13 Ekim 2025 Pazartesi

Uğur Tanyeli - Gerilimli Değişim Türkiye'de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar - Özet/Notlar

Uğur Tanyeli - Gerilimli Değişim Türkiye'de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar - Notlar

Metis Yayınları, 2025


 

Önsöz

…başlıkta adları geçen modernlik, mimarlık ve siyasal tarih kavramlarının Türkiye’de yaygın biçimde bir nedensellik bağı içinde birbirleriyle ilişkili oldukları inancını sorunsallaştırıyorum.

Devletin ve aslında siyasal iktidarın elindeki kalem gibi işlev gören mimarlık kavrayışının unutulması gerekir.

 

Giriş: Mimarlığın Tarihini Yazmak, Ama Siyasal Tarihi Unutmak Gereği

Siyasal tarihi unutmak kuşkusuz mümkün değildir.

Ancak tüm kültürel pratikleri siyasal tarihin egemenlik alanı içinde düşünmek ve onunla açıklamaya çalışmak epistemik ve metodolojik açıdan sorunludur.

 

…kuruluş, yükselme, duraklama, çöküş anlatıları neredeyse mimari hiçbir değişimi açıklamayı sağlamaz.

 

Mimarlık siyasaldır ancak bu, "buyuranlar ve uygulayanlar" ikileminden ibaret değildir; bir uzlaşma ve çatışma alanıdır.

 

Daha önemlisi, mimarlık özellikle 18. yüzyıldan başlayarak dünya genelinde uluslarüstü hale gelmektedir.

 

Devletin ve aslında siyasal iktidarın elindeki kalem gibi işlev gören mimarlık kavrayışının unutulması gerekir. / …mimarlığı hem güncel, hem de historiyografik olarak siyasal prangalarından, “devlet ve iktidar aklı”nın egemenliğinden kurtarmak gerekir.

Kuşkusuz mimarlık siyasaldır. Ancak, tüm toplumsallık alanı siyasaldır.

Londra’nın en önemli meydanının adının Trafalgar, en önemli garlarından birinin Waterloo oluşu kuşkusuz rastlantı değildir.

II. Mahmut döneminde ve Yeniçeri Ocağı’nın lağvının ardından bu kez doğrudan siyasal göndermeli adlar ortaya çıkar ve bugüne kadar süren bir alışkanlığa dönüşür.

Mekân ve yapı adlandırmada çoğunluğu “kültür kahramanları” değil, siyasal/ idari kimlikli eşhas oluşturur.

 

Tarihyazımı genelde her değişimi devletin bir fonksiyonu olarak anlatır.

1940’tan başlayarak 1960’lardaki Tanzimat ve sonrasının modernleşme tarihi yazımı patlamasına kadar metinlerde ana aktör hep devlet olacaktır.

 

Türkiye tarihini gerçekten de toplumun kendi modernliğini üretme iktidarında olmadığı savı dışında açıklamak mümkün değil mi?

 

İktidarlar mimarlık da dahil tüm kültür pratiklerini denetleyecek güçte değillerdir, kadir-i mutlak değillerdir. Ama bu güce sahip olduklarına inanmak, paradoksal olarak Türkiye’de bir başka modernlik olgusudur. Ayrıntılı ele alınması gereken bir modem mitolojidir.

 

…çalışmanın nihai sonucu şöyle özetlenebilir: Devletin aklı, burada amaç sadece mimarlık olsa da, toplumsallığın tezahür ettiği hiçbir alanda her şeye ermez -13. yüzyılda da, 21. yüzyılda da... Kuşkusuz erdiğine inanmak mümkündür; ancak bu çok eskimiş saplantı unutulmalıdır. Sivil toplum bu unutuşu gerçekleştirmek suretiyle inşa edilmiş olur. Mimarlık üzerine düşünme imkânları modem devletin aslında mütereddit modem bir aktör olduğunu fark ederek genişler.

 

TÜRKİYE'DE MİMARLIGIN TARİHİNİ YAZMAK

Türk Mimarlık Tarihçiliğinin Tarihini Yazmak

Mimarlık tarihçiliği modernitenin bir ürünüdür.

Mimarlık bağlamında milliyetçi ideolojiler genelde “bize ait bir mimarlık” ararlar.

Ulusun coğrafyasını ulusun mimarisi de tanımlar.

 

Mimarlık tarihi yazımı / Üç önemli pratiğin icadını gerektirmiştir. Birincisi, eldeki çok geniş veri toplamından bir kesimi mimarlık adı altında ötekilerden ayrıştırılmalıdır.

İkincisi, mimarlığa ilişkin bilgi tarihselleştirilmelidir. Veriler zaman ve mekanda disipline edilmelidir.

Mimarlık tarihi yazımı için gerekli üçüncü pratik ise anlamlandırmak ve açımlamaktır. Ele alınan tarihselleştirilecek ürünler neden, hangi gerekçelerle öyle yapılmıştır sorusu sorulmalıdır.

 

Türk mimarlık tarihçiliğinin tarihini yazmak bazı özgül sorunsalları tartışmaksızın başarılamaz.

En önemli mesele Türkiye’nin mi, yoksa Türklerin mi mimarlıklarının tarihinin yazılacağına ilişkindir.

İran ve Mısır bir tarihsel coğrafya terimi olarak neredeyse sabittir.

Türkiye aynı tür bir coğrafya değildir. Gerçi daha geç 12. yüzyılda bile Avrupalıların “Türkiye” (Turchia) diye adlandırdıkları bir yer vardı; ancak bu adlandırmada iki açmaz ortaya çıkar. Birincisi, bu terim Türkler ve komşu coğrafyalarda yaşayanlar tarafından kullanılmamıştır. İkincisi o dönemde ülkenin sınırları tanımlı değildir.

Türkiye’nin tarihsel coğrafya bağlamında kesinleşen tek sının İstiklal Savaşı ardından Lozan’da üzerinde anlaşmaya varılan sınırlarıdır.

Türklerin yeryüzünde coğrafyadan adeta “münezzeh” olan modern- öncesi tek etnik grup olduğu da söylenebilir.

O zaman bölüm başında değinilen historiyografik sorun doğar: Türkiye’nin mi, yoksa Türklerin mi mimarlık tarihi yazılacaktır?

Kolay çözüm, siyasal egemenliğin Türklerde olduğu yerlerin mimarlıklarım Türk mimarlığının kapsamına almak olur.

Bu yaklaşım, devleti kim yönetiyorsa mimarlık da onundur şeklinde bir sonuç üretecektir.

 

Bu meseleye ilk değinen Doğan Kuban olmuştur: “[Herhangi] bir Türk Sanatı kitabı açarsanız, içine Gaziantep’i alır, Halep’i almaz; Diyarbakır’ı alır, Musul’u almaz; Muğla’yı alır, Rodos’u almaz; Edirne’yi alır, Filibe’yi almaz. Fakat Osmanlı Mimarisi deyince Macaristan’dan Cezayir’e kadar her şeyi kapsaması gerekliliğini de yadsımaz.

 

Türkiye dışında kalan yerler, hatta İstanbul, Bursa, Edirne dışı bile metinlerde pek az yer bulmuştur. Mimarlık tarihçileri başlangıçtan beri çok ağırlıklı olarak bu “üç elemanlı merkez”i yazarlar.

 

Modernleşme dönemi mimarlığının tarihinin 19. yüzyıl ve sonrasını yazmak ancak 1960’ların ortalarından bu yana başlayabilmiştir.

 

Vernaküler mimarlığın ve konut tarihinin araştırılmaya başlanması için eşik 10'larolmalıdır. Önce Türkevi kavramı inşa edilir. Dünya genelinde yaygın bir historiyografık güzergâha Türkiye de katılır. Her ulusun kendi özgül ulusal konut mimarisi olduğu inancı temel düşünsel dinamiği oluşturur.

 

Yapı teknolojisi tarihi Türkiye’de son yıllara kadar en az ilgilenilen alan olmuştur.

Bir Osmanlı yapısının karar verme, tasarlama, malzeme temini, organizasyon ve inşaat süreçlerini bütünsel olarak anlamayı deneyen ve başka geleneklerle ilişkilerini tartışan tek önemli yayın Gülsün Tanyeli’ye aittir (Hiçbir Üstad Böyle Kar Etmemiştir, 2017).

 

…mimarlık tarihi yazımının doğuşu Türkiye’de sürekli tırmanan bir mağduriyet psikozu yaşanmaya başlanmasıyla doğrudan ilişkilidir.

18. yüzyılda askerlik ve özellikle askeri teknoloji alanındaki mağduriyet ve geri kalmışlık bilinci üretilir. Onu 19. yüzyılda kültürel alandaki benzer kaygıların doğuşu izler.

 

Türkiye'de mimarlık tarihi, genellikle Sinan'a kadar bir yükseliş ve sonrasında Avrupa etkisiyle bir "bozulma" anlatısı üzerine kurulmuştur.

 

Türkiye’de Mimarın Mesleki Tarihini Yazmak

Türkiye'de mimarın ve mimarlığın mesleki tarihini yazmaya onu siyasal tarihe eklemlemeden kolay kolay girişilemez. Osmanlı mimarları genellikle sadece devletin birer memuru olarak yorumlanmışlardır.

 

Batılı ülkelerin sözlüklerinde binlerce mimar adı geçerken, Türkiye listeleri çok daha sınırlıdır.

 

12.-14. Yüzyıllar: Bu dönemde mimarlar hakkında bilgiler sadece yapı kitabeleriyle sınırlıdır.

15.-19. Yüzyıllar: Bu dönemde mimar-müellif (eser sahibi) kimliği hala tam olarak oluşmamıştır.

Geleneksel dünyada mimarın bireyselliği ve müellifliği modern anlamda mevcut değildir.

Osmanlı'da "proje ücreti" gibi bir kavram yoktur; ödeme yapı üretimine veya bürokratik hizmete yapılır.

Müelliflik, bir yapıyı mimari araçlar kullanarak yapanın kimliğinin, yaptıranın kimliği ve yapılma gerekçesinin yanında nerede durduğuna bağlı olarak biçimlenen bir ilişkilenme halidir.

 

Ahmed Efendi’nin Târîh-i Câmi-i Şerif-i Nûr-i Osmânî eseri, mimarlığın ilk kez teknik bir dille ve inşaat süreci dökümü olarak kaleme alındığı bir eserdir.

 

19. yüzyılda mimarlık büyük oranda gayrimüslim tebaanın ve yabancıların tekelindeyken, 20. yüzyıl başında mesleğin bir "vatan görevi" olarak Türkleştirilmesi süreci yaşanmıştır.

1990 sonrası dönem, mimarın kamusal görünürlüğünün patlama yaptığı ve piyasanın devleştiği bir süreçtir. 1989'da Behruz Çinici'nin bir konut reklamında "projenin mimarı" olarak sunulması, mimarın bir "marka" haline gelişinin işaretidir. Mimarlar, siyasal tutumlarına göre gruplandırılmaya başlar.

 

İstanbul Mimarlarının 20. Yüzyıldaki Tarihini Yazmak

1900-1940 arası dönem, mimarlık sahnesinin gayrimüslimlerden geri alınması olarak kurgulanmış ve Sinan, "devletin ürettiği deha" olarak bu milliyetçi anlatının merkezine yerleştirilmiştir.

Osmanlı elitleri için mimarlık "zanaat temelli" bir iş olarak görülmüş, yeni kuşak Türk mimarlar, bu prestij kaybını "diploma" ve "yüksek mimar" unvanıyla aşmaya çalışmışlardır. Okullu olmayan (ancak pratikten yetişmiş) gayrimüslimleri piyasadan silmek için "diploma zorunluluğu" yasallaştırılmıştır.

1970'lere kadar Balyanlar (Ermeni), Yenidünya Kardeşler (Rum) veya D'Aronco (İtalyan) gibi İstanbul'u inşa eden aktörler, milliyetçi tarih yazımında görmezden gelinmiştir.

1960-1980 arası, Mimarlar Odası'nın antikapitalist ve teknokratik bir söylem geliştirdiği, ancak İstanbul'daki serbest mimarların bu duruma sessiz kaldığı bir dönemdir.

Türkiye'de mimarlık mesleği; sadece bina inşa etmek değil, aynı zamanda "ulus inşa etmek" amacıyla araçsallaştırılmıştır.

 

Erken Cumhuriyet Mimarlığının Tarihini Yazmak

Erken Cumhuriyet'in modernleşmesi, (Cumhuriyet Nostaljisi ve Osmanlı nostaljisi arasındaki çatışma ve) "melezlenmeden başka bir şey değildir"; yerli ve yabancı aktörlerin (Taut, Jansen, Bonatz vb.) etkileşimiyle biçimlenmiştir.

 

19. yüzyıldaki Fransız etkisinin yerini, teknik ve akademik üstünlüğüyle Almanya almıştır. 1933 Nazi Almanyası'ndan kaçan Yahudi ve solcu bilim insanlarının (Taut, Bonatz, Egli, Schütte vb.) Türkiye'deki yükseköğretim ve mimarlık pratiğine katkısı, siyasi bir tercihten ziyade tarihsel bir fırsattır.

 

Sedad Hakkı Eldem gibi isimler, geleneksel "Türk Evi"ni fonksiyonel bir yaşam birimi olarak değil, modern mimariye esin verecek bir biçim (morfoloji) olarak yeniden keşfetmişlerdir.

İstanbul'da ahşap konut yapımının bitmesi, ulusal mimarlığın artık Batılı tekniklerle (kargir/beton) üretilen bir "romantik tarihselcilik" haline gelmesine neden olmuştur.

Konut mimarisindeki asıl devrim, ideolojik söylemlerden çok, apartmanlaşma ve mobilya kullanımı gibi gündelik yaşam pratiklerindeki değişimle gerçekleşmiştir.

Yer sofrasından masaya, sedirden modernist "nikel-kübik" mobilyalara geçiş, sosyal statünün en önemli göstergesi haline gelmiştir.

 

TÜRKİYE'DE MİMARLIGIN KAMUSALLAŞMASININ TARİHİNİ YAZMAK

Osmanlı ile Özdeşleşmenin Tarihini Yazmak

Bauman'ın Retrotopya kavramı / geleceğe dair umudun azaldığı dönemlerde toplumların hayali bir "yitik cennet" olan geçmişe sığınması…

Miras anlatısı akademik bir tarihten ziyade "biz ve onlar" ayrımını pekiştiren kolektif bir gurur inşasıdır.

 

Osmanlı dönemindeki kimlik yapısı günümüzdeki ulusal kimlikten çok farklıydı. Kimlik ulusal değil, dinsel (Müslüman, Rum, Ermeni, Musevi) temelliydi. İstanbul merkezli, saray ve çevresinin ürettiği bir gelenekle yerel, kırsal ve bölgeye özgü gelenek arasında ciddi bir mesafe vardı: Keçecizade İzzet Molla'nın 1823'teki Keşan sürgünü örneği, İstanbul'daki "Büyük Gelenek" mensubunun kendisine 230 km mesafedeki yerel halkı nasıl "cahil ve yabancı" bulduğunu gösterir. Bu, Osmanlı kimliğinin homojen olmadığını kanıtlar.

Cumhuriyet dönemi ulus kimliği yerel geleneklerin bir devamı olarak değil, cumhuriyetle/devletle özdeşleşme biçiminde gelişmiştir.

 

"Türk Evi" kavramı ulusal kimliğin bir parçası olarak teoride yüceltilir. Fakat bu evler yaşayanlar için "konforsuz, hijyenik olmayan ve sefil" mekanlar olarak görülür.

Geleneksel konutlar, ancak fiziksel olarak yok olduktan ve bir "rant" nesnesine (apartman) dönüştükten sonra sevilmeye başlanmıştır.

 

Günümüzde kendilerini Osmanlı ile özdeşleştiren kitleler (Celaliler, Yörükler, yerel halk) Osmanlı merkezi tarafından dışlanmış gruplardır.

Modern konforla donatılmış ama dışı "Osmanlı" gibi görünen yapılar, gerçek bir gelenekle değil, o geleneğin imgesiyle bağ kurar.

 

Türkiye' de Lümpen Tarihselcilik ve Lümpen Tarihçilik

Kendi üzerine eleştirel bir bilinç geliştiremeyen tarihselciliği "lümpen" olarak tanımlamak gerekir.

Son dönemde görülen devlet yapılarındaki tarihselcilik, kendisini "hakiki kimlik" olarak sunduğu halde ne Selçuklu ne de Osmanlı morfolojisine sadıktır.

Lümpen tarihselci, geçmişin sadece kendi ideolojisine uygun "Altın Çağ" parçalarını alır, aradaki tüm değişim ve gelişim sürecini reddeder.

 

Selefi veya İslamcı gruplar için İslam değişmezdir; dolayısıyla 14 yüzyıllık gelişimi "bozulma" (bid'at) olarak görürler. Bu “tavır” sayesinde tarihi öğrenme, olgular üzerinde düşünme zahmetinden de korunurlar. Eğer bu yapılar üzerine derinlemesine düşünülürse, çelişkiler (uçurum) fark edilecektir.

Siyaset konuşulacak alanlar daraldıkça, rejim kendisini binalar üzerinden ifade etmeye başlar.

İçi boş olan bir şeyin kendi içeriğiyle çelişmesi imkansızdır. Bu nedenle, bir lümpen tarihselciye yaptığı işin Selçuklu veya Osmanlı olmadığını kanıtlamak imkansızdır.

 

Türkiye'de mimarlık tarihi, Selçuklu'dan bugüne hep "devleti ve sultanı" merkeze koyarak yazılmıştır.

 

Ankara’nın Başkentleşmesinin Toplumsal Tarihini Yazmak

Tevfik Fikret'in "Sis" şiirinde somutlaşan, İstanbul'un kozmopolit yapısından duyulan "kirlenmişlik" hissi ve korku, başkentin Anadolu'nun bağrına taşınmasını bir "temizlik" operasyonu gibi meşrulaştırmıştır.

 

Sedad Hakkı Eldem, Ankara'nın kerpiç evlerinde, cumbalarında ve dar sokaklarında eşsiz bir estetik ve "geleneksel Türk evi" idealini bulur.

Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri gibi isimler için ise Ankara, gayrimüslimlerin gidişiyle "umranını" (uygarlığını) yitirmiş, tozlu, çamurlu ve sanatsız bir bozkır kasabasıdır.

 

Ayaşlı ile Kiracıları

Dokuz odalı bir dairede eski eşkıyadan banka memuruna kadar herkesin beraber yaşaması, yıkılan mahalle kültürünün modern bir apartman dairesinde zoraki ve kaotik bir yeniden üretimidir.

 

Toplumsal Mimarlık Kavrayışının Tarihini Yazmak

Mimarlıkta risk, sadece teknik bir tehlike değil, toplumsal kabul görmeme olasılığını göze almaktır.

 

Batı'da Alberti (15. yy) bireyselliği ve şöhreti yüceltirken, Osmanlı'da 1911'de bile "individualism" kamusal çıkarları gözetmemek olarak (olumsuz) tanımlanmıştır.

 

İnsanlar aynı anda hem tarihsel çevrenin korunmasını ister hem de rant için kendi eski evlerini yıktırabilirler. Bu "tutarsızlık" aslında mekan üzerindeki ekonomik ve rasyonel yarar sağlama mücadelesinin sonucudur.

 

1980 darbesi sonrası kamusal alanın daralması insanları evlerine ve "küçük eşyalarına" yöneltti

1990’larda konut "gösterişçi tüketim" nesnesidir.

 

Kişi balkonunu kapatır, tarihsel penceresini değiştirir veya kaçak kat çıkar; ancak kentin bozulmasından bahsederken suçlu daima "başkalarıdır"

 

Metropolün kaosundan ve "öteki"nden duyulan korku, mekânda şiddetli bir yalıtılmaya yol açar.

 

"Öteki"nden Öğrenme Patolojisinin Mimari Tarihini Yazmak

Geleneksel dünyada mimarlık, usta-çırak ilişkisi içinde, yaparak ve görerek öğrenilen mimetik (taklitçi) bir yapıdaydı.

 

Batı'dan öğrenme "taklit" ve "yabancılaşma" kaygılarını doğurmuş, kendi kültürel varlığına karşı bir güven bunalımı yaratmıştır.

Türkiye'de bilgi hala hocanın süzgecinden geçerek "vazgeçilmez bir lütuf" gibi aktarılır.

Modernitenin en büyük özelliği bilgideki çoğulluktur; ancak mimetik öğrenci sadece "kendi hocasının" yolunu tek geçerli yol sayar.

 

Mimarlık ancak mevcut pratiğin içinde "arıza" çıkararak, yani sorgulayarak ve reddederek ilerler.

 

Mimarlık Dergiciliğinin Tarihini Yazmak

Türkiye'de mimarlık dergiciliği, 1931'de (önce Mimar adıyla) yayına başlayan Arkitekt ile gerçek bir mesleki kimliğe bürünür.

Akademik yükseltme sisteminin getirdiği "makale yayınlama" zorunluluğu, dergileri camiadan kopuk ve içe kapalı hale getirmiştir.

1964'te çıkan Akademi dergisi ve 1975'te kurulan ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, Türkiye'deki akademik yayıncılığın en prestijli köşe taşlarıdır.

 

Devletin mimarı yok sayan tavrına karşı, sivil ve ticari dergilerin mimarı bir "özne" olarak kurgulama çabası, Türkiye modernleşmesinin yayıncılık üzerinden okunan bir özetidir.

 

Mimari Polemiğin ve Sansasyonun Tarihini Yazma

Eskiden ibadet yapıları (camiler, katedraller) "yüce" kabul edildiği için mimari kaliteleri tartışılamazdı. Modern çağda ise her özne ve her yapı görünürlük ve dolayısıyla eleştirilme hakkı kazanmıştır.

 

16. yüzyılda Mimar Sinan’ın maruz kaldığı "yolsuzluk" ve "teknik yetersizlik" iddiaları, kamusal bir polemikten ziyade saray içi ayak kaydırma ve dedikodu niteliğindedir.

Cemil Cem'in bu anıtı "tüy" olarak nitelemesi, Türkiye tarihindeki ilk gerçek morfolojik mimari polemiklerden biridir.

1930'larda modern apartmanlar ve yaşam tarzı, popüler mizah dergilerinde (Akbaba vb.) "soğuk ve anlamsız" bulunarak eleştirilmiştir.

 

Mimarı ve Mimarlığı Sergilemenin Tarihini Yazmak

Mimarlığı sergilemek, binayı bulunduğu yerden koparıp bir temsile (maket, çizim, fotoğraf) dönüştürmektir.

 

Türkiye'de kişisel mimarlık sergileri bir "istek" değil, "ödev" olarak başlamıştır, Bu sergiler biter bitmez mimarlar bir daha sergi açmamıştır.

 

Sonuç

Karşı-Modernlik, Mimarlık, Tarihyazımı ve Mütereddit Modern Bir Aktör Olarak Devlet

Türkiye'deki mimari dergicilik, sergicilik veya meslekleşme süreçleri Batı kökenlidir; ancak bu durum onları sadece "taklit" kılmaz.

Modernlik tek bir merkezden yayılan tek tip bir paket değildir. Her toplum, bu küresel durumla karşılaştığında kendi özgül "arızalarını", direnişlerini ve revizyonlarını üretir.

 

Devletin modernleşmedeki rolü sanıldığı gibi "öncü" değil, genellikle mütereddittir.

Mimarlık tarihinin sadece siyasal iktidarların projeleri (başkent Ankara, Anıtkabir vb.) üzerinden okunması, devletin farkında bile olmadığı devasa bir mimari dönüşüm alanını görünmez kılar.

 

Modernliğin "dış güçler" veya "ceberrut devlet" tarafından dayatıldığına inanmak, toplumsal aktörlerin kendi değişim sorumluluklarını bir kenara bırakıp "mağduriyet" üzerinden kendilerini kompanse etme yoludur.

 

Devletin bu sisteme müdahalesi mutlak değil, sınırlıdır. Bu nedenle gerçek bir mimarlık tarihi, devletin emirlerinden ziyade; öğrenme, yanlış anlama, taklit etme ve dönüştürme pratiklerinin yani toplumsallığın tarihidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder