14 Mart 2014 Cuma

İlber Ortaylı – Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek

İlber Ortaylı – Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek

Konstantiniyye; “korunmuş makam”


…eski imparatorluk zamanında şehri ifade etmek için sadece “urbis” (urb, yani şehir kelimesi) kullanılıyorsa bu yeni şehrin adını da “polis”, sadece şehir diye ifade etmek yetti. Bundan dolayı “şehre, şehirde” anlamında kullanılan Stinpoli, İstanbul’un eski adı olarak ortaya çıktı. Müslüman Emevi kuşatmasında İstinbol deyimi yerleşti.

18. yüzyılda bazı kitabelerde, mezar taşlarında, hiç şüphesiz fermanlarda ve kayıtlarda kullanılan İslambol kelimesi vardır. Bu, şehrin âdeta İslamlaştığının, İslam adı taşıdığının bir ifadesidir.

İstanbul’un zenginliği muhtelif milletlerin dillerinde muhtelif isimlerle anılmasına neden oldu: Asitane, Darü’s-Saadet, Der Aliyye, Darü’l-hilafetü’l-Aliyye, Der-i Saadet veya Der-Saadet gibi son zamanlara kadar halk arasında kullanılan isimler.
Slav milletlerinin dilinde onun adı Tsarigrad’dı. (s. 11-12)

İstanbul düğün dernek şehriydi.

İstanbul’un dışı cihanı yakar içindeki keşmekeş de bizi. Elli senedir onu çirkinleştirmek için her şeyi yapıyoruz ama gene de güzel. (s. 17)

Mimar Sinan
…Hassa Mimarları Ocağı’na alınan bir mimar tabii ki bir askerdir, bir zabittir.

…imparatorluğun dört bir tarafına koşuşturması, buralardaki eserlerin inşasını bizzat gözetmesi mümkün değildir. Çok açıktır ki, bir ekol sahibidir. (s. 24)

Süleymaniye (…) bizim kimliğimizdir, nüfus kâğıdımızdır. Bizim bu memleketteki tapumuzdur. (s. 25)

Devşirme
…devletin kapıkulu ocakları olan sipahilerle, yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkmıştır,
Hıristiyan çocuklardan devşirme alınmıştır.
Musevi toplumundan (…) devşirme alındığı görülmemiştir. Bunun nedeni (…) Yahudilerin şehir toplumu olmasıdır.
…temel kaidelerden birisi, şehir uşağının ocağa alınmamasıdır; çünkü şehir uşağının gözü açıktır. (s. 27)

Devşirme işlemi, birkaç yılda bir yapılırdı ve genelde birkaç bin çocukla sınırlı tutulurdu.
Devşirme, devşirme emini ve kâtibleri dediğimiz kimseler tarafından düzenlenir.

İlk olarak köy çocuğu tercih edilir; çünkü değişmeye açık olan köy çocuğudur. (s. 29)

Çok zeki ve güzel olanları Enderun mekteplerine alınırlardı

Enderun başlı başına bir müessesedir
Burada insanlar birbirleriyle “siz” diye konuşurlar, laubalilik yoktur. (s. 32)

Enderun’un dişi bir izdüşümü vardır. O da bizatihi Harem’in kendisidir.

Devşirmelik 17. asırda azalmıştır. (s. 33)

Devletin nezdinde, aile esas birimdir, üretim birimidir, dolayısıyla vergilendirilecek birimdir.

Osmanlı ailesi dini bir işlemle kurulur.
İmam nikâhı anane olarak şarttır.

“Mahalleli ne der?” anlayışı çok ciddi bir toplumsal müessesedir. (s. 39)

Geçen asırda Bab-ı ali deyimi doğrudan doğruya hükümeti ifade ederdi.
İçtihad Evi
Abdullah Cevdet’in ünlü İçtihad Mecmuası’nın çıkarıldığı yerdir. (s. 51)

Doğu Roma diyoruz İstanbul’a, Bizans demiyoruz çünkü Bizans, bu imparatorluk yıkıldıktan sonra Avrupa’nın verdiği bir isimdir ve imparatorluk geleneğini küçültmek için konan bir isimdir. (s. 63-64)

Son imparator Konstantin Paleologos’un naaşı cesetlerin arasında bulunmuştur ve Fatih kendisine dini tören yaptırmış, gereken saygıyı göstermiştir.

Fatih, harap bir şehirle karşılaşmıştır. Bu harabe 13. asır başlarına gelmektedir. Haçlı istilası ve elli yıllık Latin hâkimiyeti şehri harabeye çevirmiştir.

Şimdi bu şehri yeniden imar etmek gerekmektedir. Bunun için, Karaman ve Karaman’ın muhtelif merkezlerinden hem Müslüman Türkler hem de Hıristiyan Türkler kısmen İstanbul’a getirilmiştir.
1461’de Bursa’nın metropoliti Hovakim Osmanlı Ermenilerinin başına Millet başı olarak tayin edilmiştir.

(Fatih) idaresi boyunca kozmopolit davranışlara çok meyletmiştir.
Fazlullah’ın Hurufileriyle yakın ilişkideydi.

…belki de Fatih Batı dünyasında en çok korkulan, nefret edilen yöneticidir. (s. 74)

İstanbul’un tahılı, unu, buğdayı Dobruca’dan gelirdi. Süt ürünlerinin, yağ ve peynirin Kırım’dan geldiği anlaşılmaktadır.
Et gene Bulgaristan Trakya havzasından gelirdi… (s. 80-81)

İstanbul’un etrafı bostanlar, sebze bahçeleriyle doluydu.

Bağdat demiryolu
…etrafına yerleşen Rumeli göçmenlerinin ziraat faaliyetleri sonucu şehre tahıl akmaya başlayana kadar Türkiye, Rusya’nın ve Dobruca’nın buğdayına muhtaçtı. (s. 82)

1135’ten itibaren Türkiye üzerindeki sistematik ve devamlı raporları bugün Vatikan arşivlerinde bulmak mümkündür. Bu en eski arşivdir.

19. asırda Osmanlı coğrafyası üzerine yazılan seyahatnamelerin sayısı 5000’i geçmektedir. (s. 85-86)

Süleymaniye, Vefa, Vezneciler, Zeyrek, Fatih ve Fatih Çarşambası ulema semtleri diye adlandırılır. (s. 101)

Osmanlı padişahları
Eski bir hanedan mensubudurlar. İslam dünyasında bu kadar uzun ömürlü olan iki tanesi vardır. Birisi Osman Bey’den bugüne devam eden bir hanedan, öbürü de Cengiz Han’dan gelen Kırım, Kazan, Astrahan hanlıkları gibi sülaleler…

Yavuz Selim Han, Mengeray’ın kızı Hafsa Sultan ile evlenmiştir.
Böylelikle Osmanlı ve Cengiz sülalelerinin birleştiği bir noktadan söz edilebilir. (s. 110)

(Paşa) Farsçası Pa-i Şah’tır. …başağa kelimesinden türediği de öne sürülür.
Paşalar Mirliva rütbesinden başlar. (s. 117)

Kadı
Adı (…) Arapça’da “kaf”, “dad” harfleriyle meydana gelen “kaza” yargılamadan türer, yargıç demektir.
Mahkeme yargıcı olduğu gibi, aynı zamanda bir noter, şehirdeki vakıfların müfettişi ve tabii ki belediye reisidir. (s. 127)

Kazalara, kadıları İstanbul tayin eder.

Kadı Osmanlı ilmiyye sınıfının üyesidir. Yani medreseyi bitirmiş olması, icazet alması gerekir. Medreseyi bitiren insanlar mesleklerine üç kariyerde yani üç meslekte başlarlar. Birincisi ikta dediğimiz konsültasyon müftülük, ikincisi tedris dediğimiz müderrislik, yani profesörlük ve üçüncüsü de kaza dediğimiz yargı yolu yani kadılık. (s. 128)

Kadıları teftiş için de başka kadılar görevlendirilir, bunlara mehayif müfettişi denir.

Divan-ı Hümayun tamamı ile Farsça bir tabirdir.
Fatih devrinden itibaren (…) padişahlar, toplantı salonu üzerinde kafesle ayrılan bir hücrede oturarak müzakereleri takip etmeye başlamışlardır.
Toplantı dağıldıktan sonra kurul üyeleri arz odasına girerler.
Padişah burada müzakerelerin özetini alır.

Arz tezkiresi diye bilinen evrakın adı 15-19. asırlarda telhistir.

Divan-ı Hümayun üyeleri sabah namazını genellikle Ayasofya’da kılarlar. Ayasofya bütün İslam dünyası için bir numaralı camidir. (s. 137)

Roma, çağdaş medeniyetin, hukuk ve idari yapımızın temelini teşkil eder. (s. 181)

Tarihi boyunca bu Türk devletinin ana unsuru askerlik olmuştur ve orada Türkçe korunmuştur. (s. 183)

Timaş Yayınları

Şubat, 2006

4 Mart 2014 Salı

Alain Badiou – Sonsuz Düşünce

Alain Badiou – Sonsuz Düşünce


Felsefe ve Arzu
Şiir ile felsefe
Felsefe “mantıklı isyan gibi bir şeydir.
Adaletsizliğin karşısına (…) düşünceyi çıkartır.
“Her türlü düşünce bir zar atımıdır.”
Mallarmé
Felsefenin arzusu temelde bir isyan boyutunu içerir. (s. 11)

Felsefenin arzusunun dört boyutu vardır: İsyan, mantık, evrensellik ve risk.
Batı dünyası, düşünme faaliyetine bir isyan olarak girmiyor.
Kitle iletişimi dünyayı bize bellekten yoksun bir gösteri/seyirlik olarak sunuyor. (s. 12/13)

Var olmak gittikçe daha fazla hesap kitap gerektiriyor.
Felsefe arzusu dünyada başlıca dört engelle karşı karşıya. Bunlar da mal mülkün hükümranlığı, iletişimin hükümranlığı, teknik uzmanlaşma ihtiyacı ve gerçekçi güvenlik hesapları yapma zorunluluğu. (s. 13)

Günümüzde felsefenin üç yönelimi:
İlki, yorumbilgisel yönelim (Gadamer ve Heidegger)
Diğeri, analitik yönelim (Wittgenstein ve Carnap)
Son olarak, postmodern yönelim (Derrida ve Lyotard)
Yorumbilgisel yönelim, felsefeye Varlığın anlamının, Dünyada Olma’nın anlamının şifresini çözme amacını yüklüyor.
Yorumbilgisel felsefe için temel karşıtlık kapalı-açık karşıtlığıdır. Verili olanda, dolaysız dünyada, başka türlü gösterilen ve kapalı bir şey vardır. Yorumun amacı bu kapalılığı bozup onu anlama açmaktır.
Bu durum, bu çalışma/çaba, tekniğin dünyası ile felsefenin dünyası arasında bir savaşa karşılık gelir. Çünkü tekniğin dünyası kapalı nihilizmin başarısıdır.
Analitik yönelime göre felsefenin amacı anlamı olan sözcüklerle olmayanları kesin biçimde birbirinden ayırmaktır. (s. 14)

Bu kez temel kavram yorum değil kuraldır.
Postmodern yönelim felsefenin amacını modernliğimize dair kabul görmüş olguların yapıbozuma maruz bırakılması olarak görür.
Postmodern felsefenin hedefi temelde bütünlük fikrini yapıbozuma uğratmaktır. (s. 15)

Üç yönelimde de ortak iki temel aksiyom vardır. Birincisi, hakikat metafiziğinin imkânsızlaştığıdır.
İkincisi dilin anlam sorununun bulunduğu yer olması nedeniyle düşüncenin en önemli mevkii olduğudur. Bunun sonucu olarak da anlam sorunu klasik hakikat sorununun yerine geçer. (s. 17)

Medyanın tutarsız imajlar ve yorumlar hercümercine tabi durumdayız. Bunun karşısına ne çıkarılabilir? Bence onun karşısına hiç değilse bir hakikati, belki de birkaç hakikati sabırla aramaktan başka bir şey çıkarılamaz. (s. 19)

Felsefenin yorumbilgisel, analitik ve postmodern yönelimlerinin çerçevesi içinde bunun yapılamayacağını teslim ederim.

Kratylos’da Platon, “biz filozoflar kelimeleri değil şeyleri kalkış noktası yaparız” der.
Ben felsefenin kelimeleri değil şeyleri kalkış noktası aldığı fikrini yeniden canlandırmasından yanayım.
Felsefenin vazgeçemeyeceği ilke, üslubu ya da rengi ne olursa olsun, şu ya da bu dille arasındaki bağ nasıl olursa olsun, evrensel olarak aktarılabildiğidir. (s. 20)

Hız bizi çok büyük bir tutarsızlık tehlikesine maruz bırakır.
Hız, tutarsızlığın maskesidir.
Felsefenin düşünüşü ahestedir.
İsyan, hızı değil ahesteliği gerektirir. (s. 21)

Hakikat, iki hastalıktan mustarip:
Dilsel görecelik
Tarihsel karamsarlık (s. 22)

Şu anki haliyle dünyanın talep ettiği şey hakikat boyutunu devreye sokma işlemidir ve bu da felsefeden talep edilmektedir.
Temelde şeylerin yapısına dair bir felsefe değil ihtiyacımız olan. Olup bitenlerin indirgenmezlik tekilliğine açık bir felsefeye, beklenmedik olanın getirdiği sürprizle beslenebilecek felsefeye ihtiyacımız var. Böyle bir felsefe bir olay felsefesi olacaktır öyleyse. Dünya, dünyanın mevcut hali, felsefeden bunu istiyor. (s. 24/25)

…dünyanın felsefeye “ayağa kalk ve yürü” dediğinden eminim. (s. 25)

Felsefe ve Hakikat
Hakikatin özünün düşünceye sunulmasını sağlayan bütün kategoriler olumsuzdur.
Hakikat, önermenin bir özelliği haline gelince odağını kaydırmakla kalmaz, özünü de dönüştürür. (s. 27)

Düşüncenin gerileyişinin –ki aynı zamanda varlığın da gerileyişidir- sonuçları, Platon’dan sonra hakikatin önermede konumlanabilecek bir şey olarak sunulmasında tezahür eder.
Avrupa’nın düşünce konusunda çektiği sıkıntı (…) insanın toplumsal hale gelişi ve vasatın hâkimiyetidir.
(Bu) mutasyon tinin zekâ olarak yorumlanmasıyla meydana gelir.
Sahici ve büyük şiirde, tinin özsel üstünlüğü salt bilim olan her şeye hükmeder.
Heidegger’e göre (…) tek çare şiirdedir. (s. 28)

Şiir açıkça matematiksel olanın karşı kutbuna yerleştirilir.
Matematiksel olan hakikatin önerme biçiminin kazandığı saydam zaferden başka bir şey değildir. Önerme hüküm sürdüğünde, zekâ hüküm sürdüğünde der Heidegger, “Varlıkların Varlığı matematiksel olanın saf düşüncesi içinde düşünülebilir hale gelir.
Hakikat yargının biçiminden ibaret değildir. Hegel hakikatin bir yol olduğunu gösterir. Heidegger hakikatin tarihsel bir yazgı olduğunu ileri sürer.
Hakikati bilgiden ayırt etmek elzemdir.
Akıl ile anlama yetisi arasındaki ayrım…
Hakikat –aletheia- ile bilme ya da bilim –techne- arasındaki ayrım. (s. 29)

Hakikatin öznesi ayırt edilemeyeni talep eder. (s. 31)

Bilimperestlikle ya da totalitarizmde görülebileceği gibi, Doğrunun/hakikatin gücünün her şeye yetmesine yönelik bir arzu söz konusudur her zaman. Kötülüğün kökü de buradadır. Kötülük, ne pahasına olursa olsun adlandırma isteğidir. (s. 34)

Felsefe ve Siyaset
Filozofun siyaset karşısındaki kaygısını billurlaştıran bir kelime vardır: “Adalet”
Adalete kim tanıklık edebilir?
Adaletsizliğin kendine özgü bir hissi vardır: Istırap, isyan.
Gelgelelim adalete işaret eden bir şey yoktur. (s. 37)

Devlet, devlet olmaklığıyla, hakikatlere temas eden herhangi bir siyasi yönelimin varlığına kayıtsız ya da düşmandır. Modern devlet sadece belli işlevleri yerine getirmeyi ya da bir kanaat mutabakatı imal etmeyi amaçlar. Tek öznel boyutu, ekonomik zorunluluğu -yani Sermaye'nin nesnel mantığını- teslimiyete ya da hınca dönüştürmesidir. İşte bu yüzdendir ki adaletin herhangi bir programa ya da devlete dayalı olarak tanımlanması onu tam tersine çevirir: Adalet çıkarların etkileşiminin uyumlu hale getirilmesi olur çıkar. (s. 40)

Devlet, varlığı gereği adalete kayıtsızdır.
Örtük eşitlikçi düstur devlete aykırıdır. (s. 41)

Adalet her zaman örtük bir eşitlikçi aksiyomun yakalanmasını imler. (s. 42)

Felsefe yapmanın koşulları hep son derece sert olmuştur.
Bu koşullara uyulmayınca felsefenin sözleri hep suiistimal edilir ve tersine çevrilir. (s. 43)

Adalet devlet ya da toplum için, her türlü eşitlikçi siyasi yönelimin tutarsızlığının felsefi adıdır. (s. 44)

Felsefe ve Psikanaliz
Bir teori ile pratiğin (…) ayrılmaz birliğine düşünme diyorum. (s. 45)

Siyasi bir durum her zaman tekildir; asla tekrarlanmaz. Bu nedenle de siyasi yazılar ancak bir tekrarı değil, tam tersine tekrarlanamaz olanı kaydettikleri ölçüde geçerlilik kazanırlar.
Hakiki siyasi eylemciler bir durumun tekrarlanamaz nitelikte bir imkânını beyan ederken, bir siyasetçi kanaatlerin tekrarlanmasına dayalı konuşmalar yapar.
Siyaset indirgenmez ve tekrarlanmaz bir imkânı beyan eder. Bilim bir zorunluluğu kayda geçirir ve bir tekrarın aygıtlarını inşa eder. (s. 46)

Bir hakikat gerçeğe nasıl temas eder?
Heidegger’e göre hakikat bir unutuş yapısı içinde ortaya çıkar. Hakikatin tarihi varlığın unutuluşunun tarihidir. Hakikat bir olayla başlar, ama bu olay her zaman ortadan kaybolmuş ya da yok olmuştur; ona dair hiçbir bilgi olmayacaktır.
Lacan’a göre, hakikati kuran, bilgideki bir delik olarak ötekidir. (s. 50)

Düşünce tam da ayırma işlemidir. (s. 51)

Felsefe ve Şiir
Parmenides’in şiirinde ya da Herakleitos’un vecizelerinde görüldüğü gibi, düşünceyi tetikte tutan şey şiirdir.
Parmenides’te şiirsel biçim temeldir; bu biçimin otoritesi, söylemin kutsalın yakınında varlığını sürdürmesine imkân tanır. Oysa felsefe ancak kutsallığı ortadan kaldırarak işe başlayabilir. (s. 56)

Felsefe, şiir ile mathem’in karşı karşıya koyduğu oyunun içine yerleşebilir ancak; bu ikisi felsefenin temel koşuludur. (s. 59)

Felsefe ve Terörizme Karşı Savaş
Terörist, semantik evriminin geldiği noktada, günümüzde bir propaganda terimidir. (s. 100)

Biçimsel bir töze bağlanan bir yüklemin, söz konusu biçime görünür bir içerik vermekten başka bir tutarlılığı olamaz. (s. 106)

ABD savaşlar içinde ve savaşlar aracılığıyla hegemonik bir güç olmuştur. (s. 108)

Amerikan süper gücü, zenginliklerin müstehcen biçimde tek elde toplanmasının öldürücü teminatından başka bir şey değildir. (s. 111)

Kitlesel cinayet
Kitlesel cinayetin personeli, gerçek ya da ödünç de olsa doğrudan doğruya Amerikan hegemonyasının arka mutfaklarından gelir, bu hegemonya tarafından eğitilmiş, finanse edilmişlerdir. (s. 112)

Erkek (ya da kadın) olarak o, aynı vitrine baktığı sürece, başka herkes aynıdır. (s. 114)

Felsefenin Tanımı
Felsefe, bir edimin yoğunluğu olarak, nesnesiz bir aşk gibidir. (s. 117)

Felsefenin anlam dışı hakikatleri yakalamasını sağlayan çıkarma işlemlerinin dört kipliği vardır.
Karar verilemez olan, olayla ilgilidir
Ayırt edilemez olan, özgürlükle ilgilidir
Türeyimsel olan, varlıkla ilgilidir
Adlandırılamayan, iyilikle ilgilidir.
Adlandırılamayanı adlandırılmaya zorlamak felaket yaratır.
Çıkarmayla ilgili dört figürün bağlantı şeması, felsefi bir hakikat doktrininin ayrıntılarını belirlemektedir. (s. 118)

Aşk Nedir
Aşk ile roman temelde eştir. (s. 122)

(Aşk) hiçbir şeyin eksikliğini gidermez
Aradaki farkı ödetir.
Aşk bir ilişki değildir.
Bir hakikat üretimidir. (s. 124)

İnsanlığın gerçekliğine yalnızca ve yalnızca (özgürleştirici) siyaset, (kavramsal) bilim, (yaratıcı) sanat ya da (duygusallık ile cinselliğin karışımına indirgenmemiş) aşk varsa tanıklık edilir. (s. 126)

Türkçeleştiren: Işık Ergüden & Tuncay Birkan
Metis Yayınları

Nisan 2006

Fernando Pessoa – Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor

Fernando Pessoa – Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor


İnsan, kapalı bir pencerenin dibinde vızıldayan kör ve nafile bir böcekten başka nedir ki?
Sanırım dışarıdaki ışığa kendini fırlatabilmek için pencereyi bir biçimde zorlamayı her şeye rağmen başaran dâhi insan ya da şairdir.
Felsefeden esinlenmiş bir şairdim,
Şeylerdeki güzelliğe tutkuyla hayrandım. (s. 15)

Şiir her şeyde vardır.
İçsel duyum beş duyuma öylesine hâkimdir ki…
Sanatçı, hem güzel hem de zarif doğmayı görev bilmeli (s. 16)

Manevi bir baş dönmesi
Olağandışı olmak ile olağandışı görünmek arasındaki tüm farkın bu arzuya dair bilinçten kaynaklandığını kimse anlamıyor. (s. 17)

İçimi açacağım kimsem yok.
Bu tür şeylerde arkadaşlarımın canını sıkamam.
İdeal odağına dek tam bir var olmayışla dolu. (s. 18)

Tanrı bana Portekiz ulusunun psikolojisini ve psikolojik tarihini baştan sona elden geçirme, anlama ve bütünlüğü içinde sentezleme gücü versin. (s. 21)

Hiçliğin dingin bağrında sonsuza dek uyumak istiyorum. (s. 22)

Asla bulunmayacak olsa da, hakikate erişmek için en ateşli mücadelenin yürütülmesi benim felsefi arzumdu. (s. 23)

Herhangi bir şeyi tamamlama fikri karşısında duyduğum tiksintimi aşacak halde değilim. (s. 26)

Denize açılmak şarttır.

Asla yargılamayın.

Benim vatanseverliğimin coşkusunu, yoğunluğunu –şefkatli, asi ve tutkulu- eğer ifade edersem inanılmayacağı korkusuyla, asla ifade etmeyeceğim. (s. 41)

Ben kendimi, kendimin bir fikri olmaktan başka türlü asla algılamadım. (s. 43)

Başkalarını idealleştirmeyi bilen erdemi de yitirmiştir. (s. 44)

Yaşam, tadını çıkarmayı bilmek gereken bir kötülüktür. (s. 46)

1913 sonrası
Okuma alışkanlığımı yitirdim. (s. 57)

Eğer düş göreceksem neden kendi düşlerimi göreyim. (s. 58)

En büyük irade gücü gösteren kişi, içmeyi sevip de az içendir, yoksa hiç içmeyen değil. (s. 61)

Ruhunun üşüdüğünü hisseden insan artık bir daha bunu unutamaz. (s. 62)

Saf boşluk insanı bilinçli bir hiçliğin sonsuzluğu yapar. (s. 63)

Uzam, insanların boyun eğmesi gereken düştür, ama bu düş onlara ait değildir. (s. 77)

Kişi kendinden yola çıkarak bir hakikat inşa ettiğinde, bu hakikat daima nahoş olacaktır. (s. 90)

Sanat hatalı ya da yanlış bir izlenimi net bir şekilde ifade etmekten ibarettir (kesin bir izlenimin net ifadesine bilim denir). (s. 103)

Zevklerim basittir, çünkü onların benim için zevk olmasını talep etmem. Ben kendimin ve geçip giden zamanın seyircisiyim. (s. 105)

Susuyorum. Konuşursam anlaşılmayacağım. Ben susarak anlaşılmamayı tercih ederim. (s. 112)

Hoşgörülü ol, çünkü elinde hiçbir kesinlik yok. (s. 115)

Bir filozofla tartışmak, kim olursa olsun, gereksizdir, çünkü onun felsefesi zekâsına değil karakterine bağlıdır. (s. 119)

Asıl büyük insanlar, yukarıda, kimsenin olmadan sevmenin mümkün olduğu bölgelerde, insanlığı –dokunmadan- sevmiş olanlardır. Çünkü biz kendimizi aldatarak severiz. Her şeyin hayal olduğunu düşünmek ve her şeye böyle muamele etmek (ikinci evre ilkinden daha güçtür), asıl kurtuluş budur. (s. 123)

Var olmak, hiçbir şey başaramamaktır. Tamamlanan yapıyı inşa eden belki de onu yapan kişi değildir. (s. 135)

Ah, sen olabilmek, ben kalarak!
Senin neşeli bilinçsizliğine
Ve bu bilinçsizliğin bilincine sahip olmak! (s. 160)

Heteronimlerimin kökeni bende mevcut olan derinlemesine isterik eğilimde yatıyor. (s. 163)

Ne olursa olsun, heteronimlerimin kaynağı benim kişisizleştirmeye ve taklide olan organik ve sabit eğilimimde bulunuyor.
Daha çocukluğumdan itibaren kurgusal bir dünyayla etrafımı kuşatmaya, asla var olmamış dost ve tanışlarla sarılmaya eğilimim vardı. (s. 164)

Ricardo Reis 1887 yılında Porto’da doğdu. Hekimdir. Şu an Brezilya’da yaşıyor. Alberto Caeiro 1889’da doğdu ve 1915’te öldü. Hiç mesleği olmadı, eğitimsiz biridir. Alvaro de Campos 15 Ekim 1890’da Tavira’da doğdu. Glasgow’da tersane mühendisidir, (s. 168)

Tüm kötülüklerin en berbatı, yaşamdaki metafizik varlığımı unutmayı asla başaramamdır. (s. 176)

Şiir, ritmin yapay olduğu düzyazı biçimidir.
Yapay bir ritim neden gereksin?
Çünkü dil yoğun bir duyguyu açıklayamaz. (s. 195)

Her gerçek duygu, idrak düzeyinde bir yalandır; çünkü idrakte meydana gelmez. (s. 200)

Türkçeleştiren: Işık Ergüden
Kırmızı Kedi Yayınları

Ekim 2012

1 Şubat 2014 Cumartesi

Platon ve diyalogları hakkında notlar

Platon

Platon, babasının adı Ariston, annesinin adı Perictione
Soylu ailesi ona ilk önce Aristokles adını verdi. Platon’un bir de üvey kardeşi vardı, ismi Antifon.

Diyaloglar

Büyük Hippias – Güzellik hakkındadır. Diyalogda Sokrates, dönemin meşhur sofistlerinden Hippias’la tartışır. Güzele dair nihai bağlamda mantıksal indirgeme mümkün olmadığı için diyalog bir senteze ulaşamaz.

Epinomis – Bilge kişiden ve bilgenin sahip olduğu hasletlerden söz eder.

Euthydemos – Sokrates, Euthydemos ve Dionysodoros adlı sofistlerle bilgi ve bilgiye nasıl ulaşılabileceği hakkında tartışır. Sokrates, önermeleriyle sofistlerin akıl yürütmelerini çürütüp onları zor durumda bırakır.

Euthyphron – Din hakkındadır. Tanrıya saygıdan söz eder. Diyalogda bir sonuç/sentez yoktur.

Gorgias – Retorik hakkındadır. Adaletin kimden yana olduğu sorusu etrafında çözümlemeler yapılır. Diyalog boyunca Sokrates’in çözümlemeleri retoriğin içerikten ziyade konuşmanın biçimi üzerinde ihtisaslaşmış bir sanat/bilim olduğunu ortaya koyar.

Kharmides – Bilgelik, ölçülü ve ılımlı davranıştan söz eder.

Kratylos – İsimler ve etimoloji hakkındadır.

Kritias – Atlantis’ten söz eder.

Küçük Hippias – Diyalogun konusu Sokrates ile Hippias arasında haksızlık ve yalandan konulu bir tartışmadır. Doğru sözlü olmak bir erdem olarak yüceltilir.

Lakhes – Cesaret hakkındadır.

Lysis – Dostluk hakkındadır.

Menon – Erdem hakkındadır. Temel soru, erdem öğretilebilir bir şey midir?

Parmenides – İdealar ve özdeşlikten söz eder.

Phaidon – Ruhun ölümsüzlüğünden söz eder.

Phaidros – Ruhun yapısı, sevgi ve güzellikten söz eder.

Philebos – İyi nedir, haz veren iyi midir, diye sorar.

Politikos – Devlet adamında olması gerekenlerden söz eder.

Protagoras – Bilgi ve erdemden söz eder.

Sofist – Theaitetos başlıklı diyalogda başlayan tartışmanın devamıdır. Bilgi hakkındadır. Sofistlerle ilgili çözümlemeler içerir.

Symposion – Aşktan söz eder. 

Theaitetos – Bilgi/epistemoloji konulu bir tartışma içerir. Doğru bilgiye ulaşmanın yollarını inceler.

Timaios – Evrenin yaratılışını anlatır. Yaratıcı güç olarak Demiurge’den söz eder.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Yasunari Kavabata – Bin Beyaz Turna

Yasunari Kavabata – Bin Beyaz Turna


Kikuci
Çay seremonisi
Babasıyla Çikako’yu ilk kez ziyaret ettiklerinde, sekiz ya da dokuz yaşında olmalıydı.
Küçük bir makasla doğum lekesinin üzerini kaplayan tüyleri kesiyordu.

Kızlardan birinin elinde, ipekten, pembe, küçücük bir mendil vardı. Üzeri beyaz turnalarla süslü bir mendildi avucundaki.

…kader sizi karşılaştırdı. Babanız da tanırdı İnamura ailesini.

Misafirler onu tekrar selamladılar.
Kikuci ayağa kalktı ve genç kızları karşısında görünce heyecanlandı, kafası karıştı. Rengârenk kimonolardan başka hiçbir şey göremez oldu. Kimseyi tanıyamadı.

Bayan Ota,
Sanki ilk kez onda bulmuştu kadını, bir kadının sevgisini.

Unutulsa bile geride hiçbir iz bırakmaz mı sanıyorsun?

Bayan Ota, babasının kadınıydı.

Bayan Ota’nın kızı, Kikuci’yi ziyarete geldi.

Fumiko, Kikuci’den Bayan Ota’yı bir daha görmemesini rica ediyordu.

Bayan Ota’nın ölümünün üzerinden on yedi gün geçmişti. Kikuci başsağlığı ziyaretine gitmeye karar verdi.

Ölüler için ıstırap çekmek, onları lanetlemektir. Bir ölü, canlıları bu kadar etkilememelidir.

Öyle bir kadını anlamak için henüz çok gençsiniz,

(Çikako yalanlar söylüyor)
Bayan İnamura evlendi,

Fumiko da evlendi, biliyor muydunuz?
“Ne zaman?” diyebildi. Altındaki zemin kayıyor gibiydi.
(Fumiko)
Siz buna inandınız mı Bay Mitani?

Senbazuru
Türkçeleştiren: Ahmet Arpad
Doğan Kitap

2. Baskı, Nisan 2005