Uğur Tanyeli - Gerilimli Değişim Türkiye'de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar - Notlar
Metis Yayınları, 2025
Önsöz
…başlıkta adları geçen modernlik, mimarlık ve siyasal tarih
kavramlarının Türkiye’de yaygın biçimde bir nedensellik bağı içinde birbirleriyle
ilişkili oldukları inancını sorunsallaştırıyorum.
Devletin ve aslında siyasal iktidarın elindeki kalem gibi
işlev gören mimarlık kavrayışının unutulması gerekir.
Giriş: Mimarlığın Tarihini Yazmak, Ama Siyasal Tarihi Unutmak Gereği
Siyasal tarihi unutmak kuşkusuz mümkün değildir.
Ancak tüm kültürel pratikleri siyasal tarihin egemenlik
alanı içinde düşünmek ve onunla açıklamaya çalışmak epistemik ve metodolojik
açıdan sorunludur.
…kuruluş, yükselme, duraklama, çöküş anlatıları neredeyse
mimari hiçbir değişimi açıklamayı sağlamaz.
Mimarlık siyasaldır ancak bu, "buyuranlar ve
uygulayanlar" ikileminden ibaret değildir; bir uzlaşma ve çatışma
alanıdır.
Daha önemlisi, mimarlık özellikle 18. yüzyıldan başlayarak
dünya genelinde uluslarüstü hale gelmektedir.
Devletin ve aslında siyasal iktidarın elindeki kalem gibi
işlev gören mimarlık kavrayışının unutulması gerekir. / …mimarlığı hem güncel,
hem de historiyografik olarak siyasal prangalarından, “devlet ve iktidar
aklı”nın egemenliğinden kurtarmak gerekir.
Kuşkusuz mimarlık siyasaldır. Ancak, tüm toplumsallık alanı
siyasaldır.
Londra’nın en önemli meydanının adının Trafalgar, en önemli
garlarından birinin Waterloo oluşu kuşkusuz rastlantı değildir.
II. Mahmut döneminde ve Yeniçeri Ocağı’nın lağvının ardından
bu kez doğrudan siyasal göndermeli adlar ortaya çıkar ve bugüne kadar süren bir
alışkanlığa dönüşür.
Mekân ve yapı adlandırmada çoğunluğu “kültür kahramanları”
değil, siyasal/ idari kimlikli eşhas oluşturur.
Tarihyazımı genelde her değişimi devletin bir fonksiyonu
olarak anlatır.
1940’tan başlayarak 1960’lardaki Tanzimat ve sonrasının
modernleşme tarihi yazımı patlamasına kadar metinlerde ana aktör hep devlet
olacaktır.
Türkiye tarihini gerçekten de toplumun kendi modernliğini
üretme iktidarında olmadığı savı dışında açıklamak mümkün değil mi?
İktidarlar mimarlık da dahil tüm kültür pratiklerini
denetleyecek güçte değillerdir, kadir-i mutlak değillerdir. Ama bu güce sahip
olduklarına inanmak, paradoksal olarak Türkiye’de bir başka modernlik olgusudur.
Ayrıntılı ele alınması gereken bir modem mitolojidir.
…çalışmanın nihai sonucu şöyle özetlenebilir: Devletin aklı,
burada amaç sadece mimarlık olsa da, toplumsallığın tezahür ettiği hiçbir
alanda her şeye ermez -13. yüzyılda da, 21. yüzyılda da... Kuşkusuz erdiğine
inanmak mümkündür; ancak bu çok eskimiş saplantı unutulmalıdır. Sivil toplum bu
unutuşu gerçekleştirmek suretiyle inşa edilmiş olur. Mimarlık üzerine düşünme
imkânları modem devletin aslında mütereddit modem bir aktör olduğunu fark ederek
genişler.
TÜRKİYE'DE MİMARLIGIN TARİHİNİ YAZMAK
Türk Mimarlık Tarihçiliğinin Tarihini Yazmak
Mimarlık tarihçiliği modernitenin bir ürünüdür.
Mimarlık bağlamında milliyetçi ideolojiler genelde “bize ait
bir mimarlık” ararlar.
Ulusun coğrafyasını ulusun mimarisi de tanımlar.
Mimarlık tarihi yazımı / Üç önemli pratiğin icadını
gerektirmiştir. Birincisi, eldeki çok geniş veri toplamından bir kesimi
mimarlık adı altında ötekilerden ayrıştırılmalıdır.
İkincisi, mimarlığa ilişkin bilgi tarihselleştirilmelidir.
Veriler zaman ve mekanda disipline edilmelidir.
Mimarlık tarihi yazımı için gerekli üçüncü pratik ise
anlamlandırmak ve açımlamaktır. Ele alınan tarihselleştirilecek ürünler neden,
hangi gerekçelerle öyle yapılmıştır sorusu sorulmalıdır.
Türk mimarlık tarihçiliğinin tarihini yazmak bazı özgül
sorunsalları tartışmaksızın başarılamaz.
En önemli mesele Türkiye’nin mi, yoksa Türklerin mi
mimarlıklarının tarihinin yazılacağına ilişkindir.
İran ve Mısır bir tarihsel coğrafya terimi olarak neredeyse
sabittir.
Türkiye aynı tür bir coğrafya değildir. Gerçi daha geç 12.
yüzyılda bile Avrupalıların “Türkiye” (Turchia) diye adlandırdıkları bir yer
vardı; ancak bu adlandırmada iki açmaz ortaya çıkar. Birincisi, bu terim
Türkler ve komşu coğrafyalarda yaşayanlar tarafından kullanılmamıştır. İkincisi
o dönemde ülkenin sınırları tanımlı değildir.
Türkiye’nin tarihsel coğrafya bağlamında kesinleşen tek
sının İstiklal Savaşı ardından Lozan’da üzerinde anlaşmaya varılan
sınırlarıdır.
Türklerin yeryüzünde coğrafyadan adeta “münezzeh” olan modern-
öncesi tek etnik grup olduğu da söylenebilir.
O zaman bölüm başında değinilen historiyografik sorun doğar:
Türkiye’nin mi, yoksa Türklerin mi mimarlık tarihi yazılacaktır?
Kolay çözüm, siyasal egemenliğin Türklerde olduğu yerlerin mimarlıklarım
Türk mimarlığının kapsamına almak olur.
Bu yaklaşım, devleti kim yönetiyorsa mimarlık da onundur
şeklinde bir sonuç üretecektir.
Bu meseleye ilk değinen Doğan Kuban olmuştur: “[Herhangi]
bir Türk Sanatı kitabı açarsanız, içine Gaziantep’i alır, Halep’i almaz; Diyarbakır’ı
alır, Musul’u almaz; Muğla’yı alır, Rodos’u almaz; Edirne’yi alır, Filibe’yi
almaz. Fakat Osmanlı Mimarisi deyince Macaristan’dan Cezayir’e kadar her şeyi
kapsaması gerekliliğini de yadsımaz.
Türkiye dışında kalan yerler, hatta İstanbul, Bursa, Edirne
dışı bile metinlerde pek az yer bulmuştur. Mimarlık tarihçileri başlangıçtan
beri çok ağırlıklı olarak bu “üç elemanlı merkez”i yazarlar.
Modernleşme dönemi mimarlığının tarihinin 19. yüzyıl ve
sonrasını yazmak ancak 1960’ların ortalarından bu yana başlayabilmiştir.
Vernaküler mimarlığın ve konut tarihinin araştırılmaya
başlanması için eşik 10'larolmalıdır. Önce Türkevi kavramı inşa edilir. Dünya
genelinde yaygın bir historiyografık güzergâha Türkiye de katılır. Her ulusun kendi
özgül ulusal konut mimarisi olduğu inancı temel düşünsel dinamiği oluşturur.
Yapı teknolojisi tarihi Türkiye’de son yıllara kadar en az
ilgilenilen alan olmuştur.
Bir Osmanlı yapısının karar verme, tasarlama, malzeme
temini, organizasyon ve inşaat süreçlerini bütünsel olarak anlamayı deneyen ve
başka geleneklerle ilişkilerini tartışan tek önemli yayın Gülsün Tanyeli’ye
aittir (Hiçbir Üstad Böyle Kar Etmemiştir, 2017).
…mimarlık tarihi yazımının doğuşu Türkiye’de sürekli
tırmanan bir mağduriyet psikozu yaşanmaya başlanmasıyla doğrudan ilişkilidir.
18. yüzyılda askerlik ve özellikle askeri teknoloji
alanındaki mağduriyet ve geri kalmışlık bilinci üretilir. Onu 19. yüzyılda
kültürel alandaki benzer kaygıların doğuşu izler.
Türkiye'de mimarlık tarihi, genellikle Sinan'a kadar bir
yükseliş ve sonrasında Avrupa etkisiyle bir "bozulma" anlatısı
üzerine kurulmuştur.
Türkiye’de Mimarın Mesleki Tarihini Yazmak
Türkiye'de mimarın ve mimarlığın mesleki tarihini yazmaya
onu siyasal tarihe eklemlemeden kolay kolay girişilemez. Osmanlı mimarları
genellikle sadece devletin birer memuru olarak yorumlanmışlardır.
Batılı ülkelerin sözlüklerinde binlerce mimar adı geçerken,
Türkiye listeleri çok daha sınırlıdır.
12.-14. Yüzyıllar: Bu dönemde mimarlar hakkında bilgiler
sadece yapı kitabeleriyle sınırlıdır.
15.-19. Yüzyıllar: Bu dönemde mimar-müellif (eser sahibi)
kimliği hala tam olarak oluşmamıştır.
Geleneksel dünyada mimarın bireyselliği ve müellifliği
modern anlamda mevcut değildir.
Osmanlı'da "proje ücreti" gibi bir kavram yoktur;
ödeme yapı üretimine veya bürokratik hizmete yapılır.
Müelliflik, bir yapıyı mimari araçlar kullanarak yapanın
kimliğinin, yaptıranın kimliği ve yapılma gerekçesinin yanında nerede durduğuna
bağlı olarak biçimlenen bir ilişkilenme halidir.
Ahmed Efendi’nin Târîh-i Câmi-i Şerif-i Nûr-i Osmânî eseri,
mimarlığın ilk kez teknik bir dille ve inşaat süreci dökümü olarak kaleme
alındığı bir eserdir.
19. yüzyılda mimarlık büyük oranda gayrimüslim tebaanın ve
yabancıların tekelindeyken, 20. yüzyıl başında mesleğin bir "vatan
görevi" olarak Türkleştirilmesi süreci yaşanmıştır.
1990 sonrası dönem, mimarın kamusal görünürlüğünün patlama
yaptığı ve piyasanın devleştiği bir süreçtir. 1989'da Behruz Çinici'nin bir
konut reklamında "projenin mimarı" olarak sunulması, mimarın bir
"marka" haline gelişinin işaretidir. Mimarlar, siyasal tutumlarına
göre gruplandırılmaya başlar.
İstanbul Mimarlarının 20. Yüzyıldaki Tarihini Yazmak
1900-1940 arası dönem, mimarlık sahnesinin gayrimüslimlerden
geri alınması olarak kurgulanmış ve Sinan, "devletin ürettiği deha"
olarak bu milliyetçi anlatının merkezine yerleştirilmiştir.
Osmanlı elitleri için mimarlık "zanaat temelli"
bir iş olarak görülmüş, yeni kuşak Türk mimarlar, bu prestij kaybını
"diploma" ve "yüksek mimar" unvanıyla aşmaya
çalışmışlardır. Okullu olmayan (ancak pratikten yetişmiş) gayrimüslimleri
piyasadan silmek için "diploma zorunluluğu" yasallaştırılmıştır.
1970'lere kadar Balyanlar (Ermeni), Yenidünya Kardeşler
(Rum) veya D'Aronco (İtalyan) gibi İstanbul'u inşa eden aktörler, milliyetçi
tarih yazımında görmezden gelinmiştir.
1960-1980 arası, Mimarlar Odası'nın antikapitalist ve
teknokratik bir söylem geliştirdiği, ancak İstanbul'daki serbest mimarların bu
duruma sessiz kaldığı bir dönemdir.
Türkiye'de mimarlık mesleği; sadece bina inşa etmek değil,
aynı zamanda "ulus inşa etmek" amacıyla araçsallaştırılmıştır.
Erken Cumhuriyet Mimarlığının Tarihini Yazmak
Erken Cumhuriyet'in modernleşmesi, (Cumhuriyet Nostaljisi ve
Osmanlı nostaljisi arasındaki çatışma ve) "melezlenmeden başka bir şey
değildir"; yerli ve yabancı aktörlerin (Taut, Jansen, Bonatz vb.)
etkileşimiyle biçimlenmiştir.
19. yüzyıldaki Fransız etkisinin yerini, teknik ve akademik
üstünlüğüyle Almanya almıştır. 1933 Nazi Almanyası'ndan kaçan Yahudi ve solcu
bilim insanlarının (Taut, Bonatz, Egli, Schütte vb.) Türkiye'deki yükseköğretim
ve mimarlık pratiğine katkısı, siyasi bir tercihten ziyade tarihsel bir
fırsattır.
Sedad Hakkı Eldem gibi isimler, geleneksel "Türk
Evi"ni fonksiyonel bir yaşam birimi olarak değil, modern mimariye esin
verecek bir biçim (morfoloji) olarak yeniden keşfetmişlerdir.
İstanbul'da ahşap konut yapımının bitmesi, ulusal mimarlığın
artık Batılı tekniklerle (kargir/beton) üretilen bir "romantik
tarihselcilik" haline gelmesine neden olmuştur.
Konut mimarisindeki asıl devrim, ideolojik söylemlerden çok,
apartmanlaşma ve mobilya kullanımı gibi gündelik yaşam pratiklerindeki
değişimle gerçekleşmiştir.
Yer sofrasından masaya, sedirden modernist
"nikel-kübik" mobilyalara geçiş, sosyal statünün en önemli göstergesi
haline gelmiştir.
TÜRKİYE'DE MİMARLIGIN KAMUSALLAŞMASININ TARİHİNİ YAZMAK
Osmanlı ile Özdeşleşmenin Tarihini Yazmak
Bauman'ın Retrotopya kavramı / geleceğe dair umudun azaldığı
dönemlerde toplumların hayali bir "yitik cennet" olan geçmişe sığınması…
Miras anlatısı akademik bir tarihten ziyade "biz ve
onlar" ayrımını pekiştiren kolektif bir gurur inşasıdır.
Osmanlı dönemindeki kimlik yapısı günümüzdeki ulusal
kimlikten çok farklıydı. Kimlik ulusal değil, dinsel (Müslüman, Rum, Ermeni,
Musevi) temelliydi. İstanbul merkezli, saray ve çevresinin ürettiği bir gelenekle
yerel, kırsal ve bölgeye özgü gelenek arasında ciddi bir mesafe vardı: Keçecizade
İzzet Molla'nın 1823'teki Keşan sürgünü örneği, İstanbul'daki "Büyük
Gelenek" mensubunun kendisine 230 km mesafedeki yerel halkı nasıl
"cahil ve yabancı" bulduğunu gösterir. Bu, Osmanlı kimliğinin homojen
olmadığını kanıtlar.
Cumhuriyet dönemi ulus kimliği yerel geleneklerin bir devamı
olarak değil, cumhuriyetle/devletle özdeşleşme biçiminde gelişmiştir.
"Türk Evi" kavramı ulusal kimliğin bir parçası
olarak teoride yüceltilir. Fakat bu evler yaşayanlar için "konforsuz,
hijyenik olmayan ve sefil" mekanlar olarak görülür.
Geleneksel konutlar, ancak fiziksel olarak yok olduktan ve
bir "rant" nesnesine (apartman) dönüştükten sonra sevilmeye
başlanmıştır.
Günümüzde kendilerini Osmanlı ile özdeşleştiren kitleler (Celaliler,
Yörükler, yerel halk) Osmanlı merkezi tarafından dışlanmış gruplardır.
Modern konforla donatılmış ama dışı "Osmanlı" gibi
görünen yapılar, gerçek bir gelenekle değil, o geleneğin imgesiyle bağ kurar.
Türkiye' de Lümpen Tarihselcilik ve Lümpen Tarihçilik
Kendi üzerine eleştirel bir bilinç geliştiremeyen tarihselciliği
"lümpen" olarak tanımlamak gerekir.
Son dönemde görülen devlet yapılarındaki tarihselcilik,
kendisini "hakiki kimlik" olarak sunduğu halde ne Selçuklu ne de
Osmanlı morfolojisine sadıktır.
Lümpen tarihselci, geçmişin sadece kendi ideolojisine uygun
"Altın Çağ" parçalarını alır, aradaki tüm değişim ve gelişim sürecini
reddeder.
Selefi veya İslamcı gruplar için İslam değişmezdir;
dolayısıyla 14 yüzyıllık gelişimi "bozulma" (bid'at) olarak görürler.
Bu “tavır” sayesinde tarihi öğrenme,
olgular üzerinde düşünme zahmetinden de korunurlar. Eğer bu yapılar üzerine
derinlemesine düşünülürse, çelişkiler (uçurum) fark edilecektir.
Siyaset konuşulacak alanlar
daraldıkça, rejim kendisini binalar üzerinden ifade etmeye başlar.
İçi boş olan bir şeyin kendi içeriğiyle çelişmesi
imkansızdır. Bu nedenle, bir lümpen tarihselciye yaptığı işin Selçuklu veya
Osmanlı olmadığını kanıtlamak imkansızdır.
Türkiye'de mimarlık tarihi, Selçuklu'dan bugüne hep
"devleti ve sultanı" merkeze koyarak yazılmıştır.
Ankara’nın Başkentleşmesinin Toplumsal Tarihini Yazmak
Tevfik Fikret'in "Sis" şiirinde somutlaşan,
İstanbul'un kozmopolit yapısından duyulan "kirlenmişlik" hissi ve
korku, başkentin Anadolu'nun bağrına taşınmasını bir "temizlik"
operasyonu gibi meşrulaştırmıştır.
Sedad Hakkı Eldem, Ankara'nın kerpiç evlerinde, cumbalarında
ve dar sokaklarında eşsiz bir estetik ve "geleneksel Türk evi"
idealini bulur.
Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri gibi isimler için ise
Ankara, gayrimüslimlerin gidişiyle "umranını" (uygarlığını) yitirmiş,
tozlu, çamurlu ve sanatsız bir bozkır kasabasıdır.
Ayaşlı ile Kiracıları
Dokuz odalı bir dairede eski eşkıyadan banka memuruna kadar
herkesin beraber yaşaması, yıkılan mahalle kültürünün modern bir apartman
dairesinde zoraki ve kaotik bir yeniden üretimidir.
Toplumsal Mimarlık Kavrayışının Tarihini Yazmak
Mimarlıkta risk, sadece teknik bir tehlike değil, toplumsal
kabul görmeme olasılığını göze almaktır.
Batı'da Alberti (15. yy) bireyselliği ve şöhreti
yüceltirken, Osmanlı'da 1911'de bile "individualism" kamusal
çıkarları gözetmemek olarak (olumsuz) tanımlanmıştır.
İnsanlar aynı anda hem tarihsel çevrenin korunmasını ister
hem de rant için kendi eski evlerini yıktırabilirler. Bu
"tutarsızlık" aslında mekan üzerindeki ekonomik ve rasyonel yarar
sağlama mücadelesinin sonucudur.
1980 darbesi sonrası kamusal alanın daralması insanları
evlerine ve "küçük eşyalarına" yöneltti
1990’larda konut "gösterişçi tüketim" nesnesidir.
Kişi balkonunu kapatır, tarihsel penceresini değiştirir veya
kaçak kat çıkar; ancak kentin bozulmasından bahsederken suçlu daima
"başkalarıdır"
Metropolün kaosundan ve "öteki"nden duyulan korku,
mekânda şiddetli bir yalıtılmaya yol açar.
"Öteki"nden Öğrenme Patolojisinin Mimari Tarihini Yazmak
Geleneksel dünyada mimarlık, usta-çırak ilişkisi içinde,
yaparak ve görerek öğrenilen mimetik (taklitçi) bir yapıdaydı.
Batı'dan öğrenme "taklit" ve
"yabancılaşma" kaygılarını doğurmuş, kendi kültürel varlığına karşı
bir güven bunalımı yaratmıştır.
Türkiye'de bilgi hala hocanın süzgecinden geçerek
"vazgeçilmez bir lütuf" gibi aktarılır.
Modernitenin en büyük özelliği bilgideki çoğulluktur; ancak
mimetik öğrenci sadece "kendi hocasının" yolunu tek geçerli yol
sayar.
Mimarlık ancak mevcut pratiğin içinde "arıza"
çıkararak, yani sorgulayarak ve reddederek ilerler.
Mimarlık Dergiciliğinin Tarihini Yazmak
Türkiye'de mimarlık dergiciliği, 1931'de (önce Mimar adıyla)
yayına başlayan Arkitekt ile gerçek bir mesleki kimliğe bürünür.
Akademik yükseltme sisteminin getirdiği "makale
yayınlama" zorunluluğu, dergileri camiadan kopuk ve içe kapalı hale
getirmiştir.
1964'te çıkan Akademi dergisi ve 1975'te kurulan ODTÜ
Mimarlık Fakültesi Dergisi, Türkiye'deki akademik yayıncılığın en prestijli
köşe taşlarıdır.
Devletin mimarı yok sayan tavrına karşı, sivil ve ticari
dergilerin mimarı bir "özne" olarak kurgulama çabası, Türkiye
modernleşmesinin yayıncılık üzerinden okunan bir özetidir.
Mimari Polemiğin ve Sansasyonun Tarihini Yazma
Eskiden ibadet yapıları (camiler, katedraller) "yüce"
kabul edildiği için mimari kaliteleri tartışılamazdı. Modern çağda ise her özne
ve her yapı görünürlük ve dolayısıyla eleştirilme hakkı kazanmıştır.
16. yüzyılda Mimar Sinan’ın maruz kaldığı
"yolsuzluk" ve "teknik yetersizlik" iddiaları, kamusal bir
polemikten ziyade saray içi ayak kaydırma ve dedikodu niteliğindedir.
Cemil Cem'in bu anıtı "tüy" olarak nitelemesi,
Türkiye tarihindeki ilk gerçek morfolojik mimari polemiklerden biridir.
1930'larda modern apartmanlar ve yaşam tarzı, popüler mizah
dergilerinde (Akbaba vb.) "soğuk ve anlamsız" bulunarak
eleştirilmiştir.
Mimarı ve Mimarlığı Sergilemenin Tarihini Yazmak
Mimarlığı sergilemek, binayı bulunduğu yerden koparıp bir
temsile (maket, çizim, fotoğraf) dönüştürmektir.
Türkiye'de kişisel mimarlık sergileri bir "istek"
değil, "ödev" olarak başlamıştır, Bu sergiler biter bitmez mimarlar
bir daha sergi açmamıştır.
Sonuç
Karşı-Modernlik, Mimarlık, Tarihyazımı ve Mütereddit Modern Bir Aktör
Olarak Devlet
Türkiye'deki mimari dergicilik, sergicilik veya meslekleşme
süreçleri Batı kökenlidir; ancak bu durum onları sadece "taklit"
kılmaz.
Modernlik tek bir merkezden yayılan tek tip bir paket
değildir. Her toplum, bu küresel durumla karşılaştığında kendi özgül
"arızalarını", direnişlerini ve revizyonlarını üretir.
Devletin modernleşmedeki rolü sanıldığı gibi
"öncü" değil, genellikle mütereddittir.
Mimarlık tarihinin sadece siyasal iktidarların projeleri
(başkent Ankara, Anıtkabir vb.) üzerinden okunması, devletin farkında bile
olmadığı devasa bir mimari dönüşüm alanını görünmez kılar.
Modernliğin "dış güçler" veya "ceberrut
devlet" tarafından dayatıldığına inanmak, toplumsal aktörlerin kendi
değişim sorumluluklarını bir kenara bırakıp "mağduriyet" üzerinden
kendilerini kompanse etme yoludur.
Devletin bu sisteme müdahalesi mutlak değil, sınırlıdır. Bu
nedenle gerçek bir mimarlık tarihi, devletin emirlerinden ziyade; öğrenme,
yanlış anlama, taklit etme ve dönüştürme pratiklerinin yani toplumsallığın
tarihidir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder