Karsten Harries – Hakikat, Dünyanın Mimarisi - Notlar
Wahrheit, Die Architektur der Welt, Wilhelm Fink Verlag,
Münih, 2012
…
Özet
İnsan, dünyayı bilimsel veya felsefi bir "mimari" sistemle
açıklamak ister bunu arzular (İblisin teklifi). Bilgisiyle bunu başarır. Ancak
bu sistemin bedeli ağır olur. Bilgisiyle dünyayı tahakküm altına alan insan, gerçekliği
ve ruhu (etik değerleri ve özgürlüğü) kaybeder.
İnsan; maddi/fiziksel yanıyla: Yeryüzüne, yere ve zamana
bağlıdır (Yatay düzlem).
Akli/manevi yanıyla: Gökyüzüne, zamansızlığa ve evrensel
hakikate yönelmiştir (Dikey düzlem).
Mimarinin kökeni de bu gerilimde/çatışmadadır: Kaybedilen
cennetin (yuvanın) yerine, gökyüzünden alınan ölçülerle yeryüzünde yeni bir
düzen kurma çabası...
…
Notlar
Varlığın Çelişkisi: Mimarlığa Karşı İsteksizlik Üzerine
Berkeley ve Heidegger'e atıfla; bir şeyin "var"
olması, onun bir zihin tarafından algılanmasına veya dil (Varlık evi) içinde
bir yer bulmasına bağlıdır. İnsan (Dasein) yoksa, anlamlandırılmış bir
"Varlık"tan söz edilemez.
Kant’ın "Kendinde Şey" (Ding an sich) kavramı veya
Nietzsche’nin "donan yıldız" metaforunda olduğu gibi; gerçeklik,
insan zekasından ve dilinden bağımsız, soğuk ve nesnel bir biçimde oradadır.
Çelişki şudur: Varlık hem bizim anlamlandırmamıza muhtaçtır
hem de bizim anlamlandırma çabalarımızı aşan, onlara boyun eğmeyen bir
"fazlalığa" sahiptir.
İnsan, dünyayı yaşanılır kılmak için kavramlardan,
kategorilerden ve dilden bir "mimari yapı" kurar.
Entelektüel mimariler de dahil olmak üzere her yapıya eşlik
eden bu isteksizlik, gerçekliğin tam olarak kavranamamasıyla ilgilidir,.
Varlığın Antinomisi
Tartışılan temel mesele, Varlığın hem insana (Dasein) muhtaç
olması hem de ondan bağımsız bir "kendi başınalığa" sahip olmasıdır.
Varlık"ın bir anlam meselesi / Bir taşın, bir yıldızın
veya bir kavramın "var" olarak adlandırılması, onun bir insan
tarafından anlamlandırılmasına bağlıdır.
Varlık olmadan varlık var mıdır?
Varlık kendini insana sunar (açığa çıkarır), ancak insan bu
açıklığı sağlayan bir "bekçi" gibidir.
Seyn ve Varlık: Çelişkinin İki Yüzü
Varlık (Sein): Genellikle metafizik bir kategori olarak
algılanan, insan anlayışına sunulmuş varlık.
Seyn (Aşkın Varlık): İnsanın tüm kavramlarının ötesinde,
dile sığmayan, ham ve aşkın bir "oluş". Bu iki kavram arasındaki
gerilim, metinde "çelişkinin iki yüzü" olarak adlandırılır. Bir yanda
bizim anladığımız dünya, diğer yanda o anlamın ötesindeki saf gerçeklik.
Varlık hem bizim anlam dünyamızın bir parçasıdır (içkin) hem
de bizi ve tüm anlamları aşan bir güçtür (aşkın).
Kelime ve Şey
Stefan George, Kelime
Uzaklardan gelen
harikaları ya da ülkemin sınırına getirdiğim rüyaları
…
"Yani burada derin
toprakta hiçbir şey uyumuyor"
…
Bunun üzerine hazine
elimden kaçtı ve ülkem hazineye bir daha kavuşamadı...
Bu yüzden ne yazık ki
vazgeçmeyi öğrendim:
Kelimenin eksik olduğu
hiçbir şey yoktur.
…
Bir şeyin var olabilmesi için isimlendirilmiş olması gerek
Bizim için var olabilmeleri için, şeylerin Varlık evinde,
yani dilde yerlerini bulmaları gerekir.
Dil olmadan şeylerin bizim için bir anlam kazanması
imkânsızdır
Öte yandan bu durum dilin kısıtlaması, sınırlaması nedeniyle
şeylerin hakiki varlığını görmemizi imkansızlaştırır.
Dile karşı duyulan nefret üzerine
Platon'da bile, dilimizin yalnızca şeyleri keşfetmekle
kalmayıp aynı zamanda onları gizlediği, şeylerin aşkın varlığına adalet
sağlamaya çalıştığımızda kelimelerin yetersiz kaldığı şüphesiyle karşılaşırız.
Dilin şeyleri gizlediği şüphesi 20. yüzyılın başında
Wittgenstein, Heidegger ve Hofmannsthal gibi isimlerde zirveye ulaşır.
Kavramlarımızın soyutluğuna karşı duyduğumuz bu tiksinti,
sürekli büyüyen bir pas gibi yayılır ve tüm konuşmayı kapsar.
Her şey parçalara ayrılıyor, parçalar tekrar parçalara
ayrılıyordu ve hiçbir şey tek bir kavramla kavranamazdı.
Kelimeler sustuğunda, dünya daha yoğun bir şekilde
"mevcut" hale gelir.
Hakikat ve kendi başına şey
Nietzsche ve Kant’a göre "kendinde-şey" (saf
gerçeklik) insanlar için kavranamazdır.
Nietzsche için hakikat, bir "yanılsama"dır. Farklı
dillerin varlığı, dilin gerçeği olduğu gibi yansıtmadığının kanıtıdır.
Nietzsche’ye göre insan, "kendinde-şey"e (saf gerçeğe) asla ulaşamaz.
Dil, nesnelerin kendisini değil, sadece onların insanlarla
olan ilişkisini ifade eden "metaforlar" sunar.
Thomas Aquinas'ın hakikat tanımı / Hakikat, nesne ile zihin
arasındaki uyumdur
Nietzsche'ye göre dil metafordan ibarettir. Biz nesneleri
bildiğimizi sanırız ama sadece kendi yarattığımız metaforlarla uğraşırız.
Kavramlar, benzersiz ve farklı olan şeyleri
"eşitleyerek" oluşur. "Yaprak" kavramı, doğadaki her bir
yaprağın tekilliğini göz ardı eder ve yapay bir "asıl form" varmış
illüzyonu yaratır. Nietzsche buna "gizli nitelik" (occulta qualitas)
adını verir.
Eğer nesnelerin doğasında bir temel (eidos) olmasaydı,
onları sınıflandırmamız imkansız olurdu.
Tekil şeylere dair algımızın yanı sıra... aile
benzerliklerine dair bir algı da olmalı. Böyle bir deneyim olmadan hiçbir
kavram oluşumu gerçekleşemezdi.
Gerçekliğin Çelişkisi
Nietzsche'ye göre hakikat, uzun süreli kullanım sonucu
sabitlenmiş ve bir halk için bağlayıcı hale gelmiş metaforlar bütünüdür.
İnsanlar bu "yanılsamaların" kökenini unuttukları için onlara
"hakikat" derler.
Bilimsel hakikat anlayışı, dünyayı ölçülebilir bir sisteme
indirgerken yaşamın "duyusal" ve "renkli" yanını yok eder.
Kant, hakikati nesnelerin kendisiyle değil, insan aklının
kurallarıyla uyuşması olarak tanımlar. Bu durum, hakikatin merkezini Tanrı'dan
(ilahi akıl) insana (ideal özne) kaydırır.
Kant, bu durumu aklın "mimari" doğasıyla açıklar;
akıl, tüm bilgiyi bir sisteme ait görme eğilimindedir.
Madeni paranın üzerindeki "imge" silindiğinde
geriye sadece ağırlığı olan bir metal parçası kalır. Benzer şekilde, kavramlar
da canlı deneyimlerini (imgelerini) yitirdiğinde sadece "ölçülebilir"
birer veri haline gelirler.
Bilim Kulesi'nden
Örümcek ve arı
Nietzsche'ye göre insan, "akan su" (değişken
gerçeklik) üzerine devasa bir kavramsal yapı inşa eder. Bir inşaat dehası
olarak insanlık böylece arının çok üstüne çıkar: arı doğadan topladığı
balmumundan inşa eder; o ise önce kendisinden üretmesi gereken çok daha narin
kavram malzemesinden.
Bu, gerçekliğe hakim olma ve onu "sabitme"
arzusudur.
İnsan... yüzyıllardır süregelen bir alışkanlıkla, anlatılan
şekilde yalan söylüyor ve tam da bu bilinçsizlik... sayesinde, hakikat
duygusuna ulaşıyor.
İnsan, hayvanlardan farklı olarak, anlık görsel metaforları
(imgeleri) renksiz ve soğuk şemalara dönüştürür. Bu sayede yasalar,
ayrıcalıklar ve sınırlardan oluşan "yeni bir dünya" kurar.
İnsanı hayvanlardan ayıran her şey, görsel metaforları bir
şemaya dönüştürme, yani bir imgeyi bir kavrama dönüştürme yeteneğine bağlıdır.
Terimlerimizin annesi ve babası
Arı petekte bal toplarken, örümcek ağı yaşayanlara ölüm
getirir.
Biz insanlar sürekli olarak Tanrı gibi varlığımızın temeli
olmaya çalışırız. Ama: Tanrı'ya benzeyen kimdir? Sartre şöyle cevap verirdi:
Hiç kimse ve hiçbir şey!
Görsel metaforlar akışkandır; ancak kavramlar, içine
ölülerin küllerinin konulduğu Roma güvercinlikleri gibi katı, geometrik ve
soğuktur.
Canlı imge, kavramın içinde "kemikleşmiş" bir
kalıntıya dönüşür.
Canlı, dinamik
imgeleri katı, sabit formlara dönüştüren akıl (logos) insana içinde kendini
güvende hissedeceği bir dünya kurar. / bu en basit tabirle antropomorfizmdir.
Biz dünyayı "insanlaştırarak" anladığımızda,
aslında sadece kendimizi buluruz.
Nietzsche ve Kant
Astroloğun yıldızları insan kaderine bağlaması gibi, bilim
insanı da dünyayı "insanlığın çoğalmış imgesi" olarak okur. Bu durum,
nesneyi olduğu gibi görmemizi engeller.
En büyük hata, zihinsel metaforların (algıların) "saf
nesneler" olduğuna inanmaktır.
Algısal metaforların (imgelerin) kavramlara dönüşmesi:
Kant, duyusal veri ile akıl arasındaki boşluğu
"şematizm" (hayal gücünün bir süreci) ile kapatmaya çalışır.
Nietzsche ise bu köprünün rasyonel değil, "estetik ve yaratıcı" bir
eylem olduğunu savunur. Ona göre Kant'ın "görünüş" (phenomena) dediği
şey, aslında kolektif bir yanılsamadır.
Uzay, zaman ve sayı, zihnimizin nesnelere empoze ettiği
özelliklerdir.
Bunları, örümceğin ağını örmesi gibi aynı zorunlulukla kendi
içimizde ve dışımızda üretiriz... hepsi kendi içlerinde sayı yasalarını
taşımalıdır.
Yıldızların akışında ve kimyasal süreçlerde bizi bu kadar
etkileyen tüm düzenlilik, özünde, nesnelere atfettiğimiz ve kendimize empoze
ettiğimiz özelliklerle örtüşür.
Bilim Kulesi
Tıpkı arının aynı anda hem hücreler inşa edip hem de onları balla
doldurması gibi, bilim de kavramların o büyük güvercinliği, görüşlerin
mezarlığı üzerinde amansızca çalışır, sürekli yeni ve daha yüksek katlar inşa
eder, eski hücreleri destekler, arındırır ve yeniden inşa eder ve her şeyden
önce, o son derece yığılmış çerçeveyi doldurmaya ve tüm deneysel dünyayı, yani
antropomorfik dünyayı onun içine örgütlemeye çalışır.
(Bilim kulesi / Babil kulesi) Araştırmacı, bilim kulesine
katkıda bulunabilmek... için kulübesini bilim kulesinin yakınına inşa eder. Ve
korunmaya ihtiyacı vardır: çünkü onu sürekli istila eden... korkunç güçler
vardır.
Fakat gerçeklikle kavramsal mimari arasındaki uçurum asla
kapatılamaz.
Gerçekliğin kavramlara dönüştürülmesi, acıyı dindirebilir
ama hayatı da "küle" çevirir.
Şeytan İnşaatçı ve Filozof Olarak
İlk şehri Kabil inşa etmedi mi? Ve bu yapının ardında şeytan
yok mu?
Katedral alevler içinde
Mimariye duyulan nefretin en derin kökleri özgürlük
arzusunda yatıyor.
Duvarlardaki küf ve yosun, evin içine giren gerçek
"hayatın" belirtisidir.
Mimariyi parçalama, yok etme, temizleme, rahatsız edici
mekanlar yaratma, onu insan yapımı bir vahşi doğaya dönüştürme arzusu bugün
neden bu kadar popüler? İnsanın yarattığı o tekinsiz yüceliğin cazibesini nasıl
açıklayabiliriz?
Marshall McLuhan'ın bize vaat ettiği küresel köy / aynı
zamanda korkutucu: Bu, hepimizin az çok bir örümcek ağındaki zavallı sinekler
gibi birbirine dolandığı bir süreç değil mi? Özgürleşme aracı olması gereken
teknolojimiz o kadar karmaşık hale gelmedi mi ki, şimdi insanlara hükmetmeye mi
başladı? Sanal mekan bizim için mekanın yerini alabilir mi, sanal insanlar ve
nesneler bizim için gerçekliğin yerini alabilir mi?
Harabeler
Yeryüzünde kaçak olmaya mahkûm edilen Kabil’in ilk şehri
kurması, mimarinin bir "sığınak arayışı" ama aynı zamanda bir
"huzursuzluk" belirtisi olduğunu gösterir.
İnsanın yarattığı mimari, ölümlü dünyaya mahkûmdur.
Şeytanın (Lucifer/Işık Getiren) Faust’a vaat ettiği şey
"bilgi"dir. Ancak bu bilgi, insanı Tanrı yapmak yerine onu kendi
zihninin içine hapseder.
Sartre’a göre insan, kendi varlığının temeli (Tanrı) olmaya
çalışan bir varlıktır. Ancak bu çaba imkansız bir projedir.
İnsan, aklının kanunları dışına çıkamadığı için dünyayı
olduğu gibi değil, sadece kendi zihninin bir yansıması olarak görür.
Sadece kendi gölgeni gör ve hiçbir şeyi tanıma... Dil,
sizden ebediyen gizlenmiş olan gerçekliğin boş, anlamsız bir işaretidir.
Fichte’ye göre Saf bilgi sistemi, gerçeklikten yoksundur; o
sadece imgelerden oluşan bir "bilgi hakkında bilgi" sürecidir. Bilgiden
daha fazlasına (gerçekliğe) ulaşmak için akıl değil, "inanma" organı
(İnanç/Gönül) gereklidir. Ancak Faust/Modern İnsan sadece bilmek ister ve bu
hırs onu boşluğa sürükler.
Gölgesiz Adam
Adelbert von Chamisso'nun ünlü yapıtı Peter Schlemihl'in
Olağanüstü Öyküsü
Peter Schlemihl, milyoner olmayanları "zavallı"
gören bir zihniyetin içine düşer. Para, her şeyi aynı kefeye koyan, niteliği
niceliğe (sayılara) indirgeyen bir kuvvettir.
Küçük gri adam (Şeytan), Peter'a sonsuz bir altın kesesi
karşılığında gölgesini vermesini teklif eder.
Peter, sonsuz parasına rağmen toplum içine çıkamaz hale
gelir. Gölgesiz bir adam, gerçekliğin (güneşin) doğrudan ışığına tahammül
edemez; çünkü bu ışık onun eksikliğini ele verir.
Şeytan Filozof Olarak
Chamisso'nun küçük gri adamı
Şeytan'ın felsefesi "gölgesizdir"; yani
derinlikten, öznellikten ve bedensel gerçeklikten yoksundur. O sadece
"göze hoş gelen zarif bir sanat eseri" gibidir.
Friedrich Heinrich Jacobi'ye göre akıl bizi nihilizme ve
mekanik bir dünyaya götürür.
Bilgi ve inanç
Spinoza sistemindeki "Birlik" arayışını teorik
(verili bir şey) olarak görmüştür.
Kant'ı takip eden Fichte, "Bilmek"ten ziyade
"Yapmak" (eylem) üzerinde durur. Dünya, bizim ahlaki görevlerimizi
gerçekleştireceğimiz bir sahnedir.
Bilim, dünyayı "yeter sebep ilkesine" göre
açıklar. Eğer her şeyin bir sebebi varsa, özgürlüğe yer yoktur.
Akıl, dünyayı bir "imge" (resim) haline getirir.
Özne, bu resmin karşısında duran bir seyircidir ama resmin içinde (gerçeklikte)
değildir.
Bilgi, gerçekliğin kendisi değil, sadece onun görüntüsüdür.
Salto Mortale (Ölüm Sıçrayışı) Fichte, "Bilgi"nin
boşluğunu "İman" ile doldurmaya çalışır.
Filozoflar çılgındır
Nietzsche, örümcek metaforu
Temsillerin varlığı, temsil eden özne için varlıktır ve bu,
hiçbir şekilde bu öznenin temsilleri yarattığı anlamına gelmez. Bu, gerçekliği
bir rüyaya, fikrin kendisini de kötü bir rüyaya dönüştürürdü; Descartes ise
Tanrı'nın varlığına dair kanıtıyla bu kötü rüyayı ortadan kaldırmaya çalışır.
Özne, temsillerinin yeterli sebebi değildir; bu temsiller de
öznenin sebebi değildir.
…hiçbir sebep, hiçlik hissinin acısını dindiremez.
Şeytan ve Sanat
Chamisso, felsefe yapan şeytanın kavramsal mimarisini, kendi
kendine yeten ve mükemmelliğiyle bizi gerçekliği ve onun tüm gölgelerini
unutmaya davet eden bir sanat eserine benzetir.
Baumgarten, sanatçıyı Tanrı ile özdeşleştirir. Sanat eseri,
felsefenin sunduğu "dünya" gibi kusursuz ve eksiksiz bir bütün
olmalıdır. Bu anlayış, insanın dünyayı hakikat için değil, kendi arzusuna göre
anlama isteğini yansıtır.
Bu şekilde anlaşıldığında, sanatçı ve sanat eseri yılanın
vaadini yerine getirir.
Sanatçının Tanrı ile karşılaştırılmasının uzun bir geçmişi
vardır (Platon'da, Rönesans'ta Alberti'nin Narkissos adlı eserinde).
Kendi güzelliğine aşık olan Narkissos: Burada da sanat,
güzel görünümün unutturduğu bir gerçeklik kaybını ifade eder.
(Aristoteles’te) Başarılı bir sanat eseri, hiçbir şeyin
tesadüf olmadığı eksiksiz bir bütün sunar. (Katharsis) sanat eseri, zamanın
acısını dindirir... Ancak bu kurtuluşun bedeli gerçekliğin kaybıdır.
Estetiği güzelden ayırmak (Kant, Schopenhauer) Güzelliğin,
gerçekliğin yerini almaktan ziyade onu açığa çıkaran ontolojik anlayışı
göstermeye çalışıyor.
Fakat sanat ve sanatçı "çirkin" veya
"ilginç" olanı da estetik bir haz nesnesine dönüştürebilir.
Tüm estetik zevkler nihayetinde öz-keyiftir, böylece kendini
haklı çıkarır ve gerçekliğe sırtını döner.
Modern sanata doğru
Leibniz, Spinoza ve Fichte gibi filozofların kavramsal
mimarileri, Tanrı'ya benzeme arzusuna karşılık gelir
Fichte, egoyu tüm bilginin, tüm aklın ve bilişin mutlak
ilkesi / olarak ortaya koyar.
Var olan, yalnızca ego aracılığıyla vardır ve benim
aracılığımla olanı da aynı kolaylıkla yok edebilirim.
Egonun, ben’in bu yükselişi dış dünyanın, gerçek dünyanın
göz ardı edilmesini, değerden düşmesini sağlar.
Ego her şeyin efendisi olduğunda, ahlak, hakikat ve
kutsallık gibi kavramlar ciddiyetini kaybederek egonun keyfi iradesine bağlı
birer oyuncağa dönüşür.
Gerçeklik, egonun özgürce hareket ettirdiği salt bir
"görünüm" veya "yanılsama" haline gelir (Kierkegaard, Ya/Ya
da)
Gerçek ciddiyet ancak özsel bir ilgi... aracılığıyla
gelir... Her şeyi kendinden var eden ve çözen benliğin sanatçı olduğu bakış
açısından, sanatçı için hiçbir içerik mutlak değildir.
Modern sanatçı için deneyimlenen hiçbir şeyin kendi başına
anlamı yoktur. Anlam, her şeyi kurgulayan ve kendini "ikinci bir
Tanrı" gibi gören sanatçının iradesinden doğar.
Önemli olan her şey, kendini ikinci bir tanrı olarak
deneyimleyen sanatçının bir kurgusudur.
Son sözler
Peter Schlemihl kimdir?
Chamisso yarattığı karakter Peter Schlemihl arasında derin
bir bağ kurar.
Fransız Devrimi nedeniyle şatosunu ve vatanını kaybeden
Chamisso, Prusya'da da kendini hiçbir zaman tam anlamıyla evinde
hissedememiştir. Bu "yuva kaybı", tıpkı Peter’ın gölgesini kaybetmesi
gibi, kişiyi dünyada bir yabancıya dönüştürür. Ancak bu evsizlik, bilimsel bir
özgürlüğün ve dünyayı keşfetme arzusunun kapısını aralamıştır.
Gölge bırakmak için insan, tarihimizde sık sık olduğu gibi,
aynı zamanda ilahi ışığı da temsil eden ışığın içinde durmalıdır.
Gölgenin kaybı, insanın kendini soyut bir özneye
dönüştürerek yüceltmesinin bir sonucudur. Hayaletlerin gölgesi yoktur;
dolayısıyla gölge, fiziksel varoluşun ve dünyaya bağlılığın kanıtıdır.
Şeytanın teklifi, böylece kişinin kendi aklının ışığından
başka ışığa ihtiyaç duymadığı bir varoluşu vaat ediyor... Teknoloji doğanın
yerini alıyor.
Çıkmaz sokaklar ve patikalar
Seyahat tutkusu ve memleket özlemi
Milan Kundera / Dünya seyahatleri, özgürlük, dans ve uçma
hayalleri bizi cezbediyor.
Ama aynı zamanda / yuvanın cazibesine de kapılıyoruz.
Metafiziğin Batışı
Patika, "orman yolu" (Holzwege) bir metafor olarak
felsefi sistemlerin (mimari yapıların) gerçekliğin sonsuzluğu karşısındaki
durumunu temsil eder.
Heidegger, başlangıçta Kantçı bir "aşkınsal
metafizik" çizgisinde ilerlemiştir. Kant'a göre nesnelerin varlığı,
düşünen öznede (uzay, zaman ve kategorilerle) temellenir. Ancak Heidegger,
insan varoluşuna (Dasein) bağlı olmayan bir "Varlık" anlamı peşine
düştüğünde, aklın kavrayış sınırlarını zorlayan bir çelişkiyle karşılaşmış ve
eseri parçalı kalmıştır.
Varlığı anlama projesi, varlığın çelişkisi nedeniyle
başarısızlığa mahkûmdu... Bu çıkmaz yalnızca Heidegger düşüncesinin değil,
genel olarak felsefenin de çıkmazıdır.
"Holz", ormanın eski adıdır. Ormanın içinden geçen
patikalar genellikle bitkilerle kaplıdır ve aniden kullanılmayan bir alana
çıkar. Bunlara "holzwege" (orman patikaları) denir.
Dil dünyayı kurar fakat gerçeklik dili aşar…
İnsan aklı doğası gereği "mimaridir"; yani her
bilgiyi bir sistem (bütünlük) içine sokmak ister.
Bir Şey Aynı Anda Hem Doğru Hem de Yanlış Olabilir mi?
Bilgisayar bilimci Drew McDermott’a göre bilimsel bakış
açısı, etiği kültürel bir rastlantı (görelilik) olarak görür. Ancak rasyonel
bir insan, gündelik hayatında "özgür irade", "kalıcı
benlik" ve "evrensel ahlak" gibi kavramlara inanmak zorundadır.
Yani bunlar bilimsel (nesnel) olarak yanlış, ama pratik olarak
"doğru" kabul edilmek zorundadır.
Doğa bilimi tek gerçeklik koruyucusudur, ancak insani
yanılsamalar (değerler) yaşam için gereklidir.
David Hume'a göre, fiziksel gerçekliklerden (olan) ahlaki
sonuçlar (olması gereken) çıkarılamaz. Bilim sadece "şeylerin nasıl
olduğu" ile ilgilenir.
Bilimin her şeyi açıkladığı iddiası, bizi gölgesiz (fiziksel
gerçeklikten kopuk) veya ruhsuz bir varoluşa zorlar.
Çift hakikat üzerine
Fiziğimizin bugün bize sunduğu şekliyle maddenin en küçük
yapı taşları olan kuarklar, leptonlar ve bozonlar yalnızca görünmez olmakla
kalmıyor; aynı zamanda temelde algılanamazlar.
Bilim, duyusal algıdan kaçan bir "hakikat" arar ve
bunu matematik diliyle yapar.
Doğa biliminin anlamaya çalıştığı nesneler, artık duyularla
algılanamayan, ancak her deneyimin varsaydığı saf sezgiler olarak uzay ve
zamanla ilişkili olan, deneyime bağlı olgular olarak kalırlar.
McDermott’a göre evrim, beynimizi "özgür irade"ye
inanacak şekilde programlamıştır. Bilimsel (nesnel) bakış açısına göre
kararlarımız nöral nedenselliklerin sonucudur (yani özgür irade bir
yanılsamadır).
Bilim "üçüncü şahıs" (nesneleştiren) bakış
açısıdır ve bu bakış açısında ruh, değer ve özgürlük yoktur. Ancak hayat
"birinci şahıs" (yaşayan) bakış açısında akar.
Fizik ve çevremizdeki dünya
Heidegger'e göre insan, dünyadaki nesneleri başlangıçta
"saf madde" olarak değil, bir işe yarayan "araçlar"
(pragmatik) olarak deneyimler.
Yunanlıların pragmateia kavramından yola çıkarak, bir şeyi
"şey" yapan şey, onun bizim ilgimiz ve kullanımımızla olan bağıdır.
Günlük hayatta doğa, kullanım değeriyle karşımıza çıkar:
Orman bir "odun kaynağı", nehir bir "hidroelektrik
santrali", rüzgar ise "yelkenleri şişiren güçtür". Ancak bilim
(botanik veya fizik), doğayı bu kullanım bağlamından koparır ve onu "saf
mevcudiyet" (nesne) olarak tanımlar. Botanikçinin incelediği bitki, artık
çayırda rüzgarla sallanan o "çiçek" değildir; o artık koordinatları
ve biyolojik sınıfı belirlenmiş bir veridir.
Bilimin sınırları
Dünyanın anlamsızlığı
Wittgenstein’a göre dünya, "olan her şeyin"
(olguların) toplamıdır. Olgular dünyasında her şey rastlantısaldır; yani bir
şeyin öyle olması için mantıksal bir zorunluluk yoktur. Eğer bir
"değer" veya "anlam" varsa, bu dünyanın içinde (olguların
arasında) bulunamaz. Çünkü dünya sadece "ne olduğu" ile ilgilidir,
"ne anlam ifade ettiği" ile değil. (Nihilizmin kaçınılmazlığı)
Anlamlı bir ifade, bir olguya karşılık gelmelidir
(Doğrulanabilirlik). Etik ifadeler ise olgulara değil, "daha yüksek"
bir şeye işaret eder. Bu yüzden Wittgenstein’a göre etik önermeler kurulamaz;
çünkü etik, dünyanın bir parçası değil, dünyanın sınırıdır (aşkındır).
Bilim bize gerçekliği (olguları) verir ama anlamdan
yoksundur; şiir ise bize anlamı (daha yüksek olanı) hissettirir ama bilimin
aradığı türden bir nesnel hakikat iddiası taşımaz.
Sanat ve sistem kuran felsefe, bize kusursuz ama
"gölgesiz" (gerçeklikten kopuk) bir dünya vaat eder.
Modern bilim dünyayı atomlarına ve fizik yasalarına
indirger. Bu dünya nesneldir ama içinde insana, özgürlüğe ve değere yer yoktur
(Nihilizm).
Sadece yasal bağlantılar düşünülebilir
Wittgenstein, bilimsel sistemleri (Newton mekaniği gibi)
beyaz bir yüzey üzerindeki siyah noktaları (gerçekliği) betimlemek için
kullanılan kare, üçgen veya altıgen bir ağa benzetir.
Bilimsel bir kuram, dünyayı belirli bir forma indirger.
Kuramın kendisi (aksiyomlar) keyfidir, ancak gerçekliğin o
kurama ne ölçüde sığdığı dünyayı karakterize eder.
Pi sayısının aşkın (transandantal) ve irrasyonel olması,
matematiksel/mantıksal ağlarımızın gerçekliğe asla tam olarak "tam
sayı" oranında oturamayacağını kanıtlar. Bu durum, Pisagorcuların rasyonel
bir evren hayalini yıkan irrasyonellik keşfi gibi, aklın gerçeklik karşısındaki
acziyetini gösterir.
"Doğanın yasaları vardır" cümlesi aslında bir yasa
değil, bilimin işleyiş tarzıdır. Akıl, doğayı anlamaya çalışırken bu ilkeleri
beraberinde getirir.
Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır
Gerçeklik, mantığın kapsamını aşar.
Resimler ve modeller
Wittgenstein neredeyse hiçbir isimden bahsetmiyor.
Heinrich Hertz’e göre bilimin temel amacı, nesnelerin
kendisini değil, onların zihnimizdeki sembollerini (modellerini) kullanarak
gelecekteki olayları kestirmektir.
Dış nesnelerin içsel imgelerini veya sembollerini yaratırız
ve bunları, imgelerin zihinsel olarak gerekli sonuçlarının her zaman tasvir
edilen nesnelerin doğal olarak gerekli sonuçlarının imgeleri olacak şekilde
yaratırız.
Hertz için mekanik, en az aksiyomla (uzay, zaman, kütle)
çalıştığı için en uygun temsil biçimidir.
(Wittgenstein temel olarak bu düşünceye karşıdır) Her şeyi
matematiğe indirgemek, gerçekliği gözden kaçırmak anlamına gelir: Artık
oluşturduğumuz imgeyi, tasvir ettiği imgeden ayırt edemezdik.
Kant'ın Doğa Bilimlerinin Temelleri
"Doğa Bilimlerinin Metafizik Temelleri" eseri, bir
disiplinin hangi şartlar altında "gerçek bilim" sayılabileceğini ve
rasyonalite ile deneyim arasındaki keskin sınırı inceler/belirler.
Kant’a göre bir disiplinin gerçek bilim olabilmesi için
yasalarının a priori (deneyimden önce) bilinmesi gerekir.
Kant, kendi döneminin kimyasını "gerçek bilim" olarak
değil, "sistematik bir sanat" olarak tanımlar. Çünkü kimya o dönemde
sadece deneysel yasalara dayanıyordu.
(Kant’a göre) Bilim insanı, duyuların öznel yanılgılarını
(sıcak, soğuk, koku) geride bırakıp, doğayı matematiksel bir yeniden
yapılandırma (kuvvet, hareket, kütle) olarak ele almalıdır.
Hareket, madde ve eylemsizlik gibi kavramlar deneyimden önce
gelir. Bilim insanları bu kavramları "a priori" olarak varsayarlar;
aksi takdirde doğa yasalarına vermek istedikleri o sarsılmaz kesinliğe
ulaşamazlar. Kant, bu temeli Transandantal Metafizik (genel doğa yasaları) ve
Özel Metafizik (cismani veya düşünen doğa) olarak ikiye ayırır.
Doğa bilimi; Tanrı, ruhun ölümsüzlüğü veya irade özgürlüğü
hakkında hiçbir şey söyleyemez. Bu kavramlar bilimin "kökünden çıkan ama
büyümesini engelleyen filizler" gibidir. Kant bu filizleri söküp başka bir
yere (pratik akla/ahlaka) dikmeyi önerir. Wittgenstein ile birleştiği nokta
burasıdır: Dünyanın anlamı (değerler, etik, ilahi olan) dünyanın dışındadır.
Laputa'dan Öğrenmek
Metafizik ve Düşünme
Metafiziğin amacı doğayı bilmekten ziyade anlam sağlamaktır.
Saf düşünce kaçınılmaz olarak bütün içeriğini yitirir ve her
zaman yanlış olan totolojilerle yetinmek zorunda kalır.
Saf teorik akıl özgürlük veya Tanrı hakkında hiçbir şey
bilemez; hatta bu bakış açısı dünyayı anlamsızlaştırır (Nihilizm). Fichte,
bilginin önüne "eylemi" koyarak nihilizmi aşmayı umar.
Kant, Yargı Eleştirisi'nde bilimsel doğa (zorunluluk) ile
ahlaki özgürlük (amaç) arasındaki devasa uçurumu fark eder.
Duyularüstü olan (özgürlük) ile duyusal olan (doğa) arasında
bir köprü kurulmalıdır.
Gerçeği Nietzsche tespit eder; Tanrı'nın (mutlak anlamın)
yokluğu, ufkun silinmesi ve "sonsuz bir hiçlikte" sürüklenmek
demektir.
Dünya görüşünün zamanı
İlahi olanın dünyadan çekilmesi, bu sadece teolojik bir
mesele değil, ontolojik bir kayıptır.
Tanrı'nın ölümüyle birlikte dünya, artık insanın üzerinde bir
"anlam" barındıran bir yer olmaktan çıkmış; sadece teknik müdahale
bekleyen anlamsız bir "madde" haline gelmiştir.
Sanat tarihçisi Hans Sedlmayr, ışığın ölümünden bahsederken,
Adalbert Stifter'in tam güneş tutulması tasvirini düşünür; bu tasvir ona göre,
karanlık bir çağın metaforu haline gelir: İnsan yabancılaşır, bir hayalete
dönüşür. Stifter'in sönen güneş metaforu, Chamisso'nun kayıp gölge metaforuna
karşılık gelir.
Heidegger'in dünya görüşünün zamanı tabiri insanın dünyayı
karşısına bir "imge" (resim) gibi almasını eleştirir.
Özne (insan), dünyanın içine dahil olmak yerine, onun dışına
çıkarak ona bir pencereden bakar gibi bakar.
Tıpkı bir ressamın tablosunun içinde fiziksel olarak yer
alamaması gibi, Kartezyen dünya görüşünde de insanın (özgür öznenin) yeri
yoktur. İnsan, kendi yarattığı teknolojik dünyada "gölgesiz"
kalmıştır.
Teknoloji artık sadece dış dünyayı değil, insan bedenini ve
zihnini de "yeniden şekillendirilebilir bir madde" olarak görüyor.
Yapay kalplerden tıbbi müdahalelerle başka biri olma çabasına kadar, insan
artık kendi varlığını da bir hammaddeye dönüştürmüştür.
Akıl Tanrıçası
Jonathan Swift'in uçan Laputa adası / Swift, bu yüzen adayı
tasvir ederken, 1726'da henüz emekleme aşamasında olan modern dünyamızın
kehanet dolu bir karikatürünü çizdi.
Swift, Laputa ile bize sadece fantastik bir ada değil,
köklerinden kopmuş bir rasyonalitenin mekânsal karşılığını sunar.
Bilimsel nesnellik gereği insan dünyayı gözlemlemek için
ondan uzağa, yörüngeye çıkmak zorundadır
Geometri sevgisi
Laputalılar için güzellik geometrik şekillerdedir.
Laputalıların evlerinin eğriliği ve dik açıların yokluğu,
"saf teori" ile "pratik yaşam" arasındaki trajik kopuşu
simgeler.
Babil'in Fahişesi
Laputa ismi, İspanyolca "fahişe" kelimesine ve
Babil'e yapılan bir atıfla, Tanrı'dan yüz çevirmiş bir toplumu simgeler.
Laputalılar güneşin bir gün söneceğini veya bir kuyruklu
yıldızın dünyayı yok edeceğini hesaplar. Bilimsel nesnellik, hayatın
kendisinden koptuğu ölçüde, kıyamet senaryolarına sığınır.
İkarus’un kanatları / İnsan kendine kanat takıp
yükseldiğinde, sadece fiziksel olarak değil, ahlaki olarak da dünyadan
uzaklaşır.
Merakın İki Yüzü
Merak hem saf bir bilgi arayışı hem de dünyevi bir hükmetme
aracı olabilir.
(insan zaafı) Bizi ilgilendirmeyen ve tamamen uygun
olmadığımız şeylerle daha çok ilgileniriz.
(Cennetin kaybı pahasına)
(Öte yandan) İnsanı doğanın tutsaklığından kurtaran ve
böylece gerçek anlamda insan olmasını sağlayan şey, tam da cennetin kaybı değil
midir?
1951 Darmstadt
Tartışmaları
Ortega y Gasset / Ona göre teknoloji, insanın bu dünyadaki
eksikliklerini tamamlayan "ortopedik bir cihaz"dır. Bu durum
memnuniyetsizlikle kendini gösterir.
(Heidegger) Ruhun kendini bulması için vatanını terk etmesi
ve yabancı bir ülkede kendini evinde hissetmeyi öğrenmesi gerekir.
Yaşamın temel dinamiği: İnsanın özgürlük tutkusu ile
güvenlik (vatan) özlemi arasındaki çatışmadadır.
İçeri ve dışarı inşa etmek
Uzayın çelişkisi
Bruno ve Kepler
Giordano Bruno sonsuz bir kozmosu özgürlüğün gereği olarak
savunurken; Johannes Kepler, anlamlı bir hakikat için kozmosun sınırlı olması
gerektiğini savunmuştur.
Bir şeyi anlamak onu "inşa
etmek" demektir, ancak sadece sonlu şeyler inşa edilebilir. Sonsuz uzay
ise düşünce için bir "hiçlik" gibidir.
Kant'a göre uzay saf bir sezgidir.
Özgürlük sınırsız alan isterken, insan aynı zamanda kaybolma
korkusuyla sınır arzular. Bu ihtiyaç mimarlığın kökenidir: İrademiz
sınırlandırılmalıdır, yoksa keyfiliğe dönüşür; bu da sonsuz alandan tanımlayıcı
bir düzen koparmayı gerekli kılar.
Mimarlık bize koruma vaat
ederken, aynı zamanda gerçekliği insan yapımı bir örtüyle gizler.
Babil
Kulesi / İnsanın kendi dünyasını inşa etme çabası ve bu çabanın
yarattığı huzursuzluğun ebedi sembolüdür.
İnşaatın temizlenmesi
Temizleme (boşaltma) eylemi,
sadece bir yeri boşaltmak değil, yeni alanlar ve imkanlar yaratmaktır.
Temizleme, alanlar yaratır, daha doğrusu özgürleştirir...
Hakikat, özgürlüğü gerektirir.
Mimarlığın asıl görevi, dışarıdaki "tekinsiz" ve
sınırsız mekanı unutturacak, insanın kendini evinde hissedeceği güvenli
sığınaklar yaratmaktır.
Kullanışlı yapı
Bizim için şeylerin var olmasına izin veren alanı yaratan
şey, alan yaratma eylemidir.
Mekân, Yunanca peras (sınır) içinde verilen bir özgürlüktür.
Ancak bu sınır bir bitiş çizgisi değil, nesnenin özünün başladığı yerdir.
Bir köprü veya heykel, sadece bir nesne değildir;
çevresindeki bölgeyi açan ve koruyan, insanın nesneler arasında "ikamet
etmesine" olanak sağlayan bir toplayıcıdır.
Ev inşa etmek veya arazi ölçmek, mekânı tematikleştirerek
onu görünür kılar.
İnsan pratik iş dünyasından ve endişelerinden kurtulduğunda,
sağduyusu özgürleşir ve "uzak diyarlara" çekilir.
Merak ve seyahat tutkusu bize kanatlar verir (özgürlük),
ancak bu aynı zamanda "yurdun ve memleketin kaybı" anlamına gelir.
Geometri ve Fantezi
Fantastik mimariler sadece mutlu meskenler (eutopya) değil,
aynı zamanda Babil veya Labirent gibi karanlık tasvirleri (distopya) de içerir.
Hans Vredeman de Vries için perspektif, sadece bir teknik
değil, doğayı altüst eden olasılıklar açan bir yöntemdir. Sanatçının
resimlerinde mimari o kadar baskındır ki, figürler (insanlar) sadece dekoratif
bir ayrıntı haline gelir; mimari, asıl özneye dönüşür.
Descartes’ın kurduğu entelektüel mimari (bilimsel dünya
görüşü), gölgesiz ve bedensiz bir "nesnel bilgi" dünyasıdır.
Perspektif; tek gözlü, hareketsiz ve bedensiz bir gözlemci
varsayar.
Galileo ve Descartes’ın başlattığı bu süreç, doğayı sadece
hesaplanabilir bir "homojen mekan" haline getirir.
Çılgın Mimarlık
Rasyonel mimari "iki kere iki dört" ise; özgürlük,
aklın inşa ettiğini yırtıp açan "yıkıntılar ve fanteziler"dir.
(Rokoko) Süsleme, evi saran bir sarmaşık gibi rasyonel
yapıyı yok eder.
Teknoloji o kadar karmaşıklaşmıştır
ki, artık kontrol edilemeyen, tekinsiz bir "ikinci doğaya" dönüşmüştür.
İnsan hem yuva (güvenlik) hem de bilinmeyene yolculuk
(özgürlük) ister. Bir yanı güzelliği, diğer yanı ise sarsıcı olan
"yüce"yi arar.
Olumsuz ve olumlu özgürlük
Negatif özgürlük, bireyin her türlü doğal, toplumsal ve
fiziksel bağdan kurtulma arzusunu ifade eder.
Kendini her şeyden soyutlayan bir benlik için
"yuva" vaat eden her yapı bir hapishanedir.
Pozitif özgürlük, keyfiyetin aksine, bireyin kendi
kararlarını akılcı ve ahlaki nedenlere dayandırarak "bağlaması"
anlamına gelir.
Özgürlüğü asıl bağlayan ve ona güç veren şey, akıl değil,
ölümlü ve "gölge düşüren" bedenimizdir.
Dünyaya Dönüş
Zamanın dehşeti
(Rilke) Modern insan zamanı bir kaynak veya sermaye gibi
görmek ister. Zaman, para gibi hesaplanamaz. Zaman biriktirilemez. Ömrümüz sınırlıdır
İnsanın zamanı tasarruf edilecek, israf edilecek veya
kaybedilecek bir "madde" olarak görmesi, onu aslında kendisinden ve
gerçek varoluşundan uzaklaştırır.
Antik felsefede zaman, hareketin sayısı veya sonsuzluğun
sayısal imgesi olarak tanımlanmıştır. Bu, zamanı "uzamsallaştıran" ve
onu ölçülebilir kılan bir yaklaşımdır.
Gerçek varoluş asla zaman kaybetmez; çünkü o her zaman
"zamana sahiptir". Gerçek zaman ölçülemez ve sayılamaz bir akıştır.
Uzayın Dehşeti
Sonsuz zamanın dehşeti, sonsuz uzayın dehşetine tekabül
eder.
Dünya'nın hareket etmesi, bizim de bu hareketi
deneyimlediğimiz anlamına gelmez.
20 Temmuz 1969
Ay'a iniş, uzaya dair aurayı yok etmiş ve geriye sadece
"sessiz madde" bırakmıştır.
Balonlar, uçaklar ve zeplinler özgürlüğün fiziksel sembolleri
olmuştur. Ancak her Daidalos hikayesi bir İkarus düşüşünü beraberinde taşır.
Gurur, düşüşten önce gelir.
Günümüzde özgürlük arayışı uzay gemilerinden internetin
yarattığı sanal mekanlara kaymıştır.
"Ruh koloniyi sever"
Hölderlin / Gerçek yuvayı bulmanın ön koşulunun önce evsiz
kalmaktır (mevcut bağları terk etmek).
Özgürlük arayışıyla çıkılan her yeni yolculuk (koloni),
aslında bilinçaltında terk edilen o eski, tanıdık yuvanın çehresini arar.
Dünya merkezden çıkarıldığında, insan da "Tanrı'nın çocuğu"
olma vasfını yitirmiş ve kaygan bir zemine (hiçliğe doğru) sürüklenmeye
başlamıştır.
Yıldızların görünümü
Eğer yolumuzdan eminsek, seçim yapmamıza gerek kalmaz.
Yıldızlara bakarken önündeki kuyuyu görmeyen Thales,
"teorinin" (uzaktan bakma/seyretme) bedensel gerçeklikle çatışmasının
ilk örneğidir.
Mimarlığın ve felsefenin kökeni, insanın dikey duruşuyla
göğe bakmasıdır. Bu, insanı "hayvansal varoluşunu aşan" ve ölçüsünü
zamansız bir Logos'ta arayan bir varlık yapar.
Hakikat iddiası, doğası gereği bedensel ve yerel
bağlılıkları aşan, zamansız ve mekânsız bir iddiadır.
Hayal kırıklığına uğramış dünya
Astronomi, dünyayı sağlam temelli bir "ev"
olmaktan çıkarıp, uzayda savrulan bir "uzay gemisine" dönüştürdü.
Doğa bilimleri değerler, Tanrı veya özgürlük hakkında hiçbir
şey söyleyemez. Bu durum, Jacobi’nin öngördüğü gibi, dünyayı rasyonel olarak
anlama çabasının nihilizmle sonuçlanmasına yol açar.
İnsanmerkezci dünya görüşü, bir dizi bilimsel devrimle
sarsılmıştır:
Kopernik Devrimi: Dünyayı evrenin merkezinden çıkardı.
Darwinci Devrimi: İnsanı "Tanrı'nın sureti"nden
"maymunun sureti"ne indirdi.
Freudcu Devrimi: İnsanı kendi zihninin (bilinçdışının)
efendisi olmaktan çıkardı.
İnsan merakı, tanıdık olandan uzaklaştıkça her seferinde
"cennetin kaybını" (huzurlu yuvanın yitimi) yeniden üretir.
Astronoetik
Hans Blumenberg
Astronoetik nedir?
Astronoetik, uzaya gitmek yerine uzay yolculuğunun anlamını
ve değerini evden değerlendirmektir.
Astronoetik yeni gezegenler keşfetmez; "Gitmenin bir
anlamı var mı?" veya "Gidip döndükten sonra elimizde ne kaldı?"
sorularını sorar.
Bilimin "nasıl" sorusuna karşılık,
"neden" ve "ne uğruna" sorularını sorar.
Evde astronotluk
Şehirlerin ışıkları, gökyüzündeki takımyıldızlara bir cevap
gibidir. İnsan, göksel düzeni yeryüzündeki mimarisinde taklit ederek ruhuna
barınak sağlar.
Teknolojik ilerleme, bizi "doğanın efendisi"
yapmayı vaat ederken, aslında bizi bedensel ve yerel gerçekliğimizden
(yuvamızdan) koparır.
Post-postmodern yermerkezli
Blumenberg, Paul Lorenzen'in "gemi" metaforunu
kullanarak insan kültürünü ve dilini açık denizde yüzen bir yapıya benzetir.
Bu gemi (gelenek, dil, toplum), karaya ayak basmadan, suyun
üzerinde inşa edilmiş ve geliştirilmiştir.
Bilgi uğruna dünyayı bir "kayıtsızlık alanına"
dönüştürdüğümüzde, özne de bedensizleşir ve "gölgesini" kaybeder.
Uzay giysisi içindeki astronot, aslında İthaka'ya (evine)
dönmeye çalışan modern bir Odysseus'tur.
Dünya'dan uzaklaşmak, onun benzersizliğini anlamanın tek
yoludur.
Yılanın Sözü
Eski bir hikaye
Friedrich Weinreb
İlk şehri kuran Kabil’in soyunun yedinci kuşakta sona eren
hikayesi…
Teknoloji çağında mit geri mi dönüyor?
Sanat, teknolojik dünyaya sırtını dönmek yerine onu
kucaklayıp dönüştürmemeli midir?
Teknolojinin verdiği rahatsızlık hakkında
Artık dijital ekranlar bize tarlalardan daha yakındır.
Bizi bugün "evsiz" bırakan şey teknolojinin
kendisinden ziyade, teknolojinin henüz dokunmadığı nostaljik vahalara
duyduğumuz imkânsız özlemdir.
Teknolojinin asıl tehlikesi hidrojen bombası değil; "hesaplamalı
düşünmenin" (her şeyi sayılara ve verilere indirgemenin) tek geçerli
düşünme biçimi haline gelerek insanı "tefekkürden" (derin düşünmeden)
koparmasıdır.
Ameliyatlar ve tıbbi müdahalelerle başka biri olma çabası,
insanın kendi doğasını bir hammaddeye dönüştürmesidir.
Teknolojiyi ve bilimi reddetmek yerine, Kant ve Blumenberg
gibi, onun meşruiyet sınırlarını anlamalıyız. Ancak bu sınırları çizdiğimizde,
şiirlerin ve imgelerin (mitlerin) yeniden hayat bulabileceği bir alan
açabiliriz.
Teknoloji, Cennet'in kaybından beri huzursuz olan biz
insanların, kaybettiklerimizin yerine bir şeyler aradığımız bir alandır.
Gerçekliğin nesnelleştirilmesi
Modern bilim, gerçekliği iki aşamada indirger:
görselleştirme ve nesnelleştirme. Bu süreç insanı "salt gözlemci
öznelere" dönüştürür ve onu köksüzleştirir.
Bilimin aradığı "saf özne", belirli bir yere,
zamana, bedene veya dile bağlı değildir.
Heidegger’e göre bu "saf özne" fikri, her şeyi her
yerden aynı anda gören Hristiyan Tanrı kavramının felsefeye sızmış bir
kalıntısıdır.
Kendini her türlü perspektiften (bakış açısından)
özgürleştiren insan, aynı zamanda kendini bağlayacak bir "kökten" de
mahrum kalır. Descartes'ın "düşünen şey" (res cogitans) tanımı,
modern insanın bu temel evsizliğinin formülüdür.
Bir şeyi anlamak, onun nasıl yapıldığını bilmektir. Modern
bilim, doğayı sadece gözlemlemez; onu teknoloji aracılığıyla yeniden üretir ve
dönüştürür.
"Gerçek yüzünden yok olmayalım diye sanatımız var"
Modern sanatın eşiği, Leon Battista Alberti’nin perspektif
inşasıyla başlar. Bu, dünyayı olduğu gibi değil, görüldüğü gibi (optik bir
görünüm) temsil etme sanatıdır.
Perspektif sayesinde ressam, izleyiciyi inandırıcı bir
"ikinci doğa" içine çeker.
Orta Çağ sanatında eser, kendisinin ötesinde bir şeye, yani
Tanrı’ya ve ebedi hakikate işaret eden bir transandantal (aşkın) pencereydi.
Modern sanatla birlikte bu aşkınlık kaybolur.
Sanat, sadece sanat içindir.
Nietzsche'nin tespiti, modern dünyanın en acı gerçeğine
parmak basar: Hakikat (bilimin sunduğu nesnel, soğuk, anlamsız gerçeklik)
insanı yok edebilecek kadar ağırdır.
Hayatın yüce bir anlamdan yoksun olduğu gerçeğine
katlanabilmek için sanatın "güzel yalanına" ve yanılsamasına ihtiyaç
duyarız.
Geleceğin sanat eserinden
Nietzsche'ye göre varoluşa anlam katabilecek tek güç
sanattır.
Bilim, dünyayı "sayılabilir ve ölçülebilir" bir
nesneye dönüştürerek bizi evsiz bırakırken; sanat, dünyayı yeniden
"yaşanan bir mit" haline getirme iddiasındadır.
Hakikatler, aslında insanın kendi yarattığı metaforlar ve
şiirsel imgelerdir; ancak insan bunları "hakikat" sanacak kadar uzun
süre kullanmış ve kökenini unutmuştur.
Sanatın gerçeği kucakladığına dair tüm bu iddialar, aslında
bilim ve teknolojinin kurduğu o devasa mantıksal mimariden bir
"kaçış" denemesidir. Sanat, gerçekliğin ağırlığını telafi edemeyecek
kadar "hafif" kalmıştır.
Sanatçı lider olarak
Lyonel Feininger’in Bauhaus programı için hazırladığı o ünlü
"Katedral" baskısı, modernizmi Orta Çağ’ın bütünsel inancıyla
birleştirmeyi amaçlıyordu.
Eğer bir mimar veya sanatçı, hayatı mükemmel bir sanat eseri
(kozmos) olarak tasarlarsa, o toplumdaki bireyler de birer "sanat
nesnesi" haline gelir.
Sanat eserinin kusursuz bütünlüğü içinde yerini alan insan,
artık kendi kararlarını veren özgür bir özne değil, tablodaki bir figür veya
binadaki bir tuğla gibidir. Bu, insanın kendi varoluşsal özgürlüğünden
vazgeçmesi anlamına gelir.
Heidegger’in Nasyonal Sosyalizme olan ilgisi, devleti antik
Yunan'daki gibi "yüksek bir sanat eseri" olarak görme arzusundan
kaynaklanıyordu.
Yılanın Sözü
Bilim: Doğaya hükmetmek için onu matematiksel bir şemaya
indirger.
Sanat: Gerçekliğin "dehşetinden" (anlamsızlığından
ve ölümden) kaçmak için onu estetik bir dekora dönüştürür.
Dünyayı bir "sanat eseri" gibi kusursuz bir düzene
sokmaya çalışmak, o dünyanın içindeki gerçek acıyı, direnci ve yabancılığı
—yani hayatın kendisini— yok etmek demektir.
Çözüm, rasyonel düşünceyi terk etmek değil, onun sınırlarını
kabul etmektir.
Doğanın efendisi olma hırsından feragat ettiğimizde,
gerçekliğin "anlaşılamaz ve kontrol edilemez" olan o kutsal yanına
(aşkınlığa) yeniden kapı açarız.
Hayatın anlamı, bizim "icat ettiğimiz" bir şey
değil, dünyanın bize yönelttiği taleplerde "keşfettiğimiz" bir
sorumluluktur.
Bilim ve teknolojinin inşa ettiği bu evi yıkamayız; çünkü
artık sadece bu evin içinde yaşayabiliyoruz.
Bu evi estetik süslemelerle, sahte nostaljilerle veya
mitlerle gizlemek de bir çözüm değildir.
Yapmamız gereken, aklın o katı, penceresiz mimarisinde
delikler açmaktır. Sanatın ve felsefenin görevi, bizi kuşatan bu rasyonel
yapının içinden dışarıdaki "gizi", "doğayı" ve
"ötekini" görmemizi sağlayacak pencereler açmaktır.
…