16 Kasım 2025 Pazar

Zaman ve Uzam Kültürü (1880 - 1918) - Notlar

Stephen Kern - Zaman ve Uzam Kültürü (1880 - 1918) - Notlar

The Culture of Time and Space 1880-1918

Mütercim: Ali Selman, İletişim Yayınları, 2013

 


Standart zamanın kabulü, demiryolları, telgraf ve sinema gibi teknolojik yeniliklerin toplumsal hiyerarşileri ve geleneksel mekân sınırlarını nasıl yıktığı derinlemesine analiz edilmektedir.

Bu dönemde Joyce, Proust ve Kafka gibi yazarların eserlerinde özel zamanın nesnel zamana direnişi incelenir.

Yazar hızın ve eşzamanlılığın artışıyla birlikte mesafelerin önemini yitirdiği, ancak bu sürecin Birinci Dünya Savaşı ile sonuçlanan bir belirsizlik ve felaket beklentisini de beraberinde getirdiğini vurgular.

 

Önsöz - Giriş

1880’lerden Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde; telefon, sinema ve uçak gibi teknolojiler ile Kübizm, psikanaliz ve görelilik gibi kültürel gelişmeler birleşerek insanların zaman ve uzam algısını kökten değiştirmiştir.

 

Eugene Minkowski hastasının zaman duygusunun birincil olabileceğini ve paranoid tepkiye yol açabileceğini söylüyor... Minkowski, zamana karşı bu tutuma neden olan bir çocukluk travması aramak yerine, hastasının şimdiki zamanı nasıl deneyimlediğine odaklanıyor.

 

Kültürü (uzay, zaman) bu temel kavramlarla yorumlama düşüncesi kafamda belirginleşti. Aynı zamanda, Minkowski’nin her bir hastasının zaman deneyimini yorumlayışını, tüm bir kültürel dönemin zamanı ve aynı zamanda uzamı nasıl deneyimlediği yorumuna uygulamanın da mümkün olabileceğini düşündüm.

 

Telsiz ve telefon gibi teknolojilerle "zaman ve uzamın yok edilmesi", insanlık tarihinde yeni bir deneyim türü olan eşzamanlılığı doğurmuştur.

…kitabı zaman ve uzam ana alt başlıklanna göre yeniden düzenlemeye karar verdim.

 

Tematik çözümlemenin zayıf yönü, tekil hayatları veya eserleri (biyografileri) parçalamasıdır. Güçlü yönü ise, birbirinden çok farklı görünen alanlar (örneğin teknoloji ile edebiyat) arasında derin ve anlamlı bağlar (tümlenme) kurabilmesidir.

Tarihsel olarak neyin değişmediğini anlayarak neyin değiştiğini daha açık hale getirmek önemlidir.

 

Tarihsel olaylar ile insan deneyiminin değişmez temelleri arasındaki ilişki…

 

Teknoloji, zaman ve uzam deneyimindeki dönüşümün maddi kanıtıdır.

 

"Kavramsal mesafe" / Birbirinden çok uzak görünen alanlar (örneğin resim sanatı ve savaş teknolojisi) arasında kurulan yapısal bağların gücünü vurgular.

Bir resim tarzı olarak Kübizm ile bir savaş teknolojisi olan kamuflaj arasındaki bağıntı böyle bir durumdur.

Tüm insanlar, her yerde, tüm çağlarda, ayrı bir zaman ve uzam deneyimine sahiptir.

Zaman ve uzam algısı, sınıfsal çelişkilerden (toplumsal mesafe), fabrika yönetimindeki zaman araştırmalarına (Taylorizm) ve emperyalist politikalara (uzam talebi) kadar her şeyi şekillendirir.

 

Bir çağın düşüncesine dair herhangi bir genellemenin, dayandığı kaynaklar arasındaki kavramsal mesafe ne kadar büyükse, o kadar ikna edici olduğunu düşünüyorum.

Bir mimar ile bir felsefeci arasındaki mesafe büyüktür; ancak bu kadar uzak kaynaklar arasında kurulan yapısal bağlar, genellemeyi daha ikna edici kılar.

 

Bergson’un "süre" kavramıyla zaman bireyselleşmiş; Kübizm ile de resimde "ön planın arka plandan daha önemli olduğu" hiyerarşisi yıkılmıştır. Bu durum, toplumsal alanda demokrasinin yükselişi ve aristokrasinin zayıflamasıyla paraleldir.

Büyük değişikliklerden biri, zamanların ve uzamların çoğulluğunun doğrulanmasıdır... Özel zamanın gerçekliğinin doğrulanması ve geleneksel uzamsal hiyerarşilerin düzlenmesi.

 

19. yüzyıl sonundaki kriz, yeni enerji kaynaklarının (petrol, elektrik) yarattığı aşırı hız ve imkan bolluğudur. Bu durum, insanların seyahat edebilecekleri yerleri ve aydınlanan geceleriyle zaman-uzam algısında devrim yaratmıştır.

 

Zamanın Doğası

Zamanın doğası konusunda bu dönemin düşünceleri, üç çelişen görüş çerçevesinde kurgulanacaktır: Zamanın homojen ya da heterojen olması, parasal ya da akışkan olması, geri döndürülebilir ya da döndürülemez olması.

 

Newton’un "mutlak ve matematiksel zaman" anlayışı, 19. yüzyıl sonunda teknolojik bir zorunlulukla tüm dünyaya dayatıldı.

 

Standart zamanın en büyük iticisi demiryolu şirketleriydi. Eskiden her şehrin kendi yerel saati varken (yalnızca ABD'de 80'den fazla demiryolu saati vardı), tren çizelgeleri ve telgraf iletişimi dünyayı tek bir ağa zorladı.

Greenwich ve Meridyen Konferansı (1884) / 25 ülkenin katılımıyla dünya 24 zaman dilimine bölündü.

Askeri Gereklilik / Moltke gibi askerler, 1914 savaşına giden süreçte beş farklı saat dilimiyle eşgüdümlü bir harekat yapmanın imkansızlığını savunarak tek tip saati desteklediler.

Bilimkurgu eserlerinde ve işçi giriş-çıkış kartlarında görüldüğü üzere, zaman artık "dolar ve sent" cinsinden ölçülen, depolanan ve harcanan bir metaya dönüştü.

 

Kamusal zaman dış dünyayı kuşatırken; romancılar ve sanatçılar bu tek tipleştirmeye karşı bireyin "içsel saatini" (heterojen zaman) keşfettiler.

Joseph Conrad: The Secret Agent romanında bir anarşistin Greenwich Gözlemevi'ni havaya uçurmaya çalışması, merkezi otoritenin simgesi olan kamusal zamana yapılan en dolaysız saldırıdır.

Marcel Proust: Saat kadrandaki bir görüntü değil, bedenin ve anıların kendi ritmidir. Proust için mekanik zaman parçaları, kayıp zamanı bulmada tamamen yararsızdır.

Franz Kafka: Kamusal zaman (tren saati, randevu saati) Kafka’nın kahramanları için bir cellattır. İçsel saatin hızla aktığı, dışsal saatin ise sendeleyerek ilerlediği bu uyumsuzluk, bireyi suçluluk ve kopuşa sürükler.

James Joyce: Ulysses’te her bölümün farklı bir ritmi vardır (sindirim ritmi, yorgunluk ritmi, bilinç akışı). Joyce, zamanı mutlak bir çizgi değil, bir perspektif meselesi olarak kurgular.

 

Einstein ise 1905 ve 1916 kuramlarıyla "mutlak zaman" kavramını tamamen reddetti. Einstein’ın evreninde her referans noktasının (çekim alanı) kendi saati vardır.

 

Durkheim zamanın "sosyal hayatın ritmi" olduğunu savundu. Takvimler, kolektif faaliyetleri düzenler.

 

Zamanı daha küçük ve kopuk parçalara bölmek: fotoğraf, sinema…

Görsel sanatlar, doğası gereği durağan olduğu için "geçen zamanı" göstermekte hep zorlanmıştır.

Kübizm: bir nesneye farklı açılardan (farklı zamanlardaki bakışlar) bakıp bunları tek bir tuvalde topladı.

William James zihnin bir "nehir" veya "akış" olduğunu savundu. Bilincin parçalara bölünemeyeceğini ifade etmek için "bilinç akışı" terimini literatüre kazandırdı.

 

Bergson’a göre zaman, bir spiralin kıvrılması gibi her anın bir sonrakine nüfuz ettiği, bölünemez bir akışkanlıktır.

Bergson ve James’in teorileri, James Joyce’un Ulysses’inde doruğa ulaştı. Dış dünyadaki kronolojik zamanın yerine, karakterin zihnindeki geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği "dolaysız içsel monolog" tekniği geçti.

 

Elektrik Işığı (Edison) gece ile gündüz arasındaki mutlak ayrımı ortadan kaldırdı. Böylece zamanın rutin geçişleri ve doğal ritmi bozuldu.

Sinema, zamanı bir hamur gibi yoğurur. Sinema teknikleri (montaj, geri sarma) zamanın geri döndürülebilir olduğu yanılsamasını yaratmıştır.

 

Geçmiş

Dünyanın yaşına dair bilimsel tartışmalar, insanın zaman ölçeğindeki yerini kökten değiştirmiştir.

Lyell ve Darwin, evrimin gerçekleşebilmesi için "yüz milyonlarca yıllık" bir geçmiş öngördüler.

Lord Kelvin, yer kabuğunun soğuma hızına dayanarak bu süreyi 20-40 milyon yıla indirince, biyologlar evrimin "hızlanmış" olması gerektiğini savunmak zorunda kaldılar.

Curie’lerin radyumun ısı saldığını keşfetmesiyle Kelvin’in soğuma tezi çöktü ve dünyanın yaşı yeniden yüz milyonlarca yıla "genişledi". Bu devasa zaman şeridinde insanlık tarihi, küçücük bir "parantez" haline geldi.

Edison’un fonografı sesi, kamera ise görüntüyü dondurdu. Artık ölülerin sesi dinlenebiliyordu.

 

Bram Stoker’ın Dracula’sı, bu genetik/kan bağındaki geçmiş birikiminin edebi bir simgesidir. Hering ve Maudsley gibi isimler, her hücrenin atalarının deneyimini taşıdığını savundular.

 

Ribot, hafıza yitiminin "en yeni olandan en eski olana" doğru bir sırayla (regresyon) gerçekleştiğini kanıtladı.

Freud, psikanalizi bir "zihinsel arkeoloji" olarak kurdu. Freud’a göre hiçbir anı silinmez, sadece baskılanır.

 

Edmund Husserl / Zaman bilincini "Geri Yönelim" (retention - taze anı) ve "Hatırlama" (recollection - uzak geçmişin inşası) olarak ikiye ayırır. Bir melodiyi anlamamızın tek yolu, önceki notanın bilincimizde (değişerek de olsa) yankılanmaya devam etmesidir.

 

Dilthey / İnsanın bütünüyle tarihsel bir varlık olduğunu savunur. Anlam ancak zaman içinde oluşur; otobiyografi, yaşamın akışını ve anlamını kavramanın en üstün yoludur.

 

Bergson / Geçmişi bugünde bütünleştirme yeteneğini özgürlüğün kaynağı olarak görür. En özgür birey, şimdinin meydan okumalarına karşı en geniş hatıra birikiminden yararlanabilen kişidir. Sadece şimdide yaşamak hayvanlara mahsustur; sadece geçmişte yaşamak ise hayalperestliktir.

Proust Bergson’un felsefesini edebiyata taşır. Onun için geçmiş, aklın ulaşamadığı ancak "organik belleğin" (çay ve kek tadı gibi duyusal uyaranlar) canlandırabildiği bir "kayıp cennet"tir. Zamanın akışından kurtulmanın ve gerçek mutluluğun yolu, kaybedilen zamanın rastlantısal anılarla (memoire involontaire) geri kazanılmasıdır.

 

Bergson, Proust ve Freud, üçü de Yahudi / Getto hayatının kısıtlı uzamı (mekânı) nedeniyle, Yahudi deneyimi fiziksel bir toprak parçasından ziyade "zamanda ve bellekte yurtlanma" üzerine kurulmuştur. Bu, düşünürlerin "zamanın uzamsallaştırılmasına" (zamanı saat gibi ölçülebilir, mekânsal bir şey gibi görmeye) neden tepki gösterdiklerini açıklar.

 

Nietzsche / Tarihsel hastalıktan söz eder. Geçmişe aşırı bağlılığın, şimdinin yaratıcı enerjisini yok ettiğini savunur.

Ibsen / Oyunlarında (özellikle Hayaletler ve Yaban Ördeği) geçmişi, karakterlerin peşini bırakmayan, onları sakatlayan veya intihara sürükleyen bir güç olarak işler.

Joyce, geçmişi hem bir kimlik kaynağı hem de bir "felç" nedeni olarak görür. Stephen Dedalus için tarih, "uyanmaya çalıştığım bir kabustur." Annesine karşı duyduğu suçluluk (vicdan azabı) ve tarihin yıkım dolu panoramasından kurtulmak için "şimdiye ve buraya" sarılmaya çalışır. Sanatçı olabilmek için geçmişin zincirlerini kırmalı, zamanı "şimdi"de durdurmalıdır.

 

Proust’un istençdışı bellek yaklaşımı (pasif yöntem), Freud ve Bergson’un aktif hatırlama çabalarıyla zıtlık oluşturur.

 

Şimdi

14 Nisan 1912 gecesi yaşanan Titanic olayı / Gözle görülmeyen ve sisin içinde yitip giden bir gemi, telsiz sinyalleri sayesinde aynı anda onlarca başka gemi ve karadaki binlerce insan için "burada ve şimdi" haline geldi.

 

Telsiz ve Telefon / yazılı iletişimin "düşünme süresini" ortadan kaldırarak etkileşimi anlık kıldı. Telefon, "aynı anda iki yerde birden bulunmayı" (bir ayağı New York’ta, sesi Washington’da) mümkün kıldı.

 

Teknolojinin sunduğu bu imkanlar edebiyat ve resimde yeni akımlara yol açtı. Apollinaire, Eiffel Kulesi’ni dünyayı birleştiren bir radyo anteni gibi betimledi. Cendrars’ın 2 metre uzunluğundaki akordeon gibi açılan kitabı (Prose du Transsibérien), okurun metni, haritayı ve renkleri aynı anda görmesini hedefledi.

 

"Uzaklık" kavramı önemini kaybetti.

 

Ulysses eşzamanlılığın zirvesidir. Joyce, sinema montajı ve müzikal kontrpuan tekniklerini kullanarak Dublin'in bir gününü, tüm olayların aynı anda vuku bulduğu "uzamsal bir cisim" gibi sunar.

 

Nietzsche’nin "Ebedi Dönüş" doktrini tarihselciliğin (geçmişin yükü) ve dini eskatolojinin (gelecekteki cennet vaadi) panzehri olarak okunabilir.

Eğer bir kişi, yaşadığı anı "sonsuz kere daha ve aynen" yaşamayı arzulayabiliyorsa (Amor Fati - Kaderini Sev), o kişi zamanın efendisi olmuştur.

Üstinsan, geçmişe duyulan suçluluktan veya geleceğe duyulan özlemden kurtulmuş, "şu anı" yaratıcı bir eylem alanına dönüştürmüştür.

 

Gelecek

Eylem ve beklenti

Eylem (Action): Bireyin geleceğe doğru aktif olarak gitmesi, onu şekillendirmesi ve denetlemesidir.

Beklenti (Expectation): Geleceğin bireyin üzerine doğru, kontrol edilemez bir güç (bir buzdağı veya siperdeki düşman saldırısı gibi) olarak gelmesidir. Birey burada pasiftir ve dehşet içindedir.

 

Telefon: Yakın geleceği "anlık" hale getirmiştir. Ancak arayan için bu bir "eylem/hâkimiyet" iken, aranan için telefonun ne zaman çalacağının belirsizliği bir "beklenti/pasiflik" yaratır.

 

Taylorizm: İşçinin üretim süreci üzerindeki yaratıcı kontrolünü elinden alarak onu bir "beklenti" makinesine dönüştürmüştür. İşçi, bandın ucundan gelecek olan parçayı bekleyen pasif bir uzantı haline gelmiştir.

Geleceğin "keşfi" / bilimkurgu patlaması

 

Fütüristler için gelecek fethedilecek bir "şimdi"dir.

 

Geçici Mimari: Belki de tarihin en radikal mimari önerisi budur: "Her nesil kendi şehrini inşa etmelidir." Binalar artık anıtsal ve kalıcı değil, "kısa ömürlü" ve "geçici" olmalıdır.

 

(Bergson) Şekerin erimesini beklemek zorunda oluşumuz, zamanın sadece matematiksel bir aralık değil, yaşanması gereken bir "sabırsızlık/süre" olduğunu kanıtlar.

 

Kelvin’in entropi yasası, evrenin kaçınılmaz olarak "ısı ölümü"ne gideceğini haber verir.

Faustçu ruh (Batı kültürü) geleceğe iman etmiştir ama Spengler’e göre bu yolun sonu gelmiştir. Napolyon’dan Sezarlar’a, sanattan teknokrasiye geçiş, bir kültürün "kış" mevsimidir.

Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ındaki hastalar ölümü beklemektedir.

Titanic uygarlığın kaos üzerindeki zaferini ve teknolojik kibri (aktif gelecek) temsil eder.

 

Hız

Hız, 20. yüzyıl başında ulusal bir prestij meselesi haline geldi.

Almanya ve Britanya arasındaki deniz hakimiyeti mücadelesi, transatlantiklerin hız rekoru kırması üzerine kuruludur.

Otomobil, dünyayı "sinematografik" bir görüntüye çevirmiştir. Yol kenarındaki nesnelerin birer siluet gibi kaybolması, modern insanın zihnini bir "girdaba" sürüklemiştir.

 

Telgraf ve hızlı haber geçme ihtiyacı, dildeki "nüans ve tatları" yok ederek daha kısa, net ve basit bir sözdizimi (Hemingway stili) doğurmuştur.

 

Teknoloji mesafeleri kısaltmıştır. Taylor ve Gilbreth, iş süreçlerini saniyelerin binde birine kadar ölçerek fabrikaları hızlandırmıştır.

 

Pirandello’nun romanında (Shoot!: The Notebooks of Serafino Gubbio, Cinematograph Operator) Gubbio karakteri, kamerayla öylesine bütünleşir ki artık bir insan değil, "makinenin bir parçası" haline gelir.

 

Giacomo Balla ve Umberto Boccioni eserlerinde hızı temsil etmeye çalıştılar.

Caz, hızı temsil eden bir argo kelime olarak ortaya çıktı. Stravinsky’nin Bahar Ayini ise ritmik bir devrimdi; ölçülerin sürekli değişmesi izleyicide şok ve fiziksel tepki (şamata, öfke) yarattı. Bu müzik artık huzur değil, modern hayatın "şoklarını" veriyordu. 

 

Otomobil icat edildiğinde atı ve yürümeyi "yavaş" olarak yeniden tanımlamıştır.

 

Uzamın Doğası

Geleneksel yaklaşım Newtoncu mutlak uzam anlayışıdır ve bu da uzamın her zaman aynı ve değişmez olduğunu kabul eder.

Modern yaklaşım uzamın heterojen (çok yapılı) olduğunu savunur. Sanattan sosyolojiye kadar birçok alanda "perspektivizm" felsefesi gelişmiştir.

 

Geometri, uzamın doğasıyla ve içerdiği nokta, çizgi, düzlem ve nesneler ile en doğrudan ilgili matematik dalıdır. Öklid, ispatı olmayan, ama apaçıkmış gibi görünen aksiyomlar ve önermeler ortaya koyarak, tümdengelimli mantık aracılığıyla bunlardan başka teoremler türetti. Geometrisi iki ve üç boyutluydu ve iki binyıldan daha fazla süre boyunca gerçek uzamın doğru geometrisi ol[ ırak kabul edildi.

Can alıcı olan “Beşinci Önerme”ydi: Düzlemdeki bir noktadan, aynı düzlemde yer alan verili bir düz çizgiye paralel, sadece bir düz çizgi geçebilirdi. Öklidci olmayan geometriler bu önermeyi başkalarıyla değiştirdiler ve geriye kalanı da onat göre şekillendirdiler.

Lobatchewsky’nin duyurduğu iki boyutlu geometride, herhangi bir noktadan aynı düzlemde yer alan bir çizgiye paralel sonsuz sayıda çizgi çizilebiliyordu.

Lobatchewsky’nin geometrisinde bir üçgenin iç açılan toplamı 180 dereceden azdı. 1854 yılında Alman matematikçi Bemhard Riemann, iki boyutlu farklı bir geometri geliştirdi ve burada bütün üçgenlerin açı toplamları 180 dereceden fazlaydı. Riemann’ın uzamı eliptikti; Lobatchewsky’ninki ise hiperbolik. Bu alternatif uzamsal yüzeyler, üçgenin açılar toplamının kesinlikle 180 derece olduğu iki boyutlu Öklid geometrisinin düzlemsel yüzeyiyle çelişiyordu.

 

Henri Poincaré ve Ernst Mach; görsel, dokunsal ve motor uzamları tanımlayarak uzamın öznel ve bedensel temellerini ortaya koydular.

Lenin, uzamın nesnel gerçekliğini savunarak Mach ve Poincaré'nin yaklaşımlarını "gerici" bulmuş ve bilimin maddenin üç boyutlu uzamda var olduğundan kuşku duymadığını savunmuştu.

 

Einstein, mutlak uzam kavramını reddederek yerine sabit bir referans cismine göreceli hareket kavramını koydu. Genel görelilikle birlikte, birbirine göre hareket eden sınırsız sayıda referans sistemi (uzam) olduğu kabul edilir.

 

Jakob von Uexküll / Umwelt Kavramı: her canlının kendi özel dünyası (Umwelt) içinde yaşadığını savunur. Ona göre, canlılar ihtiyaçlarına göre kendi doğalarını oluştururlar.

 

Emile Durkheim, uzamın sosyal kategorilerden türediğini ve toplumdan topluma değiştiğini ileri sürdü.

Uzamın sınıflandırılması (sağ, sol, yukarı, aşağı), toplumun fiziksel yerleşim planını yansıtır.

 

Oswald Spengler, her kültürün kendine özgü bir "birincil simgesi" olan uzam anlayışı olduğunu ileri sürer.

Mısırlılar uzamı dar bir yol, Yunanlılar sınırlı bir kozmos olarak görürken; Batı (Faustçu) kültürü uzamı sonsuz genişlik olarak görür.

 

Gökyüzünün fethi, perspektifli resimler ve hızlı ulaşım bu sonsuz uzam arzusunun sonuçlarıdır.

 

İzlenimciler, stüdyolarını terk ederek resim yapmak için dışarı çıkınca, renk ve ışık gölgelerinin yanı sıra yeni tür bakış açılan keşfettiler.
Tek tuval üzerinde, aynı nesnenin çoklu perspektifini kullanarak, gerçekten heterojen uzamı ilk uygulayan Cezanne olmuştur.

 

Sinemanın kamerayı hareket ettirerek sunduğu "bakış açısı çokluğu", resimde Kübizm ile paralellik gösterir. Kübist resim sadece mekânı değil, nesnenin etrafında dönülen "zamanı" da içinde barındırır.

 

Yazarlar çoklu perspektifi / uzamsal farklılıkları betimlemek için zamanın akışını ve bilincin değişkenliğini kullandılar (Proust, Joyce).

 

Bilimsel değişimler, felsefede "tek bir mutlak hakikat" yerine "bakış açılarının çokluğu" fikriyle desteklenmiştir.

Nietzsche: "Saf akıl" veya "mutlak bilgi" gibi kavramların birer tuzak olduğunu savunur. Bilginin ancak birçok farklı "göz" (bakış açısı) kullanılarak zenginleşebileceğini söyler.

Jose Ortega y Gasset bakış açıları kadar çok gerçeklik vardır diyerek, Einstein’ın görelilik kuramını felsefeye taşır.

 

Uzamın heterojen (çok yapılı) olduğunun kabul edilmesi, toplumsal alanda monarşi ve monizm yerine demokrasi ve plüralizmle (çoğulculuk) eşleşir. Uzamın heterojenliğini savunan söz konusu çeşitli görüşler... özünde çoğulcu ve demokratik olan dönemin genel kültürel yöneliminin bir parçasıdır.

 

Einstein, uzamın durağan bir boşluk değil, "fiziksel olgularda pay sahibi olan" dinamik bir enerji alanı olduğunu ortaya koydu. Uzam artık "şeylerle dolu" bir yer değil; şeylerin kendisi uzamsal birer enerji yoğunlaşmasıydı. Antik dönemden beri süregelen maddenin katı olduğu uzamın boşluk olduğu kabulü artık geçerli değildir.

 

Mimarlar, binaları sadece duvar ve tavanlardan ibaret görmeyi bırakıp, asıl meselenin bu sınırların içindeki "boşluğun (uzamın) şekillendirilmesi" olduğunu fark ettiler. Elektrikli aydınlatma, takviyeli beton (betonarme) ve klima; mimarları güneş ışığı, taşıyıcı duvar ve havalandırma zorunluluklarından kurtararak uzamı özgürce şekillendirme imkanı verdi.

 

İzlenimciler atmosferi ve ışığı resmederek nesne ile boşluk arasındaki sınırı belirsizleştirdiler.

Kübistler nesneyi ve çevresindeki uzamı aynı doku ve renklerle parçalara ayırarak birbirine geçirdiler. Artık "dokunulabilir bir uzam" yaratılmıştı.

 

Van Gogh, Munch ve fütüristler uzamı nesneden yayılan bir enerji alanı olarak gösterdiler.

 

Edebiyatta uzam, karakterlerin hareket ettiği bir yer olmanın yanı sıra, karakterlerin iç dünyasını inşa eden bir aktördür (Conrad, Karanlığın Yüreği).

Sessizlik, kelimelerin bittiği yer değil, en derin gerçeklerin (aşkın, ihanetin, ölümün) konuşulduğu pozitif bir alandır.

Mallarmé kelimeleri sayfaya müzikal bir nota gibi yerleştirerek, aradaki boşlukları (sessizlikleri) okurun hayal gücü için "ritmik duraklamalar" olarak tasarlamıştır.

 

Anton Webern'in müziğinde sessizlik, notalar kadar (hatta bazen onlardan daha fazla) ağırlığa sahiptir. Duraklamalar, melodiyi bölmek için değil, onu inşa etmek için oradadır. Bu, işitsel bir "pozitif-negatif uzam" uygulamasıdır.

 

Gestalt psikologları, bir nesneyi algılarken onun içindeki "boşluğun" (zeminin) da nesne kadar kurucu olduğunu kanıtladılar (Edgar Rubin'in "Vazo-Yüz" illüzyonu).

 

…negatif pozitif uzamın onaylanmasının, daha önce boşluk olarak düşünülenin artık kurucu bir işlevi olduğu yaklaşımının, siyasal demokrasinin gelişimiyle, aristokratik ayrıcalıkların yıkılışıyla ve bu dönem yaşamının dünyevileşmesiyle ortak bir özelliği vardır: Hepsi de hiyerarşileri eşitlerler.

 

Tanrı'nın ölümüyle insanlık, "sonsuz bir hiçliğin içinde savrulma" korkusuyla yüzleşir. Ancak bu boşluk, aynı zamanda insanın kendi kaderini ve kutsalını sıradan materyallerden (taş, ahşap, cam) yeniden yaratabileceği özgür bir oyun alanıdır.

 

Biçim

Radyoaktivitenin keşfi ve Einstein’ın kütle ile enerji arasındaki bağı, maddenin durağanlık algısını yıktı. Madde artık durağan bir nesne değil,

X-ışınları insan vücudu yüzeyini ve diğer maddesel perdeleri delip geçti.

Yeniden tanımlanan evrende mutlak ve sabit bir "biçim" yoktur.

 

Binalar artık dünyayı "içerisi" ve "dışarısı" diye ikiye bölen kapalı kutular olmaktan çıktı. Çelik iskelet, tüm yüzeyi kaplayan camlar ve aydınlatma sistemleri alışılagelmiş mimariyi tümden değiştirdi. İçerisi ve dışarısı ayrımının bulanıklaşmadı mahremiyeti de ortadan kaldırdı.

Telefon ve mikrofon, evin mahrem sessizliğini deldi.

Dedikodu gazeteciliği, kişinin görüntüsünü ve hayatını pazar malı haline getirdi.

 

Efendi-hizmetçi, karı-koca arasındaki katı sınırların belirsizleşmesi, gramerin ve sözdiziminin parçalanmasıyla (Joyce) eşzamanlıdır.

 

David Daiches'in tespitiyle, 19. yüzyıl romanı "kamusal değerler" üzerine kuruluyken, modern romanda (Conrad, Joyce) bu bağ kopmuştur.

Leopold Bloom gibi karakterler, dış dünyanın saldırıları arttıkça kendi iç dünyalarına, daha yalıtılmış bir "özel uzama" çekilirler. Conrad’ın Karanlığın Yüreği'nde olduğu gibi, uygar dünyanın "kamusal formülleri" vahşi doğanın ve insan ruhunun derinliklerinde geçersiz kalır.

 

Şehir ve kır arasındaki net çizgi bulanıklaşmış; banliyö bu iki dünyanın "avantajlı karışımı" olarak ortaya çıkmıştır.

 

Sadece fiziksel sınırlar değil, sınıf sınırları da "geçirgen" hale gelmiştir. Proust’un Guermantes tarafı artık "saf" değildir; sınıfsal homojenlik kaybolmuştur.

 

(Kübizm) Nesneler parçalanmış, konu ile arka plan arasındaki ayrım yok edilmiştir.

 

1910'lar dünyası, her anlamda bir "akışkanlık" ve "demokratikleşme" sancısı çekmektedir.

Eskiden sınıflar (üst sınıf operada, alt sınıf vodvilde) birbirinden keskin çizgilerle ayrıyken, 1910'ların New York'u bu hiyerarşiyi fiziksel olarak yıkar.

Kabarelerde sahne ile seyirci aynı hizadadır. Oyuncular seyircilerle yemek yer, seyirciler sahneye davet edilir.

Sinema dil bilmeyen işçiden aristokrata kadar herkesi aynı karanlık odada, aynı fiyata birleştirmiştir.

 

William James ve Bergson bilincin kesintisiz bir "akış" olduğunu, kavramlarla bu akışı kesmenin gerçeği dondurmak anlamına geldiğini savundular. Freud, "narsizm" kavramı üzerinden benliğin nesnelerle nasıl iç içe geçtiğini; Husserl ise bilincin her zaman "bir şeyin bilinci" olduğunu (özne-nesne birliği) ortaya koyar.

 

Minkowski ve Einstein, zamanı ve uzamı birbirinden ayrılamaz bir "uzam-zaman" (space-time) sürekliliği içinde birleştirir. Artık "şimdi" kavramı mutlak değil, gözlemcinin konumuna göre görecelidir.

 

Kandinsky, maddenin çözüldüğü bir çağda resmin artık nesneleri taklit etme zorunluluğunun kalmadığını ilan eder. Resim, "içsel tınıların" ve ruhun doğrudan dışavurumu haline gelir.

 

Mesafe

19. yüzyılın sonu / Phileas Fogg'un "80 günde dünyayı dolaşma" iddiası, aslında sadece bir seyahat değil, bir zaman ve uzam fethi sembolüdür.

Telgraf ve ardından gelen telefon, sesi bedenden ayırarak yüzlerce mil öteye taşır. Telefon, "insanın beyin yapısını değiştirmiş", insanları "daha büyük rakamlarla" düşünmeye zorlamıştır.

Sinema teknikleri, izleyicinin bir anda mekân değiştirmesini sağlayarak zihinsel bir "uzam büzüşmesi" yaratmıştır.

 

Nüfus yoğunluğu ve sanayileşme, sosyal bilimleri tetikler.

Durkheim ahlaki yoğunluk kavramıyla, bireyler arasındaki fiziksel mesafenin kısalmasının işbölümünü nasıl hızlandırdığını açıklar.

Scipio Sighele ve Le Bon / Kalabalığın içine giren bireyin, "kolektif bir ruh" içinde kendi kimliğini kaybederek nasıl daha saldırgan veya akıl dışı davranabileceğini (kitle psikolojisi) analiz ederler.

Düşünceler artık bir salgın hastalık (mikrop) gibi insandan insana hızla yayılmaktadır.

Gerald Stanley Lee için kalabalıklar bir "demokrasi şöleni" iken, Le Bon için bu durum bireyselliğin yok olduğu bir "duygu bataklığı"dır.

 

Friedrich Ratzel ile başlayan modem jeopolitik, devletleri büyümek zorunda olan "organik bir hücre" olarak tanımlar.

Ratzel'e göre bir halkın kültürel gelişimi, sahip olduğu toprakla doğru orantılıdır.

Alfred Mahan denizin, Mackinder ise Avrasya'nın ("Kalp Bölgesi") dünyaya hükmetmenin anahtarı olduğunu ileri sürer.

 

Teknoloji "yurtsuz" bir duygu yaratmıştır. İnsanlar artık sadece kendi köylerini değil, tüm dünyayı eş zamanlı olarak algılamaya başlamıştır.

Dünyanın tek bir organizma gibi çalışabilmesi için "ohm, volt, amper" gibi birimlerin uluslararası standartlara bağlanması, modern küresel sistemin teknik altyapısını oluşturmuştur.

Lenin ve Herbert Feis'in vurguladığı gibi, sermaye artık sınır tanımamakta, binlerce mil uzaktaki ham maddeyi tek bir merkezden yönetilen devasa bir "toplumsallaşmış üretim" ağına dahil etmektedir.

 

Ulusal onur, harita üzerindeki toprak miktarıyla ölçülür hale geldi. 1880'de 1 milyon mil kare olan sömürge alanı, 1914'te 11,5 milyon mil kareye çıkmıştır.

Ticaret ulusları yaklaştırırken, "iktidar iradesi" ve uzam kontrolü onları kaçınılmaz bir savaşa sürüklemiştir.

 

Yön

Geleneksel kültürde "yukarı" her zaman kutsallık, özgürlük ve ışıkla ilişkilendirilmiştir. Uçak, bu ruhsal yüksekliği askeri bir dehşete dönüştürdü.

Uçak, ulusal sınırları anlamsız kılmış ve insan bilincine yeni bir dikey boyut katmıştır.

 

Almanya'nın "einkreisung" (kuşatılmışlık) korkusu / Her yönden güçlü ve eski kültürlerle çevrili olması, onu ya hep ya hiç mantığına itti.

Almanya'nın kuşatılmışlık hissine verdiği askeri yanıt olan Schlieffen Planı, modern savaşın zamanlamaya ve hıza dayalı mantığını temsil eder. İki cepheli bir savaştan kurtulmak için Fransa'yı "şimşek hızıyla" saf dışı bırakıp Rusya'ya dönmeyi hedefleyen bu plan, diplomatik manevra alanını yok ederek dünyayı bir "panik ateşine" sürüklemiştir.

 

İngiltere denizlere ve imparatorluğuna odaklanırken; Almanya "kuşatılmışlık" (Einkreisung) korkusuyla hem batıya hem de "Drang nach Osten" (Doğuya Doğru) politikasıyla doğuya yönelmiştir. Berlin-Bağdat Demiryolu sadece bir ulaşım hattı değil, Alman Kültür’ünü ve mallarını Basra Körfezi'ne taşıyacak stratejik bir silahtı. İngiltere bunu Hindistan yoluna bir tehdit olarak gördü.

Rusya, devasa yüzölçümü ve artan nüfusuyla Batı için durdurulamaz bir dalga gibi görünüyordu. Ancak kendi içinde; Japonya yenilgisi ve batı sınırındaki azınlıkların isyan potansiyeliyle (Finler, Polonyalılar vb.) kuşatılmış hissediyordu. Trans-Sibirya Demiryolu Rusya'nın bu devasa "ataletini" harekete geçiren ve Pasifik'e ulaşmasını sağlayan maddi güçtü.

 

Telgraf ve telefonun hızı, diplomatların düşünme süresini azaltmış; zaman sınırlı ultimatomlar savaşı kaçınılmaz kılmıştır.

 

Temmuz Krizinin Zamansallığı

1914 yazı, tarihin gördüğü ilk "elektronik kriz" idi.

Avusturya’nın Sırbistan’a verdiği 48 saatlik süre, daktilosu bozulan ve bakanları tatilde olan bir devlet için fiziksel bir imkansızlıktı.

Gazetelerin ve haber filmlerinin yarattığı anlık kamuoyu tepkisi, diplomatların manevra alanını kısıtlarken onları "halkın öfkesine" hapsolmuş aktörler haline getirdi.

 

İngiltere diplomasisi, "zaman kazanmak" ve hızı yavaşlatmak üzerine kuruluydu.

Fransa (Kaygılı Aktif)

Rusya engin toprakları sayesinde bekleyebilecek zamanı olan ulus.

Almanya "Şimdi ya da hiçbir zaman" mantığıyla, Rusya devleşmeden önce zamanın kapısını zorla açmaya çalışıyordu.

Avusturya-Macaristan parçalanma korkusuyla yaşayan hasta adam.

 

Kübist Savaş

Gertrude Stein, savaşın artık "tek bir merkeze" sahip olmadığını, kübizmdeki gibi her köşenin aynı öneme sahip olduğu, başı ve sonu olmayan bir yapıya büründüğünü söyler.

 

David Jones "In Parenthesis" ifadesiyle, savaşın sivil hayat ile gelecek arasında bir "ara boşluk" olduğunu vurgular.

Ölüm korkusu ve bombardıman, askeri "sonsuz bir şimdiye" hapseder. Hafıza artık doğrusal değil, Proustvari anlık parlamalar şeklindedir.

 

Savaş bittiğinde, bu "parantezden" çıkan insanlar için zamanın akışı artık eskisi gibi değildir. Hemingway ve Fitzgerald'ın eserlerinde görüldüğü gibi, savaş öncesi dünyanın ahlaki ve zamansal temelleri tamamen tüketilmiştir.

 

Kamuflaj, askeri hiyerarşiyi değiştirdi, cephede üniforma ayrımı neredeyse ortadan kalktı.

Generallerin yaralıları görmekten kaçınması, onları savaşın fiziksel dehşetinden korurken, binlerce askerin ölümüne yol açan kağıt üzerindeki planları yapmaya devam etmelerini sağladı.

 

Uçaklar ve uzun menzilli silahlar, sivil ile asker ve cephe ile ev arasındaki mesafeyi yok ederek savaşı topyekûn ve "eşitleyici" bir hale getirmiştir.

 

Sonuç

1880-1918 dönemi, iletişim teknolojilerinin sınırları ortadan kaldırdığı, hiyerarşilerin düzlendiği ve zaman-uzam deneyiminde bir devrimin yaşandığı bir çağdır. Bu süreçte farklı ülkeler zaman ölçümü konusunda tektipleşirken sanat ve düşünce alanında özel zaman daha çok önem kazanmıştır.

 

Teknoloji (telefon, telsiz, sinema) sayesinde "şimdi", yerel bir an olmaktan çıkıp küresel bir hacim kazanmıştır.

Geçmiş (psikanalizle) ve gelecek (fütürizmle) sorgulansa da, dönemin asıl karakteri, uzamda genişleyen "devasa bir şimdi" deneyimidir.

 

Telefon, sarayın kapılarını, uşaklarını ve protokollerini delip geçerek "iktidar koltuğunu" herkesle aynı mesafeye getirmiştir.

 

Uçaklar / uzakların, gökyüzünün ve hayallerin büyüsünü bozdu.

 

Telefon telleri bu dönemde eşzamanlılığı mümkün kılan sinir ağlarıydı.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder