13 Ekim 2025 Pazartesi

Uğur Tanyeli - Korku Metropolü İstanbul - Notlar

Uğur Tanyeli - Korku Metropolü İstanbul 18. Yüzyıldan Bugüne - Notlar

Metis Yayınları, 2022

 


Uğur Tanyeli’nin Korku Metropolü İstanbul adlı eseri, kentin 18. yüzyıldan bugüne uzanan modernleşme serüvenini mekânsal ve toplumsal korkular ekseninde inceler.

Özellikle erken dönem Osmanlı romanları ve halk hikayeleri aracılığıyla, kentsel mekanın nasıl bir suç ve ahlak mekanı olarak kurgulandığına dair özgün saptamalar sunar.

 

Önsöz

Mekânlar sadece elle tutulur ve somut olmazlar. Kuşkusuz korkular mekân ürettikleri gibi, mekânlar da korku üretir.

…buradaki asıl inceleme konusu, mekânın nasıl korkutucu hale getirildiğinden çok, korkunun mekân inşa etmesine ilişkin.

Anksiyete hem onu yaşayana, hem de yaşayanın içinde konumlandığı toplumsal ve fiziksel çevreye zarar verir.

 

Giriş: İstanbul’u Metropol Olarak Anlatmak

Constantinus tarafından kuruluşundan (MS 330) beri yeryüzünün hep en büyük ve önemli kentlerinden bir olagelmiş bu metropol daima “yalnız bir dev”dir.

18. yüzyıldan itibaren / İstanbul öncelikle bir siyasal mekândır; metropoliten mekân kimliği edinemez.

…dünya genelindeki değişimleri geriden faz farkıyla izleyen bir takipçidir. Onun modem tarihi hep ötekilere yetişmeye çalışan olarak kuramsallaştırılır.

 

1453 tarihi 1953’ten beri kutlamalarla sürekli olarak anımsatılır. Fetih güzellemeleri yapılır. Fetih panoraması inşa edilir.

 

İstanbul’un bu ülkenin insanları tarafından korku aracılığıyla sahiplenildiğini söylemek abartıl olmaz.

Metropoliten korkular bilmekten, öğrenmekten, araştırmaktan kaçınmayı ve dolayısıyla bu kentin metropollük hallerine yönelik özgül bir cehaleti inşa eder ve sürekli yeniden üretirler. Bu cehalet Türkiye’de birbiriyle bağlantılı iki güzergâhta ilerler: Birincisi, İstanbul bir tarihsel imge olarak hep çok sevilir. İkincisi, güncel bir gerçeklik olarak ondan nefret edilir.

 

Korku Mekânı İstanbul: Mekânın Toplumsal İnşası ve Porozite Korkusu

Porozite (Geçirgenlik)

İstanbul, yüzyıllar boyunca mahalle ve semt ölçeğinde "geçirimsiz" bir kentsellik üretmiştir. Modernleşme ile artan mobilite ve kamusallık, geleneksel sınırları yıktığı için bir "açılma korkusu" yaratmıştır.

 

…açılmaktan korkmak İstanbul’da/Türkiye’de (ve hiç kuşkusuz dünyada da) kamusallığın yıkılışıyla bağlantılı bir yalnızlaşma ve dışa kapanma değil; tam aksine, yeni bir kamusallaşma biçimi olarak somutlaşıyor. / nostaljik söylemler inşa ediyor.

 

Doğa: İstanbul’da Doğaya İlişkin Tereddütler (18.-21. Yüzyıl)

Kentsel mekanı anlamak için onun karşıtının özellikle dikkate alınması gerekir.

 

19. yüzyıl sonlarına kadar doğa, estetize edilen bir yer değil, korunulması gereken korkutucu bir alandır.

 

Depremler ve yangınlar uzun süre "ilahî bir ceza" veya kader olarak görülmüş; ancak 19. yüzyıldan itibaren kontrol edilebilir sorunlar olarak algılanmaya başlanmıştır.

 

Doğada tek başına kalmak veya doğaya sığınmak (inziva) kültürü Türkiye'de yerleşmemiştir.

 

İstanbul'da doğayı deneyimlemek mevsimliktir. Mevsimler İstanbul'da toplumsal bir ritimle yaşanır. Kış, eve kapanılan bir dönemdir. Yazlık pratikleri ise 18. yüzyılda mahalle denetiminden kaçış olarak başlar. 18. yüzyılda mesirelerle başlayan "mahalleden kaçış", günümüzde steril "yazlık sitelere" sığınma pratiğine evrilmiştir.

 

Estetik: Kentin Çirkinleşmesinden Korkmak

Modernite öncesinde sanat ve mimari ayrılmaz bir bütündür; ancak modern dönemde sanat yapıtı mekândan özerkleşerek "anıt" halini almıştır.

 

Günümüzde Türkiye'de kentsel sanat, "anlamsızlık korkusu" nedeniyle ancak doğrudan mesaj veren (mısır heykeli, ibrik vb.) formlarda meşrulaşabilmektedir.

 

Kentsel estetiğin tarihi, bir yerde mevcut olanın başka yerlere taşmabilme imkânıyla doğrudan bağlantılı.

Tüm modern dönem Avrupa, hatta dünya kentleşmesi böyle taşınmalarla oluştu.

Kökensel yerleri bazen saptanabilse de, süreç içinde yeröte- si hale gelirler. Belirli bir yerin koparılmaz, yinelenemez bileşenleri olmaktan çıkar, potansiyel anlamda her yere ait hale gelirler.

 

İstanbul, Avrupa metropollerinin görselliğini "taklit korkusu" ile "gıpta" arasında gidip gelerek taşımaya çalışmıştır.

 

Kadın: 18. Yüzyıldan 1950’lere İstanbul’un Korkutan Kadınları ve Mekânları

Kadının kamusal alanda görünürlük kazanması, İstanbul'un en köklü "açılma korkularından" biridir.

 

18. yüzyıldan itibaren kadının mesireye veya çarşıya çıkması ahlak bozucu bir eylem olarak damgalanmıştır.

 

Kamusal mekân, kadınları denetlemek ve "terbiye etmek" için bir disiplin bölgesi olarak kurgulanmıştır. İffet, kadının kamusal alana çıkmamasıyla özdeşleştirilmiştir.

Kadın korkusu İstanbul’un asli mekân kurucu pratiklerinden biridir.

 

Ölümü Estetize Etmenin Mekânsallığı ve İstanbul

Ölümün mekândaki temsili ve tarihsel yapıların tekinsizliği… / Ölüm, Türkiye'de dinsel veya ideolojik bir çerçeveye oturtulmadığı sürece genellikle "sessizlikle" geçiştirilen bir konudur.

 

İstanbul'da türbeler, ölümü estetize etmekten ziyade siyasal iktidarı ve "muktedirler kültünü" kutsallaştırma aracıdır.

 

Erken Osmanlı romanında intihar, modern bireyin çıkmazlarını anlatan seküler bir ölüm inşası olarak belirir.

Tarihsel olan, geçmişe ait sayılan tekinsiz bulunuyor; dolayısıyla endişe veriyor, huzursuzluk duygusu yaratıyor.

 

“Öteki”: Batı-Doğu Yarılması Tahayyülü İçinde Metropoliten Korkular

"Batı" ve "Bizans" gibi "öteki" kavramlarının korku kaynağına dönüşmesi…

 

Bizans mirası, ulusal kimlik inşasında bir tehdit / düşman mirası / olarak algılanmış; Ayasofya ise sürekli bir "aidiyet bunalımı" ve "yeniden fetih" nesnesi haline getirilmiştir.

 

Batı'nın bilgisine muhtaç olmakla birlikte, ona benzeyerek kimliğini yitirme endişesi (taklit korkusu) toplumsal bir şizofreni yaratmıştır.

Ayna çok önemliydi, ama güvenilir değildi. Çünkü neredeyse her zaman negatif değer yargıları dile getirmesi, çarpıtması bekleniyordu.

 

Protesto: İstanbul’da Ayaklanma, “Riot” ve Protesto Korkusu

İstanbul'un isyan ve protesto tarihi…

 

Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla İstanbul'da uzun sürecek bir "suskunluk yüzyılı" başlamıştır.

Protesto etmekten, protestocudan ve protesto eyleminin getirdiği huzursuzluktan korkulmaktadır.

 

Gezi Parkı eylemleri mekânın bizzat gerekçe olduğu bir protesto iken; 15 Temmuz bir "cemaat darbesi" ve ardından gelen kutsallaştırma süreci olarak ele alınır.

 

Politika / vatandaşların görünür olma mekânına dönüştürülmesine ilişkindir. Son iki yüzyıllık Türkiye tarihi protesto ve hatta politika üretmemenin tarihidir.

 

Roman: Erken Osmanlı Romanı Mekânı Nasıl Kurar, Nelerden Korkar?

Erken Osmanlı romanında kamusal mekân, örneğin park ve mesire tehlikelidir

(Fatih-Harbiye romanı örneğine istinaden) Mekân adeta kaderdi.

 

...teknoloji ve teknik / bu iki kavram Türkçeye 20. yüzyıl başında yavaş ve tereddütle girmektedir.

1911 basımı Redhouse Sözlüğü’nde bile “technic” mustalah, “technical” ilim ve san’ata mensub ve müte’allik, “technology” ilm-i bahs-i külliyat-ı san’aiye, “technological” ilm-i bahs-i külliyat-ı san’aiyeye mensub ve müte’allik diye tanımlanıyordu. “ilm-i bahs”in kökenini oluşturan Farsça terimin anlamıysa “akıl yürütme, mantık ve diyalektik ilmi”dir. Gündelik yaşamda hiç kullanılmadıkları aşikâr olan bu terimler, belli ki, aynı İngilizce sözcükleri açıklayabilmek için başvurulmuş yakın anlamlı bile denemeyecek Farsça ve Arapça dil malzemeleridir.

 

Onu kullanır, yaşamı kolaylaştırdığına inanabilirler, ama kavramsal bir inşaya girişmezler.

Mühendishaneler belirli becerileri öğretir, ama onların hepsinin içinde konumlanacağı bir teknoloji alanı kurmazlar.

 

Geç Osmanlı İstanbul’u ve Ahmet Mithat teknolojiden, örneğin telefonun bu “mekânı delme” ihtimali nedeniyle korkar. Hatta her teknik yenilik, her teknolojik değişim ahlaki ve düşünsel bir açmaz tanımlar; dolayısıyla korkutur.

 

Lüks korkusu / yozlaşma

 

İstanbul’u Tarihini Yazarak ve Yazmayarak Sahiplenmek

İstanbul'un tarihi uzun süre efsanelerle örülmüş bir "Osmanlı şimdiciliği" içinde ele alınmıştır.

 

(Tevfik Fikret) Sis’e kadar tüm Osmanlı edebiyatı İstanbul’un güzelliğinde odaklanmıştır. Bu kentin zamanötesi bir güzelliği ve anlamı vardır.

Fikret yıkılan ve daha fazla da çürüyen bir İstanbul manzarası çizer.

 

Cumhuriyet dönemi Türk okul kitaplarında Bizans'ın anlatılışı da bir anlamda yok sayarak ötekileştirmenin olağan bir uzantısıdır.

Bizans'ın ve Bizans istanbulu’nun kültürel ve sanatsal bir odak olarak hiçbir şekilde anılması söz konusu olmaz. Bizans'ın varlığı adeta sadece Osmanlılar/Türkler tarafından mağlup edilmekle sınırlıdır.

 

Taşra - Bir Toplumsal Disiplin Aracı Olarak Taşra Ya Da İstanbul-Olmayanın İnşası

Taşra, İstanbul imgeleminde "çirkin, geri, cahil ve zarafet yoksunu" bir "İstanbul-olmayan" alanı olarak inşa edilmiştir.

Bu ikilik, merkezin (İstanbul) çevreyi (taşra) yönetme ve dönüştürme misyonunu meşrulaştıran ideolojik bir araçtır.

 

Toponimi: İstanbul'un Yeradlarında Dışavurulan Korku

Adlandırma, bir sahiplenme edimidir. İstanbul'da sokak ve semt adları, özellikle Cumhuriyet döneminde "toponimik bir etnik temizlik" yapılarak Türkçeleştirilmiş ve siyasallaştırılmıştır.

İstanbul’un adlandırma tarihçesi yalnızca Türkleştirme çabasıyla ve milliyetçilikle bağlantılı değildir. Bugüne uzanan bir siyasallaştırma kaygısıysa belirgindir. 1908 Meşruiyeti’nden ve 1923’ten sonra, 1960 darbesinin ardından ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında pek çok yeni yer ve sokak adı icat edilmiş görünür. Bunlar hemen daima siyasal değişimi meşrulaştırmaya yönelik adlardır.

 

Sonsöz, Korku Metropolü İstanbul için Bir Tarihçe

Bu kitabın bütün bölümleri çeşitli bağlamlarda o uzun erimli metropoliten korkulan tarihselleştiriyor. Hepsinin genel yorumu niteliğinde ve tüm 18.-21. yüzyıl aralığını karakterize eden argüman, başta da belirtildiği gibi, “antroposen çağda yaşamak ancak antroposen gerçekliğe alışamamak” şeklinde olmalıdır. Başka bir anlatımla, İstanbul’da ve Türkiye’de dünyayı dönüştürmeye muktedir ve özgüvenli bir insani varoluş hali tahayyül edilemediğini görmek gerekiyor.

 

İstanbullular, dünyayı dönüştürme iktidarına sahip olmalarına rağmen kendilerini sadece bu değişime maruz kalan mağdurlar olarak görürler.

Kent, karmaşık gerçekliğiyle yüzleşmek yerine dine veya nostaljiye sığınan edilgen bir insan tipi üretmektedir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder