8 Ekim 2020 Perşembe

Ahmet Faik Günday'ın Hayat ve Hatıratı

Süleyman Yatak - Ahmet Faik Günday'ın Hayat ve Hatıratı

Önsöz

Faik Bey, 3 Eylül 1956 – 6 Mart 1957 tarihleri arasında Dünya gazetesinde tefrika ettiği “İzmir Suikastının İç Yüzü” adlı hatıralarını, gazetenin 2.9.1956 tarihli iddiaları karşısında hasta yatağında acı çekmesine rağmen, tarihi vazifesini yapmak mecburiyetinde kalarak neşr etmiştir.

Bu hatıralar (…) suikastı hükumete ihbar etmiş olabileceği ihtimali dolayısıyla ayrıca değer kazanmaktadır.

Faik Bey hatıralarının 1. Cildini 1960 yılında “Hayat ve Hatıralarım” adıyla yayınlamıştır. Bu birinci ciltte doğumundan 1918 yılına kadar yaşadıklarını anlatır.

Faik Bey Büyük Savaş’ta Kerkük Divaniye kaymakamlığında görevli olduğu için Irak cephesinde yaşanan pek çok hadisenin şahidi olmuştur. 

Tezde çalışılan hatırat birini cildin devamı olup 1950 yılına kadar yaşadıklarını anlatır.

Hatıratın orijinali İÜ Tarih Semineri Kütüphanesinde iki adet çizgili okul defterine kurşun kalemle yazılmış haldedir (k 305).

Defterlerden birinin üzerinde “3. Defter” ibaresi vardır, dolayısıyla bir defterin kayıp olduğu aşikârdır.

Mevcut iki defterden biri 1919-1920 yıllarına dairdir. Diğer defter ise 1923’ten itibaren yaşadıklarını anlatmaktadır. Açıktır ki 1920-1923 yılları arasını anlatan defter kayıptır.

Ahmet Faik Günday'ın Hayatı

Hicri 1300 (1884) yılında Rize – Pazar – Hemşin bucağının Molla Veysi köyünde doğdu.

Ailesinin lakabı “Kürdoğlu”

Babası Mehmed Hurşid Efendi kadılık yapmış ve bir dönem Kiğı naibliğinde bulunmuştur.

Faik Bey tahsiline Hemşin’de başladı.

Pazar Rüşdiyesinde Arapça talim etti. 1897’de amcası Recep Efendi ile birlikte İstanbul – Fatih’e geldi. Malta Çarşısında Şekerci Hanında bir oda kiraladı. Şükrü Saraçoğlu ve Hilmi Ural’la arkadaş oldu.

Fatih Merkez Rüşdüyesi, Vefa İdadisi, Mülkiye-i Şahane ve Darü’l Muallimin riyaziye şubesinde tahsilin devam etti. 26 Recep 1326’da (24 Ağustos 1908) Trabzon’da maiyyet memurluğunda çalışmaya başladı.

3 Şevval 1329 (29 Eylül 1911) tarihinde Kiğı kaymakamlığına tayin edilmesine karşın Bağdat’taki Horasan kaymakamlığına nakledildi.

1917’de Cavid Paşa’nın emriyle Horasan kaymakamlığına döndü.

Bağdat vali vekilliği, bir süre Kerkük ve Divaniye mutasarrıflığı görevlerinde bulundu.

Kasım 1917’de kısa bir süre Malatya mutasarrıflığına getirildi. Bu görevinin ardından Eskişehir’deki ailesini ziyaret etti. İstanbul’a döndüğünde tutuklandı ve Sultanahmet adliyesine hapsedildi.

İsnat edilen suçlama Bağdat’ta vali vekilliği yaptığı sırada istimlak kanununa aykırı yollar açtırmasıydı…

Tutuklanmasına sebep, Harbin sonunda İttihatçılara muhalif olan Hürriyet ve İtilafçıların iktidarda olmasıdır.

Eylül 1919’da Lazistan mutasarrıflığına tayin edildi.

20 Şubat’ta vasıl olduğu Rize, Rus işgalinden mütevellit harap vaziyetteydi.

Asayişsizlikten dolayı memurlar vazife yapamıyorlardı.

İlk iş olarak memurları disipline etti.

Kan davası sanıklarını takip ettirerek 600 kadar cinayet davasını çözdü.

Bu 600 kişiyi kapatacak hapishane yoktu Rize’de. Ahmet Faik Bey, Ankara hükumetinin iznini alarak 600 mahkûmdan müteşekkil bir tabur tesis ederek Milli mücadeleye sevkini gerçekleştirdi.

Ahmet Bey’in Rize’ye vardıktan sonra Ankara hükumetiyle temasa geçtiği kabul edilmektedir.

Rize’nin ardından Şubat 1921’de Ordu, Kasım 1921’de Canik mutasarrıflıklarına getirildi.

Nisan 1923’te Sivas mutasarrıflığına getirildi.

Ağustos 1923’te Mustafa Kemal’in aday göstermesi üzerine Ordu sancağından mebus seçilerek meclise girdi.

Hareketli bir siyasi hayatı oldu.

Musul meselelerinin görüşüldüğü Haliç konferansında Türk heyetinde yer aldı.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı.

Parti kapatılınca bağımsız vekil olarak mecliste yer aldı.

İzmir Suikastı teşebbüsü dolayısıyla tutuklandı.

Ziya Hurşid Bey’in ağabeyi olduğu için dikkat çeken Ahmet Faik Bey, suikast tertibini bildiği halde hükumete bildirmemekle suçlandı.

Mahkeme neticesinde berat etti.

Ali Fuat Cebesoy, Ahmet Faik’in suikast tertibini hükumete çok önceden bildirdiğini söyler (Cebesoy, Siyasi Hatıralar)…

1927’de mebusluk müddeti sona erdi.

Memuriyet kanunu hükümleri gereğince 3 yıl daha maaş almaya devam etti.

Aralık 1930’da Etibank idare meclisi azalığına

Kasım 1940’ta Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ yönetim kurulu üyeliğine

Eylül 1945’te aynı kurumun başkanlığına getirildi.

1950’de emekli oldu, 6 Mayıs 1967’de vefat etti.

Faik Bey ilk hatıratını Eylül 1956-Mart 1957 tarihleri arasında Dünya Gazetesinde 178 gün süreyle intişar eden İzmir Suikastının İçyüzü adlı tefrikada yayınlamıştır.

Umumi mahiyetteki hatıratının 1. Kısmını Hayat ve Hatıralarım adı altında 1960 yılında bastırmıştır.

…Of kaymakamlığı vekaleti sırasında Of’ta ağaların her şeye hakim olduğunu görmüştür. “Of’ta ağalık hükümranlığının her taraftan daha kuvvetli olduğunu (…) gördüm.”

Doğuda görev yaptığı dönemlerde Batılıların kaşıdığı milliyetçilik rüzgarına kapılan Arap isyancılarla ilgili gözlem ve değerlendirmeler yapma imkanı bulmuş…

Ona göre Arap milliyetçiliğinin uyanmasına sebep Türk idarecilerin zaafıdır.

Ahmet Faik Bey hatıralarının ilk cildinde son olarak Malatya’da görev yaptığı döneme değinir.

Ahmet Bey’in yayınlanmamış hatıratı yazma halinde olup İÜ Tarih Semineri Kütüphanesinde “K. 305” numarada kayıtlıdır. Defterler buraya 1969’da intikal etmiştir.

1. Defter

Lazistan mutasarrıflığımdaki hatıralarım başlığını taşımaktadır.

Faik Bey İstanbul’a gelip dahiliye nezaretine evrak teslim ettikten hemen sonra tutuklandı.

Serbest kaldıktan sonra Dahiliye Nazırı Şerif Paşa tarafından Lazistan Mutasarrıflığına atandı.

Rus işgalinden yeni kurtulmuş olan kentte asayiş ciddi bir sorundur.

Kan davasından mütevellit işlenmiş suçları çözüp suçluları yakalattı. Ele geçirilen yaklaşık 600 mahkûmdan bir tabur teşkil edip bunları Milli Mücadeleye sevk etti.

Fail Bey’in anlattıklarına göre o yıllarda Rize’nin birçok yerinde cinayet, gasp, adam kaçırma (daha çok kız kaçırma) gibi adli vakaların görüldüğünden söz eder.

Hatırat, 1919-1920 yıllarında Rize’ye dair malumat içermesi bakımından mühim bir evraktır.

3. Defter

Sivas Mutasarrıflığımdaki Hatıralarım başlığını taşıyor bu defter.

Faik Bey 15. 04. 1923 tarihinde Sivas’a atandı. 3 ay sonra Ordu’dan mebus seçilmiştir.

Faik Bey 2. dönem TBMM’de iki grup gözlemler. Bunlardan ilki Mustafa Kemal’i destekleyen ve Kazım Paşa etrafında toplanan gruptu. Sayıları 60-70 mebus kadar. Kazım Paşa Kliği veya İzmir kliği deniyor bunlara.

Diğer grup yaklaşık 180 mebustan müteşekkil. Bunlar Mustafa Kemal’in aleyhindeler. Başlarında Erzincan Mebusu Sabit Bey var.

Faik Bey bu gruplaşmayı teşvik edenlerin başında Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa’nın yer aldığını belirtir.

Faik Bey’in verdiği sayılar doğru değildir.

Zira Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına 30 kadar mebus geçmiştir.  

Cumhuriyet’in ilanı hadisesini bir iki cümle ile geçer.

O yıllardaki İstanbul matbuatının hükumetin aleyhtarlığından söz eder.

Musul Meselesini görüşmek üzere toplanan Haliç Konferansında Türk heyetinde yer aldı. Konferans 20 gün devam etti, müspet netice elde edilemedi.

Şeyh Sait isyanı ertesinde başvekil Fethi Bey istifa etti. İsmet Paşa yeniden başvekil seçildi. Derhal Takrir-i Sükun kanununu meclisten geçirdi. Hemen ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının hariçteki teşkilatını dağıttı, partinin önde gelenlerini tutuklatıp İstiklal Mahkemesine sevk etti.

Suikasd Hadisesi başlığı altında evvel kardeşi Ziya Hurşit’ten söz eder.

Faik Bey suikasdden haberdar olmasını şöyle anlatır:

“…uyandığımda Rauf Bey’i gördüm. (…) Rauf Bey: “Be birader sen uyuyorsun!

Bugün Mustafa Kemal’i vuracaklar, hepimiz mahv olacağız,” tarzında sözler söyledi…”

Faik Bey suikasd haberinden hükûmeti haberdar etmek istemiş ancak konuştuğu kişiler kendisine kulak asmamışlar…

1. Defter

(Mütarekeden sonra) Yunanlılar Karadeniz’in Rus sahillerindeki Rumları bizim sahillere nakledip iskan etmek suretiyle nüfusça ekseriyeti temine çalışıyorlardı (s. 5).

(Giresun) Osman Ağa hemen her gün Giresun Rumlarından on-onbeş tanesini ödürtüp çuvala koyarak denize attırıyor ve bunların gayrı menkullerini ucuz bir bedelle kendine veya akrabalarına ve avanesinden istediklerine tapu ettirmekte ve bedellerini de müdafaa-i hukuk cemiyetine teberru ettiklerini kaydettirmekte idi (s. 5).

Ruslar, Batum’dan itibaren deniz kenarından şimendifer hattını ve buna muvazi olarak hemen yanından da şose yolunun tesviye-i türabiyelerini tamamen yapmışlar. Ve bu yollar boyunca kâfi miktarda taş kırdırmış ve balast hazırlamışlar. Fakat bunları döşemeye vakit bulamamışlar.

Huduttan Rize’ye kadar yüzlerce silindir ve taş kırma makineleri yollarda metruk bir halde kalmış ve halkımızdan bazı kimseler bu makinelerin sökülmesi mümkün olan kısımlarını sökmüş ve götürmüşler. Bu kadar kıymetli ve memleketin çok muhtaç olduğu bu makineleri istimal edilemeyecek hale getirmişlerdi.

Eşraftan Mataracı Mehmet’in riyasetinde bir müdafaa-i hukuk cemiyeti kurulmuştu.

Rusların çekilmesinden hemen sonra çok sayıda cinayet vakası olmuştu.

Pazar kazasında bir günde 117 adam katledilmiş…

Bazı köylü kadınlar ki en ziyade aslen Rus olup evlenmek suretiyle gelmiş olanlar Rus zabitleriyle gayrı meşru münasebata girmiş olup Ruslarla kaçamayanların hepsi derhal katledilmişler.

Kan gütme davası had bir şekilde devam etmekte idi.

Katil ve katilin bilumum akrabasını ve hatta beşikteki çocuğunu da katlediyor ve soyundan sopundan kimseyi bırakmıyorlardı (s. 6).

Kan gütme adetinin bu kadar devamlı ve şiddetli olmasının saiklerinin kadınlar olduğunu hayretle gördüm. Lazistan sancağında her kadın mütemadiyen çocuk doğurmak ister. Bir aile erkekçe ne kadar kalabalıksa o kadar kuvvetli olur.

(Cinayet suçlularından 600’ünü Taşlıdere’de bir mahalde toplayıp Milli Mücadeleye iştirak etmeleri üzere cepheye sevk etti.)

Hepsi motora binerken elimi öptü (s. 7).

Karadeniz sahilinde Kemer Burnu’ndan Çoruh nehrine kadar olan sahada dağların denize nazır sathı mailleri üzerinde yaşayan halka Laz denir ve kavmi lisanları Lazcayı tekellüm ederler. Bu lisanın hurufatı olmadığı gibi okuyup yazması da yoktur. Yalnız konuşa lisanıdır. Lazların hiçbir zaman milliyet iddiasında bulundukları vaki değildir.

Çok dindar ve iyi Müslüman olup hükûmete yakınlıkları Türklerden hiç de farklı değildir (s. 9).

Mapavri nahiyesinde 8-10 köyde ve Atina’nın 3 köyünde ve Viçe ve Hopa’nın, Hemşin mıntıkalarındaki köylerde Ermmenice konuşulduğunu tespit etmiş ve suret-i kat’iyyede men etmiştim.

Ermenice konuşan ahali çok iyi Müslüman ve dindar insanlar olup devlete candan merbut olduklarından şüphe edilemez (s. 10).

Mahpuslardan biri her gün bir miktar kükürt yemek suretiyle sarılık olduğuna inandırıyor kendisini kontrol eden doktoru. Aynı mahkûm, hapishaneden firar ediyor. Saklandığı yerde kısa sürede sağlığı düzeliyor. Bundan sonraki ilk işi, duruşmada kendisi aleyhinde şahitlik eden kişiyi öldürmek oluyor. Ahmet Faik Bey bu şakinin hakkından gelmek işini yörenin namlı ağalarından birine havale ediyor.

Bir ramazan günü Kapudan-Paşa Köyündeki jandarma karakoluna Senoz köylüleri basarak jandarmaların silah ve cephanelerini alıp karakolda bulunan asker firarilerini serbest bıraktılar… Bu hareketi 4 kişi tertip etmiş. Bu kişiler Rize’yi terk etmişler.

Bu vaka hakiki bir isyan hareketi idi.

Rize kadısı Galip Efendi, isyan eden köyler ahalisinden idi. Kadıyı hemen yola çıkardım. Jandarmaların silah ve cephanelerinin eksiksiz hemen verilmesini emrettim (s. 12).

O köylerde ne kadar firari ve bakaya varsa hepsini karakola teslim edip (…) bu hadisenin kapatılmasını tembih ettim.

Atina’nın Mülmenat Köyünde mülkiye mezunu büyük savaşta çeşitli cephelerde bulunmuş Cemil isminde bir yedek subay, ordunun hizmetine verilmek üzere mekkare hayvanı toplamaya çalışan jandarmaları engellemiş. Faik Bey, Cemil’i uyaran bir mektup yazmak suretiyle bu isyan hareketinin de önünü almış (s. 13).

Bir Cuma günü vali Hamid Bey (Trabzon Valisi) telefonla “Fransız vapurunun soyulduğundan haberiniz var mı demişti. Batum’dan hareket eden vapuru soyan haydutlar Hopa civarında vapuru terk etmişler (s. 15-16).

Haydutlar yakalanınca bunlardan üçünün Batum’daki İngiliz idaresinin emrinde çalışan polisler oldukları anlaşıldı. Demekti ki İngilizlerin desteğiyle Fransız vapuru soyulmuş…

3. Defter

Sivas Hatıralarım

Samsun’dan Sivas’a yollar çok bozuk olduğu için kamyonla dördüncü gün vardım.

Kendisini karşılayan kalabalık içerisinden 3 kadın kucaklarında çocuklarıyla yanına gelip, avuç içiyle çocukların ağzına vurmasını istemiş. Bundan maksat lal çocukların konuşabileceği inancıymış.

Bundan sonra tekke olarak kullanılan uyduruk bir mekanın tasfiyesi uğraşmış.

8 Mayıs 1923’te göreve başladım.

Sivas adliyesi ehliyetsiz ve itimada layık olmayan şahıslardan müteşekkil idi.

Sivas’a giderken yolun kenarlarında Amasya ve Tokat sancakları dahilinde binlerce çingene çadırları görmüş… Bu çingeneler bir nev’i tabiiyetsiz (haymatloz) cemiyet idi.

Çingeneler devlet tebaası olmadığı için devlet kanunlarından hakk-ı istifadeleri olamayacağına göre… / s. 22

3 Haziran 1923’te Kabak Meydanında at koşusu yapılmış…

Rauf Bey otomobiliyle 13 Ağustos 1923’te Sivas’a geldiler.

Rıza Nur bir telgrafla Ahmet Bey’den Rauf Bey’i Sivas’a getiren otomobile, sıhhıye vekaletine ait olması gerekçesiyle el koymasını ister. / s. 26

İstiklal Harbi esnasında Ümraniye nahiyesinde mühim bir Kürd isyanı vuku bulmuştu. Nurettin Paşa ve Topal Osman Paşa bastırmış bu isyanı.

…Ümraniye’deki te’dibât daha ziyade isyana iştirak etmeyen sadık Kürdlere tatbik edilmiş ve yüzlerce günahsız kürdlerin, Topal Osman tarafından kurşuna dizildiği ve bütün Kürd köylerinin yağma edilerek Topal Osman’ın avanesinin heybelerini altun ve gümüş mecidiyelerle doldurmuş olduklarını vak’a esnasında nahiye müdürü olan Kangal kaymakamı Abdülkadir Bey, daha pek çok tafsilatıyla anlatmış…

Asıl isyancılar te’dib kuvvetleri gelemeden evvel Dersim’e kaçmışlar.

Osmanlı dönemi Sivas valilerinden Hasan Paşa, Divriği’deki camide çiniden yapılmış küreyi müzeye göndermek bahanesiyle istemiş ve sonra kendine mal etmiş. Divriğililer durumu padişaha (2. Abdülhamit) arz ederek küreyi geri alabilmiş ve bundan sonra caminin en yüksek kubbesine zincirle asmışlar. / s. 27

Vilayetteki alevi köylerinden Bektaşi çelebisi vergi alırmış (hükumetten gayri olarak) / s. 27

16 Ağustos’ta Ordu mebusu olarak meclise davet edildi.

2. mecliste sadece 3 muhalif vekil var.

Meclis zaman içinde iki gruba ayrılıyor. Birinci grup İzmir veya Kazım Paşa kliği adıyla anılıyor, sayıları 60 kadar / ikinci grup Mustafa Kemal Paşa aleyhinde hareket ediyor ve sayıları 180 kadar… Başlarında Erzincanlı Sabit var. / s. 31

Rauf ve Ali Fuad Paşaların da bu oluşumu desteklediğinden emin.

Rauf Bey Sivas’ta Ahmet Bey’e yeni parti kuracağından söz edip kendisini partiye davet ediyor.

Rauf Bey ve Kazım Paşa, İstanbul gazetelerinin hükumet aleyhinde yayınlar yapmasını destekliyor.

Suikast hadisesi tamamen bunların eseridir. Rauf Orbay iki cepheli çalışıyordu. Bir tarafı ittihatçılara diğeri de Karabekir Kazım, Ali Fuad, Refet Bele ve Dr. Adnan Adıvar cephesi idi. / s. 34

Haliç Konferansı / s. 40 vd.

Müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemedi.

Terakkiperver Fırkanın Kurulması / 41 vs.

Ali Fuad ve Kazım Karabekir Paşaların ordu müfettişliklerindeki vazifelerini bırakıp meclise iltihak etmeleri hükumet ve bilhassa Mustafa Kemal’i telaşlandırmış… Mebus ve kumandanlık arasında tercih zorunluluğu bundan sonra gündeme gelmiş…

Fırka kurulduktan sonra Mustafa Kemal’in aşırılıklar yaptığından söz ediyor: Fırka programının yedinci maddesini gerekçe göstererek fırkayı irticayla itham etmiş,

Nihayet şarkta Şeyh Sait İsyanının çıkmasına meydan verildi. Ve hatta isyan teşvik edilmiştir. / s. 42-43

İsyan Genç vilayeti mıntıkasına patlak vermişti. Nihayet Genç valisi Rizeli İsmail Hakkı Hordoloş mahkûm edildi.

Takrir-i Sükûn hazırlığı sırasında Başvekil Fethi Bey, elini kana bulayamayacağını söyleyerek istifa etti.

Takrir-i Sükûn yürürlüğe girdikten sonra hükumetin ilk icraatı Terakkiperver fırkanın teşkilatını kapatmak oldu.

İstanbul havagazı şirketiyle millet aleyhine anlaşma yapan nafia vekili Süleyman Sırrı’nın yolsuzluk hadisesi / s. 43-44

Suikast Hadisesi / s. 45 vd.

(Kardeşi) Ziya Hurşid birinci mecliste ikinci grupla çalışmıştı. İkinci meclisin intihabı serbest olsaydı. Ziya Hurşid Lazistan, Trabzon ve Gümüşhane’den namzedliğini kor ve muhakkak kazanırdı. İntihabat-ı umumiye serbest olmadığı gibi Ziya Hurşid’e karşı çok şiddetli tertibat alınmış ve hatta icab ederse Lazistan’da isyan çıkarmış ve asilerin başına geçmiş demeyi ve iftira etmeği dahi kararlaştırmışlar ve Lazistan mutasarrıflarına emri de vermişlerdi. Bu vaziyet karşısında Ziya Hurşid mebus olamadı (s. 45).

Ziya Hurşid’i yanıma aldım. Ben ve kardeşim Fazlı iki bin lira sermaye ile Ziya Hurşid’e Balık Pazarında Liman Hanında akrabalarımızdan komisyoncu Esad Bey’le ortak yaptık. Polis tahkikatının şiddeti yüzünden yazıhanelerine kimse gelmez olunca, Ziya Hurşid’in ortağının işini bozmamak için yazıhane ve komisyon işini bilmecburiye terk ettiğini bilahare öğrendim.

Hariciye müsteşarı mektep arkadaşım Tevfik Kamil Bey vasıtasıyla İsmet Paşa’dan Ziya Hurşid’in hariçte bir sefarette ve mümkün ise Paris sefaretinde bir vazifeye tayinini rica etmiştim. İsmet Paşa, “Bu ikinci gruptandır, devlet kadrosunda buna ve bu gibilere yer verilmez” demişti.

Bu vaziyetler karşısında Ziya Hurşid cinayet yuvası kurmuş olan bir çetenin içine düşmüş olduğu görülüyor.

(Terakki Perver Cumhuriyet Fırkasının kulüp binasında) …odamda uyuyordum. Karyolanın başında uyandığım zaman Rauf Bey’i gördüm. Ben uyku sersemliği ile bir şey söylemeden Rauf Bey: “Be birader sen uyuyorsun! Bugün Mustafa Kemal’i vuracaklar, hepimiz mahvolacağız,” tarzında sözler söyledi. Mustafa Kemal’i vuracak olan ben değilim, ben uykuda idim. Bir şeyden haberim yok, kim vuracak ise ona git buraya yanlış geldin, dedim. Rauf, Sabir Bey’in akşam evlerinde rakı içerken Şükrü'nün vaziyet ve sözlerinden suikasdın yapılacağını anlayıp, sabahın karanlığında Rauf’a giderek anlattığını söyledi.

Rauf, Kâzım Karabekir, Ali Fuad, Refet Paşalar ile Doktor Adnan’ın da (suikasttan) haberdar olduğu muhakkaktır (s. 47).

Ziya Hurşid’la karşı karşıya geldik. (…) Ben: “Ziya, bu ne haldir, sizler suikasd yapacakmışsınız. Bu kötü ve korkunç sözlerle, sen de alakalı imişsin, bana doğrusunu söyle,” dedim. Ziya o kadar serin, o kadar sakin ve tabii bir edayla “Ağabey sen de bu akılsızların sözlerine inanarak sabahın bu erken saatinde rahatını bırakarak sokaklara mı düştün, burası hükumet merkezi bu adamlar seni rahatsız edeceklerine hükumete haber versinler. Bizler de buradayız işte,” dedi.

…Heyhat… Seneler geçtikten sonra Ali Fuad Paşa bana şu sözleri zaman zaman hikâye etmiş ve söylemişti. “İstanbul’da Büyük Meclis kararını Saruhan Mebusu Abidin vasıtasıyla paşalara ve Rauf Bey’e bildirmiştir. Bu kararda, şayet memlekette arkadaşlara karşı tecavüzi bir harekete hükumet geçerse bunların müdafaası için liderlerin ve paşaların yarısının şimdiden Avrupa’ya gitmeleri muvafık olur. Gidecekler hemen gitsinler” Rauf, Doktor Adnan ve Rahmi Beylerin Avrupa’ya gitmeleri mutlaka bu kararın neticesidir. Bu kararın suikast hadisesiyle alakalı olduğundan şüphe edilemez (s. 49).

Bütün çok kötü ve caniyane teşebbüs ve teşekküllerde Rauf’un parmağı olduğuna kuvvetle inanıyorum. 

Meclis … tatile girecekti. (Kâzım Karabekir) “…Mustafa Kemal Bursa ve oralarda vefat ederse İsmet Paşa’ya karşı ne vaziyet alabiliriz” dedi (s. 50).

İstiklal Mahkemesi hükmünü vermek için Mustafa Kemal’in riyasetinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşalar iştirakiyle üç gün müzakere ettiler. Ancak paşaları kurtardılar. Mustafa Kemal, paşaların da idamını istiyormuş (s. 56).

Ziya Hurşid’den maadası doğru dürüst bir müdafaada bulunmadılar. Ziya Hurşid kendisini çok mükemmel ve kanuni esaslara uygun şekilde müdafaa etti. Suikasdın sebebini inhısa siyasetine son vermek olduğunu söyledi. Demokrasiyi müdafaa etti. Diktatörlüğe karşı hürriyet ve demokrasiyi kurmak hedefini güttüklerini söyledi (s. 56-57).

…İdam edilenler demokrasi şehidleridir.

(Karabekir’in hatırat kitabı matbaadan toplanıp imha ediliyor)

Bu hatıratda en mühim iki vesika vardı: Birisi Mareşal Fevzi Paşa’nın padişahın heyeti nasihası olarak Erzurum’a giden heyet miyanında bulunduğu esnada katl edilmesini Mustafa Kemal’in istemesi, ikincisi de Amerikan mandasının kabulüne dair İsmet Paşa’nın mektubu idi (s. 61).

Süleyman Yatak, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1986

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder