Uğur Tanyeli - Korku Metropolü İstanbul 18. Yüzyıldan Bugüne - Notlar
Metis Yayınları, 2022
Uğur Tanyeli’nin Korku Metropolü İstanbul adlı eseri, kentin
18. yüzyıldan bugüne uzanan modernleşme serüvenini mekânsal ve toplumsal
korkular ekseninde inceler.
Özellikle erken dönem Osmanlı romanları ve halk hikayeleri
aracılığıyla, kentsel mekanın nasıl bir suç ve ahlak mekanı olarak
kurgulandığına dair özgün saptamalar sunar.
…
Önsöz
Mekânlar sadece elle tutulur ve somut olmazlar. Kuşkusuz
korkular mekân ürettikleri gibi, mekânlar da korku üretir.
…buradaki asıl inceleme konusu, mekânın nasıl korkutucu hale
getirildiğinden çok, korkunun mekân inşa etmesine ilişkin.
Anksiyete hem onu yaşayana, hem de yaşayanın içinde
konumlandığı toplumsal ve fiziksel çevreye zarar verir.
Giriş: İstanbul’u Metropol Olarak Anlatmak
Constantinus tarafından kuruluşundan (MS 330) beri
yeryüzünün hep en büyük ve önemli kentlerinden bir olagelmiş bu metropol daima
“yalnız bir dev”dir.
18. yüzyıldan itibaren / İstanbul öncelikle bir siyasal
mekândır; metropoliten mekân kimliği edinemez.
…dünya genelindeki değişimleri geriden faz farkıyla izleyen
bir takipçidir. Onun modem tarihi hep ötekilere yetişmeye çalışan olarak
kuramsallaştırılır.
1453 tarihi 1953’ten beri kutlamalarla sürekli olarak
anımsatılır. Fetih güzellemeleri yapılır. Fetih panoraması inşa edilir.
İstanbul’un bu ülkenin insanları tarafından korku
aracılığıyla sahiplenildiğini söylemek abartıl olmaz.
Metropoliten korkular bilmekten, öğrenmekten, araştırmaktan
kaçınmayı ve dolayısıyla bu kentin metropollük hallerine yönelik özgül bir
cehaleti inşa eder ve sürekli yeniden üretirler. Bu cehalet Türkiye’de
birbiriyle bağlantılı iki güzergâhta ilerler: Birincisi, İstanbul bir tarihsel
imge olarak hep çok sevilir. İkincisi, güncel bir gerçeklik olarak ondan nefret
edilir.
Korku Mekânı İstanbul: Mekânın Toplumsal İnşası ve Porozite Korkusu
Porozite (Geçirgenlik)
İstanbul, yüzyıllar boyunca mahalle ve semt ölçeğinde
"geçirimsiz" bir kentsellik üretmiştir. Modernleşme ile artan
mobilite ve kamusallık, geleneksel sınırları yıktığı için bir "açılma
korkusu" yaratmıştır.
…açılmaktan korkmak İstanbul’da/Türkiye’de (ve hiç kuşkusuz
dünyada da) kamusallığın yıkılışıyla bağlantılı bir yalnızlaşma ve dışa kapanma
değil; tam aksine, yeni bir kamusallaşma biçimi olarak somutlaşıyor. / nostaljik
söylemler inşa ediyor.
Doğa: İstanbul’da Doğaya İlişkin Tereddütler (18.-21. Yüzyıl)
Kentsel mekanı anlamak için onun karşıtının özellikle
dikkate alınması gerekir.
19. yüzyıl sonlarına kadar doğa, estetize edilen bir yer
değil, korunulması gereken korkutucu bir alandır.
Depremler ve yangınlar uzun süre "ilahî bir ceza"
veya kader olarak görülmüş; ancak 19. yüzyıldan itibaren kontrol edilebilir
sorunlar olarak algılanmaya başlanmıştır.
Doğada tek başına kalmak veya doğaya sığınmak (inziva)
kültürü Türkiye'de yerleşmemiştir.
İstanbul'da doğayı deneyimlemek mevsimliktir. Mevsimler
İstanbul'da toplumsal bir ritimle yaşanır. Kış, eve kapanılan bir dönemdir.
Yazlık pratikleri ise 18. yüzyılda mahalle denetiminden kaçış olarak başlar. 18.
yüzyılda mesirelerle başlayan "mahalleden kaçış", günümüzde steril
"yazlık sitelere" sığınma pratiğine evrilmiştir.
Estetik: Kentin Çirkinleşmesinden Korkmak
Modernite öncesinde sanat ve mimari ayrılmaz bir bütündür;
ancak modern dönemde sanat yapıtı mekândan özerkleşerek "anıt" halini
almıştır.
Günümüzde Türkiye'de kentsel sanat, "anlamsızlık
korkusu" nedeniyle ancak doğrudan mesaj veren (mısır heykeli, ibrik vb.)
formlarda meşrulaşabilmektedir.
Kentsel estetiğin tarihi, bir yerde mevcut olanın başka
yerlere taşmabilme imkânıyla doğrudan bağlantılı.
Tüm modern dönem Avrupa, hatta dünya kentleşmesi böyle
taşınmalarla oluştu.
Kökensel yerleri bazen saptanabilse de, süreç içinde yeröte-
si hale gelirler. Belirli bir yerin koparılmaz, yinelenemez bileşenleri
olmaktan çıkar, potansiyel anlamda her yere ait hale gelirler.
İstanbul, Avrupa metropollerinin görselliğini "taklit
korkusu" ile "gıpta" arasında gidip gelerek taşımaya
çalışmıştır.
Kadın: 18. Yüzyıldan 1950’lere İstanbul’un Korkutan Kadınları ve Mekânları
Kadının kamusal alanda görünürlük kazanması, İstanbul'un en
köklü "açılma korkularından" biridir.
18. yüzyıldan itibaren kadının mesireye veya çarşıya çıkması
ahlak bozucu bir eylem olarak damgalanmıştır.
Kamusal mekân, kadınları denetlemek ve "terbiye
etmek" için bir disiplin bölgesi olarak kurgulanmıştır. İffet, kadının
kamusal alana çıkmamasıyla özdeşleştirilmiştir.
Kadın korkusu İstanbul’un asli mekân kurucu pratiklerinden
biridir.
Ölümü Estetize Etmenin Mekânsallığı ve İstanbul
Ölümün mekândaki temsili ve tarihsel yapıların tekinsizliği…
/ Ölüm, Türkiye'de dinsel veya ideolojik bir çerçeveye oturtulmadığı sürece
genellikle "sessizlikle" geçiştirilen bir konudur.
İstanbul'da türbeler, ölümü estetize etmekten ziyade siyasal
iktidarı ve "muktedirler kültünü" kutsallaştırma aracıdır.
Erken Osmanlı romanında intihar, modern bireyin çıkmazlarını
anlatan seküler bir ölüm inşası olarak belirir.
Tarihsel olan, geçmişe ait sayılan tekinsiz bulunuyor;
dolayısıyla endişe veriyor, huzursuzluk duygusu yaratıyor.
“Öteki”: Batı-Doğu Yarılması Tahayyülü İçinde Metropoliten Korkular
"Batı" ve "Bizans" gibi
"öteki" kavramlarının korku kaynağına dönüşmesi…
Bizans mirası, ulusal kimlik inşasında bir tehdit / düşman
mirası / olarak algılanmış; Ayasofya ise sürekli bir "aidiyet
bunalımı" ve "yeniden fetih" nesnesi haline getirilmiştir.
Batı'nın bilgisine muhtaç olmakla birlikte, ona benzeyerek
kimliğini yitirme endişesi (taklit korkusu) toplumsal bir şizofreni
yaratmıştır.
Ayna çok önemliydi, ama güvenilir değildi. Çünkü neredeyse
her zaman negatif değer yargıları dile getirmesi, çarpıtması bekleniyordu.
Protesto: İstanbul’da Ayaklanma, “Riot” ve Protesto Korkusu
İstanbul'un isyan ve protesto tarihi…
Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla İstanbul'da uzun sürecek bir
"suskunluk yüzyılı" başlamıştır.
Protesto etmekten, protestocudan ve protesto eyleminin
getirdiği huzursuzluktan korkulmaktadır.
Gezi Parkı eylemleri mekânın bizzat gerekçe olduğu bir
protesto iken; 15 Temmuz bir "cemaat darbesi" ve ardından gelen
kutsallaştırma süreci olarak ele alınır.
Politika / vatandaşların görünür olma mekânına
dönüştürülmesine ilişkindir. Son iki yüzyıllık Türkiye tarihi protesto ve hatta
politika üretmemenin tarihidir.
Roman: Erken Osmanlı Romanı Mekânı Nasıl Kurar, Nelerden Korkar?
Erken Osmanlı romanında kamusal mekân, örneğin park ve
mesire tehlikelidir
(Fatih-Harbiye romanı örneğine istinaden) Mekân adeta
kaderdi.
...teknoloji ve teknik / bu iki kavram Türkçeye 20. yüzyıl
başında yavaş ve tereddütle girmektedir.
1911 basımı Redhouse Sözlüğü’nde bile “technic” mustalah, “technical”
ilim ve san’ata mensub ve müte’allik, “technology” ilm-i bahs-i külliyat-ı
san’aiye, “technological” ilm-i bahs-i külliyat-ı san’aiyeye mensub ve
müte’allik diye tanımlanıyordu. “ilm-i bahs”in kökenini oluşturan Farsça
terimin anlamıysa “akıl yürütme, mantık ve diyalektik ilmi”dir. Gündelik
yaşamda hiç kullanılmadıkları aşikâr olan bu terimler, belli ki, aynı İngilizce
sözcükleri açıklayabilmek için başvurulmuş yakın anlamlı bile denemeyecek
Farsça ve Arapça dil malzemeleridir.
Onu kullanır, yaşamı kolaylaştırdığına inanabilirler, ama
kavramsal bir inşaya girişmezler.
Mühendishaneler belirli becerileri öğretir, ama onların
hepsinin içinde konumlanacağı bir teknoloji alanı kurmazlar.
Geç Osmanlı İstanbul’u ve Ahmet Mithat teknolojiden, örneğin
telefonun bu “mekânı delme” ihtimali nedeniyle korkar. Hatta her teknik
yenilik, her teknolojik değişim ahlaki ve düşünsel bir açmaz tanımlar;
dolayısıyla korkutur.
Lüks korkusu / yozlaşma
İstanbul’u Tarihini Yazarak ve Yazmayarak Sahiplenmek
İstanbul'un tarihi uzun süre efsanelerle örülmüş bir
"Osmanlı şimdiciliği" içinde ele alınmıştır.
(Tevfik Fikret) Sis’e kadar tüm Osmanlı edebiyatı
İstanbul’un güzelliğinde odaklanmıştır. Bu kentin zamanötesi bir güzelliği ve
anlamı vardır.
Fikret yıkılan ve daha fazla da çürüyen bir İstanbul
manzarası çizer.
Cumhuriyet dönemi Türk okul kitaplarında Bizans'ın
anlatılışı da bir anlamda yok sayarak ötekileştirmenin olağan bir uzantısıdır.
Bizans'ın ve Bizans istanbulu’nun kültürel ve sanatsal bir
odak olarak hiçbir şekilde anılması söz konusu olmaz. Bizans'ın varlığı adeta
sadece Osmanlılar/Türkler tarafından mağlup edilmekle sınırlıdır.
Taşra - Bir Toplumsal Disiplin Aracı Olarak Taşra Ya Da İstanbul-Olmayanın
İnşası
Taşra, İstanbul imgeleminde "çirkin, geri, cahil ve
zarafet yoksunu" bir "İstanbul-olmayan" alanı olarak inşa
edilmiştir.
Bu ikilik, merkezin (İstanbul) çevreyi (taşra) yönetme ve
dönüştürme misyonunu meşrulaştıran ideolojik bir araçtır.
Toponimi: İstanbul'un Yeradlarında Dışavurulan Korku
Adlandırma, bir sahiplenme edimidir. İstanbul'da sokak ve
semt adları, özellikle Cumhuriyet döneminde "toponimik bir etnik
temizlik" yapılarak Türkçeleştirilmiş ve siyasallaştırılmıştır.
İstanbul’un adlandırma tarihçesi yalnızca Türkleştirme
çabasıyla ve milliyetçilikle bağlantılı değildir. Bugüne uzanan bir
siyasallaştırma kaygısıysa belirgindir. 1908 Meşruiyeti’nden ve 1923’ten sonra,
1960 darbesinin ardından ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında pek çok yeni
yer ve sokak adı icat edilmiş görünür. Bunlar hemen daima siyasal değişimi
meşrulaştırmaya yönelik adlardır.
Sonsöz, Korku Metropolü İstanbul için Bir Tarihçe
Bu kitabın bütün bölümleri çeşitli bağlamlarda o uzun erimli
metropoliten korkulan tarihselleştiriyor. Hepsinin genel yorumu niteliğinde ve
tüm 18.-21. yüzyıl aralığını karakterize eden argüman, başta da belirtildiği
gibi, “antroposen çağda yaşamak ancak antroposen gerçekliğe alışamamak”
şeklinde olmalıdır. Başka bir anlatımla, İstanbul’da ve Türkiye’de dünyayı
dönüştürmeye muktedir ve özgüvenli bir insani varoluş hali tahayyül
edilemediğini görmek gerekiyor.
İstanbullular, dünyayı dönüştürme iktidarına sahip
olmalarına rağmen kendilerini sadece bu değişime maruz kalan mağdurlar olarak
görürler.
Kent, karmaşık gerçekliğiyle yüzleşmek yerine dine veya nostaljiye
sığınan edilgen bir insan tipi üretmektedir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder