 

insanlar affetmede neyin bulunduğunu bilmiş olsalardı, hiç kimse kendisine kötülük yapanı cezalandırmazdı. Fakat insanların gözlerindeki perdeler, bunu engeller ve kötülük yapanı cezalandırıp, gayesini gerçekleşmek ve hemen tatmin olmakla sakinleşir.

 

er-Raûf

er-Raûf, re’fet kelimesinden türetilmiştir ki, re’fet, bir çeşit şefkat demektir.

 

el-Muksit

el-Muksit, âdil demektir. O, hükmünde haksızlık bulunmayan ve velîlerinin hiçbir korkularının olmadığı kimsedir.

 

el-Câmi

el-Câmi’, varlığıyla bütün mevcutları kendinde toplayan demektir. O, âriflerin himmetlerini de kendilerine keşfettirdiği faziletleri üzerinde toplar.

 

el-Ğani, el-Muğnî

el-Ğani, zenginliğiyle âlemden müstağni demektir; çünkü o, itaat edenlerin itaatine muhtaç değildir.

El-Muğni ise, kafi demektir; o, dilediği kimseyi ihsanıyla zenginleştirir.

 

el-Mu’tî

el-Mu’tî, her şeye yaratılışını veren ve sonra da onlara yol gösteren demektir.

 

el-Mâni’

el-Mâni’, adaletin kendisini men ettiği ve ikrâmı ihsan olan kimse demektir.

 

ed-Dârr

ed-Darr, maksada uymayan şey ile zarar veren demektir. O, dilediği kimselere onları başarısız kılmakla zarar verir, dilediği kimseleri mahrumiyetle imtihan eder.

 

en-Nâfi’

en-Nâfi’, gayeye uygun şey ile fayda verendir. O, dilediği kimseye dilediği şey ile ihsanından fayda vericidir.

 

en-Nûr

en-Nûr, kendisiyle zâhir, başkasını ise izhâr edendir.

 

el-Hâdî

el-Hâdî, hidâyet kelimesinden türetilmiştir. O, kalpleri mârifetine; nefisleri itaatine; sevdiklerini kendisine; alimleri ise, işin gerçeğini müşâhedeye ulaştırandır.

 

el-Bedi’, el-Mübdi’

el-Bedi’, el-Mübdi’, önceki bir örneğe göre olmadan yaratan demektir. Yaratmada O’nun benzeri ve var etmede ortağı yoktur.

 

el-Bâkî

el-Bâkî, vücûd ve yaratmasıyla devamlı olandır. O’nun zâtı yok olmayı kabul etmez ve hadislik ve intikal hükümleri ona işlemez.

 

el-Vâris

el-Vâris, berzâh’a intikal ettiklerinde yaratıklarının artlarına bıraktıkları şeylere vâris olan demektir.

 

er-Reşîd

Rüşt, istikâmet demektir. er-Reşîd, bütün canlıların perçemlerinden tutarak, onları sırât-ı müstakim’e irşat edendir.

 

Huzûr, ibâdetlerin en faziletlisi olan namazın ruhudur; buna göre hiçbir günah, namaza denk olamaz, aksine her çeşit günah, namazın saltanatı altında silinir ve ortadan kalkar.

 

es-Sabûr

es-Sabûr, kendisine edilen eziyete sabreden demektir. Buna göre es-Sabûr, günahların çokluğunun, buna gücü yettiği halde, kendisini aceleyle cezalandırmaya sevk etmediği kimsedir.

 

Hakka yakın olmuş insanların edebi, sıkıntı hallerinde sıkıntılarını başkasına değil sadece Allah’a arz eylemektir.

 

Sabrın dört derecesi vardır: Bunlardan birincisi, Allah için sabretmektir. Bu, tekliflerin ağırlıklarına tahammül etmektir ki, avamın sabrıdır.

İkincisi, Hakkın yasaklarından sakınırken ilâhî yardımın eşlik edişini görmek için “Allah ile” sabırdır ki, bu, müridin sabrıdır.

Üçüncüsü, sabreden kimsenin beşeriyetinin gidip, ilâhî ahlak ile ahlaklanmasıyla fenânın başlangıcına ulaşmak için “Allah’a karşı sabırdır.”

 

Allah bizleri isim ve sıfatlarını müşâhede ederken edebe sarılan, zâtının sırlarının nûrlarının parıldayışları esnasında irfan nimetiyle mutlu olanlardan eylesin!

... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder