Stephen Kern - Zaman ve Uzam Kültürü (1880 - 1918) - Notlar
The Culture of Time
and Space 1880-1918
Mütercim: Ali Selman, İletişim Yayınları, 2013
Standart zamanın kabulü, demiryolları, telgraf ve sinema
gibi teknolojik yeniliklerin toplumsal hiyerarşileri ve geleneksel mekân
sınırlarını nasıl yıktığı derinlemesine analiz edilmektedir.
Bu dönemde Joyce, Proust ve Kafka gibi yazarların
eserlerinde özel zamanın nesnel zamana direnişi incelenir.
Yazar hızın ve eşzamanlılığın artışıyla birlikte mesafelerin
önemini yitirdiği, ancak bu sürecin Birinci Dünya Savaşı ile sonuçlanan bir
belirsizlik ve felaket beklentisini de beraberinde getirdiğini vurgular.
Önsöz - Giriş
1880’lerden Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde;
telefon, sinema ve uçak gibi teknolojiler ile Kübizm, psikanaliz ve görelilik
gibi kültürel gelişmeler birleşerek insanların zaman ve uzam algısını kökten
değiştirmiştir.
Eugene Minkowski hastasının zaman duygusunun birincil
olabileceğini ve paranoid tepkiye yol açabileceğini söylüyor... Minkowski,
zamana karşı bu tutuma neden olan bir çocukluk travması aramak yerine,
hastasının şimdiki zamanı nasıl deneyimlediğine odaklanıyor.
Kültürü (uzay, zaman) bu temel kavramlarla yorumlama
düşüncesi kafamda belirginleşti. Aynı zamanda, Minkowski’nin her bir hastasının
zaman deneyimini yorumlayışını, tüm bir kültürel dönemin zamanı ve aynı zamanda
uzamı nasıl deneyimlediği yorumuna uygulamanın da mümkün olabileceğini
düşündüm.
Telsiz ve telefon gibi teknolojilerle "zaman ve uzamın
yok edilmesi", insanlık tarihinde yeni bir deneyim türü olan eşzamanlılığı
doğurmuştur.
…kitabı zaman ve uzam ana alt başlıklanna göre yeniden
düzenlemeye karar verdim.
Tematik çözümlemenin zayıf yönü, tekil hayatları veya
eserleri (biyografileri) parçalamasıdır. Güçlü yönü ise, birbirinden çok farklı
görünen alanlar (örneğin teknoloji ile edebiyat) arasında derin ve anlamlı
bağlar (tümlenme) kurabilmesidir.
Tarihsel olarak neyin değişmediğini anlayarak neyin
değiştiğini daha açık hale getirmek önemlidir.
Tarihsel olaylar ile insan deneyiminin değişmez temelleri
arasındaki ilişki…
Teknoloji, zaman ve uzam deneyimindeki dönüşümün maddi
kanıtıdır.
"Kavramsal mesafe" / Birbirinden çok uzak görünen
alanlar (örneğin resim sanatı ve savaş teknolojisi) arasında kurulan yapısal
bağların gücünü vurgular.
Bir resim tarzı olarak Kübizm ile bir savaş teknolojisi olan
kamuflaj arasındaki bağıntı böyle bir durumdur.
Tüm insanlar, her yerde, tüm çağlarda, ayrı bir zaman ve
uzam deneyimine sahiptir.
Zaman ve uzam algısı, sınıfsal çelişkilerden (toplumsal
mesafe), fabrika yönetimindeki zaman araştırmalarına (Taylorizm) ve emperyalist
politikalara (uzam talebi) kadar her şeyi şekillendirir.
Bir çağın düşüncesine dair herhangi bir genellemenin,
dayandığı kaynaklar arasındaki kavramsal mesafe ne kadar büyükse, o kadar ikna
edici olduğunu düşünüyorum.
Bir mimar ile bir felsefeci arasındaki mesafe büyüktür;
ancak bu kadar uzak kaynaklar arasında kurulan yapısal bağlar, genellemeyi daha
ikna edici kılar.
Bergson’un "süre" kavramıyla zaman bireyselleşmiş;
Kübizm ile de resimde "ön planın arka plandan daha önemli olduğu"
hiyerarşisi yıkılmıştır. Bu durum, toplumsal alanda demokrasinin yükselişi ve
aristokrasinin zayıflamasıyla paraleldir.
Büyük değişikliklerden biri, zamanların ve uzamların
çoğulluğunun doğrulanmasıdır... Özel zamanın gerçekliğinin doğrulanması ve
geleneksel uzamsal hiyerarşilerin düzlenmesi.
19. yüzyıl sonundaki kriz, yeni enerji kaynaklarının
(petrol, elektrik) yarattığı aşırı hız ve imkan bolluğudur. Bu durum,
insanların seyahat edebilecekleri yerleri ve aydınlanan geceleriyle zaman-uzam
algısında devrim yaratmıştır.
Zamanın Doğası
Zamanın doğası konusunda bu dönemin düşünceleri, üç çelişen
görüş çerçevesinde kurgulanacaktır: Zamanın homojen ya da heterojen olması,
parasal ya da akışkan olması, geri döndürülebilir ya da döndürülemez olması.
Newton’un "mutlak ve matematiksel zaman" anlayışı,
19. yüzyıl sonunda teknolojik bir zorunlulukla tüm dünyaya dayatıldı.
Standart zamanın en büyük iticisi demiryolu şirketleriydi.
Eskiden her şehrin kendi yerel saati varken (yalnızca ABD'de 80'den fazla
demiryolu saati vardı), tren çizelgeleri ve telgraf iletişimi dünyayı tek bir
ağa zorladı.
Greenwich ve Meridyen Konferansı (1884) / 25 ülkenin
katılımıyla dünya 24 zaman dilimine bölündü.
Askeri Gereklilik / Moltke gibi askerler, 1914 savaşına
giden süreçte beş farklı saat dilimiyle eşgüdümlü bir harekat yapmanın
imkansızlığını savunarak tek tip saati desteklediler.
Bilimkurgu eserlerinde ve işçi giriş-çıkış kartlarında
görüldüğü üzere, zaman artık "dolar ve sent" cinsinden ölçülen,
depolanan ve harcanan bir metaya dönüştü.
Kamusal zaman dış dünyayı kuşatırken; romancılar ve
sanatçılar bu tek tipleştirmeye karşı bireyin "içsel saatini"
(heterojen zaman) keşfettiler.
Joseph Conrad:
The Secret Agent romanında bir anarşistin Greenwich Gözlemevi'ni havaya
uçurmaya çalışması, merkezi otoritenin simgesi olan kamusal zamana yapılan en
dolaysız saldırıdır.
Marcel Proust:
Saat kadrandaki bir görüntü değil, bedenin ve anıların kendi ritmidir. Proust
için mekanik zaman parçaları, kayıp zamanı bulmada tamamen yararsızdır.
Franz Kafka:
Kamusal zaman (tren saati, randevu saati) Kafka’nın kahramanları için bir
cellattır. İçsel saatin hızla aktığı, dışsal saatin ise sendeleyerek ilerlediği
bu uyumsuzluk, bireyi suçluluk ve kopuşa sürükler.
James Joyce:
Ulysses’te her bölümün farklı bir ritmi vardır (sindirim ritmi, yorgunluk
ritmi, bilinç akışı). Joyce, zamanı mutlak bir çizgi değil, bir perspektif
meselesi olarak kurgular.
Einstein ise 1905 ve 1916 kuramlarıyla "mutlak
zaman" kavramını tamamen reddetti. Einstein’ın evreninde her referans
noktasının (çekim alanı) kendi saati vardır.
Durkheim zamanın "sosyal hayatın ritmi" olduğunu
savundu. Takvimler, kolektif faaliyetleri düzenler.
Zamanı daha küçük ve kopuk parçalara bölmek: fotoğraf,
sinema…
Görsel sanatlar, doğası gereği durağan olduğu için
"geçen zamanı" göstermekte hep zorlanmıştır.
Kübizm: bir nesneye farklı açılardan (farklı zamanlardaki
bakışlar) bakıp bunları tek bir tuvalde topladı.
William James zihnin bir "nehir" veya
"akış" olduğunu savundu. Bilincin parçalara bölünemeyeceğini ifade
etmek için "bilinç akışı" terimini literatüre kazandırdı.
Bergson’a göre zaman, bir spiralin kıvrılması gibi her anın
bir sonrakine nüfuz ettiği, bölünemez bir akışkanlıktır.
Bergson ve James’in teorileri, James Joyce’un Ulysses’inde
doruğa ulaştı. Dış dünyadaki kronolojik zamanın yerine, karakterin zihnindeki
geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği "dolaysız içsel monolog" tekniği
geçti.
Elektrik Işığı (Edison) gece ile gündüz arasındaki mutlak
ayrımı ortadan kaldırdı. Böylece zamanın rutin geçişleri ve doğal ritmi bozuldu.
Sinema, zamanı bir hamur gibi yoğurur. Sinema teknikleri
(montaj, geri sarma) zamanın geri döndürülebilir olduğu yanılsamasını
yaratmıştır.
Geçmiş
Dünyanın yaşına dair bilimsel tartışmalar, insanın zaman
ölçeğindeki yerini kökten değiştirmiştir.
Lyell ve Darwin, evrimin gerçekleşebilmesi için "yüz
milyonlarca yıllık" bir geçmiş öngördüler.
Lord Kelvin, yer kabuğunun soğuma hızına dayanarak bu süreyi
20-40 milyon yıla indirince, biyologlar evrimin "hızlanmış" olması
gerektiğini savunmak zorunda kaldılar.
Curie’lerin radyumun ısı saldığını keşfetmesiyle Kelvin’in
soğuma tezi çöktü ve dünyanın yaşı yeniden yüz milyonlarca yıla
"genişledi". Bu devasa zaman şeridinde insanlık tarihi, küçücük bir
"parantez" haline geldi.
Edison’un fonografı sesi, kamera ise görüntüyü dondurdu.
Artık ölülerin sesi dinlenebiliyordu.
Bram Stoker’ın Dracula’sı, bu genetik/kan bağındaki geçmiş
birikiminin edebi bir simgesidir. Hering ve Maudsley gibi isimler, her hücrenin
atalarının deneyimini taşıdığını savundular.
Ribot, hafıza yitiminin "en yeni olandan en eski
olana" doğru bir sırayla (regresyon) gerçekleştiğini kanıtladı.
Freud, psikanalizi bir "zihinsel arkeoloji" olarak
kurdu. Freud’a göre hiçbir anı silinmez, sadece baskılanır.
Edmund Husserl / Zaman bilincini "Geri Yönelim"
(retention - taze anı) ve "Hatırlama" (recollection - uzak geçmişin
inşası) olarak ikiye ayırır. Bir melodiyi anlamamızın tek yolu, önceki notanın
bilincimizde (değişerek de olsa) yankılanmaya devam etmesidir.
Dilthey / İnsanın bütünüyle tarihsel bir varlık olduğunu
savunur. Anlam ancak zaman içinde oluşur; otobiyografi, yaşamın akışını ve
anlamını kavramanın en üstün yoludur.
Bergson / Geçmişi bugünde bütünleştirme yeteneğini
özgürlüğün kaynağı olarak görür. En özgür birey, şimdinin meydan okumalarına
karşı en geniş hatıra birikiminden yararlanabilen kişidir. Sadece şimdide
yaşamak hayvanlara mahsustur; sadece geçmişte yaşamak ise hayalperestliktir.
Proust Bergson’un felsefesini edebiyata taşır. Onun için
geçmiş, aklın ulaşamadığı ancak "organik belleğin" (çay ve kek tadı
gibi duyusal uyaranlar) canlandırabildiği bir "kayıp cennet"tir.
Zamanın akışından kurtulmanın ve gerçek mutluluğun yolu, kaybedilen zamanın
rastlantısal anılarla (memoire involontaire) geri kazanılmasıdır.
Bergson, Proust ve Freud, üçü de Yahudi / Getto hayatının
kısıtlı uzamı (mekânı) nedeniyle, Yahudi deneyimi fiziksel bir toprak
parçasından ziyade "zamanda ve bellekte yurtlanma" üzerine
kurulmuştur. Bu, düşünürlerin "zamanın uzamsallaştırılmasına" (zamanı
saat gibi ölçülebilir, mekânsal bir şey gibi görmeye) neden tepki
gösterdiklerini açıklar.
Nietzsche / Tarihsel hastalıktan söz eder. Geçmişe aşırı
bağlılığın, şimdinin yaratıcı enerjisini yok ettiğini savunur.
Ibsen / Oyunlarında (özellikle Hayaletler ve Yaban Ördeği)
geçmişi, karakterlerin peşini bırakmayan, onları sakatlayan veya intihara
sürükleyen bir güç olarak işler.
Joyce, geçmişi hem bir kimlik kaynağı hem de bir
"felç" nedeni olarak görür. Stephen Dedalus için tarih,
"uyanmaya çalıştığım bir kabustur." Annesine karşı duyduğu suçluluk
(vicdan azabı) ve tarihin yıkım dolu panoramasından kurtulmak için
"şimdiye ve buraya" sarılmaya çalışır. Sanatçı olabilmek için
geçmişin zincirlerini kırmalı, zamanı "şimdi"de durdurmalıdır.
Proust’un istençdışı bellek yaklaşımı (pasif yöntem), Freud
ve Bergson’un aktif hatırlama çabalarıyla zıtlık oluşturur.
Şimdi
14 Nisan 1912 gecesi yaşanan Titanic olayı / Gözle
görülmeyen ve sisin içinde yitip giden bir gemi, telsiz sinyalleri sayesinde
aynı anda onlarca başka gemi ve karadaki binlerce insan için "burada ve
şimdi" haline geldi.
Telsiz ve Telefon / yazılı iletişimin "düşünme
süresini" ortadan kaldırarak etkileşimi anlık kıldı. Telefon, "aynı
anda iki yerde birden bulunmayı" (bir ayağı New York’ta, sesi
Washington’da) mümkün kıldı.
Teknolojinin sunduğu bu imkanlar edebiyat ve resimde yeni
akımlara yol açtı. Apollinaire, Eiffel Kulesi’ni dünyayı birleştiren bir radyo
anteni gibi betimledi. Cendrars’ın 2 metre uzunluğundaki akordeon gibi açılan
kitabı (Prose du Transsibérien), okurun metni, haritayı ve renkleri aynı anda
görmesini hedefledi.
"Uzaklık" kavramı önemini kaybetti.
Ulysses eşzamanlılığın zirvesidir. Joyce, sinema montajı ve
müzikal kontrpuan tekniklerini kullanarak Dublin'in bir gününü, tüm olayların
aynı anda vuku bulduğu "uzamsal bir cisim" gibi sunar.
Nietzsche’nin "Ebedi Dönüş" doktrini tarihselciliğin
(geçmişin yükü) ve dini eskatolojinin (gelecekteki cennet vaadi) panzehri
olarak okunabilir.
Eğer bir kişi, yaşadığı anı "sonsuz kere daha ve
aynen" yaşamayı arzulayabiliyorsa (Amor Fati - Kaderini Sev), o kişi
zamanın efendisi olmuştur.
Üstinsan, geçmişe duyulan suçluluktan veya geleceğe duyulan
özlemden kurtulmuş, "şu anı" yaratıcı bir eylem alanına
dönüştürmüştür.
Gelecek
Eylem ve beklenti
Eylem (Action): Bireyin geleceğe doğru aktif olarak gitmesi,
onu şekillendirmesi ve denetlemesidir.
Beklenti (Expectation): Geleceğin bireyin üzerine doğru,
kontrol edilemez bir güç (bir buzdağı veya siperdeki düşman saldırısı gibi)
olarak gelmesidir. Birey burada pasiftir ve dehşet içindedir.
Telefon: Yakın geleceği "anlık" hale getirmiştir.
Ancak arayan için bu bir "eylem/hâkimiyet" iken, aranan için
telefonun ne zaman çalacağının belirsizliği bir "beklenti/pasiflik"
yaratır.
Taylorizm: İşçinin üretim süreci üzerindeki yaratıcı
kontrolünü elinden alarak onu bir "beklenti" makinesine
dönüştürmüştür. İşçi, bandın ucundan gelecek olan parçayı bekleyen pasif bir
uzantı haline gelmiştir.
Geleceğin "keşfi" / bilimkurgu patlaması
Fütüristler için gelecek fethedilecek bir
"şimdi"dir.
Geçici Mimari: Belki de tarihin en radikal mimari önerisi
budur: "Her nesil kendi şehrini inşa etmelidir." Binalar artık anıtsal
ve kalıcı değil, "kısa ömürlü" ve "geçici" olmalıdır.
(Bergson) Şekerin erimesini beklemek zorunda oluşumuz,
zamanın sadece matematiksel bir aralık değil, yaşanması gereken bir
"sabırsızlık/süre" olduğunu kanıtlar.
Kelvin’in entropi yasası, evrenin kaçınılmaz olarak
"ısı ölümü"ne gideceğini haber verir.
Faustçu ruh (Batı kültürü) geleceğe iman etmiştir ama
Spengler’e göre bu yolun sonu gelmiştir. Napolyon’dan Sezarlar’a, sanattan
teknokrasiye geçiş, bir kültürün "kış" mevsimidir.
Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ındaki hastalar ölümü
beklemektedir.
Titanic uygarlığın kaos üzerindeki zaferini ve teknolojik
kibri (aktif gelecek) temsil eder.
Hız
Hız, 20. yüzyıl başında ulusal bir prestij meselesi haline
geldi.
Almanya ve Britanya arasındaki deniz hakimiyeti mücadelesi,
transatlantiklerin hız rekoru kırması üzerine kuruludur.
Otomobil, dünyayı "sinematografik" bir görüntüye
çevirmiştir. Yol kenarındaki nesnelerin birer siluet gibi kaybolması, modern
insanın zihnini bir "girdaba" sürüklemiştir.
Telgraf ve hızlı haber geçme ihtiyacı, dildeki "nüans
ve tatları" yok ederek daha kısa, net ve basit bir sözdizimi (Hemingway
stili) doğurmuştur.
Teknoloji mesafeleri kısaltmıştır. Taylor ve Gilbreth, iş
süreçlerini saniyelerin binde birine kadar ölçerek fabrikaları hızlandırmıştır.
Pirandello’nun romanında (Shoot!: The Notebooks of Serafino
Gubbio, Cinematograph Operator) Gubbio karakteri, kamerayla öylesine bütünleşir
ki artık bir insan değil, "makinenin bir parçası" haline gelir.
Giacomo Balla ve Umberto Boccioni eserlerinde hızı temsil
etmeye çalıştılar.
Caz, hızı temsil eden bir argo kelime olarak ortaya çıktı.
Stravinsky’nin Bahar Ayini ise ritmik bir devrimdi; ölçülerin sürekli değişmesi
izleyicide şok ve fiziksel tepki (şamata, öfke) yarattı. Bu müzik artık huzur
değil, modern hayatın "şoklarını" veriyordu.
Otomobil icat edildiğinde atı ve yürümeyi "yavaş"
olarak yeniden tanımlamıştır.
Uzamın Doğası
Geleneksel yaklaşım Newtoncu mutlak uzam anlayışıdır ve bu
da uzamın her zaman aynı ve değişmez olduğunu kabul eder.
Modern yaklaşım uzamın heterojen (çok yapılı) olduğunu
savunur. Sanattan sosyolojiye kadar birçok alanda "perspektivizm"
felsefesi gelişmiştir.
Geometri, uzamın doğasıyla ve içerdiği nokta, çizgi, düzlem
ve nesneler ile en doğrudan ilgili matematik dalıdır. Öklid, ispatı olmayan,
ama apaçıkmış gibi görünen aksiyomlar ve önermeler ortaya koyarak,
tümdengelimli mantık aracılığıyla bunlardan başka teoremler türetti. Geometrisi
iki ve üç boyutluydu ve iki binyıldan daha fazla süre boyunca gerçek uzamın
doğru geometrisi ol[ ırak kabul edildi.
Can alıcı olan “Beşinci Önerme”ydi: Düzlemdeki bir noktadan,
aynı düzlemde yer alan verili bir düz çizgiye paralel, sadece bir düz çizgi
geçebilirdi. Öklidci olmayan geometriler bu önermeyi başkalarıyla değiştirdiler
ve geriye kalanı da onat göre şekillendirdiler.
Lobatchewsky’nin duyurduğu iki boyutlu geometride, herhangi
bir noktadan aynı düzlemde yer alan bir çizgiye paralel sonsuz sayıda çizgi
çizilebiliyordu.
Lobatchewsky’nin geometrisinde bir üçgenin iç açılan toplamı
180 dereceden azdı. 1854 yılında Alman matematikçi Bemhard Riemann, iki boyutlu
farklı bir geometri geliştirdi ve burada bütün üçgenlerin açı toplamları 180
dereceden fazlaydı. Riemann’ın uzamı eliptikti; Lobatchewsky’ninki ise
hiperbolik. Bu alternatif uzamsal yüzeyler, üçgenin açılar toplamının kesinlikle
180 derece olduğu iki boyutlu Öklid geometrisinin düzlemsel yüzeyiyle
çelişiyordu.
Henri Poincaré ve Ernst Mach; görsel, dokunsal ve motor
uzamları tanımlayarak uzamın öznel ve bedensel temellerini ortaya koydular.
Lenin, uzamın nesnel gerçekliğini savunarak Mach ve
Poincaré'nin yaklaşımlarını "gerici" bulmuş ve bilimin maddenin üç
boyutlu uzamda var olduğundan kuşku duymadığını savunmuştu.
Einstein, mutlak uzam kavramını reddederek yerine sabit bir
referans cismine göreceli hareket kavramını koydu. Genel görelilikle birlikte,
birbirine göre hareket eden sınırsız sayıda referans sistemi (uzam) olduğu
kabul edilir.
Jakob von Uexküll / Umwelt Kavramı: her canlının kendi özel
dünyası (Umwelt) içinde yaşadığını savunur. Ona göre, canlılar ihtiyaçlarına
göre kendi doğalarını oluştururlar.
Emile Durkheim, uzamın sosyal kategorilerden türediğini ve
toplumdan topluma değiştiğini ileri sürdü.
Uzamın sınıflandırılması (sağ, sol, yukarı, aşağı), toplumun
fiziksel yerleşim planını yansıtır.
Oswald Spengler, her kültürün kendine özgü bir
"birincil simgesi" olan uzam anlayışı olduğunu ileri sürer.
Mısırlılar uzamı dar bir yol, Yunanlılar sınırlı bir kozmos
olarak görürken; Batı (Faustçu) kültürü uzamı sonsuz genişlik olarak görür.
Gökyüzünün fethi, perspektifli resimler ve hızlı ulaşım bu
sonsuz uzam arzusunun sonuçlarıdır.
İzlenimciler, stüdyolarını terk ederek resim yapmak için
dışarı çıkınca, renk ve ışık gölgelerinin yanı sıra yeni tür bakış açılan
keşfettiler.
Tek tuval üzerinde, aynı nesnenin çoklu perspektifini kullanarak, gerçekten
heterojen uzamı ilk uygulayan Cezanne olmuştur.
Sinemanın kamerayı hareket ettirerek sunduğu "bakış
açısı çokluğu", resimde Kübizm ile paralellik gösterir. Kübist resim
sadece mekânı değil, nesnenin etrafında dönülen "zamanı" da içinde
barındırır.
Yazarlar çoklu perspektifi / uzamsal farklılıkları
betimlemek için zamanın akışını ve bilincin değişkenliğini kullandılar (Proust,
Joyce).
Bilimsel değişimler, felsefede "tek bir mutlak
hakikat" yerine "bakış açılarının çokluğu" fikriyle
desteklenmiştir.
Nietzsche: "Saf akıl" veya "mutlak
bilgi" gibi kavramların birer tuzak olduğunu savunur. Bilginin ancak
birçok farklı "göz" (bakış açısı) kullanılarak zenginleşebileceğini
söyler.
Jose Ortega y Gasset bakış açıları kadar çok gerçeklik
vardır diyerek, Einstein’ın görelilik kuramını felsefeye taşır.
Uzamın heterojen (çok yapılı) olduğunun kabul edilmesi,
toplumsal alanda monarşi ve monizm yerine demokrasi ve plüralizmle (çoğulculuk)
eşleşir. Uzamın heterojenliğini savunan söz konusu çeşitli görüşler... özünde
çoğulcu ve demokratik olan dönemin genel kültürel yöneliminin bir parçasıdır.
Einstein, uzamın durağan bir boşluk değil, "fiziksel
olgularda pay sahibi olan" dinamik bir enerji alanı olduğunu ortaya koydu.
Uzam artık "şeylerle dolu" bir yer değil; şeylerin kendisi uzamsal
birer enerji yoğunlaşmasıydı. Antik dönemden beri süregelen maddenin katı olduğu
uzamın boşluk olduğu kabulü artık geçerli değildir.
Mimarlar, binaları sadece duvar ve tavanlardan ibaret
görmeyi bırakıp, asıl meselenin bu sınırların içindeki "boşluğun (uzamın)
şekillendirilmesi" olduğunu fark ettiler. Elektrikli aydınlatma, takviyeli
beton (betonarme) ve klima; mimarları güneş ışığı, taşıyıcı duvar ve
havalandırma zorunluluklarından kurtararak uzamı özgürce şekillendirme imkanı
verdi.
İzlenimciler atmosferi ve ışığı resmederek nesne ile boşluk
arasındaki sınırı belirsizleştirdiler.
Kübistler nesneyi ve çevresindeki uzamı aynı doku ve
renklerle parçalara ayırarak birbirine geçirdiler. Artık "dokunulabilir
bir uzam" yaratılmıştı.
Van Gogh, Munch ve fütüristler uzamı nesneden yayılan bir
enerji alanı olarak gösterdiler.
Edebiyatta uzam, karakterlerin hareket ettiği bir yer
olmanın yanı sıra, karakterlerin iç dünyasını inşa eden bir aktördür (Conrad, Karanlığın
Yüreği).
Sessizlik, kelimelerin bittiği yer değil, en derin
gerçeklerin (aşkın, ihanetin, ölümün) konuşulduğu pozitif bir alandır.
Mallarmé kelimeleri sayfaya müzikal bir nota gibi
yerleştirerek, aradaki boşlukları (sessizlikleri) okurun hayal gücü için
"ritmik duraklamalar" olarak tasarlamıştır.
Anton Webern'in müziğinde sessizlik, notalar kadar (hatta
bazen onlardan daha fazla) ağırlığa sahiptir. Duraklamalar, melodiyi bölmek
için değil, onu inşa etmek için oradadır. Bu, işitsel bir "pozitif-negatif
uzam" uygulamasıdır.
Gestalt psikologları, bir nesneyi algılarken onun içindeki
"boşluğun" (zeminin) da nesne kadar kurucu olduğunu kanıtladılar (Edgar
Rubin'in "Vazo-Yüz" illüzyonu).
…negatif pozitif uzamın onaylanmasının, daha önce boşluk
olarak düşünülenin artık kurucu bir işlevi olduğu yaklaşımının, siyasal
demokrasinin gelişimiyle, aristokratik ayrıcalıkların yıkılışıyla ve bu dönem
yaşamının dünyevileşmesiyle ortak bir özelliği vardır: Hepsi de hiyerarşileri
eşitlerler.
Tanrı'nın ölümüyle insanlık, "sonsuz bir hiçliğin
içinde savrulma" korkusuyla yüzleşir. Ancak bu boşluk, aynı zamanda
insanın kendi kaderini ve kutsalını sıradan materyallerden (taş, ahşap, cam)
yeniden yaratabileceği özgür bir oyun alanıdır.
Biçim
Radyoaktivitenin keşfi ve Einstein’ın kütle ile enerji
arasındaki bağı, maddenin durağanlık algısını yıktı. Madde artık durağan bir
nesne değil,
X-ışınları insan vücudu yüzeyini ve diğer maddesel perdeleri
delip geçti.
Yeniden tanımlanan evrende mutlak ve sabit bir
"biçim" yoktur.
Binalar artık dünyayı "içerisi" ve
"dışarısı" diye ikiye bölen kapalı kutular olmaktan çıktı. Çelik
iskelet, tüm yüzeyi kaplayan camlar ve aydınlatma sistemleri alışılagelmiş
mimariyi tümden değiştirdi. İçerisi ve dışarısı ayrımının bulanıklaşmadı
mahremiyeti de ortadan kaldırdı.
Telefon ve mikrofon, evin mahrem sessizliğini deldi.
Dedikodu gazeteciliği, kişinin görüntüsünü ve hayatını pazar
malı haline getirdi.
Efendi-hizmetçi, karı-koca arasındaki katı sınırların
belirsizleşmesi, gramerin ve sözdiziminin parçalanmasıyla (Joyce) eşzamanlıdır.
David Daiches'in tespitiyle, 19. yüzyıl romanı "kamusal
değerler" üzerine kuruluyken, modern romanda (Conrad, Joyce) bu bağ
kopmuştur.
Leopold Bloom gibi karakterler, dış dünyanın saldırıları
arttıkça kendi iç dünyalarına, daha yalıtılmış bir "özel uzama"
çekilirler. Conrad’ın Karanlığın Yüreği'nde olduğu gibi, uygar dünyanın
"kamusal formülleri" vahşi doğanın ve insan ruhunun derinliklerinde
geçersiz kalır.
Şehir ve kır arasındaki net çizgi bulanıklaşmış; banliyö bu
iki dünyanın "avantajlı karışımı" olarak ortaya çıkmıştır.
Sadece fiziksel sınırlar değil, sınıf sınırları da
"geçirgen" hale gelmiştir. Proust’un Guermantes tarafı artık
"saf" değildir; sınıfsal homojenlik kaybolmuştur.
(Kübizm) Nesneler parçalanmış, konu ile arka plan arasındaki
ayrım yok edilmiştir.
1910'lar dünyası, her anlamda bir "akışkanlık" ve
"demokratikleşme" sancısı çekmektedir.
Eskiden sınıflar (üst sınıf operada, alt sınıf vodvilde)
birbirinden keskin çizgilerle ayrıyken, 1910'ların New York'u bu hiyerarşiyi
fiziksel olarak yıkar.
Kabarelerde sahne ile seyirci aynı hizadadır. Oyuncular
seyircilerle yemek yer, seyirciler sahneye davet edilir.
Sinema dil bilmeyen işçiden aristokrata kadar herkesi aynı
karanlık odada, aynı fiyata birleştirmiştir.
William James ve Bergson bilincin kesintisiz bir
"akış" olduğunu, kavramlarla bu akışı kesmenin gerçeği dondurmak
anlamına geldiğini savundular. Freud, "narsizm" kavramı üzerinden
benliğin nesnelerle nasıl iç içe geçtiğini; Husserl ise bilincin her zaman
"bir şeyin bilinci" olduğunu (özne-nesne birliği) ortaya koyar.
Minkowski ve Einstein, zamanı ve uzamı birbirinden ayrılamaz
bir "uzam-zaman" (space-time) sürekliliği içinde birleştirir. Artık
"şimdi" kavramı mutlak değil, gözlemcinin konumuna göre görecelidir.
Kandinsky, maddenin çözüldüğü bir çağda resmin artık
nesneleri taklit etme zorunluluğunun kalmadığını ilan eder. Resim, "içsel
tınıların" ve ruhun doğrudan dışavurumu haline gelir.
Mesafe
19. yüzyılın sonu / Phileas Fogg'un "80 günde dünyayı
dolaşma" iddiası, aslında sadece bir seyahat değil, bir zaman ve uzam
fethi sembolüdür.
Telgraf ve ardından gelen telefon, sesi bedenden ayırarak
yüzlerce mil öteye taşır. Telefon, "insanın beyin yapısını
değiştirmiş", insanları "daha büyük rakamlarla" düşünmeye
zorlamıştır.
Sinema teknikleri, izleyicinin bir anda mekân değiştirmesini
sağlayarak zihinsel bir "uzam büzüşmesi" yaratmıştır.
Nüfus yoğunluğu ve sanayileşme, sosyal bilimleri tetikler.
Durkheim ahlaki yoğunluk kavramıyla, bireyler arasındaki
fiziksel mesafenin kısalmasının işbölümünü nasıl hızlandırdığını açıklar.
Scipio Sighele ve Le Bon / Kalabalığın içine giren bireyin,
"kolektif bir ruh" içinde kendi kimliğini kaybederek nasıl daha
saldırgan veya akıl dışı davranabileceğini (kitle psikolojisi) analiz ederler.
Düşünceler artık bir salgın hastalık (mikrop) gibi insandan
insana hızla yayılmaktadır.
Gerald Stanley Lee için kalabalıklar bir "demokrasi şöleni"
iken, Le Bon için bu durum bireyselliğin yok olduğu bir "duygu
bataklığı"dır.
Friedrich Ratzel ile başlayan modem jeopolitik,
devletleri büyümek zorunda olan "organik bir hücre" olarak tanımlar.
Ratzel'e göre bir halkın kültürel gelişimi, sahip olduğu
toprakla doğru orantılıdır.
Alfred Mahan denizin, Mackinder ise Avrasya'nın ("Kalp
Bölgesi") dünyaya hükmetmenin anahtarı olduğunu ileri sürer.
Teknoloji "yurtsuz" bir duygu yaratmıştır.
İnsanlar artık sadece kendi köylerini değil, tüm dünyayı eş zamanlı olarak
algılamaya başlamıştır.
Dünyanın tek bir organizma gibi çalışabilmesi için
"ohm, volt, amper" gibi birimlerin uluslararası standartlara
bağlanması, modern küresel sistemin teknik altyapısını oluşturmuştur.
Lenin ve Herbert Feis'in vurguladığı gibi, sermaye artık
sınır tanımamakta, binlerce mil uzaktaki ham maddeyi tek bir merkezden
yönetilen devasa bir "toplumsallaşmış üretim" ağına dahil etmektedir.
Ulusal onur, harita üzerindeki toprak miktarıyla ölçülür
hale geldi. 1880'de 1 milyon mil kare olan sömürge alanı, 1914'te 11,5 milyon
mil kareye çıkmıştır.
Ticaret ulusları yaklaştırırken, "iktidar iradesi"
ve uzam kontrolü onları kaçınılmaz bir savaşa sürüklemiştir.
Yön
Geleneksel kültürde "yukarı" her zaman kutsallık,
özgürlük ve ışıkla ilişkilendirilmiştir. Uçak, bu ruhsal yüksekliği askeri bir
dehşete dönüştürdü.
Uçak, ulusal sınırları anlamsız kılmış ve insan bilincine
yeni bir dikey boyut katmıştır.
Almanya'nın "einkreisung" (kuşatılmışlık) korkusu
/ Her yönden güçlü ve eski kültürlerle çevrili olması, onu ya hep ya hiç
mantığına itti.
Almanya'nın kuşatılmışlık hissine verdiği askeri yanıt olan
Schlieffen Planı, modern savaşın zamanlamaya ve hıza dayalı mantığını temsil
eder. İki cepheli bir savaştan kurtulmak için Fransa'yı "şimşek
hızıyla" saf dışı bırakıp Rusya'ya dönmeyi hedefleyen bu plan, diplomatik
manevra alanını yok ederek dünyayı bir "panik ateşine" sürüklemiştir.
İngiltere denizlere ve imparatorluğuna odaklanırken; Almanya
"kuşatılmışlık" (Einkreisung) korkusuyla hem batıya hem de
"Drang nach Osten" (Doğuya Doğru) politikasıyla doğuya yönelmiştir. Berlin-Bağdat
Demiryolu sadece bir ulaşım hattı değil, Alman Kültür’ünü ve mallarını Basra
Körfezi'ne taşıyacak stratejik bir silahtı. İngiltere bunu Hindistan yoluna bir
tehdit olarak gördü.
Rusya, devasa yüzölçümü ve artan nüfusuyla Batı için
durdurulamaz bir dalga gibi görünüyordu. Ancak kendi içinde; Japonya yenilgisi
ve batı sınırındaki azınlıkların isyan potansiyeliyle (Finler, Polonyalılar
vb.) kuşatılmış hissediyordu. Trans-Sibirya Demiryolu Rusya'nın bu devasa
"ataletini" harekete geçiren ve Pasifik'e ulaşmasını sağlayan maddi
güçtü.
Telgraf ve telefonun hızı, diplomatların düşünme süresini
azaltmış; zaman sınırlı ultimatomlar savaşı kaçınılmaz kılmıştır.
Temmuz Krizinin Zamansallığı
1914 yazı, tarihin gördüğü ilk "elektronik kriz"
idi.
Avusturya’nın Sırbistan’a verdiği 48 saatlik süre, daktilosu
bozulan ve bakanları tatilde olan bir devlet için fiziksel bir imkansızlıktı.
Gazetelerin ve haber filmlerinin yarattığı anlık kamuoyu
tepkisi, diplomatların manevra alanını kısıtlarken onları "halkın
öfkesine" hapsolmuş aktörler haline getirdi.
İngiltere diplomasisi, "zaman kazanmak" ve hızı
yavaşlatmak üzerine kuruluydu.
Fransa (Kaygılı Aktif)
Rusya engin toprakları sayesinde bekleyebilecek zamanı olan
ulus.
Almanya "Şimdi ya da hiçbir zaman" mantığıyla,
Rusya devleşmeden önce zamanın kapısını zorla açmaya çalışıyordu.
Avusturya-Macaristan parçalanma korkusuyla yaşayan hasta adam.
Kübist Savaş
Gertrude Stein, savaşın artık "tek bir merkeze"
sahip olmadığını, kübizmdeki gibi her köşenin aynı öneme sahip olduğu, başı ve
sonu olmayan bir yapıya büründüğünü söyler.
David Jones "In Parenthesis" ifadesiyle, savaşın
sivil hayat ile gelecek arasında bir "ara boşluk" olduğunu vurgular.
Ölüm korkusu ve bombardıman, askeri "sonsuz bir
şimdiye" hapseder. Hafıza artık doğrusal değil, Proustvari anlık parlamalar
şeklindedir.
Savaş bittiğinde, bu "parantezden" çıkan insanlar
için zamanın akışı artık eskisi gibi değildir. Hemingway ve Fitzgerald'ın
eserlerinde görüldüğü gibi, savaş öncesi dünyanın ahlaki ve zamansal temelleri
tamamen tüketilmiştir.
Kamuflaj, askeri hiyerarşiyi değiştirdi, cephede üniforma
ayrımı neredeyse ortadan kalktı.
Generallerin yaralıları görmekten kaçınması, onları savaşın
fiziksel dehşetinden korurken, binlerce askerin ölümüne yol açan kağıt
üzerindeki planları yapmaya devam etmelerini sağladı.
Uçaklar ve uzun menzilli silahlar, sivil ile asker ve cephe
ile ev arasındaki mesafeyi yok ederek savaşı topyekûn ve "eşitleyici"
bir hale getirmiştir.
Sonuç
1880-1918 dönemi, iletişim teknolojilerinin sınırları
ortadan kaldırdığı, hiyerarşilerin düzlendiği ve zaman-uzam deneyiminde bir
devrimin yaşandığı bir çağdır. Bu süreçte farklı ülkeler zaman ölçümü konusunda
tektipleşirken sanat ve düşünce alanında özel zaman daha çok önem kazanmıştır.
Teknoloji (telefon, telsiz, sinema) sayesinde
"şimdi", yerel bir an olmaktan çıkıp küresel bir hacim kazanmıştır.
Geçmiş (psikanalizle) ve gelecek (fütürizmle) sorgulansa da,
dönemin asıl karakteri, uzamda genişleyen "devasa bir şimdi"
deneyimidir.
Telefon, sarayın kapılarını, uşaklarını ve protokollerini
delip geçerek "iktidar koltuğunu" herkesle aynı mesafeye getirmiştir.
Uçaklar / uzakların, gökyüzünün ve hayallerin büyüsünü bozdu.
Telefon telleri bu dönemde eşzamanlılığı mümkün kılan sinir
ağlarıydı.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder