1 Ocak 2016 Cuma

Dâvûd el-Kayserî - Mukaddemat - Fususu'l-Hikem'e Giriş


Dâvûd el-Kayserî - Mukaddemat - Fususu'l-Hikem'e Giriş

Allah (…) Âdem’i ortaya çıkardı ve onu âlem diye nitelenen isimlerinin mazharına halife kıldı.

Vucûd (varoluş, varolmak) dış ve zihnî vucûddan başka bir şeydir.

Vucûd zorunludur; eğer mümkün olmuş olsaydı, O’nun bir illeti olmuş olacaktı ve netice olarak da bir şeyin kendisinden önce gelmesi gerekecekti.

Hakîmlerin ıstılahında mücerred akıl denen şeye ehlullah ıstılahında ruh denir. Bu yüzden ilk akla Rûhu’l Kuds denir.
Mücerred nâtık nefs denen şeye de kalp denir.

Her cemalin de bir celali vardır.
Sıfatlar, tam ve küllî bir kuşatması olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılır. Birinci kümeye girenler (…) hayat, ilim, kudret, semi’, basar ve kelam…

Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın.
Allah ve Rahmân isimleri tüm isimleri içine alan isimlerdir.
O’nun ezelîliği Evvel isminden, ebedîliği Âhir isminden, zuhuru Zâhir isminden burunu, yani bâtın olması da Bâtın ismindendir.
Hiçbir şey şu dört durumun dışına kalamaz: Zuhûr, butûn, evveliyet ve âhiriyet.

İsimler bir taksime göre de zât, sıfat ve fiil isimleri diye bölümlere ayrılmıştır.

Zât isimleri şunlardır: Allah, Rab, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Âlî, Azîm, Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir, Kebir, Celîl, Mecîd, Hak, Mübîn, Vâcid, Mâcid, Samed, Müteâl, Ganî, Nûr, Vâris, Zü’l-Celâl, Rakîb

Sıfat isimleri: Hayy, Şekûr, Kahâr, Kâhir, Muktedir, Kavî, Kâdir, Rahmân, Rahîm, Kerîm, Gaffâr, Gafûr, Vedûd, Raûf, Halîm, Sabûr, Birr, Alîm, Habîr, Muhsî, Hakîm, Şehîd, Semî’ ve Basîr.

Fiil isimleri: Mübdî, Vekîl, Bâis, Mucîb, Vâsi’, Hasîb, Mukît, Hâfız, Hâlık, Bâri’, Musavvir, Vehhâb, Rezzâk, Fettâh, Kâbız, Bâsit, Hâfıd, Râfi’, Mu’iz, Muzıll, Hukm, Adl, Latîf, Mu’îd, Muhyî, Mumît, Vâli, Tevvâb, Muntakîm, Muksıd, Câmi’, Muğnî, Mâni’, Dârr, Nâfi’, Hâdi, Bedî, Reşid.

İlahi isimlerin Allah’ın bilgisinde ma’kül suretleri vardır.
Mantıkçı filozoflarca bunların tümellerine mahiyetler ve hakikatler, cüz’ilerine ise hüviyetler denir.
Bu suretler (…) feyz-i akdes ve ilk tecelli ile İlahî Zât’tan taşarlar.

İlahî feyz-i akdes ve feyz’i mukaddes olmak üzere ikiye ayrılır.
Birincisiyle (…) Allah’ın bilgisi meydana gelir.
İkincisiyle (…) içerim ve uzantıları oluşurlar.

A’yân, yani nesnel varlıklar (…) ikiye ayrılır: birincisi mümkün aynlar, ikincisi mümtenî aynlar.
Mümteni olanlar da kendi içinde ikiye ayrılır: Birincisi aklî varsayıma mümtenilerdir.
Bunlar birtakım kuruntularla ma’lûl aklın oraya attığı mevhum şeylerdir.
İkinci kısım, varsayıma dayanmayanlardır.

A’yân-ı sâbite, ilmî suretler olmaları bakımından (…) bilgi düzeyinde varolmanın dışında mevcut değildirler.

Bir şeyin bilinmemesi, onun yokluğunu gerektirmez.

Âlem
Alâmetten gelir
Kendisiyle bir şeyin bilindiği ey demektir.

Istılâhî anlamıyla, Allah teâlâdan başka her şey demektir.
Çünkü Allah isim ve sıfatları yönüyle onun sayesinde bilinir.

İnsan, büyük âlemin nüshası olduğundan, büyük âlemin içindeki tüm hakikatleri kapsar. Dahası (…) insanı bu hakikatlerden perdeleyen şey, onun maddî yapısından başka bir şey değildir.

Misâl âlemi nûranî cevherden oluşan rûhanî bir âlemdir.
Bu âlem ne bileşik maddî bir cisim, ne de mücerred aklî cevherdir. Çünkü o, bu ikisinin arasını ayıran berzah ve sınırdır.

Vu âlem arş, yedi gök, yerler ve bunlardaki mülkleri vs. içine alır.
İşte bu makamda tâlib nebevî mi’râcın nasıl vuku bulduğuna vâkıf olur.

İnsan nefsi güçlenip aydınlandığı ölçüde duyusal dünyanın üstüne çıkabilir ve (…) karanlığı kaldırabilir.
Aynı şekilde (…) kendisi ile mücerred ruhlar arasındaki münasebet güçlenir ve böylece o ruhlardan onlara doğru cezb edilmesine neden olan mânâlar nefse akar.

…duyusal âlemde varlığı olan her şeyin misâl âleminde de bir varlığı vardır.

Hakk’ın tüm mevcudata akması gibi insan-ı kâmilin de bütün mevcudatta dolaşması gerekir.
Hakku’l-yakîn bu sayede gerçekleşir.
---

Dâvûd el-Kayserî: 1260’ta Kayseri’de doğduğu kabul edilir. Tahsil için bir süre Kahire’de bulunmuştur. Azerbaycan’da bulunduğu bir dönem Abdürrezzâk el-Kâşânî ile karşılaşmış ve onun tesiriyle tasavvufa meyletmiştir.
Orhan Gazi’nin, İznik’i feth ettikten sonra açtığı İznik Medresesine müderris olarak tayin edildi. 1350 yılındaki vefatına kadar burada başmüderris olarak görev yaptı.

----

Türkçeleştiren: Mehmet Çetinkaya
İnsan Yayınları
2011


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder